• '
    Dostoyevski "Cehennem”
    Sokrates "Izdırap"
    Nietzsche "Güç"
    Picasso "Sanat"
    Gandhi "Savaş"

    Peki ya sizce 'Hayat nedir?'
  • ***
    ÜLKEMİZİ KALKINDIRMAMIZ İÇİN NE YAPMAMIZ GEREKİYOR? Sorusunun cevaplarını bulabileceğimiz bir kitap.
    Suomi yani "bataklıklar ülkesi"
    Kitabın ilk yayımlanma tarihi 1923
    "Artık işe koyulmanın vakti geldi" "Hem öğrenmek hem de öğretmek zorundayız." (sayfa:9)
    "Toplumun eğitimli kesimlerinin halkı bilinçlendirmesine hizmet için seferber edilmesinin gerekli olduğu düşüncesini taşımalıyız" (sayfa:10)
    "... Ben daha vatanının çıkarları ile maaş, madalya ve diğer şeyler arasında seçim yapmak durumunda kalınca vicdan kavramını unutan sayısız insanı saymıyorum bile" (sayfa:39)
    "Finlandiya zorla hiçbir şey elde edemez, onun tek kurtuluşu eğitimdir." (sayfa:39)
    "Süratle değişen zamanın taleplerine uyum sağlayarak, bir fikir hareketine önderlik etmek sadece güçlü iradeye sahip insanların yapabileceği bir şeydir." (sayfa:45)
    "İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır." (sayfa:49)
    "Mane tekel fares!
    Bütün bu meseleleri ciddiyetle düşününüz! Böcekler gibi, önemsiz, kişisel uğraşlarınızın ve dertlerinizin batağı için de kıvranmayınız. Bunun yerine devletin temellerinin yenilenmesini ve toplumun bundan sonra alacağı eğitimin yöntemini düşününüz." (sayfa:56)

    "Devletlerin güç ve zaafı, milletlerin ilerleme ve yozlaşması, yalnızca devlet adamlarının ehil oluşlarından ve yönetim kabiliyetlerinden veya beceriksizliklerinden kaynaklanmaz. Yöneticiler iyi veya kötü olsunlar, kahraman veya zalim olsunlar, onlar kendi milletlerinin birer yansımasıdırlar. Onlar, milli ruhun birer kopyasıdır, halk kitlesinin içinden doğmuştur. Bir millet nasılsa, devlet adamları da onlar gibidir. İşte bu nedenledir ki eskiden beri “Her millet, layık olduğu idareye ve devlet adamlarına sahip olur.” denilmiştir." (sayfa:57)

    "Lev Tolstoy ise tamamen bunun tersini ileri sürerek şunları söylüyor:
    “Hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen ve bunların özellik ve biçimini veren tek başına kişiler, Napolyonlar değil, halk kitlesinin kendisidir.” (sayfa:58)

    "Ülke yoksuldur, hem de her açıdan. Fakat çalışma enerjisi ve azmi, kendi fakir toprağına olan bağlılık ve sevgi bakımından çok zengindir" (sayfa:69)

    "Bu başarıların (resim, heykel, mimari) ülkenin sahip olduğu asgari olanak ve kaynaklarla elde edildiğini unutmamak lazım. Zira Finlandiya zengin bir ülke olmadığı gibi, vatandaşları da varlıklı değiller. Burada yetenek arayışına çıkarsanız, umduğunuzu bulamayabilirsiniz, çünkü nüfus üç milyonun altındadır. Yine de, bir bütün olarak ele alırsak, Finlandiya'nın imrenilecek bir refah müzesi olduğu ifade edilebilir." (sayfa:75)
    "Bu başarının sırrı nedir? ... Farklı çalışma tarzları... Bilgi ile beslenen emek on, yüz ve hatta bin kat daha etkilidir. Baskı altında, isteksizce, tıpkı bir köle gibi ve birileri tarafından zorla yaptırılan işler ve bunun için harcanan emek ağır ve ezici bir emektir. (sayfa:75)

    "Finlandiyalılar "Okul bizim temel zenginliğimizdir. Rusların sahip olduğu Ural dağlarının zengin maden yatakları, Sibirya'nın altın rezervleri bizde yok. Tabiat nimetlerini dağıtırken bize cimri davranmış. Bu eksikliği enerjimizle telafi etmek, vatandaşlarımızdan ülkemizin kalkınmasına azami ölçüde katkıda bulunmalarını istemek durumundayız. ...bu düzenin temeli okula dayanmaktadır. Okulumuzu elimizden aldığınız an biz de biteriz. Tıpkı mayasız hamur gibi çökeriz" demektedirler." (sayfa:79-80)

    "Ülke halkının Suomi ismi ile adlandırıldığı Finlandiya vatandaşlarının dürüstlüğü ise ayrıca üzerinde durulması gereken bir konudur. Finlandiya'da -Suomi'de bizzat bulunmamış bir şahsın Fin dürüstlüğünü anlaması ve böyle bir şeye inanması çok zordur. Benzer dürüstlük örneğine Finlandiya dışında hiçbir yerde rastlayamazsınız." (sayfa:83)

    "Nispeten genç bir ülke olan Finlandiya bütün bu başarıları 70-80 yıllık azimli bir çalışma sonucu elde etmiştir. Eriştikleri yüksek uygarlık düzeyi bütün halkın ortak eseridir. (sayfa:83)
    [Dipnot: Finlandiya'nın kuruluşu 6 Aralık 1971, Rusya tarafından kabul edilişi 4 Ocak 1918]
    [Dipnot: Kişi başına milli gelir 2017 verilerine göre; Finlandiya 42,612 dolar, Türkiye 9,826 dolar]

    Finlandiya'nın günümüze kadar süregelen gelişiminde aktif bir rol oynayan papazlara şöyle sesleniyor:
    "Halka canlı, gerçek vaazlar verin. Halka, asırlardır olduğu gibi, ikiyüzlü bir şekilde tekrarlayıp durduğunuz ruhsuz kelimelerden oluşan sıkıcı, itici din adamı diliyle konuşmayın. (sayfa:94)

    Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yapılan piskoposlar toplantısında söz alan Snelman şu sözlerle kurtuluşun yöntemini tarif ediyor:
    "Kendi vicdanınız, halkınız ve Tanrı önünde dürüst olmak istiyorsanız, çevrenizde suçlu aramayın. Bilimi, felsefeyi ve aydınları suçlayarak ikiyüzlülerin bugüne kadar yaptığını sizler de tekrarlamayın.
    Kendinizi suçlayın!
    Kendinizi tedavi edin!
    Halka öğretmeniz gerekenleri önce kendiniz öğrenin!" (sayfa:96)

    Snelman, eğitim süreçlerinde türlü kesimlere misyon biçmiştir. Bu mevkidekilerin de en az diğerleri kadar çalışması gerektiğine vurgu yapmıştır. En başta öğretmenler, din adamları, yöneticiler, subaylar ve şu göndermeyi yaptığı memurlar.
    "Din adamlar ve öğretmenler gibi, memurlar da halkın eğitimi ve kültürel gelişiminden sorumludurlar." (sayfa:102)

    Kışlaları okul gibi çalıştırmaktan bahsediyor Snelman:
    "Ordu halkımızın tatmin edici ve iyi düzeyde eğitim alabileceği, sorumluluk duygusunu geliştirebileceği bir okul olabilir. Unutmayın, ülkenin en ücra köşelerinden binlerce sağlıklı genç, hayatlarının en parlak döneminde askere çağrılmaktadır.
    Onları ailelerinde ve günlük işlerinden kopararak, uzun bir süre için binlerce askerin bir arada yaşadığı kışlalara kapatıyorlar. Burada onları besleyip giydiriyor ve bütün ihtiyaçlarını karşılıyorlar. Çoğu zaman gereğinden fazla çalıştırıyorlar, fakat bu gençler evlerine döndüklerinde askerde edinmiş oldukları alışkanlık ve beceriler kendilerine bir fayda getirmiyor." (sayfa:105)

    Kışlalar hakkındaki anlayışın değişerek, insanlar tarafından nasıl ifade edildiğini de şu sözlerle anlayabiliriz:
    "-Davranışlarınıza dikkat edin, kışlada değilsiniz!
    -Kışla gibi kokuyor.
    -Kışla onu bozmuş...
    -Kışla onu düzeltti.
    -Kışla onu yetiştirdi." (sayfa:107)

    Birçok subay, her bir askerin evine döndükten sonra vatanına nasıl hizmet edebileceğinden bahsediyor:
    "Yeni hayatın habercileri olun, Gidin ve ailenizin yaşadığı ücra köşelerde insanların uyutulmuş zekâsını uyandırmaya gayret edin. Barışçıl bir hamlenin -kültürel kalkınma ve aydınlanma hamlesinin- muhafızları, neferleri olun." (sayfa:110)
    "Kışlaya birer cansız ağaç parçası gibi geldiniz, ama şimdi yanınızda canlı bir ışık, güçlü ve her şeye kadir bir sıcaklık da götürerek evinize dönüyorsunuz." (sayfa:112)

    Kitap okumak önemlidir ve gereklidir. Finlandiya'nın reçetesine bol miktarda "okumak" yazıyor zaten Snelman. Fakat salt olarak kitap okumanın tek başına bir iş olmadığını, eğitimini aldığı teorinin pratiğe dönüşmesi gerektiğini de şu sözlerle açıklıyor:
    "İnsanlar bu şekilde kendilerini kandırıyorlar. Günlerini, aylarını hatta yıllarını uydurma olayların anlatıldığı romanları okuyarak geçiriyorlar. Bir iş yaptıklarını sanıyorlar, ama ülkede kültür emekçileri yok. Halkın zekâsı derin bir uykuda, cehalet, kaba davranışlar ve yoksulluk giderek artmaktadır. Ülke sürekli fakirleşmekte, ekonomik, manevi ve zihni açılardan iflasa sürüklenmektedir. Zamanında belli alanlarda eğitim almış ve ülkenin kendilerinden yardım beklemeye hakkı olduğu insanlar bugün neredeler? Kendileri eğlenceli, aptal hikâyeleri okumaktan sarhoş olmuşlar." (sayfa:117)

    Snelman'ın futbola bakış açısı da çok ilginç:
    "Ben sizlerin -genç Finlandiyalıların, sadece Macarları ayakla topa vurarak yenmekle yetinmemenizi, aynı zamanda Almanları, Fransızları ve İngilizleri beyniniz, kalbiniz ve iradenizle, bilim, ustalık, ticaret, zanaat, adil hukuk düzeni gibi alanlarda, ülke refahının artırılması için halkın verdiği mücadelede yenmenizi istiyorum.
    Sokrates'in resmini arayıp bulun ve meşhur Herkül heykeliyle karşılaştırın. Sokrates portresinde bilge bir insanın kafası, beyin için mahfaza görevi gören büyükçe bir alın hemen göze çarpmaktadır. Sanki beyin alnın içine sığmıyor, orası bu kadar büyük bir beyin için çok dardır. Sokrates'in alnı ve kafası böyle görünmektedir.
    Şimdi de Herkül'ün heykeline göz atın. Her şeyden önce eski Yunan efsanelerinin bu büyük kahramanının kudretli, ağır ve kaslı vücudu bizi hayrete düşürmektedir. Güçlü bedeni taşıyan kütük gibi muazzam bacakları gemi halatı gibi düğümleniş kol kasları, geniş omuzlar, kabarık göğüs kafesi ve mandayı andıran boyun. Ve boynun üzerinde orantısız derecede küçük bir kafa, dar ve ensiz bir alın. Bütün bunlar büyük bir fiziki gücün belirtileridir, bu gücün kesinlikle entelektüel veya manevi bir yönü yoktur. Herkül muazzam bir vücut yapısına, sağlam kemiklere ve kuvvetli kaslara sahip birisidir, fakat kendisinin büyük bir zekâ, güçlü bir maneviyat ve ruh timsali olduğu söylenemez." (sayfa:121)

    Çocukların eğitimiyle ilgilenmeyip onları başıboş bir şekilde bırakan ebeveynler için Snelman şöyle söylüyor:
    "Açık söylemek gerekirse, çocuklar anne ve babaları ve çok sayıda teyze ve amcaları ile birlikte aynı evde yaşasalar da, bir yetim gibi büyümektedirler. Onları çok iyi yedirip giydiriyor ve sağlıkları ile ilgileniyor olabilirler, fakat çocuğun zekâsı ve kalbinin temizliği konusunda çok az kafa yoruyorlar. Hakikaten, çocuklarımızın şimdikinden daha kötü olmamalarına hayret etmek gerek." (sayfa:124)

    "Hayattaki aşırı düzensizliğin başlıca nedenlerinden birisi herkesin hayatta iyi bir düzen kurmaya çalışması, fakat hiç kimsenin hayatın kendisini düzene sokmak istememesidir"
    (Lev Tolstoy- sayfa:127)

    Şımarık ve tembel çocuk yetiştiren ebeveynler! Eserinizle bir gün karşılaşacaksınız!
    "Çocuklar aileleri ile birlikte yaşadıkları müddetçe, bu 'hayat dersi' kendilerine aşılanmaya çalışılıyor. Bunu yapmak isteyen kimdir? Anne ve babalar! Çocuklar ve gençler egoist duygularla büyümekte, sadece kendilerini beğenmektedirler. Sığ ve fakir ruhlu bu insanlar aynı zamanda tembel, ahlaksız ve şehvet düşkünü birer sapık olarak toplum hayatına dahil olmamaktadırlar.
    Sonuç olarak, hiçbir şeye ve hiçbir kimseye -vatanına, insanlara, emeğe, büyük fikirlere, anne babasına ve nihayet kendisine- saygı ve sevgi duymayan insanlara dönüşüyorlar.
    Ne ekerseniz, onu biçersiniz.
    Ne pişirirseniz, onu yersiniz." (sayfa:128)

    Peki, Finliler ne yaptı?
    "Fin aile yapısı değişmeye ve hem zekâ hem de maneviyat açısından yeniden şekillenmeye başlamıştı." (sayfa:129)

    Yarvinen'in halk üniversitesinin profesörlerine seslenişi:
    "Bilim insanları sahip oldukları bilgileri de alarak, insanların ulaşamayacağı yüksek zirvelere çıktılar. Kitaplar ve gazeteler halkın anlamadığı karmaşık ve ağır bir dille yazılıyor." (sayfa:150)
    Eski Yunanlılar zamanında bilge Sokrates, yıllar boyunca meydanlar kalabalık halk toplulukları ile hayatın yüksek gerçekleri ve güzellik konusunda sohbetler yapmıştır. Halkı aydınlatacak benzer şahıslar neden bizde yok? (sayfa:151)

    Kitabın "Karokep" bölümünde "Yarvinen" adlı tüccarın küçük esnaflıktan Tatlı Krallığına yükselişi anlatılıyor. Burada hem müthiş bir girişimcilik dersi veriliyor hem de Yarvinen'in harekete geçmesini sağlayan roman, Robinson Cruose'un etkisi göze çarpıyor. Robinson, Yarvinen'e esin kaynağı olmuş.
    Robinson Cruose hikâyesi, yükselmek isteyen halklar için bir bilgelik kaynağı, ders kitabıdır.
    "Robinson Cruose dünyadaki en büyük kahramandır. Bütün diğer kahramanlardan -Romullar'dan, Sezarlar'dan, Napolyonlar'dan üstündür. Robinson, bir kültür devriminin, bu yolda verilen emeğin kahramanıdır, yılmayan ve yaratıcı bir iradenin canlı örneğidir.
    Robinson Cruose, İngiltere'nin, Kuzey Amerika'nın elde ettiği gücü ve şöhreti anlamanın anahtarıdır. Robinson, yeryüzündeki sevinçlerin peygamberi ve havarisidir. Leopardi'den, Schopenhauer'dan Hartmann'dan yüz gömlek üstün bir bilge, daha iyi bir hayat için verilen mücadele kazanılacak zaferin müjdecisidir.
    "Yorgun veya hastalık derecesinde zayıf beyinlerin ürettiği zekice fikirleri bir tarafa bırakın" diyor Robinson. "Gerçek hayatı ele alalım, mesela, ben buna bir örnek olabilirim. Fırtına denizde gemiyi alabora etmişti. Bırakın vatanınızı, uygarlığın olduğu herhangi bir kara parçasına bile çok uzaktasınız. Her tarafta göz alabildiğince uzayıp giden meçhul bir deniz. Bütün yolcular arasında sadece bir genç hayatta kalmıştır. Dalgalar kendisini ıssız bir adaya atmıştır, aç ve çıplaktır. O ne yaptı peki, öldü mü? Umutsuzluğa kapılarak intihar mı etti? Robinson zorlu bir çalışmayla parçalanmış gemiden kurtarabildiği malzemeleri adaya çıkardı, kendisine ev yaptı. Buğday tarlası ekip, biçmeye başladı, vahşi keçileri evcilleştirdi. Daha sonra ilkel kabilede yetişmiş bir insanı uygarlıkla tanıştırarak, kendisine yardımcı ve arkadaş yaptı. Kısacası, rahat ve ferah içinde bir hayat kurdu.
    Bunları bir genç, yalnız başına ve ıssız bir adada gerçekleştirdi.
    "Finlandiyalı kardeşlerim! İki milyonluk halkımız, yani bizler, genç bir delikanlı olan Robinson'dan daha mı zayıf, aciz ve beceriksiziz?"
    Sayın profesörler, din adamları, hakimler, mühendisler, memurlar, avukatlar, genç Suomi'nin evlatları, aydın kesimimizin değerli temsilcileri! Sizler neden kendi halkınızın içinde birer Robinson olmak istemiyorsunuz? Robinson ıssız adada ilkel bir insanı, bir yamyamı yetiştirerek, onun şahsında kültürlü bir arkadaş ve yardımcı edindi. Sizlerse yaşadığınız büyük kentlerde, yüksekokulların, gazete binalarının, tiyatro ve müzelerin duvarları arasında oturarak, kendi halkınızın temsilcisi olan milyonlarca insanın cahil, ayyaş ve kaba, neredeyse, ilkel ve vahşi olduğunu söyleyip sızlanıyorsunuz.
    Robinson'un hayalini önünüze alın ve yaşadığınız dünyaya karşı yaklaşımınızı tekrar gözden geçirin." (sayfa153-154-155)

    İnanç istismarcılarına gelsin bu kısım:
    "Sabır, ihtiyaç ve yokluklar karşısında kaderine razı olmak halk kitlelerinin doğal bir görevi olarak kabul edilmeye başlanmıştır."
    "Halkın dayanma gücünü dini bir vecibeye dönüştüren kişiler, dini de sabır dini olarak görmeye başladılar." (sayfa:169)
    İnsanlar arasındaki ayırımı bahçe-orman şeklinde açıklıyor:
    "Bahçenin her tarafında kum dökülmüş temiz, kuru ve hoş patikalar bulunur. Patikalar boyunca çiçekler, meyve ağaçları ve çalılar ekilir. Çayırlarda biten otlar düzenli olarak biçilmekte, akşamları sulanmaktadır. Köşelerde etrafı güller ve salkım bitkileri ile sarılmış pergolalar var. Fıskiyelerden su akmakta, orada burada heykeller göze çarpmaktadır. Ağaçların gölgelediği yolların kenarlarında rahat banklar bulunmaktadır. Her bir ağaç ve çiçek, en küçük ayrıntısına kadar düşünülmüş ve dikkatli bir çalışmanın izlerini taşımaktadır.
    Ormanda ise farklı bir manzara hakimdir. Her şey bakımsız ve kendi başına bırakılmış, kaderine terk edilmiştir. Ağaçlar ve çalılar tohumlar nereye düştüyse, oracıkta biterek büyür. Yer yer geçilmez fundalıklara rastlanmaktadır. Fırtınanın devirdiği ağaçlar düştükleri yerde kalarak, çürümekte. Yol ve çığırlar birbirine karışmış ve düzensizdir, bu yolları temizleyip düzenleyecek kimse yoktur.
    "Bahçe, halkın üst kesimlerini temsil etmektedir"
    "Halk ormanında ise daha çok doğanın yaşam koşulları geçerlidir." (sayfa:170-171)

    Yaban romanında Ahmet Celal'in köylüler hakkındaki düşünceleri ve bunun sebebi olarak Türk aydınını görmesi, bu kısımla benzerlik taşımaktadır.
    "Ülke nüfusunun büyük bölümünün cahil ve kaba olduğunu görmek ve buna tahammül etmek utanç verici bir durum. Kendisi eğitimli olan ve kültür güneşinin ışığıyla aydınlanan herkes bu durumdan sorumludur." (sayfa:171)

    Ülkedeki eğitim faaliyetlerini yürüten ve politikasını belirleyen devlettir.
    "Halkın büyük bölümünün eğitimsiz olması devlet eliyle yapılan bir kötülüktür... İlkel halkların fakirlik ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarının nedeni sahip oldukları toprakların zenginliklerinden faydalanmamalarıdır." (sayfa:172)

    "Ülkede, halk kitleleri gerektiği gibi eğitildiği takdirde, birer sağlıklı emekçi olarak topluma hizmet edebilecek kaç ayyaş bulunduğunu tahmin edin. Ülkemizdeki cahillerini tembellerin, nihayet, suçluların sayısını belirlemeye çalışın. Şahsiyetin şekillenmeye başladığı çocukluk ve gençlik yıllarında bu insanlar hayatın karanlık ormanlarında yalnız başına bırakılmışlar; hâlbuki o dönem kendilerine düzgün bir eğitim verilseydi, birçoğu vatanın değerli evlatları olarak yetişecekti." (sayfa 173)

    Bizler, başka ülkelerin ders saatlerini ve okulda geçen gün sayısını karşılaştırıyoruz. Kendimizde de yaklaşık olarak benzer sayıların olmasını istiyoruz.
    "Bizler -genç halklar, Almanlar, Fransızlar ve İngilizlere göre, iki, üç hatta on kat daha fazla çalışmalıyız. Önce onlara yetişmeli, daha sonra da onları geçmeliyiz. (sayfa:177)

    L. McDonald... adlı papazın dini duygulardan uzak bir anlayışın ateistlik ile benzerlik taşıdığını çarpıcı şekilde ifade ediyor.
    "İnsanlar günlük hayatlarında ateisttirler. İnanç olarak ateist değiller aslında, Tanrı'nın fikirlerini inkâr etmiyorlar; çok fazla Tanrıları var ve onlara tapıyorlar. Fakat ilahi duygudan yoksunlar, kalplerinde Tanrı'ya ihtiyaç hissetmiyorlar. (sayfa:196)

    "Bizim halkımızı oluşturan yüz binler de günlük hayatlarında benzer şekillerde ateisttirler. Tanrı'yı ve dini temelde inkâr ettiklerini söylemek doğru olmayacaktır. İşin aslı şu ki, insanlar Tanrı hakkında düşünmüyor ve ondan bahsetmiyorlar. Tanrı'nın ve dinin günlük yaşamlarında herhangi bir rolü yoktur... Kurumuş nehirler de böyledir, uzun süre susuz olsalar da, "nehir" diye anılmaktadırlar. Bizim "kuru" insanlarımız da bu nehirlere benzer." (sayfa:197)

    Üniversite sınavını kazandığımı öğrenince, ben de bütün test kitaplarımı yakmıştım. Demek ki yakmaya kıyamayacağımız kitaplarla yetişmemişiz. Yahut yakılmasının en ufak bir kıymeti olmayan kitaplar okumuşuz. Mc Donald tespit etmiş.
    "Liselerde öğrenciler imtihanlar bittikten sonra bir araya gelerek, ders kitaplarını özel bir törenle yakıyorlar. Neden acaba, bunun anlamı nedir?
    Çünkü ruhen ölü okullarımız öğrencilerin beynini canlı düşünceler yerine kuru ve sıkıcı okul kurallarının cansız tozuyla doldurmaktadır. Okullar öğrencilerde bilgilenme arzusu uyandırmamakta ve bilimsellik yaklaşımını geliştirememektedir.
    Okulun temel görevi öğrencilerin bilimi anlamaları ve ona değer vermelerini sağlamaktır. Fakat okul bu görevini yerine getiremiyor." (sayfa:199)

    McDonald:
    "Önce bilimsellik, sonra bilim.
    Önce sanatsallık, sonra sanat."
    Sanatsallık ve bilimsellik, bilgiye ve güzelliğe ulaşma arzusu bir zemin, bilim ve sanat ise bu zeminde yeşererek büyüyen ve gelişen çiçeklerdir. (sayfa:200)

    "Her şeyi ve Her şeye Hayat Veren'i sev!" (sayfa:201)

    Her şeyi eleştiriyor. Yanlışları biliyor ve söylüyoruz. İyi tamam da, ya sonra?
    "Siz ne yapıyorsunuz? Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz?" (sayfa:202)

    "Herkes, ne yapılması gerektiğini çok iyi biliyor, fakat kimse bir şeyler yapmak istemiyor veya yapamıyor. Yapamıyorlar, bir işi becerme yetenek ve istekleri gelişmemiş, kendileri bu yönde geliştirilmemiş ve eğitilmemiştir." (sayfa:204)

    "Hayatı inşa etmeye ne zaman başlayacağız? Sayın bay ve bayanlar, hayatınızın borcunu ne zaman ödeyeceksiniz? (sayfa:209)

    İyi Ruh ve Kötü Ruh arasında geçen konuşmaların içinden bir kısım:
    "Sen büyük fikirlerin taşıyıcısı olan insanları öldürdün ve öldürmeye devam ediyorsun, fakat bu fikirlerin kendisini öldürmeye gücün yetmedi ve hiçbir zaman da yetmeyecek."
    "İşlediğin cinayetler düşünce şehitleri doğurmakta, birçok insanı iyilik ve hakikate götüren büyük fikirlere yaklaştırmaktadır." (sayfa:213)

    Kimlerden bahsediyor sizce?
    "Hepsi karanlığın gönüllü ve çoğu zaman da hevesli uşaklarıdır.
    Hepsi buz gibi soğuk ve arsız, kalp, vicdan ve utanma duygusundan yoksun kişilerdir.
    Onlar hayatın parlak ışıklarını söndürmekle meşguldürler.
    Kendileri ile mücadele etmek, hatta çoğu zaman tartışmak bile kolay değildir. Bu kişilerin kendilerine has, şeytani ve dışarıdan inandırıcı mantık sistemi var." (sayfa:230)


    Cem Yılmaz gösterisinden; +Mesajı neydi gösterinin? +Mesaj, sen ne alırsan o!
    Aha bu kitabın mesajı!!!
    "Başarısız olduğunuzda veya önünüze engeller çıktığında 'Biz denedik, başlattık, mücadele ettik, ama destekleyen olmadı. Her adımımızı attığımızda engellerle karşılaştık, düşmanlık gördük' şeklinde konuşmayın. Hiçbir zaman böyle konuşmayın. Karanlığın kötü ruhu söndürüyorsa, siz tekrar yakın. Işık bir kere sönerse, siz ikinci kere yakın, üçüncü, beşinci, yedinci, yüzüncü, bininci kez yakmaya devam edin"
    "Yakmaktan yorulmayın! Etrafınız tamamen aydınlanana kadar kendiniz yanın, başkalarının da yanması için çaba gösterin. Yürüyeceğiniz yol dikenlidir, hemen başarılı olmaya şartlanmayın. Takdir ve anlayış beklediğiniz bir anda sizinle alay edebilirler. Onur ve şöhret yerine iftira ve nefretle, yardım yerine gizli entrikalar ve hatta açık savaşla karşılaşabilirsiniz. Onlarca, yüzlerce ve binlerce karanlık güç aydınlık emellerinizi söndürmek için çaba gösterecek ve söndürecektir de, ama siz yanmaya devam edin.
    Yanın ve diğerlerini de ateşleyin!" (sayfa:231)

    *Finlilerden bir kesim L.McDonald'ın kitabında bahsettiği şeylere çok kızmış.
    "Bu kitap Fin halkına karşı bir hakarettir. McDonald kendisi İsveçlidir, ayrıca Kont unvanına sahip bir asilzadedir. Biz Finlandiyalılardan nefret eder. Kendisinin Finlandiyalılar hakkında benzer şeyler yazmaya hakkı yok."
    Şeklinde düşünenlerin görüşü yenilmiş ve kazanan Finlandiya olmuş.

    Darısı başımıza...
  • Bu sefer incelemeye birkaç zor soruyla başlamak istiyorum. Başkalarının düşünceleri veya fikirlerinin etkisinde kalmadan herkes elini vicdanına koyarak bu soruları içinden yanıtlamaya çalışsın lütfen. Eminim hepinizin bu sorulara vereceği bir takım ezberlenmiş cevapları hafızasında hazır bir şekilde duruyordur. Onları silin hemen. Benim istediğim ise, asıl sizin ne düşündüğünüz veya hissettiğinizdir. Hadi geçelim sorulara:

    - Lösemi hastası olsanız ve inancınız size yapılacak olan tedaviyi yasaklıyor olsa hastanenin uygulayacağı tedaviyi reddeder miydiniz?

    - İnancınız uğruna ölümü göze alır mıydınız?

    - Hayati bir tedaviyi reddetmek intihar olarak nitelenebilir mi?

    - Kürtaj yasaklanmalı mıdır? Kürtaj, yaşam hakkının bir ihlali midir? Peki ya, istemediğiniz bir çocuğu dünyaya getirmek zorunda mısınız?

    - Çocuğun yaşam hakkı ne zaman başlar? Anne karnına düştüğü anda mı, yoksa tam olarak doğduğu anda mı? Yoksa yasal kürtaj süresi olan 10 haftadan sonra mı?

    - Ötenaziye bakış açınız nedir, ülkemizde yasallaşmalı mıdır?

    - 2014 yılından beri beyin ölümü gerçekleşen; ancak hem dini hem de yasal anlamda "canlı" sayılan Kenan Işık'a bakış açınız nedir? Sizce öldürülmeli mi, yoksa bu şekilde yaşatılmaya devam mı edilmelidir?

    - 16 Ağustos 2018'de Antalya'nın Döşemealtı ilçesinde tali yoldan karşıya geçmeye çalıştığı sırada bir otomobilin çarpması sonrası beyin ölümü gerçekleşen ve ailesinin organlarının bağışlanmasını istediği Aleyna Budanır'a ve organ nakline bakış açınız nedir? Zira Aleyna'nın organlarından, kalbi 24 yaşındaki Burak Zeybek'e, karaciğeri ise 62 yaşındaki Kemal Çevik'e nakledilmişti. İnancınız kan naklini veya organ naklini yasaklıyor olsa Aleyna Budanır'ın kalbini veya karaciğerini reddeder miydiniz? Neden reddedeyim ki, diye sorgulamayın. Zira şahsen tanıdığım ve öldükten sonra organlarının bağışlanmasını kesinlikle istemeyen dindar tanıdıklarım var. Eminim sizin de vardır.

    Bu soruları genişletmek ve konuyu sayfalarca uzatmak hiç de zor değil. En azından benim ilgi alanıma girdiği için uzun uzadıya sorular sorarak konuyu derinlemesine inceleyebilirim. Yine de kitabın ana hatlarından uzaklaşmamak gerektiği için sorularımı burada kesmekte fayda görüyorum.

    Kitabın konusuna gelirsek, Londra’da yaşayan, Yüksek Divan Aile Hukuku Dairesi’nin en başarılı ve ünlü hakimlerinden Fiona Maye isimli bir hakim, Jack ismindeki eşiyle özel hayatında kriz yaşamaktadır. Eşi Jack onu genç bir kadın için terk etmektedir. Bu noktada hakimlerin özel hayatlarıyla ilgili bir takım bilgilere de yer veren yazar, hakimlik mesleğinin kolay ve zor yanlarını da gözler önüne sermiş. Açıkçası hayatının kısacık bir döneminde hakim/savcı olmayı düşünmüş biri olarak, yazarın hakim Fiona'nın hayatını ve hayatında yaşadığı zorlukları objektif bir şekilde önümüze sunduğunu düşünüyorum. Tam olarak Fiona'nın özel hayatında yaşadığı zorlukları ve sıkıntıları yaşamamak için hakim/savcı olmayı reddetmiştim. Biliyorsunuz ki, günümüzde hakim/savcı olmak için sınava girmek yeterli. Neyse, bu konu sizi sıkacağı için çok da gereksiz ayrıntıya girmeyeyim...

    Gelelim kitaptaki asıl meseleye. Fiona özel hayatında yaşadığı sorunlar esnasında kendini Adam Henry davasının hâkimi olarak bulur. On yedi yaşında bir lösemi hastası olan Adam, tedavisi için zorunlu olan kan naklini günah olduğu gerekçesiyle reddetmektedir. 17 yaşında olduğu için annesi ile babasına da bu durum sorulur ve annesi ile babasının da kan naklini reddetmesi ile Adam'ın hayatı inancı uğruna tehlikeye girmeye başlar. Bu noktada, Adam'ın kişisel haklarına saygı göstermekle bu hakları çiğneyerek hayatını kurtarmak arasında kalan Fiona, zor bir kararla karşı karşıya kalır.

    Bildiğiniz üzere, bir Aile Mahkemesi'nin çocuklarla ilgili alacağı kararda esas görevi, her şeyden önce çocukların yetişkinliğe ulaştıklarında nasıl bir hayat yaşamak istedikleri konusunda en doğru kararı verebilmelerini sağlamaktır. Yani kısaca amaç, çocukların refahının sağlanmasıdır. Ancak kitabımızda Adam Henry isimli 17 yaşındaki çocuk kan naklini reddetmektedir. Buna gerekçe olarak ise, kendilerinin "Yehova'nın Şahitleri" olmalarını, dolayısıyla kan naklinin inançları gereği yasaklanmış olduğunu göstermektedir.

    Yehova'nın Şahitleri'ne göre, kan insanın özüdür. Ruhtur, canın, hayatın kendisidir. Nasıl ki, can kutsalsa kan da kutsaldır. Kan her canlının minnet duyması gereken bir hayat armağanıdır. Kendi kanını bir hayvanın ya da başka insanın kanıyla karıştırmak, kirlenmektir. Tanrının armağanının reddidir. Bu yüzden de kan nakli reddedilmelidir.

    İşte bu sebeplerden ötürü, Adam Henry kan naklini reddediyor ve hakim Fiona zor bir kararla karşı karşıya kalıyor. Fiona, ya Adam Henry'nin isteğini reddederek onun iradesine karşı gelerek kan naklinin yapılmasına onay verecek ya da göz göre göre bir çocuğun ölüme gitmesine göz yumacaktır. Gerçekten de düşünüldüğünde zor bir karardır. Devamıyla ilgili ne yazık ki bilgi veremiyorum. Sonucu merak edenlerin pek tabii kitabı okuması gerekiyor..

    Kitabın konusu, mesleğimle ve ilgimi çeken konularla yakından ilgili olduğu için, ayrıca Selman Ç. tarafından da tavsiye edildiği için okuma kararı almıştım. Bu noktada Selman Ç.'ye teşekkürlerimi sunuyorum.

    Son olarak, kitabın içerisinde ara ara sıkıcı ayrıntılara ve gereksiz hukuki olaylara yer verilmişse de konusu itibarıyla özgün olduğundan kitabı beğendim. İlgi çekici bir konusu ve düşündürücü bir etkisi var. Kitap, bizi aslında üç ana başlıkta düşünmeye davet ediyor: din/inanışlar, hasta hakları ve çocukların özgürlükleri. Ben bu konularda düşünmeyi seven biri olarak, açıkçası okurken yine bir hayli düşündüm. Size de tavsiye ederim, düşünmek güzeldir. En çok hoşuma giden alıntıyla incelemeyi sonlandırıyorum:

    "Bir çocuk din uğruna kalkıp kendini öldürmemeli."
  • Bazı kitaplar vardır onlar için neden okunmasın denir.
    Bu kitap işte öyle bir kitap;
    etkileyici bir hikaye, sade bir anlatım,
    anlaşılır bir üslup, zihin açan bir bakış açısı,
    fazla zaman almayan bir kalınlık...

    biz nedense kitapları bazen sonucunu merak ettiğimiz
    bir film gibi algılarız... onun için baştan uyarırız,
    incelemelerimizin başına büyük harflerle
    "aman haa dikkat iki gözüm bunda spoiler vardır,
    sonra vay efendim demeyesin" diye
    okur da bunu önemser zira gazı kaçmış içeceği kim ne yapsın
    açarken o "fusss" sesinin gelmesi önemlidir tabii...

    Tam olarak benim için bu sonuçların pek bir ehemmiyeti olmasa da,
    bu konuda hassasiyeti
    olan okurlara da sonsuz saygım var.
    Zaten ne geldiyse başımıza
    hep bu baskılardan gelmedi mi?
    tahammülsüzlüğümüz sonucu oluşan baskılar;
    mahalle baskısı, siyaset baskısı, inanç baskısı....
    yetmedi
    bir de 1K baskısı mı ekleyelim!!!

    Peki ben, bir kitaba nasıl yaklaşıyorum?
    bir canlı gibi, hikayesi olan bir insan gibi,
    nasıl başlar nasıl biterden çok nedir onu anlamaya çalışırım
    işte onun için bu kitabı beğendim çünkü
    ruha büründürülüyor kitapları, kişileştiriyor hem beden katıyor
    hem de ruh...

    "...kitaplar yerine eller çıkıyordu içlerinden
    ve beni ayak bileklerimden tutup ilerlememe engel oluyorlardı."

    "Kitapların, hayata dair birer fikir olmak yerine
    düzenli bir rafın parçası haline gelerek
    toz fırçasının gıdıklayışından,
    tozlarını yutan süpürgeden,
    uyumaktan ve sayfalarını belirleyen doğal şiddet
    ya da gücü hiçbir zaman ortaya sermeyen bir gururla
    ara sıra başvurulmaktan başka bir şey bilmeyişlerini
    gülünç bir şekilde kınadık beraber."

    kitaplar da yaşarlar, onların da iyisi kötüsü vardır
    onlar da ölürler -ölmek demişken, kitaplar nasıl ölür acaba?-
    "Bir kitap, sahibi onu parçalamak,
    sayfalarını yırtmak, ateşe atmak istemediği sürece işlevini yitirmez."

    -kitapların ölüsü nasıl olur acaba?-
    "Kitaplar günahkâr kadavralar gibi beliriyordu
    kumulların arasında. Kâğıtlar ve sözcükler,
    kuru mürekkep, sayfalar ve bölümler arasında yüzlerce
    ufak ve tuhaf tünel kazmış olan böcekler tarafından oyulmuş ciltler."

    "albatroslar gagalarını sokuyorlardı bağırsakları
    dışarı çıkarılmış kan içindeki kitaplara"

    kitaba hayat veren biz miyiz yoksa yazar mı,
    bilmiyorum,
    işlemek lazım bunu
    ama kitaplarla kaderlerimizin etkileşimini inkar edemeyiz,
    kitabı kıymetli yapan da bizleriz, değersiz yapan da....
    İnsanlara uyguladığımız tarifemizin aynısını kitaplara da uygularız
    bazen onları da anlayamayız...

    bazılarını da lanetleriz, vurun kahpeye:
    "Büyükannem ne zaman yatakta kitap okuduğumu görse bana,
    “Bırak şunu, kitaplar tehlikedir,” derdi."

    ve onlara karşı hislerimiz vardır
    ‘Elime geçen her kitapla sevişiyorum ve
    onlarda bir iz bırakamazsam orgazm da olamıyorum.’

    (bu alıntıdan dolayı takipten çıkanlar oldu size de selam olsun
    güzel insanlar size de :))) hey gülüm benim hey,
    siz kesin tuvalete de gitmiyorsunuzdur dimi yaa)

    --aayy utandınız mı sevişmek, orgazm olmak falan--

    peki ya kitaplarımızdan önce ölürsek
    kitaplarımız kitaplarımız...

    artık şu gerçeği biliyoruz;

    "kitaplardaki dünyamız ve kitapların bizde ki dünyası"

    sizce hangisi gerçek???
  • Özlemek; bir şeyi veya bir kimseyi görmeyi, kavuşmayı istemek anlamına geliyormuş kelime olarak, peki sizce özlem nedir?

    Bir çoğunuzun bu konuda ne düşündüğünü bilemem ancak bana göre özlem duygusu ya da kavramı (ne diyorsanız işte) en asil, en zor ve en kapsamlı duygudur. Hemen hemen her duygunun kökünde özlem yer alır. Mutluluk, sevgi, acı, öfke, üzüntü, yalnızlık... Özlem çekmek her şeye karşı olabilir; uzaklardaki bir insan, artık hayatta olmayan bir dost, elinden kaybettiğin her şey ya da hayata karşı bir umut...

    Niçin yaşarız ki? Doğduğumuzda yaşama özlemiyle hayata tutunuruz. Kimimiz tutunamaz... Büyürüz, gelişiriz iyi ya da kötü bir hayatımız olur. Ancak o hep daha güzeline, daha ilerisine karşın bir özlemimiz vardır. Özlemek hayatımızın her alanında vardır. Her zaman da olacaktır... Bizi hayatta tutan özlemdir... Hayatı batırırız, en diplere düşeriz; kimimiz o özlemi yitirir ve hayatına son verir. Kimimiz ise o özlemi güçlendirip daha sıkı sıkıya tutunur hayata. Belki yeniden batar, belki de hayata tutunur. O hayata tutunmak için, o güzel günleri bir kez olsun görelim diye özlemle yaşarız. Özlemek biz yaşamımız boyunca vardır ve özlemek bittiğinde hayat diye bir şeyimiz kalmaz...

    Özlemek acıdır, zordur. Kimisi hafiftir, kimisi de ağırdır özlemlerin. Kimisi öyle yoğundur ki tüm insanlığı kıskanacak kadar olursun. Kimisi yalnızlığı kabul ettirir, kimisi alışmayı... Kimisi giderek çoğalır, kimisi yok olana kadar azalır. Kimisi değişime sebep olur, kimisi aynı durduğun yerde bırakır. Ama şu kaçınılmaz bir gerçektir ki hepimiz bir şeylere özlem çekeriz..

    Özlem, ne yapacağını bilememektir...

    Oruç Aruoba'nın bu insani ve ruhani duyguları ve kavramları kelime oyunlarıyla rehberlik etmesini seviyorum. Bu eserinde de iki farklı konuyu ele alarak düşüncelerini anlaşılır bir şekilde aktarmış. Özlem çekene rehberlik ve tavşan yetiştirme üzerine iki konu var. Özlem kavramı bana daha çok hitap ettiği için beni çelen kısım orasıydı maalesef. Ancak tavşan besleme üzerine düşünce cümleleri de kendi kalitesini kanıtlayacak derecede.

    Yazarımızın üslubu ve dili çok değişik. Kimisi şiir diye kabul ediyor, kimisi düşünce yazısı diye. Ki bence eserleri daha çok düşünce yazılarına giriyor. Değişik olması kötü bir şey değil çünkü düşüncelerini ifade ederken net ve açık bir şekilde okuyucuya aktarabiliyor.

    Konusu herkesi çekmeyebilir evet, ancak her okurun en az bir kez olsun Oruç Aruoba'nın eserleri ile tanışmasını dilerim. Şahsen sevdiğim düşünürlerden biridir.

    Okuyun, siz de iç dünyanızı tanıyın...
  • Yaşama ağlayarak gözlerini açar insanlar.Aynı sevinci yaşar anne babalar.Duygular , sevinçler acılar üzüntüler aynı olur kimi zaman... Ama bir şey vardır bir şey eksik. İşte bu eksiklik insanların genlerinden, metabolizbalarından veyahut doğuşundan gelen sıkıntılardan değil de kendilerini yüksek görmelerinden kaynaklanan bir hastalıktır. Nedir bu hastalık peki? Görememek, duyarlı olamamak ya da hissedememek mi ? Hayır ! Kendin olamamaktır. Şimdi sokağa bir çıksak ve insanlara soru sormaya başlasak bu herhangi bir memleket olabilir sınırlama yok ama emin olun hep aynı cevabı alacağız? Soru neydi peki? Ne kadar farkındayız , neyin farkındayız engellerin mi engelli diye damga vurulan insanların mı? Soruları sormak kolaydır ama cevapları bulmak zor gelir insanlara .Çünkü kendisinden olmayan bir şeyin cevabını vermek ağır geliyor insanlara. Yaşamadan olmaz denilir kimi zaman . Bir tebessümün bile tadını almak ister insan , yürümenin ,koşmanın , sevginin sevilmenin ve daha nice güzel şeyler hatta acının bile hissine kapılmak ister bu duyarsız insan. Duyarsızlık ağırr mı oldu şimdi İnsan kelimesine ? Kim bilir ...
    Hadi hep birlikte dışarı çıkalım şimdi. Etrafa bakalım , insanları keşfedelim, gülümsemek kavramının sadece tanıdıktan ibaret olmadığını anlayalım. Sonra bir kişi çıksın karşımıza tekerlekli sandalyesinde oturan bir amca ya da gözlerinden değil de gönlünden gelen aydınlıkla etrafa ışık saçan bir abla veya daha niceleri ... Ee hadi geliyor sana doğru ne yapacaksın öylece geçip gidecek misin? Ama onun yüzünde bir tebessüm var , sevgi var , ama en çok da acı var yılgınlık var etraftaki insanlar bana neden böyle bakıyor havası var. Bak geçip gittin gene o güzel insanların yanından öylesine bir hiç gözüyle bakarcasına. Düşün zindana atılmışsın dört duvar değil de ucu bucağı olmayan gökyüzünün parmaklıklarına sıkışmışsın. Nasıl acı verici bir şey öyle değil mi? Bunları kendinde bile düşünemezken neden o güzel insanlara farklı gözle bakarsın. Hiç mi Küçük Prens okumadın duymadın mı o küçük çocuğun söylediğini... "Ama gözler kördür gönülleriyle bakar insan..." İşte bak kaybettin!Sen gönlünle bakamayanlardansın gözünle acıyanlardan yanından geçerken bir tebessümü çok görenlerdensin . Şimdi milyonlarca insandan en güzellerine engelli mührünü basıyoruz.Neden ? Senin gibi düşünemediğinden dolayı mı , bir kromozomu fazla diye mi veya daha niceleri hepsi bunun için mi yani? Peki sen nesin çok zeki, çok güzel yaşamasını bilen engelsiz gelmekten mutluluk duyan mı? Geçin bunları geçin şu hayatta en güzel şey yağmurdan sonra gelir ; unutma onca yaştan sonra açar gökkuşağı. İşte bizler kendimizi gökkuşağı zannedenleriz en büyük yanılgımız da bu zaten. Ama değil.Bizler yağmuruz yağmur bulutuyuz içimizi karartırız damlalarımızı göklerden yeryüzünün çiçeklerine, gönüllerine döker, gökkuşağında o güzel insanlarla karşılaşırız. işte bizim onlara gösterdiğimiz sevgi onları renk cümbüşüyle donatır. Ve böylelikle dünya tıpkı bir çocuğun tebessümü ile yeniden hayat bulur...

    Eylem..