“Dünyanın hiç değişmemesi ne garipti. Birini kaybetmiştik ve sonrasında kendimizi kaybetmiştik. Depremler olması, seller basması, en azından günlerce fırtınalar kopması gerekmez miydi? Ama hayır. İşte asfalt yerli yerindeydi ve küçük çocuklar her zamanki gibi sokakta top oynuyordu. Güneş ve bulutlar gökyüzünde, olması gerektiği gibiydi. Dünya yörüngesinden bir milim dahi sapmamıştı.”
“Her insanın bu dünyaya yapayalnız geldiğini hissettiği bir dönem var mıydı? Bilmiyordum. Ama…evlenmeye karar verdiğimden beri ve bu evlilik boyunca, her geçen gün kendimi daha da yalnız hissettiğimi o gün, o koltukta otururken fark ediyordum. Kendi evimden, kendi küçük dünyamdan kaçmak için daha büyük bir dünyaya sığınmıştım. Oysa her iki dünya da evim olmaktan öyle uzaktı ki ikisine de sığamamıştım. Şimdi nereye gidecektim? Şimdi kimin kollarında güç toplayacaktım?”
“Bu dünyada kimseye ihtiyacım yoktu ama varlığıyla yokluğu bir olan birine hiç ihtiyacım yoktu. Yanımda birisi olacaksa bile, ondan destek alabilmek ve ona destek olabilmek istiyordum. İçimden bir ses çaresizce fısıldıyordu: omzunda ağlayabilmek istiyordum.”
“Yas tutmanın kolay olduğuna karar vermiştim. Yas tutmak kolaydı. Herkes size iltimas geçiyordu. Evinize yolu düşmeyen anneniz evinizden çıkmaz oluyordu. Kendi hayatıyla meşgul olduğu için yüzünüze bakmayan kardeşiniz aniden etrafınızda fır dönüyordu. Mahallenin kahvesinden hiç çıkmayan babanız bile bir uğruyordu. Normalde size karşı tamamen kör olan eşiniz aniden bir iyilik perisine dönüşüyordu. Yas tutmak kolaydı. Düşkün olmak, düşkün davranmak, yerden kalkmamak öyle kolaydı ki bir kez olsun o insan olmak isteyişimde suç bulamıyordum. Teselliye ihtiyacım vardı. Yerde kalıp soluklanmaya ihtiyacım vardı. Yalnızca durmaya ihtiyacım vardı.”