Shakespeare'den Judıth'e
Judıth'den Shakespeare' e...
~~ Kitabı okurken beni en çok sarsan ve içimi acıtan kısım, daha ilk sayfalarda karşılaştığım Antakya Prensesi’nin hikayesi oldu. Genç bir kadının, en güvende olması gereken yerde, mutlak güç sahibi babasının sapkın arzularına mahkum edilmesi ve sesini bile çıkaramayacak kadar çaresiz bırakılması kalbimi gerçekten çok acıtıyordu...
Eserdeki "Ben bir engerek değilim, yine de beni doğuran annemin etiyle besleniyorum" bilmecesi, kızın kendi iradesi dışında içine itildiği o karanlık, çarpık kuyuyu ve dilsiz trajedisini bir tokat gibi çarpmıştı kalbime.
Üzülmüştüm...
Bilmeceyi çözdü Pericles fakat neden kalmadı ki..Kendince haklıydı ama bilmiyorum, üzülmüştüm.
Tabii Pericles bu karanlıktan kaçarken dalgaların arasında bulduğu Thaisa ile o kirli geçmişe tezat olarak ruhunu adeta temizlemeye çekiliyordu... Thaisa’nın statüye değil kalbe değer veren o asil duruşu... Ne yalan söyleyeyim, beni yakalamıştı.
Aklım diğer kızda kalsa da bu kızın da uğradığı felaketler karşısında iffetini ve erdemini korumak için kendini bir tapınağa adayacak kadar güçlü bir iradeye sahip olması, bana derin bir nefes aldırdı...