• “Peki,” dedim ben de, “Sizler neyi kutlarsınız?”

    “Daha mükemmel olmayı. Bizler eğer geçen yıla oranla daha iyi, daha bilge olmuşsak, bunu kutlarız. Bunu da ancak sen kendin bilebilirsin ve kutlama partisinin ne zamana yapılabileceğini sen söylersin.”
  • Doğum günü partilerinden söz ettiğimde beni ilgiyle dinlediler. Onlara pastayı, şarkıları ve her yıl bir adet artan mumları anlattım. "Bunu neden yapıyorsunuz?" diye sordular. Bizler için kutlama özel bir durumu dile getirir. Yaşlanmanın nesi güzel anlayamadık, bunu sağlamak için özel bir çaba harcamayız ki! Bu kendiliğinden olur. " Peki" dedim ben de. "Sizler neyi kutlarsınız?"
    "Daha mükemmel olmayı. Bizler eğer geçen yıla oranla daha iyi, daha bilge olmuşsak, bunu kutlarız..."
  • “Peki, geride bıraktıklarının gönüllerinde hâlâ yaşıyorken, ölüler nasıl ölü olabilirdi?”
    Carson McCullers
    Sayfa 357 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Mutlak sûretle önerim şudur ki; bu şarkıyı dinlerken meşgûl olmayın hiçbir şeyle mümkünse. Zihninizin koridorlarına bakan kapıların hepsini ardına kadar açın ki kulağınızdan bu güzel nağmelerin sadâsı tüm odacıklarda gezebilsin. Nağmelerin ağırlığınca ve hızınca sizde geçmişteki anılarınıza gideceksiniz tekrârdan. En azından ben bu hissiyâtta olurum her defâsında...

    Şarkıyı dinlerken yorumlara biraz göz gezdirdim yine. Nâzım'a yapılan haksızlık evvelden beri âşikâr diye düşünüyorum. Bende evvelden beri bunun farkında biri olarak bu konu üzerine birkaç kelâm etmenin tam sırası olduğunu düşünüyorum. İronik ve sert eleştiriler hep oldu, farklı kelimeler ve cümlelerle ancak mâhiyeti aynıydı. Yine farklı kelâmlarla kurulmuş aynı yönde cümlelere tekrar şehâdet ettim bu yorumlarda. Haksızlıkla dolu cümleler. Evet, Nâzım'ın yaptığı bu büyük haksızlığın savunalacak bir tarafı yok elbette, kendisi de bu durumun ve hatalarının farkındaydı fakat ona yapılan da haksızlık değil midir? Nahîf gönüllü, zarîf bir insândı o ve aşkı gerçekti. Pirâye'sine yazmış olduğu hârika mektubunda bunun farkına varmamak, sevdâsına inanmamak mümkün mü? Peki neden günümüz aşklarının bize aşıladığı düşünce ve hissiyâtla onu yargılıyor ve dâr ağacında sallandırıyoruz? Hatasının farkına vardığında o dârda bırakmadı mı cânını? Günümüzde gerçek mânâsını tamamen yitirmiş, hiç anlaşılmadığı yetmezmiş gibi birde anladığımız kadarının da özünü iyice deforme ettiğimiz aşk; artık günlük, haftalık, aylık ilişkilerin zuhûr ettiği, derûni hissiyâtlarla alâkâsı olmayan, insanların birbirlerine fânî bedenlerinin zevki için bir araç olarak baktığı bir kavram olmuştur. Böyle bir dönemde bırakın bir şiir yazmayı bir sühana bile tahammülü kalmamış insanlar olmuşken, sevdiğine sayfalarca şiirler yazan bir adamı nasıl yargılayabiliriz? Böyle bir izânın olduğu dönemde bu tür eleştiriler bana fazla cüretkâr ve oldukça beyhûde geliyor. Bunun tek sebebi aşkı anladıklarını sanmalarıdır. Ayrıca şunu da belirtmek isterim ki; onunla eleştiri adı altında dalga geçenler hiç şüphesiz, onun duygu yüklü şiirlerini en çok “paylaşanlar”dır...

    Hâsıl-ı kelâm, Nâzım, hatalarının bedelini sadece Pirâye'nin gidişiyle ödemedi; sevdâsını kalbine gömerek, hakkında tek kelam etmeden, sessizce ölmesiyle ödedi ve bu bedeli iliklerine kadar hissetti şüphesiz. Bu bedelin bir neticesi olan şiiriyle bitirmek istiyorum sözlerimi.

    Bulutlar geçiyor;
    Haberlerle yüklü, ağır.
    Buruşuyor
    Hâlâ gelmeyen mektubun avucumda.
    Yürek kirpiklerin ucunda.
    Benim bağırasım gelir,
    “Piraye! Piraye! Piraye!” diye.

    Vesselâm.

    (Hakan Yeşilyurt'un güzel yorumu ile.)
    https://www.youtube.com/watch?v=r6cnon9HVks
  • Hali Cibran ve May ..

    Bir çöl peygamberinin nefesini taşıyan ve yazdıklarına
    o nefesi üfleyen Halil Cibran, tam yirmi yıl boyunca, bir tek kez bile görmediği, bir tek kez bile sesini duymadığı, bir tek kez bile kokusunu koklamadığı bir kadına aşık olarak yaşamıştı.
    Bir Arap entelektüeli olan, gazete yöneticiliği yapan, Mısır’ın sanatçılarını kendi salonunda toplayan May Ziyade ile sadece "mektuplardan" oluşan bir aşk yaşamışlardı.

    Büyük bir ihtimalle "ilişki", Ziyade’nin Cibran’ın yazılarına duyduğu hayranlıkla başlamıştı.
    Sonra yazışmaya başlamışlardı. Harfler, sözcükler, cümleler birbirini hiç görmeyen iki insanı tutkulu bir biçimde birbirine bağlamıştı.
    Hiç buluşmadılar. Hiç karşılaşmadılar. Ama aralarındaki "aşk", Cibran öldüğünde May’e;
    "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar acı çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," dedirtecek kadar derindi.
    Mektuplarını yazarken ruhlarını apaçık ortaya koyabiliyorlardı, neredeyse sınırsız bir özgürlükle her duygularını, her düşüncelerini söyleyebiliyorlardı, kıskanabiliyorlar, kavga edebiliyorlardı; onların ruhlarının önünde, ruhun yolunu kesecek, onu yolundan saptıracak, şaşırtacak bir beden yoktu, hiçbir yere, hiçbir tene sürtünmeden, eskimeden ilerliyordu.

    May Ziyade, mektuplarından birinde aşktan korktuğunu dile getirdiğinden Cibran onu ikna etmeye, korkusunu yatıştırmaya çalışan mektuplar gönderdi.
    "Bana aşktan korktuğunu söylüyorsun, neden küçüğüm? Güneş ışığından korkuyor musun? Denizin gelgitinden korkuyor musun? Günün doğuşundan korkuyor musun? Baharın gelişinden korkuyor musun? Aşktan neden korktuğunu merak ediyorum. Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz."

    Karşılaşsalar, aşkları "sıradanlaşır" mıydı?
    Aşk sıradanlaşmaz, biter yalnızca. Bitecek bir aşka "sıradan" gözüyle bakıyorlardı belki de.
    Bitmesin istiyorlardı. Hiç bitmesin.
    May bazen korkuyor, bazen de aşkını açıkça yazıyordu.
    "Aşkın eşlik ettiği yoksulluk ve sıkıntılar sevgisiz zenginlikten çok daha iyidir. Bu düşünceleri sana itiraf etmeye nasıl cesaret edebiliyorum. Tanrı’ya şükürler olsun ki bunları söylemeyip yazıyorum, çünkü şu anda burada olsan, hemen geri çekilip uzunca bir süre senden kaçarım ve söylediklerimi unutuncaya kadar da beni görmene izin vermem."

    Karşılaştıklarında, kaçınılmaz olarak "bir kadın, bir erkek" olacaklardı, Cibran’ın peygamberce sözleri, May’ın derinlikli anlatımı yerini, onlara sıradan geldiğini sandığım "şehvete" bırakacaktı; o mektuplarda kendini gösteren ruhlar, birer beden kazanacaktı ve bedenin sınırları içine hapsolacaklardı. Bu muydu acaba korkuları?
    Peki, aşk korkar mı?
    Onlar birbirlerini görmeden aşık oldukları için, aslında "eksik" bir aşk yaşadıkları için, o eksiklik korkuyla doluyordu, bunu gidermek için bazen bir aşığın yazamayacağı kadar parlak bir anlatımla yazıyorlardı.

    "Güneş ufukta kayboldu, harika şekilli güzel bulutların arasından parlak tek bir yıldız belirdi, Venüs, Aşk Tanrıçası. Bu yıldız da bizim gibi aşk ve arzuyla dolu insanlar mı oturur acaba? Acaba Venüs de benim gibi mi ve kendi Cibran’ı mı var -kendi uzakta ama aslında çok yakında olan güzel varlık- ve acaba o da şu anda, ufukta titreyen alacakaranlıkta, alacakaranlığı karanlığın izleyeceğini ve karanlığı ışığın izleyeceğini ve günü gecenin izleyeceğini ve geceyi günün izleyeceğini ve sevdiğini görmeden önce bunun defalarca tekrarlanacağını bilerek ona mektup mu yazıyor.
    O zaman o da elindeki kalemi alacak ve karanlıktan, bir adın kalkanına sığınacak:
    Cibran." Onların aşkı "yazıyla" ilerliyordu. May, bir yazarın aşkını sadece yazının çekiciliğiyle ayakta tutmaya çalışmak gibi zor bir iş üstlenmişti ve büyük bir ihtimalle onun aşkına "iyi yazamamak, yazıyla yeterince etkileyememek" tedirginliği sızmıştı.
    Cibran bir keresinde, "İkimiz de bütün becerileri, yetenekleri, bezemeleri ve düzenlemesiyle konuşma sanatını kullanma eğilimindeyiz. Sen de, ben de, dostlukla konuşma sanatının pek kolay uyum sağlayamadığını anlamak zorundayız. Yürek yalındır, May, yüreğin görüntüleri de temel şeylerdir, oysa konuşma sanatı sosyal bir araçtır. Bu nedenle konuşma sanatından yalın konuşmaya dönme konusunda anlaşalım mı?"

    Aralarındaki mektuplaşmada "aşkı" en çok dile getiren mektuplardan biriydi bu. Gösterişsiz, süssüz, karşısındakini en yalın, en çıplak haliyle görmek isteyen sade satırlar. Bunu pek başaramadılar. Eğer Cibran’ın istediği bu yalınlığa ulaşsalar, sadece bir ruh, sadece bir zeka olmak tutkusundan kurtulabilseler, bu sadelik içinde ruhları kaçınılmaz olarak bir bedene ihtiyaç duyacaktı o zaman; iki ruhtan iki insana dönüşecekler, aşkı sevişmeden kopartmayacaklardı.
    Belki yirmi yıl sürmeyecekti ama sürdüğü kadarıyla muhteşem olacaktı.
    Buna cesaretleri yetmedi. Yakıldığında görülmemiş kıvılcımlar, renkler, şekiller ortaya çıkartacak bir havai fişeği hiç yakmadan yıllarca ellerinde taşıdılar.
    Taşıdıkları şeyin değerini biliyorlardı.
    Ama yandığında ne olacağını hiç öğrenemediler.
    Belki de bir kere yaktıklarında kaçınılmaz olarak tükeneceğini düşündüler.
    Yüzünü, sesini, kokusunu bilmeden özlediler birbirlerini. Birbirlerini görmeyerek bir aşka ihanet mi ettiler yoksa bir aşkı kendi arzularından bile mi korudular.
    Bir hayal olarak kalmak istediler. Sadece bir hayal.

    "Hiçbir zaman bu kadar acı çekmemiştim, hiçbir kitapta bir varlığın bu kadar bu çektiğini, bu kadar büyük bir acıya katlanacak gücü bulacağını okumamıştım," diyen May...

    Alıntı
  • “Peki “ dedim ben de. “Sizler neyi kutlarsınız?”
    “Daha mükemmel olmayı.Bizler eğer geçen yıla oranla daha iyi, daha bilge olmuşsak, bunu kutlarız. Bunu da ancak sen kendin bilebilirsin ve kutlama partisinin ne zaman yapılabileceğini sen söylersin”. İşte , diye düşündüm , anımsamam gereken bir şey daha!
    Marlo Morgan
    Sayfa 93 - Klan yayınları
  • Acınla çok mutluluk satın aldın mı peki?
    Dostoyevski
    Sayfa 151 - Can Yayınları