• Bu kitap bir bitirişi konu alıyor; ilişiği kesmeyi, ilgisizliği, gizli kırçıllı nefreti... Babasının ölümüyle kendisine yüklüce bi' mal mülk miras kalan Zoiss'in mirasını dağıtıp defolup gitme isteğini anlatıyor. Çünkü Zoiss zaten senelerdir Ungenach'a yabancıydı, onun Stanford'da akademiyle özdeşmiş bi' hayatı var...

    Bernhard'ı seviyorum çünkü onun özgünlüğü beni aydınlatıyor. Bir benzetme yapacak olursam kaynak yaparken çıkan ufak kıvılcımlar olur ya, işte Bernhard'ın aydınlığı benim için aynı göz alıcılıkta. Bu kitapta gerek Noter Moro, gerek Karl'ın mektupları gerekse Zoiss'in içsesleri halinde biz pek çok ısırganlı fikirle donanıyoruz. Bu donanım kitabın başları ve ortalarında karakterlerle bize aktarılsa da.. sona doğru bi' ışıma gerçekleşiyor ve bu ışıma karakterlerden çıkan bi' şeye dönüşüyor.

    Bernhard'ın aydın insanın ülkesine
    uzaklaşması, küsmesine dair çok sağlam fikirleri var ve hiç biri keyfi değil, "kafasına görelik" hali yok. Kimseye bile isteye doğduğu, çocukluğunda mutlu olduğu yerden ayrılmak fikri kolay gelmez. Kişi bi' itil(mişlik)me yaşar. Ona imkân tanınmaz örneğin, yapacağına dair söz verdiği şeyler dikkate alinmaz ya da uğraştığı şeyler, bilim ya da sanat, umursanmaz. Sonra o kişi, tüm bireyselliği içinde, savaşa girer, gitmek ve kalmak üzerine. Kalmanın yıktığı gelecek ve içsesleriyle dolu nice bi' ömür varken, gitmenin de derin, sızlayan bi' özlemi olur, bunlar ihtimallerdir. Fakat bi' ihtimal daha vardır: Gidilen yere alışılması sonucu, onu dışlayan, resmen dışarı iten ülkeye yabancılaşma.

    Bernhard bu kısa romanımsı, başta karakterlerle aktarılan fakat özellikle sonlara doğru iyice kişinin yaşamının, amacının derinliklerine inip, sorgu sarmalına girdiği kısmı kitabın gövdesini oluşturuyor. Kendimce tanık olduğum ya da hissettiğim bu kurgusal evrimi çok hoş buldum; hikayeden ağırca denemeye kayış ve denemesel tarzın kitapta felsefi bi' aydınlığa dönüşmesi.

    Her kitabında uç, aydın bi' öfkeyle okura kendi ışığından saçıyor Bernhard. Bazı düşkünlüklerin sonrası ilham ve aydınlık getirir; kötü olan bazı şeyler, bazen önemli değişimlerin başı olur. Bu kitap da öyleydi. Kitapta, Bernhard'ın o tanıdık öfkesinin farklı halleriyle karşılaşmak kesinlikle heyecan verici fakat, okuduğum en edebi, sinirli yazın! Bu adam öfke dolu! Ülkesine, topluma, cahilliğe, geri kafalılığa... Böylesi öfkeli bi' kalemi okumak doğal olarak kolay değil, karamsarlaşıp, aynı öfkeli eleştirel gözlüğün gözünüze kaydığını hissedebiliyorsunuz. Ama şu var, okumakta iken, o tehlikeli(öfkeli) uçuşun sonu kesinlikle bi' güvenlik(aydınlanma) ile bitiyor.
    Güvenliğinde dahi nice sorgulama, eğreti fikir, nefretli söylemi kullanan, irdeleyen, direnen Bernhard.. iyi ki varsın!

    "Hayatın diyalog olduğu yalandır, hayatın gerçeklik olduğunun da yalan oluşu gibi. Akla hayale sığmaz bir şey olmadığı gibi, rezilce bir mutsuzluktur, bir dehşet dönemidir, kısa da olsa uzun da, hoşnutsuzluk üretmekten ve melankoliden oluşan ... sadece milyarlara varan ölüm sebepleri, ölüm sonuçları ... Burada muazzam bir yaradılış hoşgörüsüzlüğü ile karşı karşıyayız, bizi daima umarsızlığa sevkeden, acılaştıran ve sonuçta da geberten. Yaşadık sanırız, oysa gerçekte ölmüş gitmişizdir. Tümünden bir ders aldık deriz ama olan biten itiş kakıştır sadece. Bakarız, tasarlarız, ama baktığımız ya da tasarladığımız her şeyin elimizden kayıp gittiğini seyretmek zorunda kalırız, egemenliğimiz altına almayı ya da en azından değiştirmeyi planladığımız dünyanın da elimizden kayıp gittiği gibi, geçmişin ve geleceğin de elimizden kayıp gittikleri gibi, kendi kendimizin elimizden kayıp gidişi gibi ve zamanla her şeyin bizim için imkansız olacak olması gibi. Hepimiz bir felaket halet-i ruhiyesinde yaşarız. Yapımız anarşiye eğilimli bir yapıdır. " s.75
  • “-Sessizlik! diye bağırdı. Akıl hazinesinin kapıları açılıyor!”
  • Koca Ragıp Paşa'nın şu beytini sanırım çoğunuz duymuşsunuzdur:"Râgıb, müdâhaneyle riyadır zamânede//Dünyâyı sanma cevr ü sitemdir harâb eden." (Ey Ragıp, zamanımızda dünyayı harap eden zulüm değil, dalkavukluk ve riyakârlıktır.)Sadrazam (başbakan) Ragıp Paşa'nın 18. yüzyılda büyük bir tehlike olarak gördüğü devlet yönetimindeki dalkavukluk hastalığı, maalesef kar topu misali büyüye büyüye günümüze ulaşmıştır.Cemiyet bir bütündür, hastalık girdi mi toplumun her tarafını sarar. Yani her alanda dalkavukluk hastalığına rastlayabilirsiniz. Lakin devlet teşkilatına sirayet eden bu hastalığın faturası çok daha ağır olmaktadır. Tabir caizse fert için beyindeki habis ur ne ise devlet yönetimi için dalkavukluk da odur. Doğru söyleyenin dokuz köyden kovulduğu, dalkavukluk yapanların ise baş tacı edildiği bir sistemde devlet nasıl ayakta durur? Montesquieu haklı: "Dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün getirisinden daha fazla ise o ülke batar."Benzetme pek hoş olmasa da Yenişehirli Avnî'nin tespiti doğru:"Dünyâ vü âhirette budur nakd-i kâr-sâz//Mahlûk için müdâhane, Hallâk için namâz." Şairin dediği gibi maalesef insanlar için dünyada en kârlı iş dalkavukluktur.Şunu da unutmayalım ki dalkavukluğu besleyip büyütenler iktidar sahipleridir. Emeksiz sömeğin talipleri elbette çok olur. Burada sorumluluk güç sahiplerinindir. Çalışmadan, alnı terlemeden tabasbusla makam-mevki elde etmek isteyenlere yahut servetine servet katmak için takla atanlara gerekli tepki gösterilmez ve kör nefse hoş gelen bu şaklabanlıklar teşvik edilir hatta ödüllendirilirse mayası bozuk kişiler şüphesiz dalkavukluğu gelir kapısı haline getireceklerdir.Televizyonlarda izlediniz mi bilmiyorum, geçenlerde Sayın Cumhurbaşkanı "İstihdam Şûrâsı"nda konuşurken bir vatandaş "Sayın Cumhurbaşkanım, sizin sözünüz bizim için kanundur" diye bağırdı. Keşke Cumhurbaşkanı, bu zata "Bir dakika, benim sözüm nasıl kanun olur? Kanunu Türkiye Büyük Millet Meclisi yapar. Lütfen ağzınızdan çıkanı kulağınız duysun" diyebilseydi. Eminim o zaman hiç kimse bir daha öyle uluorta dalkavukluk yapmaya kalkmazdı.İnsanız, hepimizin birtakım zaaflarımız var. Eleştiriye tahammülümüz yoktur ama övülme hoşumuza gider. Şairin söylediklerine katılmamak mümkün mü?"Can sıkar dersin eğer bir kimse doğru söylese//Bir müdâhin bin yalan söyler de sıkmaz cânını."Gerçekten de birisi kusurumuzu söylese canımız sıkılır. Lakin bir dalkavuk yağ yakmak amacıyla binlerce yalan söylese hiç canımız sıkılmaz, aksine nefsimize hoş gelir.Her kim olursa olsun, bir kişi büyük bir makama geldi mi hemen etrafını dalkavuklar sarar. İmtihan başlamıştır, ya o dalkavuklar zincirini kırarak devlet adamı olacaksınız ya da o halka içinde kalarak siyasetçi olacaksınız. Aslında siyasetçi olarak kalabilmek de bir başarı sayılmalıdır. Belki de dalkavukların yalanlarına inanarak kendinizde olağanüstü bir güç vehmetmeye başlayacaksınız. Allah korusun bu işin sonu diktatörlüğe kadar da gidebilir.Sözün kısası; dalkavukluk sosyal yapıyı çürüten bir hastalıktır. Hele bir de devlet yönetimine bulaştı mı çöküş mukadderdir. Bu habis ur temizlenmeden ne kalkınma olur, ne huzur, ne de adalet... Yıllardır niye hep patinaj yapıp durduğumuzu hiç düşündünüz mü?***ACZİMİN GİRYESİ:Dalkavukluktur hakkı, adaleti bitiren,Ülkeyi uçurumun eşiğine getiren.                                 (Li-müellifihî Dalkavukluk ve siyaset... - Ahmet SEVGİ