• 112 syf.
    ·1 günde
    Hayata dair manevi bir vasiyetken henüz doğmamış bir çocuğa zulümdür aslında, bu kitap!

    Gerçi zulüm mü, sefa mı bilemeyiz ama tüm satırlarında bir anne adayının çocuğu için çırpınışını okudum. Onu dünya yaşamına hazırlamak amacıyla parmaklar arasında tutulan bir kalemden kağıda anne adayının söylemleri dökülüyor.

    Her şeye rağmen umudunu yitirmemiş bir anne adayı var, kurgumuzun başrolünde. Değerlerine, yargılarına, toplumun kalıplarına bir başkaldırı aslında çocuğuna yazdığı bu mektup. Her şeyi arkasına alıp gözardı ederek henüz doğmamış bir çocuğu yaşama hazırlamak. Pek de öyle kolay bir iş olmasa gerek.

    Sonunun nasıl olacağını bilmeyen bir anne. Doğmamış çocuğuna bir mektup yazarsa sadece umutlarından değil, dünyanın tüm çirkinliğini, insanların ikiyüzlülük, bencillik ve ego gibi o iğrenç özelliklerinden de bahseder. 'Hazırlıklı ol, burası öyle güllük gülistanlık değil' der.

    Hani inkar etmeyelim. Doğru da söylüyor. Toplumun aile anlayışına ters bir ölçüde çocuğuna gebe kalan annenin ayrıca çocuğuyla olan imtihanından dolayı kürtaj konusunda da epey sıkıntı yaşamıştır. Kendinden emin ama toplum kapalı.

    Peki ya çocuk ne durumda?

    İsterdim ki doğmamış o çocuk, annesine bir mektup yazsın bir de onun fikirlerini okuyalım. Ancak öyle bir imkan yok. Aslında anne karnındaki bir çocuğun bakış açısından yazılan bir kitap var elimizde. Ian Mcewan'ın Fındık Kabuğu kitabı. İtinayla tavsiye ettiklerimden olsa da bu konuda tavsiye edeceğim ikinci bir kitap daha listeme eklendi.

    Ben bu kitabı çok sevdim. Sorgulaması, düşünmesi, farklı pencerelerden bakması. Enfes bir anlatım.

    Lütfen bu kitabı okumak için imkan bulun kendinize.

    [Kaynak: https://www.instagram.com/...igshid=uvu8x6jjy3bk]
  • Peki ya bir kuğuyken bir fareymişsiniz gibi davranmanız gerekseydi? Ya gri, tüylü ve ufacıkmışsınız gibi yapmanız gerekseydi? Ya nereye giderseniz gidin bir fare gibi yürümeye çalışsaydınız, ama onun yerine paytak paytak yürüseydiniz? Dünyadaki en sefil yaratık olmaz mıydınız? Yanıt, kuşkusuz evettir. Öyleyse her şey böylesine doğru olduğu halde kadınlar neden kendilerini ait olmadıkları şekillere sokmak için eğilip bükülmeye çalışıp dururlar?
  • “İyi bir insan olmanın hiçbir zaman basit bir şey olmadığına inanırım, peki ya sen?”
  • 299 syf.
    ·20 günde·Beğendi·9/10
    P. Feyerabend 1924 yılında Viyana’da doğdu. Eğitimini Avusturya’da tamamladı. Bilim Felsefesi üzerine yoğunlaştı. Avusturya dışında, ABD, İngiltere, İsviçre gibi ülkelerde önde gelen okullarda ders verdi. 1994 yılında öldü.

    1978 yılında yayımlanan kitap üç ana bölümden oluşuyor. Birinci bölümde zaman zaman sıkıcı ve karmaşık bir dille “akıl ve pratik” ilişkisi incelenirken Feyerabend’in 1975 yılında yayımlanan Yönteme Karşı isimli eserine bol bol gönderme ve açıklama yapıldığını görüyoruz. İkinci bölümde kitabımızın ana konusu olan “özgür bir toplumda bilim” meselesi daha anlaşılır ve akıcı bir dille tartışılıyor. Üçüncü ve son bölüm ise Feyerabend’in az önce bahsi geçen iki kitabı, önceki makaleleri ve felsefesine yapılan eleştirilere zaman zaman sert, alaycı ve tartışmacı bir üslupla yanıt veriliyor. Yazar kitabının doğru okunmamış ve anlaşılmamış olduğunu ifade ediyor. Birçok düşüncesinin çarpıtılmış olduğundan yakınıyor.

    Kitabımızın yazarı meseleye bir Batı Pozitivizmi eleştirisi ile başlıyor. Modern bilimin Avrupa’da egemen hale gelmesi ve buna yakın tarihsel süreçte önce Avrupa’nın daha sonra da ABD’nin (birlikte Batı’yı oluştururlar) dünyaya siyasi, askeri ve ekonomik olarak egemen hale gelmesi sonucu geleneklerin doğrudan veya dolaylı olarak yok edildiğini öne sürüyor. Batı pozitivizmi ya da akılcılığı kendi tekelinde bir uzman/aydın sınıfı oluşturmuştur. Bunlar bilimi ve bilimselliği kendilerince yorumlarlar, toplumu şekillendirmek ve yönlendirmek isterler. Belli başlı kararların alınmasına öncülük etmek isterler ve bunu kendilerine hak olarak görürler. Feyerabend’in ilk sert tepkisi bu noktada görülüyor diyebiliriz. Demokratik bir toplumda böyle bir kliğin kararları kendi başına ve denetlenemez bir biçimde alması tam bir faciadır. Halkın bilimsel tartışmalara ve projelere katılma, bilgi edinme ve özellikle sonuçları doğrudan onları ilgilendiren projelerde (örneğin nükleer santral) oylama ve reddetme hakkı vardır. Bu bahsi kapatmadan bir noktaya tekrar değinmek istiyorum, bu aydın kesim “bilimsel standart ve yöntemleri” kendilerince uydurur ve yorumlarlar ancak bunun nesnel olduğunu iddia ederler. Uzun yıllarca bu tavrın altında ders görmüş kişiler artık bilimin, yöntemin ve standartların akılcı, tutarlı ve nesnel olduğuna inanmaya şartlandırılmıştır. “Bir ifadede herhangi bir özneye veya gruba doğrudan atıf yapılmaması o ifadenin nesnel olduğu anlamına gelmez (sayfa 37).”

    Feyerabend’e göre akılcılık söylendiği gibi bilim için olmazsa olmaz değildir, o da diğer bir sürü gelenekten birisidir ve otorite değildir. Yazar bu noktada düşüncelerini uç noktaya taşıyıp akıl ile bilimin genelde çatıştığını, bilimin akıl sayesinde elde ettiği kazanımlara verilen örnekler incelendiğinde tam bir akıl dışılıkla karşılaşacağımızı söylüyor. Tartışmayı farklı yönlerden ele almak için akıl ve pratik ilişkisini inceleyen Feyerabend, iki farklı yaklaşım olan idealizm ve natüralizmi açıklıyor ve ikisinin de yetersizliklerini ortaya koyuyor. Bunlardan hareketle bazı savlar sürüyor: Gelenekler ne iyidir ne kötüdür; akılsallık bir hakem değildir, bir gelenektir; özgür bir toplumda bilim devletten ayrılmalıdır; özgür bir toplumda karar alma “açık alışveriş” ile olur. Bu olgunlaşmış bir halkın tartışmalarda ve kararlarda aktif katılımcı olması ile sağlanır. Üstelik bu olgunluğa erişme okuldaki eğitimle sağlanamaz, uygulama ile sağlanır. Oysa günümüzdeki karar alma süreci “yönlendirilmiş tartışma” ile alınmaktadır. Akılsallığın egemenliği ve önyargısı altında, kendisine benzemeyenlerin söz hakkı olmadığı bu karar alma biçimi derhal terk edilmelidir.

    Modern bilime geçişin nasıl yaşandığına da değinen Feyerabend, bugün artık kabul görülen paradigmaların eskilerinden daha doğru olmadığını, daha gelişmiş olmadığını, daha kullanışlı olmadığını gözler önüne seriyor. Bilimin Batlamyus/Aristoteles çizgisinden Kopernik/Galileo çizgisine gelme sürecini, nedenlerini ve sonuçlarını da tartışıyor. Kopernik, eserlerinde Batlamyus’u eleştirmiyordu, onun yanlış olduğunu söylemiyordu, hatta Eski Yunan birikiminden faydalanmak gerektiğini söylüyordu. Aristoteles’in yaptığı deneyler ve sonrasında kurduğu teoriler işe yaramaz değildi ancak Leibniz gibi modern dönem bilim insanları gördüklerinin de ötesinde bir şey peşindeydi. Teoriler, kavramlar vs. ile bir derinlik ya da aşkınlık peşinde düşmüşlerdi. Orta çağda tartışmasız otorite olan Aristoteles bir anda eleştiri yağmuruna tutuldu ve iyi bir savunucusu çıkmadığı için de kenara itildi. Ama neden? Yanlış olduğu için değil, yöntembilimsel standartlara uymadığı için. Ama bu standartlar tüm zamanlara ve mekanlara hitap eden değişmez, sonuç verici, doğru standartlar değillerdi, modern bilimin uydurduğu standartlar idi. Yani Aristoteles’in felsefesi modern bilimin felsefesi ile uyuşmadığı için Aristoteles suçlanıyordu.

    Asıl konumuz olan ikinci bölümde Feyerabend, geçmişe doğru bir yolculuk yapıyor ve modern öncesi dönemdeki insanların “Batı Bilimi” olmaksızın yaşadıkları dünyayı ve çevreyi kavrayarak, sorunlara etkin çözümler üreterek, icatlar yaparak yaşadıklarını söylüyor. Oysa bugün uzmanların elinden çıkan karmakarışık teoriler, anlaşılmaz denklemler ve paradigmalar ile halk dünyaya ve onun bilgisine yabancı hale getirilmiştir. Bu da uzmanların mevcut konumlarını korumaları için yeterli bir sebep. Ne de olsa her şeyin bilgisine sahip olanlar onlar…

    Peki Batı Bilimi ve akılcılığı diğer geleneklerden daha gelişmiş, daha tutarlı, daha faydalı olduğu için mi egemen hale geldi? Feyerabend’in cevabı “hayır!”. Dünyanın birçok yerinde bu silah zoruyla oldu. Diğer gelenekler yok edildi. Bugün de eğitimle bu düzen sürdürülüyor. Gelenekler arasındaki rekabetin eşit olmadığını, bilimin yarışı kendisi kazanacak şekilde sistemi dizayn ettiğini, böyle şartlar altında bilimin kusurlarını açığa çıkarmanın çok mümkün olmadığını ancak biraz araştırma ile bunun hemen görülebileceğini de ekliyor. Bu bölümde bugün alternatif tıp dediğimiz tedavi yöntemlerinin, astrolojinin, bazı kabile gelenek ve inançlarının akıldışı, bilimsel değil diye nitelendirerek onları safdışı bırakmanın yanlışlığından bahsediyor. Astrolojiyi çürütmek için kullanılan argümanlar bilimin kendisi için de geçerli. En azından Feyerabend’in gördüğü kadarıyla alternatif tıp yöntemleri modern tıptan daha etkili tedaviler sunabiliyor. Bu tür uygulamalar eğer tercih ediliyorsa buna bir engel olmamalı. Vergi mükellefleri bunların ders olarak okutulmasını istiyorsa, hastanelerde bu tedavi yöntemlerinden faydalanmak istiyorlarsa bunun mümkün olması gerekiyor. Parasını (vergi, fon, yatırım, bağış) verdikleri gibi bunu isteme hakkına da sahiptirler. Bu tür gelirlerle kendi cebini dolduran aydınların asalaklığının artık bir son bulması gerekiyor.

    Üstelik bu aydınlar görelilikten de korkarlar. Görelilik aydınların toplumdaki yerini tehdit eder. Çok az insan kendi doğrularını, geleneğini başkalarına dayatmadan kendi halinde yaşar. Birçok insan ise -Hıristiyanlar, akılcılar, faşistler, Marksistler- tek bir hakikat olduğunu ve herkesin ona inanması gerektiğini düşünüp öyle hareket ederler. Özgür bir toplumda böyle bir şey söz konusu olmamalıdır. Görülen o ki bilimin evrensel ve kalıcı bir yöntemi yoktur, tek bir hakikat peşinde koşmak da boşunadır. Öyleyse insanların istedikleri şekilde yaşayacakları alt topluluklardan oluşan bir toplumun önü açılmalıdır.

    Batı pozitivizmi kendisini bir öğretmen, dünyayı bir okul, insanları da bir öğrenci olarak görmekten vazgeçmelidir. Köleleştirilen insanlardan, onların geleneklerinden öğrenilecek çok fazla şey var. Eşitlik denilen şey Zencilerin, Kızılderililerin ya da göçmenlerin Beyazların okullarında eğitim görebilmeleri, onların kültürünü yaşayabilmeleri değildir; eşitlik her grubun kendi geleneğini yaşayabilmesi ve sürdürebilmesidir. İnsanları eğitilmesi gereken bir kitle olarak gören budala ve kendini beğenmiş düşünce bir kenara itilmelidir.

    Bugün artık insanların bir tercih yapma zamanı gelmiştir: Akıl mı, Bilim mi? Demokrasi ve özgürlük mü, yoksa aydınlar ve onların dayattıkları mı? Geleneklerin çeşitliliği ve eşitliği mi yoksa Batı merkezli tek tip bir kültür mü? Zira bunların hepsi birbirleri ile çatışıyor gözükmektedir. Karar verici olacak ise yine aydınlar değil, toplum olmalıdır.
  • Peki ya vahşiler nerede? Barbarlık nerede? Hiç eksik yok, tamtamlar bile var: Otomobil kornaları “Cezayir Fransızdır!” diye ritim tutarken, Avrupalılar Müslümanları diri diri yakıyor. Fanon’un hatırlattığına göre, kısa süre önce bir psikiyatristler kongresinde yerlilerin suç işlemesinden dert yanıyorlardı: Bu insanlar birbirlerini öldürüyorlar, diyorlar, bu da normal değil; Cezayirlilerin korteksi gelişmemiş olmalı. Orta Afrika’daki başka psikiyatristler de “Afrikalılar ön loblarını çok az kullanıyor,” saptamasını yaptılar. Bu bilginler araştırmalarını Avrupa’da, özellikle de Fransızlar arasında yapsalar daha iyi olacak.
    J.P Sartre
  • Sonumuz yaklaştı; gördüğünüz gibi Avrupa elek gibi su sızdırıyor. Peki ne oldu? Çok basit: Biz tarihin özneleriydik şimdi ise nesneleriyiz. iktidar savaşı tersine döndü, sömürgesizleştirme iş başında; paralı askerlerimizin ellerinden gelen tek şey, bu sürecin tamamlanmasını geciktirmek.
    J.P Sartre