• Ben kıramam. Hiç kimseyi. Kendi kemiklerimden başka hiçbir şeyi.
  • Benim üstüne titrediğim kocaman bir yalnızlığım var.
  • ..
    Gözlerin,
    Lale Devrinden bir pencere..
    Ellerin,
    Baki'den, Nefi'den, Şeyh Galib'den
    Kucağıma dökülen
    Altın leylak..!

    | Sezai Karakoç
  • Ummak gereksiz bir iyimserlik.
  • 118 syf.
    ·3 günde·Beğendi
    Selim İleri, Milliyet Sanat Dergisi - Aralık 1980 sayısında şöyle bahsediyor Behçet Necatigil'den :

    "Onu en son görüşümü hatırlıyorum şimdi; Beşiktaş'ın pazar yerine, balıkçılara, sebze ve salata satılan alanına çıkan küçük, daracık bir sokağında Behçet Necatigil'le son kez karşılaşıyoruz. Hayatım boyunca bu büyük ve aziz insanın, Cumhuriyet döneminin bence en önemli şairinin son anısını ince ayrıntısıyla anımsayacağım.
    Ona Beşiktaş'ın arka sokaklarında, otomobillerle, kamyonetlerle yayaların bir arada güçlükle yol aldıkları dar geçitlerde sık sık rastlardım. Yüzünde hep o kırık gülümseyiş, çoğu kez elinde filesi ya da kitaplar, ya pazardan ya da Beşiktaş postanesindeki posta kutusundan geri dönerdi. Bir iki dakikalık konuşmalarımızdan sonra, ben artık başka bir insan olurdum. Behçet Necatigil çoğumuz için uygarlık aşısı, insanlık bildirisiydi. "

    Bu son cümle, bir insanı anlatmak için kurulabilecek en güzel cümle olsa gerek. Gerçekten de çok temiz, çok düzgün ve imrenilesi bir yaşam sürmüş Mehmet Behçet Gönül... Evet gerçek soyadı Gönül imiş. Ancak, yüreğindeki Divan edebiyatı aşkı ve bu dönemin şairi Necati Bey'in şiirlerine olan tutkusundan mütevelli mahkeme kararı ile soyadını Necatigil olarak değiştirmiş. O artık Behçet Gönül değil, Divan şairi Necati'nin soyundan gelen Behçet Necatigil'dir.

    Edebiyat alanında mektup türü metinleri okumayı çok severim, her mektubu döne döne okur, hayalimde o anları canlandırırım.Hele ki bir de o mektuplar , böyle güzide yazar ve şairlerin kaleminden çıkmışsa, tadına doyum olmuyor okumaların.
    Sevmesine seviyorum, merak ve ilgi ile yaklaşıyorum mektuplara ama gelin görün ki, bunları yayımlamanın , okutmanın ve okumanın çok da etik bir hareket olmadığını düşünüyorum. Zira kim ne derse desin, mektuplar kişiye ve aileye özeldir, her ne kadar halka mal olmuş şahıslara ait olsa dahi böyle açık edilmesi, şahsımca pek de münasip değildir.

    Serin Mavi, Behçet Necatigil'in, 1955-1977 yılları arasında, birtakım geçerli sebepler ile ailesinden uzak kaldığı dönemlerde, eşi Huriye Hanım'a yazdığı mektuplardan oluşuyor.Mektuplar sayesinde, Necatigi'in bu ayrılık zamanlarında, eşi Huriye'ye, kızları Selma ve Ayşe'ye duyduğu özlemi, geçim derdini ve bundan kurtulma çabalarını, günlük ritüellerini ve anılarını öğreniyoruz. Mesela o dönemki Türk Dili Kurumu'nun toplantılarından bahsediyor, dolayısıyla toplantıya iştirak eden dönemin yazarları da Necatigil'in mektuplarında bir miktar nasipleniyor.

    Necatigil, edebiyat dünyamızda "Evlerin Şairi" lakabı ile biliniyor. Ailesine yazdığı bu satırları okuyunca, bunun son derece isabetli bir lakap olduğunu görüyoruz. Evine, karısına ölesiye bağlı bir adam, evlatlarına ölesiye düşkün, ilgili bir baba.

    Bu kıymetli eser, yıllardır sandıklarda itina ile saklanan mektupların, Behçet Necatigil’in kızları Ayşe Sarısayın ile Selma Necatigil'in düzenleme, derleme çabaları ile yayımlanarak gün yüzüne çıkıyor.
    Kırk iki yıldır, babalarının kitaplarını yayımlatan evlatları aynı zamanda , Behçet Necatigil Şiir Ödülü’nü düzenli olarak vererek, babalarının isimlerini yaşatıyorlar.

    Sözün özü, Türk şiirinin nev-i şahsına münhasır şairi Behçet Necatigil, yaşanmışlıklarını, yaşanmamışlıklarını bu mektuplarında ilmek ilmek işlemiş Satırlarında. Mektuplar arasında, şairin nefis şiirlerine denk gelmek de cabası. İşte Mektuplar kitabına adını veren şiiri :

    SERİN MAVİ

    Dağ köyleri serin, kıyılar mavi,
    Yaz sıcağında şehir,
    Bunaltır beni.
    Hava yapışkan yağlı,
    Kalkıp bir yere gitsem,
    Yollarım bağlı.
    Kıskanıyorum kuşları,
    Ben uçmasını bilsem,
    Uçmak serin ve mavi.
    Yaşa nasıl yaşadıysa anan baban,
    Öndekine uyar arka tekerlek,
    Git gel aynı yollardan,
    Aynı arabayı çekerek.
    Çocuk dört duvarın içinde hür,
    Havasız odalarda kirli sokağa karşı,
    Pencere gerisinde solgun bir çiçek büyür,
    Düşünür kırık saksı.
    Yattığın yerden senin de,
    Bulutlar görünür mü,
    Seyret gökyüzünü,
    Bir cam genişliğinde...

    Kara arkadaşımızın "Behçet Necatigil" etkinliği kapsamında okumuş oldum, kendisine bu güzel etkinlik ve şahsım adına kazanımlarıma vesile olduğu için teşekkür ediyorum.
  • 266 syf.
    ·5 günde·10/10
    Öncelikle Amin Maalouf'un bir eseri olduğunu görünce hiç düşünmeden başlamak istedim ve hatta beklentilerimi de oldukça yüksek tuttum.Beni yine yanıltmadı,ortaya çok kaliteli ve doyurucu bir eser çıkarmış sevgili yazar.

    Kitap temelde iki yüz yıl gibi uzun bir süre süren Haçlı Seferlerini Müslümanlar bakış açısıyla,Anadolu,Orta Doğu,Asya toprakları perspektifinden anlatıyor ve adeta bize bu olaylarla ilgili yeni bir pencere açma imkanı sağlıyor.Frenkler ve Müslümanlar arası sıkıntılar,aynı zamanda Müslümanların kendi arasında çekişmeler derken dönemin tarihine bu bakıştan hakim oluyor ve iki taraftan da meseleyi ele alabilmeye başlayabiliyoruz.

    Tarihçilerin bizzat anlatımı ve kaydettikleri anılardan da örnekleyen Maalouf,birebir bizi o anlara götürüyor bunu yaparken de asla sizi yoran ve sıkan bir anlatım tarzı kullanmıyor.Yalnızca bu tarz kitaplara yeni yeni adım atan benim için ağır gelen bölümlerde okuma hızımı yavaşlatarak okudum böylece anlamama veya hızlı geçme ihtimalini de ortadan kaldırmış oldum.

    Kendi içinde 6 kısıma ayrılan kitapta neredeyse iki kısımda Selahaddin Eyyubi'den bahsediliyordu ve benim kalbimi asıl çalan kısımlar o kısımlar oldu.Kendisi hakkında belli başlı bilgilere sahip olsam da daha fazla araştırmak,hayatı hakkında
    çokça okumak istiyordum.Bu kitap buna güzel bir vesile ve başlangıç adımı olmuş oldu benin için.Şimdi yaşadıkları,dürüst kişiliği,dönem olaylarına karşı gösterdiği davranışlar ve cömertliği ile kendisine olan hayranlığım daha da arttı.
    Aynı zamanda tarih dersleri dışında araştırma fırsatı bulamadığım bazı liderler ve daha önce üzülerek söylüyorum adlarını hiç duymadığım zâtlar hakkında,onların yaşadığı dönemlere olan bakış açıları hakkında fikir sahibi kıldı.

    Pişmanlık duyduğum nokta okuduğum sırada yanımda bir harita ve not defteri taşımamaktı.Bu şekilde daha verimli bir okuma yapabilirdim ama mutlaka ikinci sefer okuyuşumu bu şekilde yapacağım ve incelememe ekleyeceğim
  • 536 syf.
    ·3/10
    Roman Nazan Bekiroğlu’n un anneannesi Zehra ve dedesi Setterhan’ın hikayesi çerçevesinde geçerken Pers kültüründen alıntılarla dolu bir hikaye, Kitabın bıraktığı lezzet; Itri’yi Sezen Aksu’dan dinlemeye benziyor. Gönül ister ki bunları kaynağından okumak ve derin derin konuşmak.
    Bugune kadar önceliklerimiz arasında Batı edebiyatı (İngiliz Amerikan Fransız Alman) ( Rus edebiyatı) olması nedeniyle Pers Kültürü/İran Edebiyatı hiç yönelmediğimiz bir mecra.
    Ne yazıkki ? Süzülerek gelen Kadim kültüre Pers kültürüne bir pencere açması açısından önce kendime kızıyor sonra da Nazan Bekiroğlu’na tesekkur ediyorum.(Eksiğimi Bekiroğlu ile kapamayalım)
    ***
    DÖNEM VE SİYASİ DURUM: 1912- 1918 .. Balkan Harbi –Bolşevik devrimi- 1. Dünya savaşı-
    YER:
    *Balkan harbinin Trabzon’u, Istanbul’u
    *1 . dunya savaşı ve Bolşevik devriminin Azerbeycan /Bakü’sü ve İran/Tebriz ‘i ve etkileri
    ***
    Kitapta olumlu olumsuz etkileyen paylaşımlarımı derlersem;

    1)Bekiroğlu’nun anlatımı fotoğraflardan hikaye ye geçişlerle yapılıyor. Bu anlatım biçiminim ilkleri Susan Sontag’dır. Bekiroğlu’na inceden bir eleştiri ile twit attım ancak henüz yanıt alamadım. Alırsam paylaşacağım sizlerle.
    Hikaye Trabzonda anneannenin evinde başlarken mitolojik öykü Prenses Kassandra ile giriş yapmış inanın çok havada kalmış.Niye Kassandra benzetmesi yapmış anlamadım.
    Kassandra ile yazar Bekiroğlu yaşanmış tarihi biliyor tek ortaklığı bu. Ancak Kassandra’nın aldığı ceza ile acısını roman ile ilişkisi yok.
    Kasandranın acısı: Troyalıların sonunun ne olacağını ayan beyan görmesi ancak engel olamaması onları inandıramaması
    Biraz zorlarsak Balkan harbine gidenlerin savaşı kaybedeceklerini bilmesi -gitmemelerini söyleyememesi diyebiliriz
    Kasandra ve Bekiroğlu’nun iki acıda birbirinden farkli...

    •2)Romandaki tarihi yanlışlardan biri de:.. Selman Farisi Tasavvuf’da önemli kişilerden biridir. Romanda Selman Farisi için ; köle pazarlarında iken peygambere denk geliyor diye yazıyor. Bu tarihi yanlışı önce düzeltelim. Peygambere ulaşmak için Medine’ye gönüllü olarak köle pazarlarına gidiyor. Ve Peygambere ulaşıyor. Denk gelmiyor.

    3) Roman setterhan ve zehra nin hikayesini anlatsa da sanki setterhan aşki Azam ve ondan kaçisidir.
    Gerçi Azam içinde aşkın kaf halini görmüyoruz. Ayrıca araya da bolşevik devrimi ve azerbeycan baku hattını anlatmak için de sofya giriyor.

    4) -direk aldım metni-
    ..… Bakü Sovyet egemenliğine girdiğinde neft milyonerlerinin hepsinin servetinin bir gecede sıfırlandığını; bu
    dünyadan, geldikleri gibi yoksulluk içinde gittiklerini, hatta kiminin intihar kiminin firar ettiğini, kiminin infaz edildiğini. Söyleyebilsemde inanmazdım…

    (Azerbeycan’daki neft (petrol zengini) milyoneri den NOBEL ve ROTSCHILD bahseder.
    Nobel’i araştırdığımda Nobel ailesi Rus devrimi ile isveç’e döner. Kardeşleri nitrogliserin üretip savaş endüstrisine katkı ile zengin olur. Hatta kardeşi patlamada ölür. Bugün Nobel ödülü ölen kardeş adına yapılmıştır. Nobel ödülünün anlamı savaş endüstrisi )
    Ve Bekiroğlunun dediği gibi Neft milyonerleri dünyadan geldikleri gibi yoksulluk içinde gitmiyor. 

    Bekiroğlu’na haksızlık yapmadan, Kitaptaki değerli bilgileri de sizlerle paylaşmak istiyorum. Yorumlarımı parantez içinde ekleyerek incelememi daha keyifli hale getirmeye çalıştım.
    1) Romanda ; Tebriz halısı desenine yapılan yorum gerçekten müthiş (alıntı olmasa gerek, haksızlık olur)
    Şu pervazlar olmasa bu desenlerin de anlamı olmaz
    çünkü sonsuzluktan gelerek bir pervazdan halıya giren desenler bir süre göründükten sonra diğer pervazdan çıkıp yine sonsuza gider.
    halı sonsuzluğun bir çerçeve içinde seyredildiği bir andır sadece.
    (fotoğrafta öyle değil mi bir an sadece..Halı desenini fotoğraf olarak düşünmemiştim. Benim için etkileyici)

    2) Beyzade Berberden çıkarkan bahşiş bırakır. Bahşişin büyüklüğü berberi şaşırtır.
    Beyzade Bu baş bir altın etmez mi ? der.
    (Bu baş bir altın etmez mi? Sorusunun cevabı nedir bunun üzerinde duralım.
    kafayı berbere teslim eden beyzade bahşişi tabiî ki yüklü olacaktır., Berber isterse beyzadenin şahdamarından kesebilir. Düşmanı tarafından azmettirebilir. Beyzadenin ölümü berberin elinin altındaki şahdamarına bağlıdır. ancak berber sadakatle traşı bitirir.
    Beyzade de kelleyi kurtarmanın bedeli altını verir.
    Zengin böyle çalışır. kendini korumak ve güven altına almak icin hep önlem alır. Ve bunun da bir maliyeti vardır.Mesela Zengin en ucuz yerde oturmaz yemek yemez . Fakirin giremediği yerde onlardan yalıtılmış korunmuş lüks dediğimiz yerlerde yer. Kendini güvende hisseder. Bununda bir maliyeti vardır.)

    3) (Hakikat ve sahte Karagöz perdesinde çok güzel anlatılmıştır. Direk kopyaladım. Yorum yapmaya gerek yok sanırım)

    "İşte o perdenin üzerinde konuşan, edip eyleyen, didişen, sevişen, kavga edip barışan onca suretin hepsi de birer gölge değil mi?"
    "Peki. Perdenin arkasına geçebilsek; o zaman onların asıllarını, daha önemlisi onları hareket ettiren eli fark etmez miyiz?"
    "İşte bu dünyadaki her şey o kadar gölge. Perdenin bu tarafında hepimiz birer gölgeyiz aslında. Oyun bittiğinde bir püf!", muhayyel bir mumu söndürür gibi boşluğa doğru üfledi, "Mum söner. Oyun biter. Bütün suretler de Karagözcünün kutusunda bir araya konur,
    kaldırılır. Geriye ne suret kalır ne perde."

    4) Beyzade, Kirkor ustadan firuze yüzük yapmasını ister ve metini aşağıda kopyalayıp yapıştırdım.

    …Sanat göstermek için önce iyi bir malzeme
    sonra da onu işleyebilecek usta gerekliydi. Kirkor Usta'nın kanısınca. Ama mükemmel eserin ortaya çıkması için onun sunulacağı makam da önemliydi. Eserler biraz da
    müşterilerin eseriydi. Öyleyse, işte cevher firuzesi. İşte Kirkor Usta. İşte talip. İşte makam..
    (..Makam derken anlayamadım.. eşim ile yaptığım sohbetimizde verdiği örnek çok yerinde idi….Madonna tenekeden yüzük taktıgında millet göklere çıkarır. İşte makam eseri uçurur… dedi ve….yani alıcısı da değer katar:)


    5) …Tezgâhın başına geçti. Ve Ermeni Kirkor Usta firuze işleyen bütün ustalarla aynı başlangıcı yaptı:
    "Ya Settar! Ya Gaffar!"

    (Gaffar ve Settar Allahın sıfatlarındandır..
    Gaffar anlamı: örten gizleyen
    Settar anlamı: örten gizleyen
    -yani kulların hatalarını örten gizleyen affeden. Kainattaki çirkinlikleri utandıracak halleri sürekli örten bağışlayan anlamı -
    Dedesi Setterhan da kaderine yaşadığı aşk acısının üstünü örtmeyi, ihaneti affetmeyi Setterhan ismini almakla başta akit vermiştir)
    (Aygulcum tamamladığın için tesekur)

    * Romanda geçen;
    Hay’ dan gelen hu ya gidiyor … hep duyduğumuz laftır. Anlamına bakalım.
    (Hay:canlı
    Hu: Allah
    Yani ;Her canlı Allaha gidiyor
    Bildiğimiz anlam da değil. Anlamı bozulmuş içeriksizleştirilmiştir. Her zamanki gibi kıymetli anlamları amacına ulaşmaması için ya argo ya ilgisiz ya boş bir anlam haline getirerek gerçek anlamından uzaklaştırılmıştır.)
    * Yine romanda;
    gözyaşlarım Vav’ın gözüne sızıyordu.
    (Vav:Allahı temsil eder. Gözyaşlarım Allaha ulaştı diyor)