• Saçların şekil almıyor olabilir ama lösemi olanları düşün. Dişlerinin yamukluğundan memnun olmadığın zaman bütün dişleri takma olan insanları düşün. Bacaklarım kilolu diyorsun peki ya protez olsalardı ? Şişkoyum diyorsun kilolu olduğunu düşünyorsun ya bir deri bir kemik olsaydın,kilo alamadığın için hastalansaydın ? Gözlerinin renkli olmasını istiyorsun olmadığı için üzülüyorsun kör olduğunu düşün bir. Çirkin olduğunu söylüyorsun,bilmiyorsun ki çoğu insandan daha güzelsin. Annen sana kızdığı için annene bağırıyorsun ya ailen olmasaydı ? Tek olsaydın. Annenin olmadığını düşünerek annenle tartış çünkü belli bir yaşa geldikten sonra çok üzüleceksin. Kendini sev. Olduğun kişiliği sev,bacaklarındaki çatlaklar senin fiziğin ne kadar iyi kalpli bir insan olduğunu bacaklarına ya da vücuduna göre yargılayamazlar. Burnunun miniminnacık olmasına ne gerek var ? Çoğu estetikli burundan daha güzelsin. Sen böyle mükemmelsin. Önce kendinle ilgili önyargılarını kafandan sil çünkü Allah hata yapmaz.
  • Peki ya tavsiye isteme aslinda insanlari erkilemek icin bir stratejiyse?
  • 198 syf.
    "Kemler, iyi göremez.
    Gamlanma gönül, gamlanma."
    ***
    İntikamla, bir yere varamaz insan. İntikam, kişinin kendisini yiyip bitirmesine etrafındaki her şeyi ve herkesi dahil ederek oluşturduğu bir kasırgadır. Darmaduman olur her yanı kişinin, bir enkaz olur; ve hiç kimse, sağ çıkamaz.
    Ödeşmiş olursun belki, senin ödediğin bedele karşılık, o da bir bedel öder. Ama bu bedel, yine senin çabanla gerçekleştiği için; iki misli kaybedersin bu kez. Karşındakinin ödemesini de yine sen yaparsın. Daha çok tükenirsin bu kez.

    En iyisi, yazgıya havale etmek. Onu kaderine terk etmek. Pişman olmasını beklemek. Aslında beklememek. Onu ona bırakmak pişman olması için.

    Çünkü; "sen yargıç değilsin, sen hakim değilsin." Sen bu olayın içindesin ve tarafsız düşünemezsin.

    Akıl vermek kolay elbette. Bir de yaşayanına sormak gerek. Fakat şahit olduğum hiçbir olayın sonucunda, intikam almanın kişiye bir yarar sağladığını görmedim.

    Fakat ben kendisiyle çelişmeden edemeyen bir insanım. Maksat rahatlamak değil belki de; sadece, suçlunun cezasını vermek. Karşılığını ödetmek. "Ödeme yapman gerek, ister pişmanlık duy, ister duyma." düşüncesi belki de.

    Düşünüyorum çünkü, her şeyden çok sevdiğin bir insanı, gözünün önünde vursalar; tam da arkasına geçip, yerde yaralı uzanmışken, başının üzerine dayayarak silahı. Her şeyden çok seviyorsun onu, canın kadar çok. Belki kardeşin, belki evlâdın. Çekip bir silahı da, sen de vurmak istemez misin onu alnının çatından?
    Belki, uzun uzun oturup düşünsen, yapmazsın böyle bir şey. Veyahut gözlerinin bu kadar önünde olmasa olay, soğur içindeki öfke. Ama ya tam da o anın içerisindeyken? Yıllar bile geçse gerçi, içindeki yangın sönmez asla. "O an" peki ne kadar sağlıklı düşünebilirsin?

    Veya öldüren değil de, kendini silahın önüne atan adamlar, bunu nasıl yapıyorlar? Düşünerek mi?
    Yoksa kalben bir hareketle mi?
    Bilinç mi devrededir, bilindışı mı?
    Biliş mi, içsel dürtüler mi?

    Maksadım hiçbir ölümü meşrulaştırmak değil, yalnızca, bir de, tersinden bakmak istemek olaya. Zira olayın içinde bizzat bulunmamış insanlar için yorum yapmak her daim kolaydır. Bir doğru, ve bir de yanlış vardır. Resme uzaktan bakarsınız, kafanız karışmaz. Peki ya o renklerin ve fırça darbelerinin ağırlığını bir bir üzerinizde hissetmişseniz?
    Resmin içindeki karmaşayı, resmin dışındaki "bakan" göz bilemez.

    Büyük büyük konuşulur, yargıç edasına bürünülür. Ama benim her zaman, "İnsan Neyle Yaşar?"daki şeytan hikâyesi gelir aklıma. Her büyük konuştuğumda, yuttum sözlerimi bir gün. Hiçbir zaman geçmişimdeki benle aynı düşüncede olmadım. O şeytanın, bir sobanın arkasına gizlice sinebileceği ihtimalini çıkaramıyorum artık aklımdan. Zira neyi yapmam dedimse, yaptım; neyi ne şekilde yapacağımı söylediysem de yapamaz oldum.

    Şimdi, kitaba dönersek, (aslında kitaptan hiç çıkmadık zaten -okuyanlar bilir); kimi, hangi durumda, nasıl suçlayabiliriz ki? Maksat suçlamak mı ayrıca, bir etiket yapıştırmak mı?

    Şu an kitabı bitirmiş, ve duygularım dinmişken yazıyorum. Fakat doğrusunu söylemem gerekirse, kitabı okurken de, bu kadar sakin değildim.
    Çok kere, Suphi'ye de, Sırrıcemal'e de söverken buldum kendimi. Hatta başlarda, kitabın isminin Zehra değil "Şerefsiz Suphi" olması gerektiğini düşünüyordum. Zaten kitabın bilgilendirme kısmında da belirtildiği gibi, kitabın esas kahramanı aslında Suphi.
    Suphi ve kadınları... "Daldan dala konan bir gönül," bir gülün ardından, hep bir ötekine elini uzatan, hepsini bir bir koklamak isteyen bir doyumsuz. Fakat yine de haksızlık etmeyelim. Daha iyisini bulduğu güle her zaman sadık kalıyor kahraman. Ta ki, ondan da iyisini buluncaya dek.

    Tüm sevgilerinin gerçek olduğuna inanıyorum yine de bu adamın. Fakat en gerçeğinin, Zehra olduğunu düşünüyorum, ilk göz ağrısı... Her ne kadar, kendisi bile unutsa da onu zamanla. Kitapta da, Zehra'yı ruhen sevdiğinden, fakat Sırrıcemal'i bedenen sevdiğinden söz ediliyordu zaten. Ürani ise, bağımlılık etkisi yapan kötü ve çirkin bir içkiye benzetiliyordu. Yer yer nefret bile ediyordu Ürani'den, aşağılık buluyordu onu da kendisini de; fakat yine de, bırakamıyor, vazgeçemiyordu.

    Her ne kadar Sırrıcemal'le tanışıklığının aracısı annesi Münire ve Ürani'yle olanıysa Zehra vasıtasıyla olsa da; tüm düşkünlüklerinin nedenini/sorumluluğunu bu iki insana yüklemek ne kadar doğru olur bilemiyorum.

    Annesi Münire'ye kızgınım tabi, nasıl bu kadar saf ve salak olabildiği için. Sen kaynanasın, ne anasının gözü olmalısın oysa, erkek anasısın sen, hiçbir kadına böyle kolay kolay güvenilir mi? Sen gelininle kötü bile olsan (ki öyle bir durum yoktu) yine de gizli bir ittifak olmalıydı aranızda.

    Suphi'nin Sırrıcemal aşkındaki birinci etken annesinin ihmalkarlığı. İkincisi ise Zehra'nın gereksiz kıskançlığı ve üçüncüsü de yine Zehra'nın gereksiz gururu. (Gereksizden kastım abartılı olmasıdır.) Zira Suphi zaten Zehra'yı çok seviyordu. Zehra kıskanç tavırlarıyla eşeklerin aklına karpuz kabuğu fırlatıyordu. Gururuna gelirsek; madem kıskanıyorsun, yolla gitsin değil mi, neyin gururu bu. Güzele güzel demek neden bu kadar zor? Kabul etmek gerek bazı şeyleri. Ne olmuş hem kıskanmışsan ve paylaşamamışsan sevdiğini?
    Abartılı, hastalık derecesindeki kıskançlığı asla desteklemiyorum; iki insanı de gereksiz yere yıpratır ve tüketir ama, genç ve güzel bir kadının evinde çalışmasını istemeyen bir kadının duygularını da herkes kolaylıkla anlayabilir diye düşünüyorum.

    Gelelim Sırrıcemal'e. Benim gözümde kocaman bir kolpacıdır kendisi. Vicdan kisvesi ardına saklanmış bir başka aşüftedir. Hayatta en nefret ettiğim insan türü budur. Vicdanlı insan pozlarını oynayan fakat içerisindeki aşağılık duyguları bastıran, kendisinin de bunu fark etmediği, havaya kuru sıkı atan, attığını tutan, büyük sözler eden insandır. Bir de bunlar çok ezik (nefret ettiğim bir kelime olsa da) görünürler, her halta boyun eğerler. Çilekeş olurlar. Başlangıçta abartılı şekilde işkenceler ederler kendilerine, sanki gelecekte işleyeceği günahların bedelini önceden ödemek ister gibi. Haklı çıkarabilmek için kendini, ileride giyebilecek bir maskesi olabilmesi için elinde, "Bak, benim aslında niyetim bu değildi" diyebilmek için, insanların duygularını sömürebilmek için...

    Kitapta en sevmediğim karakter Sırrıcemal'di. Bunun diğer nedenleriyse, güzelliğinin farkında olup burnundan kıl aldırmayan ve etrafındaki diğer insanları küçümseyen, gözü görmeyen bir insana dönüşmüş olması oldu. Ayrıca karşılaştığı işlerden sıvışan/kaytaran insanlardan da nefret ederim. İçimdeki tüm saldırganlık duygularını uyandırdı bu kadın kendisine doğru benden.
    Kitabın devamında onun da yaşadıklarına üzülmedim değil. Ama herkes ettiğini bulur şu dünyada. Tabağına koyduğun şey her neyse, bir gün muhakkak kaşığına gelecek şey de odur. Ayrıca kendisinin de düşündüğü gibi; bugün eşini kendisi için aldatan, yarın da kendisini bir başkası için aldatırdı zaten.

    Suphi, idi baskın olan bireylerden. Dolayısıyla topu annesine yahut Zehra'ya atmak haksızlık olur. Sokakta gördüğü bir kadının da peşinden gidebilirdi belki, eğer Ürani'yi tanımasaydı. Veya Zehra aracılığıyla değil de, tasadüfen de karşılaşmış olsaydı Ürani'yle; sonuç yine aynı olurdu büyük ihtimalle. Zaman zaman vicdan dalgalanmaları yaşasa da çünkü, hiçbir zaman hazlarından taviz vermedi.

    Suphi hazları uğrunda tüketti kendini.
    Zehra'ysa abartılı duygularıyla, boşu boşuna, aynı noktaya, geçmişine saplanıp durdu ve öyle tüketti.
    Ürani de hazlarının fakat en çok bencilliğinin kurbanı oldu. Keşke azıcık da olsa, empati kurabilseydi karşısındaki insanlarla, birazcık merhamet duygusu bulunsaydı içinde.
    Aslında Sırrıcemal'e bakarsak, o da içindeki hazzın kurbanı oldu diyebiliriz.

    Kitap mantığıyla değil de duygularıyla hareket eden herkesin hazin sonu oldu.

    Ziyan olan hayatlar...
  • 445 syf.
    ·9/10
    ‘’Modern iktidar, çocuğu okulla, hastayı hastaneyle, deliyi tımarhaneyle, askeri orduyla, suçluyu hapishaneyle kuşatarak bireyselleştirmiş, kayıt altına almış, sayısal hale getirmiş, böylece egemen olmuştur. Her kişi bir yerde kayıtlı hale gelince, herkes denetim altında olacak, gözetim altında tutulacaktır. Modern iktidar büyük gözaltıdır.’’
    Kitabın arka kapağında da yer alan bu alıntı aslında tüm kitabın ve benim kitap hakkında yapacağım yorumların özetidir. Bu alıntıyı detaylandırmak gerekirse anlatıma yazarında sorduğu ve cevap aradığı şu soruyla başlamak isterim:
    19. yüzyıldan önce ceza bedene uygulanıyordu ve en ağır işkence yöntemleriyle halka açık alanlarda suçlular cezalandırılıyordu. Burada amaç sadece suçluyu cezalandırmak mıydı? Tabi ki hayır. Seyircilerin suça olan eğilimlerini azaltmaktı(!) Ancak sözde olan bu amaç gerçekleşmedi çünkü insanlar bunu ibretlik bir olay olarak görmekten ziyade seyirlik bir şov olarak görmeye başladı. İnsanlar ölüme, öldürmeye, işkence çektirmeye aşina hale geldiler. Toplumu suç işlemekten alıkoymaktan ziyade, bu uygulamanın arkasında yatan asıl sebep iktidarın cellat aracılığıyla kendi gücünü insanlara göstererek onlara gözdağı vermeye çalışmasıdır. Ancak yanlış olan her şeyin bir gün mutlaka doğruyla buluşması gerçeği burada da kendini göstermiştir. Olmaması gereken bu uygulama da zamanla sadece tarihte iz bırakarak yok olmuştur.
    ‘’Ceza eğer, artık en katı biçimleri itibariyle bedene yönelmiyorsa, neye müdahale etmektedir? Ceza artık bedenin ötesine geçip, ruha ulaşmıştır. İşkence artık fiziksel boyuttan çıkıp, zihinsel boyutta yapılmaktadır. Peki ruha yapılan cezalandırma, o ruhu doğruya çeker mi? Cevap ‘’Evet’’ olsaydı, şu an hapishaneler boş, toplumda var olmaya devam eden Azra Kohen’in tabiriyle ‘’insansılar’’ artık olmazdı. Kitabı okurken zihnim sürekli George Orwell’ın 1984 adlı romanıyla meşgul olmaktaydı. Büyük Birader karakteriyle Stalin dönemini eleştiren George Orwell, yazdığı distopyada iktidarın, insanları sürekli gözetimi altında tuttuğunu ve onların zihinleriyle oynayarak kendi gücünü ve iktidarını nasıl pekiştirmeye çalıştığını anlatmıştır. Kısacası, modern iktidar büyük gözaltıdır. Yazar, kitapta Bentham’ın tasarladığı hapishane modelini işler ve Entelektüelin Siyasi İşlevi adlı kitabında bunun sebebini detaylı bir şeklide anlatır. Bentham’ın ideal hapishanesinde ortada bir gözetleme kulesi olur ve bu kule içinde gardiyan olmasa dahi insanlara sürekli halde gözetlendikleri hissi verir. Bentham’ın ideal hapishaneyi sadece hapishane olarak değil aynı zaman hastane, tımarhane, okul veya fabrika olabilecek bir bina tipi olarak tasarlaması da ayrıca hapishane kavramının ne kadar derinlere indiğini gösterir. Sanırım Foucault’ya Deliliğin Tarihi, Kliniğin Doğuşu gibi kitapları yazdıran ilham kaynağı Bentham’dır. Michel Foucault iktidarın gücünü hapishene aracılığıyla nasıl pekiştirdiğini anlatırken, George Orwell iktidarın artık hedefini gerçekleştirmek için hapishanenin de dışına çıktığını anlatmıştır. Foucault’nun dediği gibi ‘’Dışarı bırakılmak, içeri kapatılmakla aynı şeydir.’’ Çünkü suçlular hapishaneden çıktıkları zamanda da hala kendilerini gözaltında hissederler. ‘’ Serbest bırakılan mahkumları bekleyen kader, onları kaçınılmaz olarak tekrar suç işlemeye itmektedir: çünkü polis gözetimi altındadırlar.’’
    Günümüzde gözetlenme hissini sadece suçlu olanlar değil, toplumun her kesimdeki insan hissetmektedir. Özgür irade kısıtlanmakta, özgürce düşünme hakkı insanların elinden alınmaktadır. Peki, nasıl? 18. yüzyılda da en ilkel şekilde yapılan cezalandırma yöntemini psikolojik baskı unsuruyla değiştirerek. Kısacası yöntem değişse de amaç, gözdağı vermek, bakidir. Aslında hayatımız Franz Kafka’nın Dava isimli kitabında ana karakter olan K.’nın hayatına benzemektedir. Sürekli cezalandırılmayı bekleyen ancak neden cezalandırılacağını bilmeyen bir insanın hayatı gibi.
    Cezalandırmanın gözdağı vermek dışında başka bir işlevi ise insanları standartlaştırma isteğidir. Hapishaneler aracılığıyla aynı saatte yatan, aynı saatte kalkan, aynı saatte yemek yiyen ve aynı yemeği yiyen bir insan topluluğu oluşturmak amaçlanmaktadır. Bu sistem sadece hapishaneyle sınırlı değildir. Ordu ve okul da bu sistemin dışında değildir. Orduda ve okulda ceza sistemi yerini disipline bırakmıştır. ‘’Disiplin’’ kelimesinin anlamı TDK sözlüğünde ‘’sıkı düzen ve denetim altına almak’’ olarak geçer ve disiplinli kelimesine örnek olarak TDK tarafından seçilen cümle Ahmet Ümit’in Mustafa disiplinli çocuk, pek meraklı da değil, onu istediğin gibi yönlendirebilirsin’’ cümlesi olmuştur. Aslında bu cümle okullar aracılığıyla nasıl bir toplum yaratmanın hedeflendiğini göstermektedir. Yani duvarların içerisinde kurulan düzenle, duvarların dışarısında kurulan düzen aynıdır. İktidar, insanları kendi kalıbına sokarak, farklılığın ve zıtlığın önüne geçerek kendine karşı meydana gelebilecek her türlü tehlikeyi önlemiş olacaktır. Bir nevi toplumu okulla, hastaneyle, tımarhaneyle, orduyla, hapishaneyle karantina altına alır.
    Kitabın sonunda yazar, cezanın esas işlevinin ıslah etmek ve suçluların tavrını değiştirmek olduğunu söylemiştir. Suçluları ıslah edebilmek için yapılması gerekenleri maddeler halinde ve detaylı bir şeklide anlatmıştır. Suçluların ıslah edilmesi konusunda yazara katılmadığım bir nokta var. Foucault, ‘’Katillerin en beterine bile ceza verilirken, onda en azından bir şeye karşı saygı duyulması gerekmektedir. İnsanlığına.’’ demiştir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır. Bir suçlunun ıslah edilebilmesi için öncelikle ruh sağlında herhangi bir engel olmamalıdır. Pedofili ya da anti-sosyal kişilik bozukluğu gibi ruhsal hastalıkları olan kişilerin hapishanelerde ıslah edilebileceğini düşünmüyorum ve bu insanların kesinlikle toplumdan ayrıştırılıp kendi ruhsal bozukluklarından dolayı diğer bireylere zarar vermelerine ve onların da ruh sağlığını bozmalarına engel olunması gerektiğini düşünüyorum. Kısaca, çocukları istismar eden, hayvanlara ve kadınlara şiddet uygulayan bir insansıda zaten bir insanlık olduğunu düşünmüyorum.
    Yazarın bu kitabını okuduktan sonra onun diğer kitaplarını tanıma fırsatım oldu ve Michel Foucault’nun 20. yy’ın iyi niyetli bir yangıncısı olarak sahneye çıktığını düşünüyorum. En sevdiğim kitaplardan biri olan Bitik Adam’dan bir alıntı yaparak yazımı sonlandırmak isterim. ‘’Herkesin sadece yemek yemek ve para kazanmakla, eğlenmek ve emir vermekle ilgilendiği bir dünyada ara sıra birisinin çıkıp şeylerin görünümünü tazelemesi, olağan şeylerin olağanüstülüğünü, banallikteki gizemi, çöpteki güzelliği hissettirmesi gerekir. Fikir ve gelenek kölelerinden, asalak ve yapmacık ukalalardan, eski efsaneleri anlatan vaazcılardan, ahlaki ve mistik hapishanelerin tutsaklıklarından, tüm eski sosyal normların ve tüm ortak noktaların inatçı papağanlarından oluşan çok geniş ve çok güçlü bir katmanın ortasında, bir gece uyandırıcısına, bir saf zeka gardiyanına, kaslı bir kazmacıya; meydan ışıklarına, yeniden kazanılmış özgürlük ağaçlarına, gelecekteki yapılara yer açmak adına yakan ve yıkan iyi niyetli bir yangıncıya gerek duyulur.’’
  • Gezegende yaptığımız değişiklikler yeni bir jeolojik çağ mı başlattı?

    Tüm bu değişimleri inceleyen bilim insanları, altında insan etkinliğinin bulunduğuna ilişkin ezici miktarda kanıt topladılar. Sera gazı artışı, soy tükenme oranları ve ormansızlaşma gibi şeyleri takip eden çoğu grafik, Büyük İvmelenme'nin başladığı 1950'den sonra dimdik bir yükseliş gösteriyor. Ancak tarihin bize gösterdiği gibi, bu tür değişimler daha önce görülmedik şeyler değil. Dünya'nın iklimi, biyoçeşitliliği ve jeolojisi daha önce de tepeden tırnağa değişti ve şu anki küresel ortalamadan çok daha sıcak ya da soğuk koşullar oluşturdu. Peki, Antroposen'e geçişi bunlardan farklı kılan şey ne? Dünya tarihinde ilk defa, gezegendeki tüm değişimlerden tek bir canlı türü sorumlu. Dahası, bunu yaptığımızı biliyoruz. Birçok jeologun Antroposen'i resmen ilan etme çabasının altında yatan da bu zaten. Normalde yeni bir devre isim vermek bir formaliteden ibarettir fakat bunun insanların, kendileriyle Dünya arasındaki ilişkiye bakışlarını değiştirmesi umuluyor.
  • 136 syf.
    ·Beğendi·10/10
    "Ertelenmiş bir hayat benimkisi. Hep sonraya itilmiş, an dururken, geçmiş ya da gelecekte gezinmiş... Sahibi olduğum hayat kayıp gidiyorken ellerimden ne kadar da değerliymiş yaşamak denilen şey. Bir tek bunu bilememişim, anlayamamışım meğer. Ah yaşamak! "
    Bu alıntıyı hayatın tanımı gibi görüyorum. Hepimiz ertelenmiş bir hayat yaşıyoruz. Çoğumuz genelde yaşadığımız anı umursamayıp  ya geçmişte takılıp kalıyor, ya da geleceğin endişesine kapılıp gidiyoruz. Peki ya bu gün? Endişelerimiz yüzünden hayatı kaçırıyoruz. Kaleminin sadeliği ve akıcılığı ile hikayelerin derinliği birleşince ortaya mükemmel bir eser çıktığını düşünüyorum. Kitabın beni en çok etkileyen tarafı hayatta unutmaya yüz tuttuğumuz gerçekleri bize hatırlatmasıydı. İçeriğinde birbirinden farklı 20 hikaye bulunduran kitabımızda, beni en çok etkileyen 3 hikayeden size biraz bahsetmek istiyorum.
    Bu Ne Aşk Yahu isimli hikaye de üst üste  gömülen eşlerin hikayesini anlatıyor. Evliliklerin de büyük sıkıntılar çekmiş ama yinede birbirini sevmeye devam edip birbirinden vazgeçmemiş bu çiftimiz ölünce de beraber gömülmek istemişler. Öldükten 10 yıl sonra mezarda geçen konuşmalarını okurken yüzümde buruk bir tebessüm oluştu.
    Ben Bir Ceviz Ağacı Değilim isimli hikayede hem doğanın çöküşüne şahit olup hem de bir dişbudak ağacının dilinden sevdiklerimizin kıymetini bilmezken onları kaybettiğimiz zaman değerini anlayacağımızı ve bunun pişmanlığını yaşayacağımızı doğanın dilinden anlatıyor.
    Ve son olarak Filler Ölüme Yanlız Gider hikayesinden bahsetmek istiyorum.Toplum ondan farklı olanı neden dışlar? Evlendiği zaman zayıf olup sonradan hissettiği duygusal açlık yüzünden kendini yemek yemeye adayan bir kadının yaşadıklarının bir kısmına şahit oldum. Kocasının bile onu dış görünüşü yüzünden dışlaması o kadar üzücü ki... Hayatın içinden bunları yaşayan bir insan olarak şunu söylemek istiyorum; insanları dış görünüşü yüzünden yargılamayın içten içe ne yaşadığını bilemezsiniz. Bu hikayeyi okursanız belki biraz anlamanıza yardımcı olur. Ama zihniyetinizin değişeceğini hiç sanmıyorum.
    Bu kitabı gerçekten çok beğendim. Hayatın içinden gelen bu kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
  • - Peki, insanları en geniş anlamda dini düşünce ve inançlara sevk eden duygu ve ihtiyaçlar nelerdir?
    Biraz dikkat edersek, dini düşünce ve deneyimin ortaya çıkışında çok farklı duyguların hakim olduğunu görürüz. İlk insanlarda, dini düşünceleri harekete geçiren şey her şeyden önce çok korkudur -açlık korkusu, vahşi hayvanlar, hastalık ve ölüm. Varoluşun bu erken döneminde, nedensellik anlayışı genellikle az gelişmiş olduğu için, insan aklı, irade ve davranışlarıyla bu korkunç olaylara neden olan varlıklar yaratır. Artık amaç, nesilden nesile aktarılmış olan geleneklere uygun şekilde, bu varlıkların gönlünü alacak ve onların ölümlülere iyi davranmasını sağlayacak eylemlerde bulunmak ve kurban sunmaktır. İşte bahsettiğim bir korku dinidir. İnsanlar ve korkulan bu varlıklar arasında aracılık yapan ve buradan hareketle , insanlar üzerinde tahakküm kuran, özel papaz kastının oluşmasıyla beraber, durum büyük ölçüde istikrar kazanır. Konumu başka faktörlere ya da ayrıcalıklı bir sınıfa bağlı olan lider ya da yönetici ise bu konumu sağlamlaştırmak için dini fonksiyonları seküler otoritesiyle birleştirir ve siyasi yöneticilerin ve papaz kastının çıkarları doğrultusunda hareket eder.
    Dinin ortaya çıkmasını sağlayan diğer bir kaynak ise toplumsal hissiyatlardır. Anneler, babalar ve daha büyük toplulukların liderleri ölümlüdür ve hata yapabilirler. Yönlendirilme, sevgi ve destek olma konusunda ki arzuları, insanları, toplumsal ya da ahlaki bir Tanrı anlayışı oluşturmaya sevk eder. Bu koruyan, idare eden, ödüllendiren ve cezalandıran Takdir-i İlahi'dir; inananın bakış açısına bağlı olarak kabileyi, tüm insan ırkını ya da yalnızca hayatı seven, kutsayan, acıları hafifleten, özlemleri dindiren ve ölülerin ruhlarını koruyan Tanrı'dır. İşte bu toplumsal ya da ahlaki Tanrı anlayışıdır.
    ...
    Doğu dinleri, öncelikle ahlak dinleridir. Korku dininden ahlak dinine geçiş bir ulusun hayatında çok önemli bir adımdır. İlkel dinlerin tamamen korkuya, uygar insanların dininin ise yalnızca tamamen ahlaka dayandığını söylemek denetim altına alınması gereken büyük bir ön yargıdır. Sosyal hayatın daha yüksek düzeylerinde ahlak dini hakim olsa da, doğru olan bunların hepsinin ara türler olduğudur.
    Tanrı anlayışlarının antropomorfik (insanbiçimci) olması bu türlerin ortak noktasıdır. Bu düzeyin ötesinde bir anlayışa erişebilenler genellikle yalnızca doğuştan yetenekli bireyler ve açık fikirli topluluklardır. Saf biçimine az rastlansa da, dini deneyimin bunların hepsine ortak, ''kozmik dini duygu'' olarak adlandıracağım üçüncü bir hali vardır. Bu duygudan nasibini almamış birine bunun nasıl bir şey olduğunu anlatmak çok zordur; zira antropomorfik bir Tanrı anlayışına da sahip değillerdir.