• Japon fincanlarımdan biri kırıldığında, bunun aslında hizmetçinin dikkatsizliğinden değil, porselenin kıvrımlarında yaşayan şekillerin kaygılarından dolayı gerçekleştiğini hayal ederim. Bu şekillerin ümitsizce intihar etme yolu beni hayrete düşürmüyor açıkçası; biz intihar ederken nasıl silah kullanıyorsak, onlar da hizmetçiyi kullanıyorlar...
  • 120 syf.
    Her zaman olduğu gibi yolluğunuzu şuraya bırakıyorum. :))
    https://youtu.be/YR5ApYxkU-U


    "Kimsenin kölesi de olma efendisi de, çünkü başka bir dünya mümkündür." Diye vaat eder anarşizm. Varsa vaktiniz, sizi o başka bir dünyaya götürmeye geldim. Pessoa’nın yardımı ile içinde güvende hissettiğiniz ve varlığına o kadar alıştığınız için görmeyi dahi fark edemediğiniz duvarları yıkmaya geldim. Ben anarşist banker. Sizi özgür kılamam belki ama yolu gösterebilirim.

    Banker ve arkadaşının bir öğlen yemeğinde, Banker’in anarşist olmasının absürdlüğü üzerine girdikleri diyaloğu aktarıyor bize Pessoa. İnsanı yabancılaşmaya götüren ve özgürlükten mahrum eden toplumsal düzen ve onu işleten çarklara bir yergi ve sorgulama diyaloğu. Bu diyalog bize yeni bir toplumsal sözleşmeyi bozguncu bir mizah anlayışı ile veriyor. Ve ortalama üstü akıl sahibi kişilerin toplum çarklarına sıkışmış acı dolu haykırışını dile getiriyor.

    Biraz bankerin karakterinden bahsetmek gerekir ki taşlar yerli yerine otursun. Banker hakikatini kanıtlamak için yanıltmacalara, çelişkilere ve inanılmaz çarpıtmalara başvurmakta tereddüt etmeyen, burjuva toplumunun görünür ikiyüzlülüğünü ortaya koyan kurnaz biri. Politikacıları aratmayacak şekilde söylemlerini kabul ettirmeyi başaran absürd bir ikna kabiliyeti var. Dolayısı ile savuşturulamaz ve amansız. Politikacılar oklarını yani söylemlerini gelişi güzel fırlatır, sonra düştüğü yere hedef çizerler. Sonuçta ne olur? Hedefi vurmuş olurlar. Bankerimizde aynen bu şekilde kendi kuramında nasıl mükemmel bir anarşist olduğunu anlatıyor. Gelin bakalım nasıl bir anarşistmiş.

    Anarşist kimdir? İnsanları, doğdukları anda toplumsal bakımdan eşitsiz kılan adaletsizliğe isyan eden biri. (18*) Bankerimiz açlığa çok yakın ve hayatta kalmak için sürekli çalışmak zorunda olan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geliyor. Kendince tek mal varlığı zekâsı. Ama zeki olan her insan gibi tatminsiz. İnsanların doğal sebepler harici emeksiz elde ettiği haklara karşı isyan ediyor. Doğal farklılıklardan gelen eşitsizlikleri kabullenebilirim diyor, bundan kaçınılmaz. Sonuçta haklı. Bir erkek doğurmadıkça kadın ve erkek anatomik olarak eş olamaz. Zaten mühim olan kadın ve erkeğin bir fotokopi çıktısı gibi benzer olması değil, aynı haklara sahip olmaları ve faydalanabilmeleri. Lakin birinin annesinin karnından çıktığında sahip olmadığı, ama mutlu bir rastlantı sonucu burnunu dışarı çıkarır çıkarmaz gökten zembille inen zenginlik, toplumsal konum, rahat yaşam gibi sonradan edinilen niteliklerle kendinden üstün olmasını kabullenemeyeceğini söylüyor.

    ‘’Kimileri eğitim görme, gezip dolaşma, kendini geliştirme olanağıyla doğarlar, dolayısıyla doğuştan zeki olanlardan daha zeki olma olanağına kavuşurlar. Her alanda bu böyledir. ‘’ (19*) Sözde ülkemizde, hadi hep kendi ülkemizi yermeyelim. Dünyada eğitimde fırsat eşitliği var. Amerika’da bir üniversitenin eğitim masrafını orta halli bir aile bile karşılayamaz. Ve öylesine bir vatandaş sırf fakir bir ailede doğduğu için eğitim almak yerine hamburgercide kasiyer olur. Üniversite sınavlarında dershane, özel ders, kaynak kitap alacak durumda olmayanlar ile eşit şekilde yarıştığınızı iddia edebilir misiniz gerçekten? İşte banker tüm bu adaletsizliği yaratan toplumsal kurgulara savaş ilan ediyor. Ama her ideoloji kafanın içinde güzel. Bakalım uygulamada nasıl sıkıntılar çekecek.

    Öncelikle tek derdin eşitlikse neden sosyalist olmuyorsun banker? Çünkü o Sosyalizm ve Komünizm rejimlerinin nefret rejimleri olduğunu düşünüyor. Burjuvayı yıkmak emeli güden rejimler. Ve bir işin içinde nefret varsa doğal olamaz ve doğal olamayan yitip gitmeye mahkûmdur diyor. Nitekim öyle olmadı mı? Bunun üstünde fazlaca durmazsak asıl mevzu doğal ve toplumsal kurgu çatışması. ‘’En büyük kötülük, daha doğrusu tek kötülük, doğal gerçekliklere gelip yapışan toplumsal uzlaşma ve kurgulardır.’’ (20*) Nedir o toplumsal kurgular? Aile, para, din, devlet. İnsan zengin ya da fakir olmak için Katolik ya da Protestan olmak, İngiliz ya da Portekizli olmak için doğmaz. Bu kurgular neden kötüdür? Çünkü bunlar doğal değildir? Başka kurgular olsa yine kötü olurdu çünkü yine kurgu. En saf ve doğal olan insan olmaktır. Ötesinde her sıfat bizim kendimizi daha güzel hissetmek için kendi diktiğimiz elbiselerdir. Nitekim öyle değil mi? Kendimizi milletimizle, paramızla, mevkiimizle, erkekliğimizle, dişiliğimizle, dinimizle, hatta futbol takımımızla bile yahu bazısından ayrı, bazısından öte, bazısından üstün tutmuyor muyuz?

    İşte bu yüzden tüm kurguları ortadan kaldırmayı hedefleyen saf anarşist sistem dışında tüm sistemler kurgudur. Neden anarşist olduğunu açıkladı. Ama anarşizmi birde uygulamaya dökmek var. Öyle kolay mı? Bakalım kolay mı değil mi?

    Anarşist ne ister? Özgürlük. Kendisi ve başkaları için, tüm insanlık için özgürlük. Bu motto ile banker ve birkaç arkadaşı anarşist bir grup oluşturuyor gençlik yıllarında. ‘’Başkalarının özgürlüğünü amaç edinemediğim sürece özgürlüğü amaçlayamam.’’ Diyen Sartre çok güzel konuşuyor. Ama ya insanlar özgür olmak istemiyorsa? Saçmalama Howl herkes özgür olmak ister diyeceksiniz biliyorum. Ama dört yılda beş yılda bir tüm haklarınızını bir meclis dolusu insana vekâlet etmiyor musunuz? Özgür bir toplum yaratmayı hedefleyen arkadaşlarının ve kendinin, bir zorbalık, bir despotluk cundasından öte bir şey olamadıklarını fark eder. Sonuçta toplumun onlar gibi olmayan kesmine kendi fikirlerini dayatmaktadırlar. Bu şekilde bakıldığında devrimci diktatörlükten başka bir şey değildirler. Ve diktatör rejim diktatör rejimdir.

    Amacımız ne özgür bir toplum oluşturmak. Araç olaraktan banker şu fikri sunuyor. Burjuva toplumundan, özgür topluma ani geçiş. Toplum zihnen özgürlük düşüncesine öyle güzel ısındırılmalı ki, toplumsal bir devrim gerçekleştiğinde devrim hiçbir direniş ile karşılaşmasın. Ama anarşistin derdi biter mi? Tüm toplumsal kurguları ortadan kaldırmak özgür bir topluma hizmet edeceği gibi yeni toplumsal kurgularda yaratabilir. Nitekim o kurguları kendi arkadaş grubu içinde görüyor. Anarşizmin reddettiği otorite etrafında yığılmış bir devrimci diktatöre dönüşmüş grubu terk ediyor.

    Gerçekten de insanların, zorbalığı kendiliklerinden yaratan toplumsal kurgulara uzun süredir alışkın olmalarının, onların doğal niteliklerini doğuştan bozduğunu; böylelikle öteki üzerinde kendiliğinden zorbalık uygulamaya yöneldiklerini, hatta bunu yapmaya en az yatkın olanların bile böyle davrandıklarını varsayabiliriz. (39*)
    Özgür bir toplum yaratmak isteyen arkadaşları bile yukarıda dediği gibi davranınca bankere hak vermemek elde değil. Arkadaşlarından kopup tek başına bir anarşist oluyor. Peki, tek başına nasıl anarşist uygulama yapabilir? Bir savaşta düşman ya yok edilir ya da esir alınır yani pes etmesi sağlanır. Otorite kurucu para babalarına suikast düzenleyip yok ederse eline ne geçer? Hiçbir şey. Çünkü ‘’Zorbalık toplumsal kurguların işidir onları temsil edenlerin değil.’’(50*) Düzen kendi para babalarını tekrar doğurur. Bu yüzden düzeni pes ettirmek mecburiyetinde kalır. Ve eğer paranın efendisi olursa ona boyun eğdireceğine ve bu toplumsal kurguların en büyüğü olan paranın hükmünü kırarsa özgürleşeceğine inanıyor banker. Ve burjuvaziyi kendi kazdığı kuyuya düşürüp para babası bir banker olarak özgürlüğünü eline alan bir banker oluyor. Ya da olduğunu sanıyor.

    Üzgünüm banker ama Hegel’in köle-efendi diyalektiğinden haberin olsa asla özgürleşmediğini bilirdin. Kısaca anlatayım. Güçler eş olmadığında bir ‘efendi-köle’ ilişkisi doğar. Böyle bir ilişkide ‘köle’ de ‘efendi’ de bir tutsaktır. Gücünün yarattığı rolün tutsağı. Sonunda yüzü taktığı maskenin şeklini alır, sürekli güçlü görünebilmek için çabaladığı ve rolüne uymayan tüm fikirlerini törpülediği için artık kendisi değildir. En değerli şeyini, özgürlüğünü ve törpülediği fikirler yüzünden kimliğini kaybeder. İşte Pessoa ve işte gördüğünü, kendini sorgulayarak yarattığı absürd muazzamlıkta hikâye.

    Şeytanın saati kendini tanıtmaya çalışan şeytanın uzun monoluğunu içeren aslen 16 sayfalık kısa bir hülya anlatısı. Varlıkla var olmayanın sürtüşmesini işler. Dini, felsefi ve edebi birçok isme ve kavrama değinir şeytanın saatinde. Aynı yerde başlayıp aynı yerde biten şeytanın asıl, sözle rahmine düşürdüğü gezgin’e seslendiği garip bir monolog. Pessoa’nın felsefi dünyasının fantastik bir izlencesi. Yaşam öyküleri için yapıt değil, yapıtları için yaşam öyküleri bulan Pessoa çok kişilikli yapısını bu monologda da gösterir. Hem Şeytandır hem değil hem kendisidir hem başkası. Anarşist banker ile bir basıldığı için anarşist bankerde konu üzerine yoğunlaşabildim. Ama Şeytanın saati de Pessoanın edebi yönünün ne denli zengin ve yetkin olduğunu gösteren güzel ve kısa bir yapıt.

    (Nu*) bu ibareler alıntının kitaptaki sayfa sırasını beliritiyor. Son olarak. Sonuna kadar okuyan herkese en içten dileklerimle teşekkür ediyorum. Umarım ayırdığınız zamanın hakkını vermişimdir. Değinmek istediğim konular kitaplada aynı yolu paylaşınca kalemin mürekkebine acımadım.