• “Şefe‘a-yeşfe‘u” (شفع  –   يشقفع) fiilinin masdarı olan şefaat, sözlükte, “aracılık yapmak, vesîle olmak, dua etmek” anlamlarına gelir. (İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab, 8/183-185)


    Şefaat, kendisi için şefaatte bulunulacak kimsenin faydasına olacak bir şeye erişmesi, zararına olacak bir durumdan kurtulması veya bir ihtiyacının karşılanması için yapılır.


    Şefaat, “başka birisine katılmak, yardım etmek ve destek olmak” demektir. Bu da genellikle rütbe, makam ve mevki bakımından üstte olanın daha altta olana katılması, eş, ortak olup onu desteklemesi demektir ki kıyamet günündeki şefaat bu şekildedir. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredat, s. 386; İbn Manzûr, Lisânü’l-Arab 8/183-185)


    “Şefaat edenin, bir kimsenin herhangi bir menfaate erişebilmesi ya da zarardan kurtulabilmesi için yüksek bir makama yalvarıp yakararak istekte bulunmasıdır.”  (Kâdî Abdülcebbâr, Şerhu’l-Usûli’l-Hamse, s. 688; Sahîhu’l-Buhârî bi Şerhi’l-Kirmânî, 3/213)


    Kur’ân-ı Kerîm’de “şefaat” kavramı, on dokuz sûrede, otuz bir yerde geçmekte olup bunlardan birinde sözlük anlamında, (Fecr Sûresi, 89/3) on üçünde terim olarak şefaat şeklinde, diğer yerlerde ise fiil ve isim kalıplarıyla yer almaktadır.



    Kur’ân-ı Kerîm’deki şefaatle ilgili âyetler incelendiğinde geçerli (sahih) ve geçersiz (bâtıl) olmak üzere iki tür şefaat olduğu görülür.


    Geçersiz olan şefaat, müşriklerin kendilerine şefaatçi olacaklarına inandıkları putların herhangi bir faydası bulunmayan şefaattir. Örnek olarak şu ayetlere bakılabilir: Yûnus Sûresi, 10/18; Zümer Sûresi, 39/3; Müddessir Sûresi, 74/48


    Geçerli yani sahih olan şefaat ise Allah’a ait olan ve sadece O’nun razı olup izin verdiği kimseler tarafından mü’minlere yapılacağı bildirilen ve pek çok faydası olan şefaattir. Buna da örnek olarak şu ayetler verilebilir: Enbiyâ Sûresi, 21/28; Necm Sûresi, 53/26; Tâhâ Sûresi, 20/109; Sebe Sûresi, 34/23


    Tüm bu ayetler dikkatle okunursa, Rabbimizin şefaatin geçerli olabilmesi için üç temel şartı ortaya koyduğu anlaşılır:


    Birincisi: Allah’ın, şefaat edenden razı olması.

    İkincisi: Allah’ın, şefaat olunandan razı olması.

    Üçüncüsü: Allah’ın, şefaatin gerçekleşmesine izin vermesi.


    Kur’ân-ı Kerîm’de, şefaat konusuna özel bir önem verilmekte ve tevhid inancıyla irtibatlandırılarak, şefaat yetkisinin tamamen Allah’a ait olduğu bildirilmektedir. (Zümer Sûresi, 39/43-44; Secde Sûresi, 32/4)


    Şefaat yetkisi verilen de, şefaat edilecek kimse de kesinlikle mümin olmalıdır: Bakara Sûresi, 2/255; Yûnus Sûresi, 10/3; Meryem Sûresi, 19/87; Tâhâ Sûresi, 20/109; Zümer Sûresi, 39/44; 78/38; Zuhruf Sûresi, 43/86



    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~

    Şefaat yetkisinin kimlere verildiğine Kur’an ekseninde bakarsak, karşımıza şöyle bir tablo çıkar:


    Allah’ın iznine ve rızasına bağlı olarak seçtiği kimseler


    Bakara Sûresi, 2/255; A’râf Sûresi, 7/188; Yûnus Sûresi, 10/49; Sebe Sûresi, 34/23; Necm Sûresi, 53/26.


    Allah’ın şefaat izni verip sözünden razı olduğu kimseler


    Tâhâ Sûresi, 20/109.


    Allah’ın seçip huzurunda söz alma hakkı verdiği kimseler


    Meryem Sûresi, 19/87.


    Allah’ın seçip hakkı (tevhidi) benimseyip şahitlik etmelerine izin verdiği kimseler


    Zuhruf Sûresi, 43/86.


    Allah’ın kendilerinden hoşnut olup, şefaat için yetki verdiği kimseler


    Enbiyâ Sûresi, 21/28.



    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~



    Şefaat Etmesine İzin Verilen Kimseler


    1. Rahmet ve Şefkat Abidesi Olan Son Peygamber Hz. Muhammed (sas)


    İsrâ Sûresi, 17/79; Duhâ Sûresi, 93/5


    2. Âdem’den Hz. İsa’ya Kadar Gelen Tüm Peygamberler


    Tevbe Sûresi, 9/103; Yûsuf Sûresi, 12/97-98; İbrâhîm Sûresi, 14/41; Meryem Sûresi, 19/47; Tâhâ Sûresi, 20/109; Zuhruf Sûresi, 43/86


    3. Allah’ın seçip kendilerini şereflendirdiği bazı melekler


    Enbiyâ Sûresi, 21/26-28; Mü’min Sûresi, 40/7; Şûrâ Sûresi, 42/5; Necm Sûresi, 53/26.


    4. Allah’ın seçip kendilerini şereflendirdiği bazı Sâlih Mü’minler


    Meryem Sûresi, 19/87; Zuhruf Sûresi, 43/86; Tâhâ Sûresi, 20/109.


    Bu salih müminlerin kimler olduğunu Hz. Peygamber (sas) bazı hadislerde bizlere beyan eder. Bunlar, Şehitler, Salihler, (Âlimler) Muttaki Müminler, Hafızlar, Mü’minlerin buluğa ermeden ölmüş çocuklarıdır.


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Nasıl anlaşılmalı şefaat meselesi?


    Şefaat asla Allah’a rağmen ortaya konacak bir amel değil, Allah’ın izni, rızası ve hoşnutluğu ile takdim edilecek bir ilahî bahşiştir.

    Şefaat asla bir torpil değil, Allah’ın mümin kullarına büyük bir ikramıdır.

    Şefaat asla bir adam kayırıcılık değil, Allah’ın mümin kullarına büyük bir mükâfatıdır.

    Şefaat asla insanın emek ve çabasını görmemezlikten gelmek değil, bunları dikkate alarak Allah’ın mümin kullarına rahmetini tecelli ettirmesidir.

    Şefaat asla sadece bazı mensubiyetlere verilmiş bir ödül değil, kulun gayret ve azmini takdir etme adına Allah’ın mağfiretinin bir izharıdır.


    “Her peygamberin müstecâb (Allah’ın kabul edeceği) bir duası vardır. Her peygamber o duayı yapmada acele etti. Ben ise bu duamı kıyamet gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım. Bu şefaatim, inşaallah ümmetimden şirk koşmadan ölenlere ulaşacaktır.”  (Buhârî, De‘avât, 1; Müslim, Îmân, 338)


    “Şüphesiz şefaatim, kıyamet gününde ümmetimden büyük günah sahipleri içindir.”  buyurmuştur. (Tirmizî, Sıfatü’l-Kıyâme, 11; İbn Mâce, Zühd, 37; Ebû Dâvûd, Sünnet, 20)


    “Ben kıyamet gününde Âdemoğullarının efendisi, yerin yarılmasıyla kabirden ilk çıkacak olan, ilk şefaat isteyen ve kendisine ilk olarak şefaat hakkı verilen olacağım.”  (Müslim, Fezâil, 3; Tirmizî, Menâkıb, 1)


    “İnsanlar kıyamet günü diriltilirler. Ben ve ümmetim bir tepe üzerinde bulunuruz. Rabbim bana yeşil bir cübbe giydirir. Sonra bana şefaat izni verilir, ben de Allah’ın dilediği kadar niyazda bulunurum. İşte benim elde ettiğim o makam, Makâm-ı Mahmûd’dur. ” (Hâkim, el-Müstedrek, 2/363)


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Şefaat beş şekilde olacaktır:


    1. Mahşer yerinde, mahşerin sıkıntılarından kurtulmak ve hesabın başlaması için

    2. Bazı müminleri hesapsız cennete koymak için

    3. Azabı hak edenlerin bağışlanması için

    4. Günahkârların cehennemden çıkarılması için

    5. Cennetliklerin derecelerinin yükseltilmesi için


    Allah Resûlü (sallallahu aleyhi ve sellem), bir gün hutbede kâfirlerin âkıbetini bildiren: “Doğrusu kim Rabbine kıyamette suçlu olarak gelirse onun yeri Cehennem’dir. Orada ne ölür kurtulur, ne de hayatı hayat sayılır.”  (Tâhâ Sûresi, 20/74) âyetine gelince şöyle buyurmuştur: “Hakkıyla Cehennemlik olan kimselere gelince: Şüphesiz ki onlar Cehennem’de ne ölürler, ne de dirilirler. Lâkin bir takım insanlar vardır ki, günahları (yahut) hataları sebebiyle kendilerine ateş isabet etmiş ve onları adamakıllı öldürmüştür. (yani çok ızdırap vermiştir) Nihayet (yanıp) kömür oldukları zaman (onlar hakkında) şefaate izin verilecek. Ve takım takım getirilerek Cennet nehirlerine dağıtılacaklar. Sonra: (Cennetliklere hitaben) “Ey Cennetlikler! Şunların üzerine su serpin.” denilecek, bu sûretle sel kalıntısında ot biter gibi bitecekler.” (Müslim, Îmân, 306; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/11)


    Bütün şefaatçilerin şefaatinden sonra Cehennem’de mü’minlerden sadece imandan başka hayırlı hiçbir ameli bulunmayan kimseler kalır. Bunun üzerine kullarına karşı çok şefkatli ve merhametli olan yüce Allah, “Peygamberler şefaat etti! Melekler şefaat etti! Mü’minler de şefaat etti, artık sıra benim şefaatime geldi.” buyurarak onlara merhamet buyurur ve Cehennem’den çıkarıp Cennet’e gönderir. Geride sadece kâfirler kalır. Böylelikle “rahmânın âzatlıları” adı verilen bu grup da Cennet’e girdikten sonra bütün mü’minler Cennet’e girmiş olur. (Buhârî, Tevhîd, 24; Müslim, Îmân, 302)


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Şefaate Vesîle Olan Davranışlar Nelerdir?


    1. Kelime-i Tevhîdi hakkıyla söylemek ve gereğini yerine getirmek


    “Kıyamet gününde şefaatinle en çok kim mutlu olacak?” şeklinde bir soru sorulduğunda “Kıyamet gününde şefaatimle en çok mutlu olacak kişi, samimi olarak ve gönlünden gelerek ‘Lâ ilâhe illallah’ (Allah’tan başka ilâh yoktur) diyen kişidir.” diye cevap vermiştir. (Buhârî, İlim, 33; Rikâk, 51; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/307)


    “Benim şefaatim, Allah’a ortak koşmadan ölenlere Allah’ın izniyle mutlaka ulaşacaktır.” (Tirmizî, De‘avât, 130)


    2. Kur’an-ı Kerim ile irtibatı güçlü tutmak, onun gölgesinde yürümek


    “Kur’ân okuyun, çünkü Kur’ân, kıyamette okuyanlara şefaatçi olarak gelecektir.” (Müslim, Misâfirûn, 252; Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’ân, 18)


    3. Namazın en büyük şiarı olan ezana hürmet göstermek ve onun çağrısına kulak vermek


    “Kim ezanı işittiği zaman ezan duasını okursa ‘Ey şu eksiksiz davetin ve kılınacak namazın Rabbi olan Allah’ım! Muhammed’e (bizim kurtuluşumuz için) vesîleyi ve fazîleti ver. Onu, kendisine vaadettiğin övülmüş makama (makâm–ı mahmûd) ulaştır.’ diye dua ederse, kıyamet gününde o kimseye şefaatim vâcip olur.” (Buhârî, Ezân, 8; Ebû Dâvûd, Salât, 37)


    4. Kişinin vefatının ardından hayırla yâd etmek ve gönülden cenaze namazına iştirak etmek


    5. Resulullah’a (sas) saygı ve sevgide kusur etmemek, O’nun adını her daim en güzel dualar ve temennilerle anmak


    ~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~~


    Şefaatten Kimler Mahrum Kalacak?


    Kâfirler

    Allah’a şirk koşanlar

    İnsanlara zülmedenler ve adaleti yok edip kaldıranlar

    İnsanları aldatan ve kul hakkına riâyet etmeyenler

    İnsanların itikatlarını ve inançlarını bozan bidatçiler


    Ebû Hüreyre (ra) bir gün Peygamber efendimize sordu: “Kıyâmet günü şefâate kavuşacaklar kimlerdir yâ Resûlallah?” Peygamber efendimiz buyurdu ki: “Ey Ebû Hüreyre! Senin hadise karşı çok istekli olduğunu bildiğim için, hiç kimsenin senden önce bu suali bana sormayacağını biliyordum. Kıyâmet günü benim şefaatime kavuşacak olan kimse, hulûs-i kalb ile “Lâ ilâhe illallah” diyen kimse olacaktır.”  (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 2/307)


    Cabir b. Abdullah diyor ki: “Resulullah (sas) buyurdular ki: ‘Adamın biri Cennet’i hak eder ve Cennet’e gider. Bir müddet sonra çok sevdiği bir arkadaşı vardır, o aklına gelir ve onu aramaya başlar. Sonra öğrenir ki o arkadaşı Cehennem’dedir. Bunun üzerine Rabbine yalvarır, o arkadaşı için şefaatçi olmak ister, Allah da onun bu talebini kabul eder ve arkadaşını Cehennem’den çıkarır ve Cennet’e gönderir. Bunu gören diğer Cehennem sakinleri, keşke biz de böyle bir arkadaş edinseydik, “Bizim ne bir şefaatçimiz, ne de bir dostumuz vardır.” derler.” (İmam Beğavi, Tefsirü’l-Beğavi, 6/120; Vehbe Zuhayli, Tefsirü’l-Münir, 10/165)



    Muhammed Emin Yıldırım






    https://youtu.be/eu3pmVfAA8c
  • Allah'ım! Münafıklıktan, bozgunculuktan ve kötü ahlâktan sana sığınırım.

    🍁
  • Hz. Nuh Aleyhisselâm


    “Allah’a yemin olsun ki; senden önceki ümmetlere rasûller göndermiştik. Fakat şeytan, onlara amellerini süslü gösterdi. Artık o gün onların dostu, şeytan olacaktır. Onlar için acı bir azap vardır.” (Nahl Sûresi 16/63)

    Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da vardır. Onlardan sakının...” (Teğâbun Sûresi 64/14)

    Hz. İdris aleyhisselâmın vefatından sonra insanlar şeytanın tuzaklarına düşerek doğru yoldan sapmışlardı. Yüce Rabbimiz bu insanlara doğru yolu göstermek ve yaratılış amaçlarını hatırlatmak için Hz. Nûh aleyhisselâmı peygamber olarak gönderdi:

    “Andolsun, Biz kavmine Nûh'u gönderdik. Dedi ki: ‘Ey kavmim, Allah'a kulluk edin, sizin O'ndan başka ilahınız yoktur. Doğrusu ben, sizin için büyük bir günün azabından korkmaktayım."[1]

    Kur'ân-ı Kerim’de kendisinden çokça bahsedilen Hz. Nûh aleyhisselâm, ülû’l-azm[2] peygamberlerin ilkidir. Kur'ân’da 28 sûre ve 43 ayette ismi zikredilen Hz. Nûh aleyhisselâm’ın adına müstakil bir sûre de indirilmiştir. Bu sûre Hz. Nûh’un kavmiyle yaptığı tevhid mücadelesini baştan sona anlatmaktadır.

    Kerim kitabımızda Nûh aleyhisselâmın hayatı kronolojik olarak anlatılmamıştır. Ama onun şahsiyeti, peygamberliği, davet ve tebliğ mücadelesi, gemiyi inşâsı, tufan ve sonrasından bahsedilmiştir. Hz. Nûh aleyhisselâmdan sıklıkla bahsedilmesi, O’nun örnekliğinin önemine işaret etmektedir.

    Nûh Aleyhisselâmın Şahsiyeti

    Rabbimiz, Nûh aleyhisselâmın kıssasını Kur'ân-ı Kerim’de anlattıktan sonra Sevgili Peygamberimize (s.a.s) şöyle hitap eder: “İşte bunlar, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Daha önce bunları ne sen biliyordun, ne de kavmin. O halde sabret! Şüphe yok ki sonunda kazanacak olanlar ancak takva sahipleridir.”[3]

    Bu ayet-i kerimede Nûh aleyhisselâmı kurtuluş ve zafere götüren iki özelliğinden bahsedilmiştir: Şüphesiz ki O, sabır ehliydi ve takva sahibiydi. Böylece biz Nûh aleyhisselâmın kıssasından edineceğimiz en önemli azıkların takva ve sabır olduğunu öğrenmiş oluyoruz.

    Allah’ın kitabında Eyyûb aleyhisselâm kişisel sabra örnek gösterilirken, toplumsal alanda tevhid mücadelesinin nasıl bir sabırla yürütülmesi gerektiğine örnek olarak da Nûh aleyhisselâm gösterilir. Israrla, inançla ve yılmadan yüzyıllar boyu sürdürülen bu mücadele, takva azığıyla devam ettirilmiş; şükür gibi bir güzellikle taçlandırılmıştır. 950 yıl süren ve mağlubiyeti olmayan samimi mücadelenin mesajı Kur'ân’da anlatılmış ve kıyamete kadar yaşayacak mü'minlerin bu kıssadan ibret almaları istenmiştir. Bu ayetler hak dava için mücadele edenlerin moral kaynağıdır.

    İman Dolu Bir Duruş

    Nûh aleyhisselâmın şahsında, kendisine düşman kesilen kavmine karşı, gerçek güç sahibinin Allah olduğunu haykıran iman dolu bir duruşun varlığını görüyoruz. Mutlu bir sonun, her ne kadar uzun da sürse, daima iman ehline ikram edileceğini O’nun kıssasından anlıyoruz. Ayrıca bu kıssada, hak üzere olduktan sonra nice az topluluğun sayıca çok olanlara üstün geleceği gerçeğinin[4] fiilî bir ispatı da vardır.

    Nûh aleyhisselâmın mücadelesi, Allah’a davet yolunda yürüyen kullar için ne güzel bir örnektir. Allah’ın peygamberi Nûh aleyhisselâm her şeye rağmen haktan sapmayan bir karakterin sahibidir. O, her türlü zorluğa ve zorbalığa karşın hakkı savunmaya devam ederek istikametin sembolü olmuştur. Nûh aleyhisselâm her zaman ve her zeminde Allah’ı ve O’na itaati anlatmış, Allah’ın vaat ettiği azap ile kavmini uyarmıştır.

    İşinde Samimi Ve Titiz

    Yüklendiği tebliğ görevini en ince ayrıntısına varıncaya kadar büyük bir titizlikle yerine getiren Nûh aleyhisselâmda vazife ahlakının en güzel örneği görülür. O, düşmanlarının her türlü düzenbazlıklarına, fiilî şiddete varan zorbalıklarına rağmen davasından en küçük bir taviz dahi vermemiştir. O’nda, yeri geldiğinde bütün kavmine korkusuzca meydan okuyan yiğit bir duruş vardır. Ancak; yüreğini ortaya koyan ve bütün varlığıyla Allah’a bağlanan bir insan dünyaya meydan okuyabilir. Allah’a davet yolunda samimi ve titiz bir tavır, Allah’ın himayesini de beraberinde getirir. Nûh aleyhisselâm zorba kavminin tehditlerine karşı şöyle haykırmıştır: “Bundan sonra bana hükmünüzü uygulayın; bana mühlet de vermeyin!(Fakat ne yaparsanız yapın, hak yoldan bir adım geri adım atmayacağım.)”[5]

    Allah’a Tam Bir Teslimiyet

    Hz. Nûh aleyhisselâm, her şeyden çok sevip haşyet duyduğu Yüce Allah’a bütün zerreleriyle teslim olmuştur. “Ey Nûh, gemiyi yap!” emrini alınca bir an bile tereddüt etmeden Rabbine itaat etmiş ve gemiyi yapmaya başlamıştır. Nûh aleyhisselâm, kavminin, “Bu dağ başında geminin işi ne! Aklını mı yitirdin? Peygamberliği bırakıp marangozluğa mı başladın?” şeklindeki alaycı sözlerine aldırış etmemiş, Allah’a gerçek kulluk nasıl olur, dost düşman herkese göstermiştir.

    Hz. Nûh aleyhisselâm öyle bir teslimiyete sahipti ki bu muazzam teslimiyet dünyevî sevgileri ve bağlılıklarıyla sınandığında küçük bir sarsıntı dışında dağlar gibi sapasağlam yerinde durmuştu. Oğlu büyük tufanda boğulurken, ailesini kurtaracağına dâir Rabbinin vaadini hatırlayıp babalık şefkatiyle bir an için dilinden dökülen; “O ailemdendi!” sözüne karşı, “Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim” ilahi ihtarıyla kendine gelerek hemen tevbeye yönelmiş ve tam bir teslimiyet örneği ortaya koymuştur.



    Vefası

    Hz. Nûh aleyhisselâm, Rabbine karşı vefasının yanı sıra kendisine iman etmiş mü’minlere karşı da son derece mütevazı ve vefalıydı. Kavminin ileri gelen müşrik önderleri, yanındaki fakir mü’minleri küçümseyip Nûh aleyhisselâmdan inananları yanından kovmasını istediklerinde onlara şöyle cevap vermiştir: “…Ben iman edenleri yanımdan kovacak değilim? …Ben onları kovarsam, beni, Rabbimin karşısında kim korur? …Sonra zalimlerden olurum.”[6]

    Şüphesiz ki Nûh aleyhisselâmın kavminin ileri gelenleri, kendi halkını küçümsemişlerdi. Onlar bir takım lobilerde halkının aleyhine pazarlık yapan seçkinci zorbaları gözler önüne seren en uygun örneklerden biriydi. Sonraları Nemrud ve Firavun gibi zalimler de bu yolda onların peşine takılmışlardı. Yüce Rabbimiz Kur’ân’da Firavundan bahsederken, “Firavun, kavmini küçümseyip aşağıladı, ama onlar yine de kendisine itaat ettiler. Çünkü onlar, yoldan çıkmış bir kavim idi”[7] buyurmaktadır. Kur’ân-ı Kerim bize, tarih boyunca kendi halkını hakir gören tâğutların gelip geçtiğini haber vermekte, kıyamete kadar da böyle zorbaların gelebileceğini hissettirmektedir. İnsanları çeşitli bahanelerle küçümsemek ve dışlamak ırkçı ve cahilî yapısıyla şeytanî bir bakıştır. Bunun karşısında kardeşâne ve âlimâne bir yaklaşım sergilemek gerekir ki işte vefayı gerektiren Rahmanî duruş budur. Nûh aleyhisselâm bu konuda gayet vefalı bir tavır ortaya koymuştur. Şu bir hakikattir ki “Vefası olmayanın dini de yoktur.”[8]

    Nûh Aleyhisselâmın Yaşı

    Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Andolsun, biz Nûh’u kendi kavmine peygamber olarak gönderdik. O da dokuz yüz elli yıl onların arasında kaldı. Neticede onlar zulümlerini sürdürürlerken tûfan kendilerini yakalayıverdi. Biz de onu (Nûh’u) ve gemide bulunanları kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.”[9] Bu ayetlerdeki “onların arasında” ifadesiyle kastedilen kimseleri; tufanda boğulanlar olarak anlarsak, Nûh aleyhisselâmın yaşının 950’den fazla olması gerekir. Bu konudaki rivayetler, Nûh aleyhisselâmın ömrünü 1700'ün üstüne kadar çıkarmaktadır. Hz. Abdullah İbn Abbas (r.anhümâ) ise, 950 yaşını onun bütün ömrü olarak nakletmiştir. Buna göre 40 yaşında Ona peygamberlik verilmiş, 890 yaşında tufan meydana gelmiş ve tufandan sonra 60 yıl daha yaşamaya devam etmiştir.[10]

    Geçmiş ümmetlerde peygamberlerin ömürlerinin böylesine uzun olması yalnızca peygamberlere özel bir durum değildir. Bilakis bu keyfiyet, Allah’ın, yeryüzünde halife olmaları için yarattığı bütün insanlar için geçerlidir. Şöyle ki, tarihin ilk dönemlerinden itibaren insanlardaki yaratılış özellikleri zirve noktalardan azala azala süre gelmektedir. Sevgili Efendimiz (s.a.s) Sahîh-i Buhârî’de yer alan hadislerinde: “Allah, Âdem’i, uzunluğu altmış zira’[11] olduğu halde yarattı… Âdem'in (sonra gelen) torunları, onun yaratılışındaki (uzun ömür ve uzun boyluluk gibi mükemmelliklerinden) eksilmeye devam ederler. Nihayet (bu eksiliş) şimdi (bu ümmette) sona erdi”[12] buyurmaktadır. Ahmed b. Hanbel ve Müslim gibi bazı muhaddisler ise aynı hadîsi, “...Cennete girecek olan herkes, Âdem’in sûretine uygun bir şekilde, uzunluğu altmış zira’ olarak girecektir...” ziyadesiyle naklederler.[13]

    Nûh Kavminin Özellikleri

    İnsanlar zamanla çoğalıp büyük topluluklara dönüştüler. İlâhî nizamdan uzaklaşarak aralarında zulme dayalı bir düzen kurdular. Toplumlarını buna göre yönetmeye başlayıp arzu ve isteklerinin gereğini yaptılar. İnsanların bu duruma karşı çıkmalarını önlemek için de bir takım kurallar koydular. Bu kurallar, Allah’ın emirleri dışında ve tamamen şeytanın vesveselerinden kaynaklanan kendi hevâ ve heveslerinin ürünüydü. İşte bunlar, bütün peygamberlerin insanları kendilerinden sakındırdığı tâğûtların[14] hükümleriydi.

    Bu tür keyfi uygulamalarla insanların inançları bozuldu, güvenleri sarsıldı. Bu sapmalar, zamanla onları azgınlaştırırken aynı şekilde zalimleştirdi. Görüşlerini ve uygulamalarını halkın itirazsız kabul etmesi için gözle görülen, elle tutulan dayanaklar aradılar. Putperestlik ve putlar etrafında oluşturulan dinî ve rûhânî ortam, zalimlerin tâğûtî düzenlerini sürdürebilmek için halkı uyuşturup oyaladıkları etkili bir araç olarak ortaya atıldı. Putperestliğin, başlangıçta iyi niyetle(!) salih kişilerin resim ve heykellerini yapma şeklinde tezahürü sonucu değiştirmedi. Çünkü güzel niyetler ancak güzel eylemlerle desteklenirse güzel neticeler verirdi.

    Nûh aleyhisselâm, gözlerini putperest bir kavmin içinde açmıştı. Onlar özellikle, isimleri Kur’ân-ı Kerim’de zikredilen putları Allah’a ortak koşuyorlardı. Aslında bunlar önceden yaşamış bazı salih kulların isimleriydi. Bu konuda İmam Buhârî rahimehullah, Hz. İbn Abbas radıyallahu anh’dan şu rivayeti nakleder:

    “Sakın taptıklarınızı bırakmayın. Hele Vedd'den, Suvâ'dan, Yegûs'tan, Yeûk'tan ve Nesr'den asla vazgeçmeyin, dediler”[15]…ayet-i kerimesinde geçen bu isimler, esasen Nûh kavminden bazı salih kimselerin isimleridir. Bu iyi kimseler vefat ettikleri zaman şeytan, şehrin ileri gelenlerine: ‘Bunların adlarına, hayatlarında otura geldikleri mevkilerde birtakım heykeller dikin ve onlara bu salih kişilerin isimlerini verin’ diye vesvese vermiştir. Onlar da heykelleri dikmişler ve bunlara o iyi kimselerin adlarını vermişlerdir. Bu heykellere ilk zamanlarda ibadet edilmemiştir. Nihayet bunları dikmiş olan nesiller vefat ettikleri ve bunlarla ilgili bilgiler unutulduğu zaman, cehalet eseri olarak yeni nesiller bu heykellere tapmaya başlamıştır.”[16]

    Putperestliğin başlangıcının iyi niyete (!) dayandığını görüyoruz. Ne var ki, çoğu zaman cehenneme götüren yollar iyi niyet taşlarıyla örülüdür. Nûh aleyhisselâmın kavminde, insanlara örnek konumdaki salih kişiler ölünce, onları hatırlama ve böylece istikameti kaybetmeme düşüncesiyle heykelleri yapılmıştır. Başlangıçta sadece bir güzel hatıra olarak bakılan bu heykellere zamanla doğaüstü güçler atfedilmeye, önlerinde saygı duruşunda bulunulmaya, dua ve secde edilmeye başlanmıştır. Putları Allah’a ortak koşmanın arka planında, hedefinden sapan bu yöneliş vardır. İşte Nûh aleyhisselâm bu tehlikeli yönelişe ve ardındaki tâğûtî düzene karşı büyük bir mücadele başlatmıştır.

    Nûh aleyhisselâmın kavminin bir diğer özelliği de zalim olmalarıydı. Kur'ân-ı Kerim’de: “Onlar çok zalim, çok azgın kişilerin ta kendileriydi”[17] buyrulmuştur. Azgının bir anlamı da “yoldan çıkmış, çıkarken de çirkin işlere bulaşmış, alenen pislik işleyen; yani fâsık” demektir. Ayet-i kerime’de, “Onlar, fâsık (günahkâr, yoldan çıkmış) bir milletti”[18] buyrulmuştur.

    Nûh aleyhisselâmın kavmi, “Gerçekten onlar kötü bir milletti”[19] tanımına tıpa tıp uyan bir milletti. Onlar, kendilerine kötülük yaptıkları gibi halklarına da kötü davranıyorlardı. Kendi kötülüklerini kavimlerine bulaştırdıkları gibi yeni doğan çocuklarını da kötü bir şekilde yetiştiriyorlardı.

    İnanca ve ahlaka aykırı bu önemli sapmaların kaynağı putlara aşırı ilgi gösterip, yaratılış amaçlarının dışına çıkmaları, arzu ve isteklerinin esiri olmalarıydı. Yürekleri Allah’tan başkasına yönelmiş, sevilmemesi gereken şeytanı çok sevmişlerdi. Onların kalbi de, vicdanları da kapkaraydı: “Onlar (kalp gözleri, vicdanları) kör (olmuş) bir gürûh idiler.”[20]

    Kalbin kirlenmesi ve vicdanların körelmesinin tek nedeni vardır. Bu da, Allah’ı en güzel şekilde sevip, O'nun zikri ile mutmain (huzurlu ve mutlu) olması gereken kalbin, Rabbinden yüz çevirip başka şeylerde mutluluk aramasıdır. Nûh aleyhisselâm, kavmini bu zifiri karanlıktan vahyin ışığıyla aydınlığa çıkarmak istiyordu. Karanlıklara bir nur olarak Nûh aleyhisselâm doğuyordu. Kavminin unuttuklarını onlara hatırlatıyor, onları Rabbine davet ediyordu.

    Nûh Aleyhisselâmın Daveti

    Yeryüzünde gücü, kuvveti ve mal varlığıyla kendisini bir şey zanneden insanlar, öncelikle Rablerinden uzaklaşmış, doğruya düşman kesilmişlerdi. Onları bu çirkinliklerinden kurtaracak ve kötülüklerine engel olacak kimse de yoktu.[21] Bu azgın topluluğu uyarma sorumluluğu Nûh aleyhisselâma verildi. Rabbinden aldığı vahiyle tebliğde bulunan Hz. Nûh aleyhisselâm, putlara tapan ve Allah’a şirk koşan kavmini tevhide çağırdı ve onlara şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a ibadet edin. O’na karşı gelmekten sakının ve bana itaat edin ki Allah sizin günahlarınızı bağışlasın ve sizi belli bir süreye kadar ertelesin.”[22] “Allahtan başkasına kulluk etmeyin. Doğrusu ben sizin için pek acı bir günün azabından korkuyorum”[23] “Bu yaptığıma karşılık olarak sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ecrim âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir.”[24]

    Nûh aleyhisselâm, bu davetini yaparken risalet vazifesini hayatının en önemli sorumluluğu olarak kabul etmiş ve onu yerine getirmek için tüm gayretini göstermiştir. Onun bu yolda sabrı, azmi ve davet metodu Sevgili Peygamberimize (s.a.s) ve bize çok güzel bir örnektir. Yüce kitabımızda Nûh aleyhisselâmın hayatındaki ticari çabaları veya dünyalık olarak elde ettiği malı mülkü zikredilmeyip, bilakis O’nun, kavmi ile olan uzun soluklu mücadelesi ve daveti anlatılmıştır. Bizim de dünyalık kazanımlarımız değil, hak yolda ortaya koyduğumuz gayret ve davet çalışmalarımız Allah katında kabul görecektir.

    Azgın ve zalim topluluklara Allah (c.c.) tarafından mühlet verilir. Onlar bir süreye kadar yaşatılırlar ve insanlar da bunu kendileri için müthiş ve sınırsız bir özgürlük olarak kabul ederler. Bu noktada Allah’ın elçileri bir uyarıcı olarak gelir ve insanları uyarırlar. Korkutur, müjdelerler. Rabbimiz, Nûh aleyhisselâmın kavmine de birçok fırsat vermiş, hatta bu fırsatlar yüz yıllarca sürmüştür. Şu hakikat çok iyi bilinir ki; Yüce Allah mühlet verir fakat asla ihmal etmez.

    Davete Karşılık Kavminin Tepkisi

    Hz. Nûh aleyhisselâmın bu davetine karşılık kavminin ileri gelenleri onu ve beraberindeki müminleri küçümseyerek: “Ey Nûh! Sen de bizim gibi bir insansın ve sana aramızda sadece alt tabaka da olanlar uyuyor. Ayrıca sizin bize bir üstünlüğünüzü de göremiyoruz. Aksine sizin yalan söylediğinizi düşünüyoruz”[25] dediler. Kısa zaman içinde yok olacak dünyevî varlıklarıyla şımarmış bu şaşkınlar, Allah’ın peygamberine yalancı diyerek kendilerine rahmet esintisi olarak geleni reddedip yalanladılar.[26]

    Böylesi şaşkın toplulukların, kendilerine sunulan rahmeti nasıl reddettiklerini anlamaya çalıştığımızda şunu net olarak görürüz: Onları idare edenler hayatlarından memnundurlar. Kötü yoldaki atalarının güzel şeyler yaptıklarına inanırlar. Buna halkı da inandırırlar. Servet ve makamlarıyla şımarmış bu şaşkınlar öncelikle Allah’ın peygamberini basite alarak sıradanlaştırmaya çalışır ve bunun arkasından da halkı kandırmak isterler. İşte Nûh aleyhisselâmın kavmi de bu yolda şeytanla iş birliği içinde akla hayale gelmedik oyunlar tezgahlıyordu. Onların bu davranışları yüce Kur'ân da şöyle haber verilir: “Ve onlar (halkı kandırmak için ) büyük hilelere başvurdular.”[27]

    Bu putperest kavmin temel düşüncesi Nûh aleyhisselâmı karalamak; toplumdan tecrit ederek dışlamak; gerici göstermek; insanların nezdinde O’nu yalancı, düzen bozucu, hiçbir üstün özelliği olmayan, kendisine fakir ve ayak takımının inandığı, delirmiş, özü ile sözü birbirine uymayan bir kimse olarak tanıtmaktı. Bu şekilde kamuoyunu etkilemeye çalışıyorlardı:

    “(Nûh aleyhisselâmın) kavminden, ileri gelen inkarcılar: «Biz senin de tıpkı bizim gibi bir insan olduğunu ve sana sadece bizim en alt seviyede olanlarımızın düşünüp taşınmadan inandığını görüyoruz. Sizin bizden üstün bir tarafınızı da görmüyoruz. Hatta sizin yalancı olduğunuza inanıyoruz.»”[28] diyorlardı.

    Eğer Nûh aleyhisselâm onların değer ölçülerine uygun birisi olsaydı toplumun şereflileri (!) ve soyluları olarak fakirlerden önce bizzat kendileri O’nu kabul eder ve O’na uyarlardı. Bunca tepki ve karşı çıkışlarının nedeni onlara göre Nûh aleyhisselâmın halkı kandıran birisi oluşuydu. Halbuki bu tamamen kendi bencil nefislerinden uydurdukları geçersiz bir bahaneydi. Çünkü Nûh aleyhisselâm en üstün ahlaki değerlere sahip, son derece dürüst bir kimseydi.

    Allah’ın Elçisi Nûh aleyhisselâm, kavminin bütün cahilce söz, tavır ve eylemlerine karşı yılgınlık göstermeden mücadelesini sürdürdü ve gür bir sesle: “Ey Kavmim! Söyleyin bakalım; şayet ben Rabbimden gelen apaçık bir delil üzerinde isem ve O, kendi katından bana bir rahmet vermiş de siz ona karşı kör kalmışsanız, onu istemediğiniz hâlde, biz sizi ona zorlayacak mıyız?”[29] dedi. Bunun yanı sıra onlara, “(Ey beni anlamak istemeyen kavmim!) Size Rabbimin risaletini tebliğ ediyorum. Ayrıca size nasihat ediyorum. Ben sizin bilmediklerinizi Allah’tan gelen vahiy sayesinde biliyorum.”[30] “(Benim durumumu sizler de çok iyi biliyorsunuz) Ben size gönderilmiş güvenilir, apaçık bir elçiyim”[31] “Ey kavmim! Ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim yalnız Allaha aittir.”[32] “Ben size Allah’ın hazineleri yanımdadır da demiyorum. Gaybı da bilmiyorum. Melek olduğumu da söylemiyorum.”[33] “Ben yalnızca apaçık bir uyarıcıyım”[34] gibi sözlerle sürekli nasihat etti.

    Nûh Aleyhisselâmın Açık Daveti

    Nûh aleyhisselâm, kavmine hakikatleri apaçık tebliğ ettikten sonra kavminin bundan rahatsız olduğunu ve kendisine karşı tehditkâr bir tavır içine girdiğini görünce, Allah’a tevekkülünün kazandırdığı büyük bir özgüvenle, onlara şöyle haykırarak meydan okudu:

    “… Ey kavmim! Eğer benim aranızda bulunmam ve Allah’ın ayetlerini size hatırlatmam zorunuza gidiyorsa, şunu iyi bilin ki ben yalnız Allah’a tevekkül ettim. İlah diye taptığınız bütün varlıklarla toplanıp bana ne yapacağınıza karar verin; ama vereceğiniz karar daha sonra sizi üzmesin. Ardından da bana hiç göz açtırmadan kararınızı uygulayın”[35]

    “Eğer Allah sizi inkarınız yüzünden azgınlık içinde bırakmayı dilemişse, size öğüt vermek istesem bile öğüdümün size yararı olmaz. O sizin Rabbinizdir; Siz yalnız O’na döneceksiniz.”[36]

    Velev Ki 950 Yıl Sürse Bile…

    Her mümin, kendi toplumunda ümit ve gayretle “Allah'a kulluk davetini” sürdürmelidir. Bu bir süreçtir. Sonuç önemli değildir. Davetçiler daima ümitvar olmalıdır. Onlar samimiyetle kardeşlerinin sıkıntılarını gidermeli, onlara iyi birer dost olmalıdırlar. En sıkıntılı ortamlarda bunalmaktan, manevi tufanlarda boğulmaktan onları kurtarıp sâhil-i selamete çıkarabilmek için bir kurtuluş gemisi inşa etmeye çalışmalıdırlar. Belki de günümüzde bu kurtuluş gemisini evlerimizi mescid edinerek, eğitim halkaları oluşturarak, Kur’ân, sünnet ve siyer üzerine çalışmalar yaparak ve tıpkı Nûh aleyhisselâm gibi her ortamda gece gündüz organize bir şekilde İslam’ı ve İslam kardeşliğini anlatarak inşa edebiliriz.

    Günümüzde materyalizm ve vahşi kapitalizm canavarlarının fakir, zayıf ve cahil mü’minleri yutmaması için davetçiler bu uğurda samimi gayretler ortaya koymalıdırlar. Mü’minlerin uzun süreli kuvvetli tazyikler karşısında hak üzere sebat etmelerini hedefleyen bir davet hareketi, Nûh aleyhisselâmın mücadelesini iyi etüt etmelidir. Davetçi hiçbir zaman ne pahasına olursa olsun büyümeyi, kalabalıkları elde etmeyi hedeflemez. Hedef, hak daveti eğip bükmeden bütün insanlara ulaştırmaktır. Gönüllerin tasarrufu Allah’ın elindedir. “Hak üzere, şükreden vefalı bir kul olmak” ve insanları da böyle olmaya çağırmak gerekir. Bu yolda iman ve takva en güzel azıklardır. Yol uzasa, velev ki 950 yıl sürse bile sonu Cennet olan bu yolda yürümek gerekir.

    Siz Allah’ı Aciz Bırakamazsınız

    Hz. Nûh aleyhisselâm, kavmini uzun yıllar Rabbine çağırmıştır. Onlara kurtuluşun, sahte ilahları terk edip, âlemlerin Rabbi Allah’a kullukta olduğunu söylemiştir. Israrlı ve sürekli olan bu davet, azınlıktaki bir grup muvahhid dışında kabul görmemiş, aksine toplumun inkâr ve azgınlığını arttırmıştır. Kavmi Hz. Nûh aleyhisselâmın onları sakındırdığı azabı hafife almış ve hatta “Azabı bize hemen getir” diyerek çirkin bir davranışın içine girmişlerdir. Merhametlilerin en merhametlisi Allah ise, onların bu tutum ve davranışlarına rağmen elçisi Hz. Nûh’tan onları bir kez daha ikaz etmesini istemiştir.

    Yüz yıllarca süren hakka davette artık sona gelinmişti. Bunca zaman kesintisiz olarak esen rahmet rüzgarları artık yerini gazap kasırgalarına bırakmak üzereydi. Fakat merhameti sonsuz Yüce Rab, Nûh aleyhisselâmın kavmine son bir fırsat vermek istedi ve peygamberine, “…(Ey Nûh!) Acıklı bir azap gelmeden önce kavmini uyar”[37] diye ferman buyurdu. Bu ilahi görev ile Nûh aleyhisselâm kavmini tekrar şöyle ikaz etti: “Ey kavmim! Ben size gönderilen bir elçiyim. Allah’a kulluk edin. Ondan sakının ve bana itaat edin ki, Allah günahlarınızın bir kısmını bağışlasın ve belirlenmiş bir vakte kadar ceza vermeksizin sizi ertelesin, Allah’ın takdir ettiği ecel gelecek olursa asla ertelenmez. Keşke bunu bilseniz.”[38]

    Nûh aleyhisselâm, bütün bu gayretlerinden sonra kavminin kaskatı kalplerinin hiç yumuşamadığını, zalim ve fâsık bir topluluk olarak vicdanlarının zerre kadar hakka ve hakikate meyletmediğini şöyle anlatıyor: “Ey Rabbim! Kavmimi gece gündüz imana çağırdım. Fakat ben çağırdıkça onlar daha çok kaçtılar. Senin kendilerini bağışlaman için onları her çağırışımda kulaklarını tıkadılar, elbiselerine büründüler, inat ettiler, kibirlendikçe kibirlendiler. Derken onları açıkça davet ettim, sonra hem açıkça, hem de gizliden gizliye çağırdım. Onlara dedim ki: Rabbinizden sizi bağışlamasını dileyin; çünkü O çok bağışlayıcıdır. Üzerinize bol bol yağmur indirsin. Size mal ve evlat nasip etsin, bağlar yeşertsin, ırmaklar akıtsın.”[39]

    Nûh aleyhisselâm kavminin hidayete ermesini ve böylece iki cihan saadetine nâil olmalarını şiddetle arzu ediyordu. Onları gaflet uykusundan uyandırmak ve hayırlı işlere yöneltmek için etkili nasihatlerde bulundu. Allah’ın nimetlerini hatırlatarak davetini sürdürdü: “Size ne oluyor ki, Allah'a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz? Oysa, sizi türlü merhalelerden geçirerek O yaratmıştır. Görmediniz mi, Allah yedi göğü birbiriyle uyumlu olarak nasıl yaratmış? Onların içinde ayı bir nur kılmış, güneşi de bir kandil yapmıştır. Allah sizi yerden bir bitki bitirir gibi bitirdi. Sonra sizi yine oraya döndürecek ve sizi (yeniden) çıkaracaktır. Allah, onda geniş yollar edinip dolaşabilesiniz diye, yeryüzünü sizin için bir sergi yapmıştır.”[40]

    Nûh aleyhisselâmın bu mükemmel çağrısına, kavmi hayret edilecek bir tarzda şöyle cevap verdi: “…Ey Nûh! Bizimle mücadele ettin ve bize karşı mücadelede çok ileri gittin. Eğer doğrulardan isen, kendisiyle bizi tehdit ettiğin azabı getir!” Buna karşılık “Nûh dedi ki: “Onu size, dilerse ancak Allah getirir ve siz O’nu aciz bırakamazsınız ”[41]

    Kavmin Şımarıkları Halka Baskı Kuruyor

    Tevhide davet yolunda ilâhî güzelliklerin ve sayısız nimetlerin örneklerini bir bir anlatan Nûh aleyhisselâma karşı gözler kör, kulaklar sağır, kalpler taştan daha katı haldeydi. Kavminde Hak davete karşı en ufak bir ilgi ve yakınlık söz konusu olmamıştı. Bilakis kavmin ileri gelenleri, düzmece ilahları olan putlardan vazgeçmemeleri için halk üzerinde baskı kurma yolunu seçtiler. Böylesine azgın bir topluluğun merhamet edilerek bağışlanması söz konusu olamazdı. Nûh aleyhisselâm davetini, Rabbine seslendiği şu sözleriyle bitirdi: “Ya Rabbi! Bunlar bana isyan ettiler de mal ve evladın azdırıp mahvetmiş olduğu kimselerin peşine düştüler. Ve pek büyük tuzaklar kurdular. Bir de kendilerine tabi olanlara dediler ki: ‘Sakın ilahlarınızdan vazgeçmeyin. Vedd’i, Süva’ı, Yeğûs’u, Yeûk’u ve Nesr’i asla bırakmayın.’ Gerçekten bunlar pek çoklarını saptırdılar. (Ey Rabbim!) Sende zalimlerin şaşkınlığını artır!”[42]

    Rahmeti Taşlamak

    Nûh aleyhisselâmın kavminin ileri gelenleri, uyarılardan ibret almak yerine adım adım helâke sürüklendi. Hz. Nûh aleyhisselâma sözü çok uzattığını, kendileriyle aşırı derecede tartışmaya girdiğini ve ilahlarını kötülediğini söylediler. Haddini aşıp kendi otoritelerini zora soktuğunu ifade ederek bu işten vazgeçmezse O’nu taşlayacakları tehdidinde bulundular.[43] Hz. Nûh aleyhisselâm onların bu tehdidine yiğitçe karşılık verdi: “İlah diye taptığınız bütün varlıklarla toplanıp bana ne yapacağınıza karar verin; ama vereceğiniz karar daha sonra sizi üzmesin. Ardından da bana hiç göz açtırmadan kararınızı uygulayın.”[44]

    İnsanların yüz yıllar boyunca süren inkarları ve kendisine yönelttikleri tehditlerin sonucunda Hz. Nûh (as), kavminin ıslahından ümidini kesti. 950 yıl süren bu mücadelenin sonunda Rabbine ellerini açtı ve: “Rabbim! Kavmim beni yalanladı. Artık benimle onlar arasında hükmünü ver…”[45] “… Ben yenik düştüm, bana yardım et! diyerek Rabbine yalvardı.”[46] Sonra da inkarcı kavmine şöyle beddua etti: “Ya Rabbi! Yeryüzünde dolaşan tek bir kâfir bırakma. Bırakacak olursan onlar senin kullarını yoldan çıkarırlar. Onlar ancak günahkâr ve nankör evlatlar yetiştirirler.”[47] Nûh aleyhisselâm bu sözleriyle Müslüman nesillerin terbiyesinin zalim ve kâfirlere, onların cahilî eğitim sistemlerinin eline bırakılamayacağını da ifade etmiş oluyordu.

    Ey Nûh! Gemiyi Yap!

    Bütün bu samimi mücadelenin sonunda Hz. Nûh’un kavmi için bedduası Rabbinin katında kabul görmüş ve şöyle cevaplandırılmıştır: “Nûh’a şöyle vahyedildi: “Kavminden şu ana kadar iman edenlerden başka kimse iman etmeyecek. Artık onların yaptıklarına üzülme! …Zalimler hakkında artık bana bir şey söyleme. Çünkü onlar suda boğulacaklardır.”[48] “…(Yazık ki) onunla beraber iman eden pek az insan vardı.”[49]



    “(Ey Nûh!) Gemiyi yap!..”[50] Bu vahiyle Allah’ın azabının geleceği ifade edilmiş ve azabın nasıl olacağı da belirtilmiş oluyordu. Azgın toplum suda boğulacak ve artık Allah’ın rahmetini teneffüs edemeyeceklerdi. Hz. Nûh aleyhisselâm gelen emirle birlikte gemiyi yapmaya girişti. Allah’ın vahyettiği şekilde tahtadan yapılan bu gemi çivilerle tutturulmuştu: “Nûh'u da tahtalardan yapılmış, çivilerle çakılmış gemiye bindirdik.”[51]

    Yapılan bu gemi bir deniz kenarında veya bir nehir yatağında inşa edilmiyordu. Herkesin şaşkın bakışları arasında bir dağın tepesinde inşa ediliyordu.[52] Geminin bir deniz sahilinde veya bir su kenarında inşa edilmesi emredilmemiş; denizden uzak bir dağ başında yapılması ferman buyrulmuştu. Burada bizlere ciddi bir mesaj vardı. Şöyle ki, Allah’ın emri, görünürde gerçekleşmesi imkansız gibi duran bir eyleme bizi mecbur bırakabilir. Bu noktada bize düşen hiç itirazsız ilahi emri uygulamak, Nûh aleyhisselâm gibi tam manasıyla teslim olmaktır. Kişisel yorumlarımızı ve endişelerimizi işin içine katmadan, ilahi vahye itaat etmemiz gerekir. Unutmamalıyız ki ilâhî vahiy en üstün hakikati temsil etmektedir ve biz kullar neticelerden değil, emirleri hakkıyla yerine getirmekten mesulüz.

    İnsani bakış açısıyla mantığa aykırı ve imkansız görünen Allah’ın emir ve yasaklarında kullar için zorlu bir imtihan vardır. Bunlara karşı aldıkları tavra göre kullar, doğrulayan sıddîklardan veya yalancılardan olurlar. Asr-ı Saadetteki isrâ ve mirâc olayı da böyle imtihanlardandır. Şöyle ki, Sevgili Peygamberimiz (s.a.s) davetin en zor günlerinde mirâcla teselli edilip ödüllendirildiğinde, bu olay Mekkeli müşriklerce alay konusu olmuştu. O zaman bu olay, bazı zayıf imanlı kimseler tarafından dinlerinden dönmelerinin bahanesi yapıldı. Ama Hz. Ebû Bekir radıyallahu anh karakterliler için mirâc, “sıdk” makamına yükselme vesilesi olmuştu.

    Nûh aleyhisselâm’ın gemi yapma sürecini Kur'ân-ı Kerim şöyle açıklar: “Nûh gemiyi yapıyor, kavminden ileri gelenler ise yanına uğradıklarında onunla alay ediyorlardı. (Nuh onlara) dedi ki: Eğer bizimle alay ediyorsanız, iyi bilin ki siz nasıl alay ediyorsanız biz de sizinle alay edeceğiz.”[53]

    Allah’ın emirlerini yerine getirenlerle alay etmek kâfirlerin yerleşmiş bir karakteridir. Onların bu habis karakteri hiç değişmeden günümüz kafirlerine kadar tevârüs etmiştir. Onlar gün olur, Allah’ın emrine göre örtünenlerle, Peygamberin sünnetine tâbî olanlarla alay eder, gün olur ‘On dört asır öncesinin çöl kuralları’ diyerek Allah’ın kıyamete kadar geçerli kıldığı İslam’daki en üstün kanunları dillerine dolarlar. Onlar hep böyle olagelmişlerdir. Hz. Nûh ile alay edenlerin izinden gidenler, diğer Peygamberlerle de alay etmişlerdir. Rahmete minnet yaraşırken, onlar rahmete zahmet yolunu seçmişlerdir. Âlemlere rahmet Son Peygamberle de alay ettiklerinde Yüce Rabbimiz: “Elbette senden önce de birçok Peygamberle alay edilmişti, fakat alay ettikleri gerçek, alay edenleri dört bir yandan kuşatıp mahvetmiştir.”[54] buyurarak Sevgili Elçisini teselli etmiştir.

    Tûfan Başlıyor

    Yüzyıllar boyu hakka davet edilen insanlar Allah’ın peygamberini inkar etmeye devam edince nihayet Hz. Nûh’un söz ettiği azap gerçekleşmeye başladı. Rabbimizin emriyle yer ve gök, tûfan için harekete geçti; Allah’ın emrini yerine getirmek için yer bütün şiddetiyle su fışkırtmaya, gök olanca bolluğuyla yağmur boşaltmaya başladı:

    “Emrimiz gelip de sular coşup kaynamaya başlayınca “Biz de sağanak sağanak boşalan yağmurla gök kapılarını açtık ve yerden de su fışkırttık. Her iki su kütlesi, belirlenen iş için buluştu. Nûh’u tahtadan yapılmış çivilerle tutturulmuş gemiye bindirdik.”[55]

    “Nûh’a şöyle dedik: “Her canlıdan erkekli, dişili birer çifti ve daha önce suda boğulmasına karar verilenler dışında kalan aileni ve iman edenleri gemiye al. Zaten onunla beraber iman eden pek az insan vardı.”[56]

    Artık zalim kavmin helâk zamanıydı. 950 Sene mühlet verilen, ancak rahmet sağanağından bir damla olsun nasiplenemeyen bu kavim azabı hak etmişti. Acaba Hz. Nûh onlar hakkında son bir fırsat istese kabul olunur muydu? Fakat ilâhî buyruk bu kapıyı da kapattı. Yüce Allah bunu kitabında, “(Biz Nûh’a) Zalimler hakkında bana bir şey söyleme! Çünkü onlar boğulmaya mahkûmdur” diye vahyettik”[57] ayetiyle haber verdi.

    Gemi Yüce Allah’ın belirlediği rotada yol almaya başladı: “Gemi, inkar edilen kimseye (Nûh’a) bir mükâfat olarak gözetimimiz altında yüzüyordu.”[58] Dünyanın her bir yanı tufana kapılırken Nûh aleyhisselâm ve O’na inanan bir avuç mü’min dışında hiç kimse kurtulamadı. Allah’ın emriyle gemiye alınan birer çift hayvan türlerinin selameti için kurtarılmıştı. Artık durması da demir atması da Allah’ın izni, kudreti ve korumasıyla olan kurtuluş gemisi yüzmeye başlamıştı.

    Nûh aleyhisselâmın gemisi kıyamete kadar gelecek mü’minler için eşsiz bir ilham kaynağıydı. Meselâ, Mâlikî Mezhebi’nin kurucusu büyük âlim Mâlik bin Enes rahmetullahi aleyh sünnetin ne kadar önemli, hayatî ve kurtarıcı olduğunu şahane bir benzetmeyle şöyle ortaya koymuştu: “Sünnet, Nûh aleyhisselâmın gemisidir. Ona binen kurtulur. Ona binmeyip ondan ayrı kalan ise boğulur.”[59]

    Görünür bir dümeni olmayan, rotası bulunmayan bir gemi nasıl hedefe ulaşırdı. Halbuki bu gemi Allah’ın emri ile giden bir gemiydi. Onun dümeni de, rotası da; işinde galip, kudreti sonsuz Allah’ın elindeydi. Koskoca kâinatta dünyamız da, denizde yüzen bu gemi gibidir. Rotası yok, dümeni yok gibi gelir insana. Dünyada olagelen hadiselerin gelişigüzel olduğu zannedilir. Dünyanın bir yaratılış amacı olduğunu ve bir hedefe doğru gittiğini söyleyenler bazılarının canını sıkar. Hakka davet onların çok zoruna gider. Davetçilerin çağrısı onları alabildiğine köpürtür. Hop oturup hop kalkarlar. İslâmî davete engel olmak için koştururlar. Fesatları alabildiğine yayılır. Böylelerinin ifsadını engellemek için Kahhâr olan Allah büyük belalar verir. İşte Nûh kavmi de, kendilerine 950 yıl boyunca bin bir şekil ve üslûp içinde anlatılan hakikati inkâr ettiklerinde ilâhî cezayı hak ettiler.

    Nûh aleyhisselâmın ve O’na inanan bir avuç mü’minin[60] gemiye binme zamanı gelince Hz. Nûh şöyle dedi : “Gemiye binin. Onun yüzüp gitmesi de durması da Allah’ın adıyladır.”[61] Yüce Allah Hz. Nûh’u hamde teşvik ederek, “Sen ve beraberindekiler gemiye bindiğiniz zaman: ‘bizi zalim kavmin elinden kurtaran Allah’a hamdolsun’ de”[62] buyurdu. Nûh aleyhisselâm, “Elbette benim Rabbim çok bağışlayıcı, engin merhamet sahibidir”[63] diyerek Rabbine övgüler sundu ve “Allah’ım beni bereketli bir yere indir, muhakkak ki sen barındıranların en hayırlısısın”[64] sözleriyle dua etti.



    “Onlar Senin Ailenden Değil”

    Sular her yanı doldurmuş, her tarafı dağlar gibi dalgalar sarmıştı. Buna rağmen Hz. Nûh’un gemisi selametle yol alıyordu. Çünkü Allah’ın himayesindeydi. İşte bu, Allah’ın gemisiydi ve O istemedikçe Onun gemisini batıracak hiçbir güç yoktu.

    “Gemi dağlar gibi dalgalar arasında onları alıp götürürken, Nûh bir kenarda duran oğluna: “Yavrum! Bizimle beraber gemiye bin. Kâfirlerle beraber olma, diye seslendi. Oğlu: “Beni sulardan koruyacak bir dağa sığınacağım”, deyince Nûh şunları söyledi: “Bugün, merhamet edip korudukları dışında, Allah’ın azabından kurtulacak kimse yoktur.” Derken aralarına bir dalga giriverdi ve oğlu boğulanlara karıştı.”[65] Oğlunun boğulmaya mahkum olduğunu gören Nûh aleyhisselâm bir anlık babalık refleksiyle Rabbine şöyle yalvardı: “Ya Rabbi! Oğlum, ailemdendir”. Böylece O, Yüce Rabbe, ailesini kurtaracağı yolundaki vaadini arz ederek oğlunun kurtuluşunu sağlamaya çalışıyordu. Her şeyi bilen, kendisine asla unutkanlık ârız olmayan âlemlerin Rabbi Allah: “Ey Nûh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı çok kötü bir iştir. Ayrıca hakkında bilgi sahibi olmadığın bir şeyi sakın Benden isteme! Cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum” buyurarak İslâmî düşüncede bir topluluğa aidiyetin ırk ve kan bağından ziyâde, inanç ve amel birlikteliğine dayalı olduğunu kesin olarak hükme bağlamış oluyordu. İşte bu sebeple, İranlı Selmân-ı Fârisî (r.anh) Peygamber Efendimizin ehl-i beytinden sayılırken, aynı sebeple Hâşimoğullarından Ebû Leheb, Peygamberimizin amcası olduğu hâlde ehl-i beytin dışında tutulmuştu.

    Düşüncesinin kusurlu olduğunu anlayan Nûh aleyhisselâm: “Ya Rabbi bilmediğim bir şeyi istemekten sana sığınırım. Şayet beni bağışlamaz ve esirgemezsen hüsrana uğrayanlardan olurum”[66] diyerek hemen Rabbine tövbe etti.

    Nûh aleyhisselâmın çocuğu için son ana kadar çırpınması, çocukların ilk hatalarında hemen defterden silinmeyeceğinin açık delilidir. Hatta birçok kez hataya düşseler de durum aynıdır. Onlar hangi yanlışa düşerse düşsün anne babaya düşen, yavrusunu düştüğü bataklıktan kurtarmaya çalışmaktır. Aslında ailesi içinde Nûh aleyhisselâma iman etmeyen yalnız oğlu değildi. Karısı da iman etmeyenlerin arasındaydı. O, Peygamber olan eşinin sözünü dinlememiş, can yoldaşı olan Rahmet peygamberine ihanet etmişti.[67] Sonuçta Hz. Nûh’un (as) karısı da boğulanlardan oldu. Nûh aleyhisselâm Allah’ın Peygamberi olmasına rağmen oğlu ve karısını bu felaketten kurtaramamıştı.

    Bütün bu anlatılanlarda düşünen bir toplum için dersler ve ibretler olduğu ortaya çıkıyor. Ayetlerle bildirilen hakikat bize, dünya ve âhirette kurtuluşun Peygambere ve Salihlere yakın akraba olmaktan değil, onların davasına yakın olmaktan geçtiğini gösteriyor. Yani önemli olan ırk ve kan yakınlığı değil; iman ve salih amel birlikteliğidir. “…Ey Muhammed kızı Fâtıma! Malımdan dilediğin kadarını iste, (veririm). Ama seni Allah’tan gelen hiç bir şeyden kurtaramam”[68] buyuran Peygamberimiz (sas), kurtuluşun iman ve salih amel dışında hiçbir yolda aranmaması gerektiğini bizlere tebliğ buyurmuştur.

    Allah katında hak olmayan bir konuda hiç kimsenin imtiyaz sahibi olamayacağını, Allah’ın Hz. Nûh’u uyardığı “Sonra cahillerden olursun.” ihtarıyla anlıyoruz: Azabı kendisi getiremeyen Peygamber bu azaptan en yakınlarını bile kurtarmaya yetkili olamıyor. Tufan öylesine dehşetliydi ki Rasûlullah Efendimiz onun şiddetini şöyle anlattı:

    “Yollar sularla dolmaya başladığında bir anne, canından çok sevdiği yavrusu için endişelenmişti. Hemen yavrusunu kapıp bir dağa doğru yola koyuldu. Dağın üçte birine kadar tırmandı. Aralıksız yükselen sular oraya ulaştığında tırmanmaya devam etti ve dağın üçte ikisine kadar çıktı. Sular oraya da geldiğinde dağın zirvesine kadar kaçtı. Nihayet oraya da gelen sular, boğazına kadar yükselince, biricik yavrusunu eliyle başının üstüne kaldırdı ve sel suları onları alıp götürünceye kadar onu yukarıda tuttu.” Bu olayı anlatan Rasûlullah Efendimiz sözlerini şöyle tamamladı: Şayet Allahu Teâlâ Nûh kavminden birisine merhamet edecek olsaydı, işte bu bebeğin annesine merhamet ederdi.[69]

    Tûfan Sona Eriyor

    Tûfan, yeryüzündeki bütün şirk ve küfür ehli yok olduktan sonra Allah’ın emriyle sona erdi: “Ey yeryüzü! Suyunu yut! Ey gök! Suyunu tut! denildi. Sular çekildi, iş bitirildi, Gemi de Cûdî’ye oturdu ve “Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun.” denildi.”[70] Bir hadis-i şerifte bildirildiğine göre yüce Allah, Nûh aleyhisselâmı Recep ayında gemiye bindirmiştir. Hz. Nûh, o ay oruç tutmuş ve halka da oruç tutmalarını emretmiştir. Gemi onları tam yedi ay taşımış, nihayet Aşure günü Cûdî dağında durmuştur. Nûh aleyhisselâm, beraberinde olanlar, hatta vahşi hayvanlar bile Aşure günü Allah'a şükretmek için oruç tutmuşlardır.[71]

    Nûh aleyhisselâmın gemisi tufan boyunca yüzmüş, tufan sona erip yeryüzü şirkten ve müşriklerden tamamen temizlendikten sonra Cudi’ye konmuştu. İmam Buhâri’nin Mücahid’den naklen verdiği bilgiye göre Cûdî, Cezîre’deki bir dağın ismidir.[72] El-Cezîre bölgesi, Dicle ile Fırat nehirleri arasında kalan yerin yukarı kısmına verilen addır. Bu bölge yukarı Mezopotamya olarak da isimlendirilir. Cûdî dağı Güneydoğu Anadolu bölgesinde Türkiye-Irak sınırına 15 km. uzaklıkta, Dicle ırmağının kıyısında bulunan Cizre’nin 32 km. kuzeydoğusunda, Şırnak il merkezine 17 km. mesafededir. Elips biçiminde olan Cûdî dağı üzerinde 2000 metreyi aşan dört doruk vardır. Bunların en yükseği 2114 metredir. Bu tepelerden 2017 m. yüksekliğinde olanı “Nûh peygamber ziyareti tepesi” adını taşır.[73]

    Son zamanlarda Hz. Nûh’un gemisi bir takım Batılı araştırmacılar tarafından ülkemizde Ağrı Dağı’nda aranır olmuştur. Onlar, kendi kutsal metinlerinde geçen “Ararat” kelimesinin Ağrı Dağı manasına geldiği düşüncesiyle bu dağa özel bir ilgi göstermişlerdir. Hâlbuki, Ağrı Dağının bir geminin konmasına ve insanların barınmasına elverişsiz olmasına karşın, Cûdî dağının tepesinin avuç içi gibi oluşu, tûfandan sonra geminin konmasına ve gemidekilerin barınmasına elverişli durumu Kur'ân’ın verdiği bilgiyi desteklemektedir. Bilinmelidir ki Kur’ân, kendisinde hiçbir şüphe olmayan hakikatin ta kendisidir.

    Emirle Binilen Gemiden Emirle İniliyor

    Tûfan’ın bitmesi ve suların çekilmesiyle Hz. Nûh’la beraber gemiye binenler gemiden indiler. Bu gemiye binmek Allah’ın emriyle olduğu gibi inmek de O’nun emriyle gerçekleşmiştir. Nûh aleyhisselâma şöyle seslenildi: “Ey Nûh! denildi. Sana ve seninle beraber olanlardan meydana gelecek ümmetlere, bizden bir selamet ve bereketlerle gemiden in. Fakat senin ve onların soyundan gelecek olan, zalim ve inkarcı insanlara gelince, biz onların bu dünyada belli bir süre yaşayıp geçinmelerine fırsat verecek, sonra da katımızdan bir azaba çarptıracağız.”[74]

    Nûh aleyhisselâmın Allah’a teslimiyeti onları kurtarmıştı. Yaşanan olayların kıyamete kadar gelecek insanlar için ibret olması takdir edildi: “Sonunda O’nu ve gemi arkadaşlarını kurtardık ve bunu âlemlere bir ibret kıldık.”[75] “Onların zürriyetlerini dopdolu bir gemide taşımamız da onlar için büyük bir ibrettir.”[76] “Biz onu geride bir ibret levhası olarak bıraktık. Fakat hani ibret alacak olan?”[77] “Nûh zamanında sular taştığında sizin atalarınızı gemiye bindirdik. Bunu, size bir öğüt ve ibret yapalım ve işitecek kulaklar onu iyice bellesin, diye yaptık.”[78] Tûfandan sonra Nûh aleyhisselâm ve yanındakiler kendilerine evler yaparak yeniden yeryüzüne yerleştiler.[79]

    Hz. Nûh aleyhisselâm bu tûfandan dolayı ikinci Âdem olarak kabul edilir ve insanlığın babası “Ebû’l-Beşer” diye nitelendirilir. Hz. Nûh’un namı kıyamete kadar güzel bir şekilde devam edecektir: “Ve yalnız onun neslini yeryüzünde yaşattık. Ardından da insanlar arasında onun için iyi bir nam bıraktık. Âlemler içinde Nûh’a selam olsun. İşte biz, iyilik eden ve işini güzel yapanları böyle mükâfatlandırırız. Doğrusu, o bizim mü’min kullarımızdandı.”[80]

    “(Tûfandan sonra) Nûh aleyhisselâmın zürriyetini, yeryüzünde devamlı kalanların ta kendileri kıldık.”[81] mealindeki ayet hakkında, Peygamberimiz: “Nûh’un üç oğlu vardı: Sâm, Arapların babası; Yâfes, Rumların babası ve Hâm, Habeşlerin babasıdır” buyurmuştur.[82] İnsanlığın Hz. Nûh’un bu üç oğlundan çoğaldığı ifade edilir.

    Bütün insanlığın atası önce Hz. Âdem, sonra Hz. Nûh’tur. İşte bu yüzden Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’de bazen onlar üzerinden bize seslenir ve bununla onları örnek almamızı ister: “Ey Nûh ile birlikte gemide taşıdığımız kimselerin nesilleri! Şüphesiz Nûh, çok şükreden bir kuldu.”[83] “İşte bunlar, Allah’ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden olup, Âdem’in soyundan, Nûh ile gemide taşıdıklarımızın soyundan; İbrahim ve İsmail soyundan, hidayet yolunu gösterip seçtiğimiz kimselerdendir. Onlara Rahman’ın ayetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlar.”[84]

    Bütün bu ayetlerde anlatılanlar, sadece tarihi birer öykü gibi okunmayıp onlara kulak verilmeli, onlardan ibretler çıkarılmalı ve bu ibretler pratik yaşantımıza yansıması gereken hakikatlere dönüştürülmelidir. Kurtuluş Allah’ı kabul etmekte ve emirlerine samimiyetle bağlanmaktadır.

    Müminlere Dua, Kafirlere Beddua

    Hz. Nûh’un müminlere duası, kafirlere ise bedduası Allah Teâlâ katında karşılık bulmuştur. Kur'ân’da bu durum şöyle ifade edilmiştir: “Nûh’u da hatırla! Hani o daha önce Bize dua etmiş, Biz de onun duasını kabul etmiştik.”[85] “Vaktiyle Nûh da Bize niyazda bulunmuştu. Biz ise ona ne güzel cevap verdik. O’nu ve ailesini o büyük felaketten kurtardık.”[86]

    Hz. Nûh’un kıyamete kadar geçerli olacak duası: “Ya Rabbi! Beni, anne-babamı, mü’min olarak evime girenleri, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları bağışla. Zalimleri ise daha da perişan eyle”[87] idi. Bizler için bu duanın kabul olmasının tek yolu mü’min olmak, mü’min olarak yaşayıp öylece ölmektir. Kafirlere bedduası ise: “…Allah’ım yeryüzünde bir tane bile kafir bırakma, hatta onların zürriyetlerini bile yok et. Zira onlar ancak kafir doğururlar…”[88] şeklinde olmuştur.

    Nûh Aleyhisselâmın Vasiyeti

    Nûh aleyhisselâmdan binlerce yıl sonra, insanlığa rahmet olarak gönderilen hidayet rehberi sevgili Peygamberimiz (s.a.s), Hz. Nûh’un dünya ve ahirette huzura kavuşturacak vasiyetini şöyle haber vermiştir:

    “Vefatı yaklaştığında Nûh aleyhisselâm iki oğlunu çağırdı ve dedi ki: “ Size kısaca şu vasiyeti yapıyorum. Size iki şeyi emrediyorum ve iki şeyi de yasaklıyorum: Allah’a ortak koşmayı ve kibirlenmeyi yasaklıyorum. “Lâ İlâhe İllallah” demeyi emrediyorum. Çünkü gökler ve yer ve bu ikisi arasında bulunanlar bir kefeye, “Lâ İlâhe İllallah” bir kefeye konsa, “Lâ İlâhe İllallah” dünya ve göktekilerden daha ağır gelir. Gökler ve yer bir halka olsalar da “Lâ İlâhe İllallah” onların üzerine konsa onları çatlatır ya da kırar. Size “Subhânallahi ve bi hamdihî” demeyi de emrediyorum. Çünkü bu her şeyin duasıdır. Ve her şey bununla rızıklandırılır.”[89]

    Allah’ın selamı Nûh aleyhisselâmın, Sevgili Efendimiz Hz. Muhammed aleyhisselâmın ve bütün Peygamberlerimizin üzerine olsun.
  • 183 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Bu gördüğünüz küçük kitap küpçük bir hazine. Okudukça notlar aldım ve bu ufacık kitapçık için kocaman bir tanıtım makalesi hazırladım. Bizim bu yüzyıldaki farkındalıktan uzak iman anlayışındaki düştüğümüz acziyetten olsa gerek kitaba kapağından genel bir bakıldığında "Abdullah olmak", "Kul olmak" başlığını görünce pek dikkatimizi çekmiyor, bizde pek bir merak uyandırmıyor, yeteri kadar etkilenmiyoruz. Biz de kuluz elhamdülillah, kulluk ne demek sözde biliyoruz zannediyoruz. Oysa ki daha kitabın takdim bölümünde o kadar etkileyici rivayetler var ki, sözden ve gönülden anlayan bir insan, aktarılan makam ve mevki karşısında gösterilen bu yürekli tavır ve tutumlara, gerçek kulluğun örnekliğine şahit olduğunda hayranlığını gizleyemez ve yeniden şehadet getirir. Günümüzdeki genel manevi hastalıklara ve yanlış anlayışlara da kısaca değinerek dersimizin ne olduğunu tarif edip, Rasulullah'ın (s.a.v.) ve Ashab-ı kiramın örnekliğindeki kulluk anlayışına işaret ederek başlıyor kitap. Sekiz tane Abdullah ismindeki sahabi efendilerimizin örnekliğinde kulluğu inceleyeceğini belirtiyor Muhammed Emin Yıldırım Hocamız. Makalenin bundan sonrasında bendeniz bu şahsiyetlerin öne çıkan özelliklerinden ve hayatlarındaki önemli noktalardan çıkardığım notları sizlerle paylaşacağım. Kitabı hemen alıp okuyamayacaksanız kitabın özeti niteliğindeki bu notlardan istifade edebilirsiniz ama alabilecek durumdaysanız kendinizin altını çizerek okumasını tavsiye ederim;
     
    İlki Abdullah bin Mesud ve Tevhid Örnekliği; İman edenlerin altıncısı, Beş yıl Dârü'l-Erkam'ın tâlim ve terbiyesinde yetişmiş. Yirmi üç yıl Efendimiz (s.a.v.)'in bir an yanından ayrılmamış. Hanefi ekolünün piri. Gözlerini yumduğunda arkasında dört bin civarında alim bırakan yiğit bir alim. Medine'de Efendimiz(s.a.v.)'in kendisine komşu edindiği kişi. Özel müsadesi ile hanesine destursuz girebilen üç beş kişiden biri. Allah Celle celâlühü, zayıf vücuduna rağmen imanla ilmin daima hakikate ve galibiyete kavuşturacağına işareten olsa gerek ufak ayağıyla yerde yatan Ebu Cehil'in bağrına basıp kafasını kopartmayı ona nasip etmiş, Ümmeti Muhammed'in firavununu öldürmek ona nasip olmuştur. Hicri 32, Milâdî 653'te vefat etti.
     
    Abdullah bin Amr ve Ahlak Örnekliği; Hz. Ömer'in iman ettiği yıl, nübüvvetin gelişinin 6. senesinde dünyaya gedi. Daha ufacık bir çocukken Mekke'de kulaktan kulağa yayılan ayetlerle kendi kendine gizlice iman ettiği söylenir. Babası Amr bin Âs, Arabın dehası olarak gösterilen, Mekkenin diplomatik temsilcisidir. O da hicretin 7. yılında, Hudeybiye'nin arkasından birçokları gibi iman etmiştir. Annesi ise Mekke'nin soylu ailelerinden, Rayta bint Münebbih b. el-Haccac, fetih olunca hicretin 8. yılının arkasından o da iman etmiştir. Efendimiz aleyhisalâtü vesselâm hicret ettiğinde o daha 6-7 yaşlarında bir çocuktu. Yıllar yılı imanını gizleyerek yaşamış, hicretten sonra ise kabiliyetli olduğunu gören Efendimiz(s.a.v.); "Senin yerin Suffa mektebidir" demiş, okuma yazma bilmeyenleri ona emanet etmiş ve suffa mektebinin muallimi olmuştur. Kendisi günde bir hatim yapan, geceleri sürekli ibadetle geçirdiği için hanımını ihmalden dolayı ayda bir hatim yapması için peygamber uyarısı almış zahid bir alimdi. Kendisi Efendimiz (s.a.v.) ile 4 yıl birlikte bulundu. Kendisinden ne duyduysa yazdı. Bizlere 700 hadis ulaştırdı. Öyle ki en çok rivayeti bizlere aktaran Ebu Hureyre(r.a.); "Abdullah bin Amr dışında Rasulullah (s.a.v.)'in ashabından hiçbiri benden daha fazla hadis bilmez çünkü o hadisleri yazardı ben ise yazmazdım." demiştir. Bir hazine gibi yanında saklayıp vefat edince tabiinden olan talebesi Mücahide verdiği bu sahifelere; "Sahifetü's-Sadıka/Doğru sahifeler" adını verir. İlk üç halifenin hilafetini gören bu yüce sahabi, babası ile Hz. Osman (r.a.)'ın katillerini bulmak niyetiyle silahsız olarak Sıffin savaşına katıldıysa da Hz. Ali(r.a)'a ilk biat edenlerden birisidir. İlimde bu denli derin olan kendisinin hayatı boyunca sabah namazından sonra yatmadığı ve ailesini de yatırmadığı ifade edilir.
    Hicri 65, milâdî 685'te Kahire'de 70 yaşlarındayken vefat etti.
     
    Abdullah bin Ömer ve İbadet; İnanılmaz derecede sünnete ittibalı, Hafsa validemizin kardeşi olduğundan Efendimiz (s.a.v.) hanesine destursuz girip çıkabilen birkaç bahtiyardan biri. Ablasından dolayı Efendimiz (s.a.v)'a ait hem genel hem de mahrem birçok sünnetin inceliğini öğrenmiş, hem kendisi yaşamış, hem de başkalarına yaşatmıştır. Nüvüvvetin 3. Yılı dünyaya geldi. 10 yaşındayken babası Hz. Ömer (r.a.) ile Medine'ye hicret etti. Medine’ye varır varmaz inşa edilmekte olan Mescid-i Nebevinin Suffa Mektebi talebesi oldu. Evine özlem duyar da mescidi terk eder diye hiç evine gitmedi. Evlerinin önünden geçerken bu özlem endişesi ile gözlerini kapadığını ifade eder. Yaşı ufak olduğundan Bedir ve Uhud'a istediği halde Efendimiz(s.a.v)'in müsadesi olmayınca katılamamış, diğer tüm seferlere katılmıştır. Hicretin 49. yılında 60 yaşlarındayken İslam ordusu ile İstanbul'a kadar gelmiştir. Hem cihad hem de ilim aşığı bir kişiliktir. 2630 hadis rivayet etmiştir. Adaşı Abdullah bin Mesud(r.a.) onun için; "İlimde o genç nesil içerisinde Abdullah bin Ömer gibi birini göremedik." demiştir. Gerek sahabeden gerek tabiinden birçok talebesi olmuştur. Şafii ve Maliki mezheplerinin öncü imamıdır. Efendimize (s.a.v.) olan ittibası o kadar büyüktü ki O'nun namaz kıldığı yerleri öğrenip oralarda namaz kılar, yürüdüğü yollarda yürürdü. Öyle ki Hz. Âişe annemiz Efendimizi (s.a.v.) adım adım izlemede onun gibi birini görmediğini ifade etmiştir. Bu büyük sahabi Haccacın yaptırdığı suikast sonucunda bir kaza süsü ile zehirlenerek 82 yaşında şehid edilmiştir. Kendisi hicret ettiği medineden, mekkeye geldiği için medinedeki hicretinden ayrı düşmemek adına, mekkenin harem sınırları dışında bir yere defnedilmeyi oğlu Sâlim'e vasiyet etmiş ve şu anda kabri mahallelerin arasında kalan bir evin bahçesindedir.
     
    Abdullah bin Abbas ve İlim; Hibrü’l Ümme, yani Ümmetin Dahisi; Hibrü’l Arab, yani Arabın Dahisi, ki bunu Sasani hükümdarı demiştir; Tercümânül-Kur’ân, yani Kur’ân’ın Tercümanı; Bahrü’l Ümme, yani Ümmetin İlim Denizi; Rabbâniyü’l Ümme, yani Ümmetin Rabbâni Âlimi; Fakîhü’l Ümme, yani Ümmetin Fakihi; İmamül-Ülema, yani Âlimlerin İmamı; Sultanü’l Müfessirin, yani Müfessirlerin Sultanı. Bu lâkabı kendisine veren kendisi de büyük bir ilim abidesi olan Abdullah bin Mes’ûd’dur. Doğduğu ilk günü Efendimiz’den (s.a.v.); "Allah’ım! Onu dinde fakih kıl ve ona tevili öğret!" diye duâ etmiştir. Efendimizin eşleri olan 2 teyzesi Zeynep bint Huzeyme ve Meymûne bint Hâris’ten (r.a.) onlarca bilgi öğrendi. Hendek gazvesinin yapıldığı sene abisi Fadl 12, kendisi 8 yaşında iken kureyş ordusunun içine gizlenerek hicret etti. Hadis rivayetinde 5. sırada yer alıp 1660 hadis rivayet etmiştir. Efendimiz (s.a.v.)’ i 6 yıl boyunca bir gölge gibi takip etti ve vefat ettiğinde 13-14 yaşlarında bir çocuktu. Çocuk yaşına rağmen Hz. Ömer (r.a.)’ın hilafet döneminde kendisine taktığı "ihtiyarların genci" lakabıyla Bedir ehli sahabilerin danışma meclisinde olurdu. Daha 16-17 yaşlarında kendisinden fetva alınacak kadar çok ilmi vardı. Hz. Osman (r.a.)’ın hilafet günlerinde onlarca sahabi olmasına ve daha 30 yaşında olmamasına rağmen Hac emiri tayin edildi. Amcasının oğlu Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti döneminde daima onun yanında oldu. Tahkim olayında Hariciler onu tekfir ederek küfürle itham ederken İbni Abbas(r.a.) getirdiği delillerle 2000 kadar kişi sayesinde tevbe ederek ve tekrardan gelip Hz. Ali(r.a.)’a biat etmiştir. O aynı zamanda büyük bir mücahiddi. Kuzey Afrika’da, Azerbaycan’da, İran’da ve 667’deki içlerinde Ebû Eyyub El-Ensârî (r.a.)’ın da bulunduğu İstabul seferine katılmıştır. Hicri 61’de Kerbelâ’da Hz. Hüseyinin şehadeti üzerine 7 yıl boyunca ağlamış ve ağlaya ağlaya gözleri kör olmuş ve hicri 68’de 70 yaşında Taif’te vefat etmiştir. Cenaze namazını Hz. Ali (r.a.)’ın alim ve fâzıl oğlu Muhammed bin Hanefiyye kıldırmıştır.
    Abdullah bin Selâm ve Teslimiyet; Medine’de doğmuş, üç yahudi kabilesinden Benî Kaynuka’ya Mensuptur. Soyu Hz. Yusuf’a (a.s.) dayanır. Asıl adı erişilemez, ulaşılamaz anlamına gelen Husayn iken Efendimiz kibir ve büyüklenme anlamı olan bu ismini Abdullah olarak değiştirmiştir. Kendisi bundan sonra; "Bana Abdullah diye hitap etmeyene dönüp bakmadım." demiştir. Kendisi âlim bir kişiydi. Babası Selâm bin Hâris bölgede tanınan meihur Arap alimlerinden biriydi. Oğlunu da âlim olarak yetiştirmişti. Tevrat metinlerinin hafızı, onlarca tefsirini de ezbere bilirdi. O tefsirlerde gelecek Nebî’nin haberlerini okur, vasıflarına ve alametlerine dair birçok bilgiyi bilirdi. Efendimiz (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde kendisinin hak peygamber olup olmadığını tespit edebilmek için üç soru belirlemişti ama gelip kendisini ilk uzaktan gördüğünde daha soruları sormadan; "Bu Allah Rasulü’dür! Vallahi bu yüz yalancı yüzü olamaz demiştir." Kendisinin iman etmediğini zanneden yahudi heyeti, Efendimiz (s.a.v.) önünde onu övgülerle anlatırlarken, saklandığı yerden çıkıp kendisinin iman ettiğini söyleyince onu itham etmeye kalkmışlar ve o da kendisi de yahudi milletinden olmasına rağmen onların ne kadar yalancı, iftiracı, zalim ve gaddar olduklarını söylemiştir. Abdullah bin Selâm’ın adı siyer ve meğazi kitaplarından çok tefsir kitaplarında geçmektedir çünkü onun ve onun gibi olanlar hakkında 21 ayet nazil olmuştur. Kendisi Efendimiz (s.a.v.’den 25 hadis rivayet etmiş olmasına rağmen alim kişiliği ile fetva noktasında sayılı alimlerden biridir. Özellikle Hz. Osman (r.a.) hilafetinde kendisi ile ayrı bir dostluğu ve yakınlığı olan Abdullah bin Selâm, Hz. Ali (r.a.)’ın hilafeti zamanında ordunun içinde Hz. Osman(r.a.)’ı öldüren asîlerin olmasından ötürü Hz. Ali (r.a.)’a biat etmemiş olmasına rağmen, "O bizden olan iyi bir adamdır!" demiştir. Hicri 43 yılında Medine-i Münevvere’de vefat etmiştir.
     
    Abdullah bin Zübeyr ve Mücadele; Hem teyzesi hem manevi Annesi Hz. Âişe (r.a.). Annemiz vefat ettiğinde kabrine onu o ve kardeşi Ueve indirdi. Babası ilk iman edenlerden ümmetin havarisi ünvanlı Zübeyr bin Avvam (r.a.). Bu baba Efendimiz (s.a.v.)’in anne tarafından halasının oğlu, baba tarafından hatice annemizin kardeşinin oğludur. Bu yakınlıktan dolayı da her gün Efendimiz (s.a.v.)’in evindeydi. Mekkenin son demlerinde Hz. Ebu Bekir (r.a.)’ın kızı Esmâ bint Ebi Bekir’le evlendi. Abdullah bin Zübeyr böyle şerefli bir ailenin evlâdıdır. Hicretin ikinci ayında doğan Abdullah bin Zübeyr (r.a.) mescide getirildiğinde Efendimiz (s.a.v.) onun için "Allah’ım! Bu çocuğu müslümanlar için bir sevinç vesilesi kıl" dedi ve "Onun ismi dedesinin ismi, onun künyesi de dedesinin künyesidir." diyerek dedesi Hz. Ebu Bekir(r.a.)’ın gerçek adı olan Abdullah bin Osman’ın adına işaret ederek Abdullah ismini verdi. Bu kutlu bebeğin konuşmaya başlarken ilk telaffuz ettiği kelime "seyf", "yani kılıç" oldu. Yiğit babanın yiğit evlâdı olacağını işaret ediyordu. Daha 5 yaşındayken Hendekte bulundu. Mute savaşına katılmayı hevesle arzularken daha bir çocuktu ve Efendimiz (s.a.v.) ona ve yanındaki arkadaşlarına Medineyi emanet ederek gönlünü aldı. Daha 13 yaşında dedesi Hz. Ebu Bekir (r.a.) hilafetinde yalvara yakara Yermük Savaşına katıldı. Hz. Osman(r.a.) hilafetinde 21-22 yaşlarında bir delikanlıydı. İatanbul seferlerine varıncaya kadar birçok sefere katıldı. O hem böyle bir mücahid hem de "Hamâmetü’l Mescid" "Mescid Güvercini" lâkabıyla anılacak kadar da ibadetine düşkündü. Hz. Osman(r.a.) için canını oetaya koyan üç beş kişiden biridir. Cemel vakasında Teyzesi/Annesi Hz. Âişe(r.a.)’ın hep yanı başındaydı. Bu olaydan sonra sünuket tavrı takındı. Hz. Ali (r.a.)’ın hilafetinde Sıffin savaşında yoktu. Hakem olayına gözlemci olaral katıldı. Hz. Hasan (r.a.)’ın 6 aylık hilafetinde de tavrı aynıdır. Emevîlerin valisi Muaviye b. Ebî Süfyân(r.a) halife olunca da tavrı aynıdır ama ona biat etmemiştir. Onunla birlikte Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin (r.a.), Hz. Ömer’in oğlu Abdullah(r.a.), Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman(r.a.) da biat etmemiştir. Hz. Muaviye(r.a.) oğlu Yezidi veliaht tayin edince
    Abdullah bin Ömer(r.a.) Taife, Hz. Hüseyin(r.a.) Kûfe’ye gitti. Abdullah bin Zübeyr(r.a.) ise Mekke’de kaldı. Hicretin 63. Senesinde hilafetini ilân etti. Artık Şam’da bir halife, Mekke’de bir halife vardı. 9 yıl hilafet bu şekilde devam etti. Emeviler onu ortadan kaldırmaya muvaffak olamayınca o günün halifesi ve Abdullah bin Zübeyr(r.a.)’ın çocukluk arkadaşı olan Abdülmelik bin Mervan(r.a) tarafından çağının firavunu sayılan Haccâc-ı Zalim görevlendirildi. Onunla savaşarak başarılı olamyacağını anlayan Haccac, onu Kâbe’de muhasara altına aldı. Annesi Hz. Esmâ bint Ebu Bekir (r.a.), kesinkes şehadete kavuşuncaya kadar onun hep destekçisi oldu. Haccac’ın komutanlarından biri olan Tarık bin Amir onun cesareti için; "Analar böyle bir yiğit doğurmadı" demiştir. Bedeni kâbeye çarmıha gerilen bu şehidi annesi Esmâ validemiz 97 yaşındayken defnetti. Birkaç ay sonra da kendisi Rahmana yürüdü.
     
    Abdullah bin Cahş ve Şehâdet; İlklerin Sahabisi; İlk iman edenlerden. İlk seriyyenin ilk komutanı. Allah adına savaş içerisinde bir müşriğin kanını akıtan ilk sahabi. İslam adına ilk esir alan komutan. İslam adına ilk ganimet elde eden komutan. Halifelerden önce islam tarihinde komutanlara verilen isim olarak ilk kez "Emirü’l-Mü’minîn" ifadesini alan, İslam’da ilk kez bir emirnamenin Efendimiz (s.a.v.) tarafından yazılıp emanet olarak verdiği kişi. Daha ayet yokken ilk kez; "Ganimetlerin beşte biri Peygamber’in hakkıdır." diyerek ayıran da odur. Annesi Ümeyme bint Abdülmuttalib, Efendimiz (s.a.v.)’in öz halasıdır. Dayıları ise Hz. Abbas, Ebû Talib, Zübeyr bin Abdülmuttalib,  Hamza(r.a). Nübüvvet geldiğinde o 25 yaşında iman etmiş, Mekke’de 6 yıl süren türlü baskı ve işkencelerden sonra 2. Habeşistan hicrerinin mensuplarından oldu. 7. Yıl sonunda mekkeye geri döndü ve 12. Yılın sonlarına doğru yakınlarıyla birlikte Medine’ye hicret etti. Ebu Cehil geride bıraktığı evlerine el koyup satışa çıkardı. Durumu Efendimiz (s.a.v) anlatınca ona; "Üzülme! o evine karşılık Allah’ın sana cennette daha güzelini vermesini istemez misin?" diye sordu. Medine’ye varınca onun gibi şehadet sevdalısı Âsım bin Sabit ile kardeş oldu. Bedirde şehadet ona nasip olmadı. Uhud savaşı heöen başlamadan önce Sa’d bin Ebi Vakkası aradı. Onunla karşılıklı duâ etmek istediğini söyledi. Şu duâya bakın; "Ya Rabbi! Savaş meydanında karşıma güçlü bir düşman çıkar. Ben onunla çarpışayım. O beni öldürsün. Burnumu ve kulaklarımı kessin. Yarın senin huzuruna çıktığımda Sen bana: Ey kulum, burnun ve kulakların nerede? Burnun ve kulakların neden kesildi? dediğinde Ben senin ve Rasûlü’nün rızası için kesildi diyeyim dedi. Abdullah’ın duası bittiğinde söz verdiğim için Amin de demek zorunda kaldım dedi Ebî Vakkas(r.a.). Abdullah Bin Cahş iman yolunda Sadece 16 yıl yaşadı. Uhud’un meydanında böyle bir akıbetle hayatını tamamladı. Uhud meydanında kabri dayı - yeğen olarak Hz. Hamza(r.a.) ile yan yanadır.
     
    Abdullah bin Ca’fer ve Cömertlik; Babası Ca’fer bin Ebî Talib, Annesi Esmâ bint Ümeys(r.a.). Babası Efendimiz(s.a.v.)’in pek sevdiği amcası Ebu Talib’in oğlu. Nübüvvetin gelmesiyle bu baba daha 25 (veya 32) yaşında iman ederek Mekkede 6 sene Darü’l Erkam’daki yerini aldı. Daha gencecikken bu şanlı baba Hz. Ali(r.a.) ile Efendimiz(s.a.v.) arkasında namaz kılıyorlardı. Habeşistana eşiyle birlikte hicret edenlerdendi. Efendimiz(s.a.v.) talimatıyla Hayber fethedilinceye kadar tam 14 sene orada kaldılar. Daha ilk senesi dolmadan Esmâ validemiz gebe kalmış ve miladi 616’da Abdullah bin Ca’fer doğmuştu. Aynı sene Necaşinin de çocuğu olmuş, o da çocuğuna Abdullah ismini koymuş ve Esma validemizden ricada bulunarak onun çocuğunu da emzirmesini istemiş ve kabul edince iki Abdullah süt kardeşi olmuşlardır. Hicretin 7. Yılı Hayber seferi olunca Medine yolunu tutuyorlar ve Efendimiz(s.a.v.) ile dönüş yolunda karşılaşıyorlar. Efendimiz(s.a.v.) uzun yıllar görmediği amcasının oğlu Hz. Cafer(r.a.)’ı görünce onu alnından öpüyor, sarılıyor ve şöyle diyor; "Vallahi bilmiyorum Hayber’in fethine mi sevineyim yoksa Ca’fer’in gelişine mi!". Medine’ye vardıklarında Efendimiz(s.a.v.) onlara
    bir ev hediye ediyor ve hemen her gün onları ziyaret ediyordu. Daha 13 ay geçmemişti ki Efendimiz(s.a.v.) Mûte’ye ordu göndermek için 3000 kişilik bir ordu hazırlanmasını emir vermişti ve hiç yapmadığı bir şeyi yaparak şehit olmaları halinde birbirlerinin yerine geçecek peş peşe üç komutan tayin etmişti. Bu şanlı baba ordunun ikinci komutanı tayin edildi. O günler Medine’deki Yahudi bir âlim olan Nu’man b. Funhus bu hadiseyi duyuyor ve anında Efendimiz’e (sas) gelerek diyor ki: “Ebü’l-Kasım, gerçekten sen bir peygamber isen söylediğin üç isim de ölür. Çünkü Beni İsrail’in peygamberlerinden biri bir komutanın yerine başka bir komutan atamışsa asla o komutan sağ olarak savaştan dönmemiştir." Efendimiz (sas) bu Yahudi âlime de hiçbir şey söylemiyor çünkü Efendimiz de bunun böyle olacagını çok iyi biliyordu. O isimleri Efendimiz’e (s.a.v.) söylettiren Allah’tı. Bu olayın ardından bu yahudi alim peşpeşe bu 3 yiğidin yanına giderek onlara bu bildiğini anlatıp onları savaştan geri durmaya yönelik kışkırtıyordu. 3ü de tavizsiz bir şekilde şehadet için savaşa gittiler. Denilen gibi de oldu. Peşpeşe söylendiği gibi üçü de şehit düşünce orduyu Halid bin Velid komuta etti ve 3000 kişilik ordu 10.000 kişilik rum ordusunu püskürterek medineye geri döndü. Efendimiz (s.a.v.) Esmâ validemize şehadet haberini verirken onun cennette iki kanadının olduğunu, onun Tayyar olduğunu söyledi. Birkaç gün sonra üç yeğenini de yanına çağırtıp öpüp kokladıktan sonra özellikle; "Abdullah’ın yapacağı alışverişleri kârlı ve bereketli eyle!" diye üç kez tekrarlayarak duâ etti. Kendisi der ki; "Hz. Peygamber (s.a.v.) bana o duaları yaptıktan sonra neye elimi attıysam hep bereketlendi ve hep ziyadeleşti. O hayatının büyük bir kısmını ticaretle geçirdi ve şu lakaplara layık görüldü; "Cömertlik Deryası, Cömertler Kutbu, Abidesi..." Kitaplar kaç kez onun malının tamamını infak ettiğini, medineye dışarıdan gelen 1000lerce hacıya yemek ikram ettiğini, yanına bir ihtiyacı için gelenin asla eli boş dönmediğini yazar. "Biz iyiliği para ile satmayız!" sözü meşhur olmuştur. Kendisinin en meşhur cömertliğine dair olaylardan biri ise Gazzalinin İhyasına giren şu rivayettir; Bir hurma bahçesinde öğünü 3 parça ekmek olan bir kölenin hakkını bir köpeğe ikram ettiğine şahit olunca, köleyi hurma bahçesiyle birlikte sahibinden satın alarak, köleyi azad etmiş ve hurma bahçesini de ona hediye etmiştir. (Bu rivayet beni çok etkilemişti.) Efendimiz (s.a.v.) ne zaman onu görse; "Ey iki kanatlının oğlu! Allah’ın selâmı üzerine olsun!" diyerek bağrına basardı. Efendimiz(s.a.v.) vefat ettiğinde 15 yaşında bir delikanlıydı. Babasından sonra ise Esmâ validemiz Hz. Ebu Bekir (r.a.) ile evlendi. Hz. Ebu bekir vefat edince de Abdullaha Amca olan Hz. Ali(r.a.) ile evlendi. Bu kutlu Abdullah bu büyük insanların dizleri dibinde, onların terbiyesiyle yetişti. Abdullah bin Ca’fer ilk üç halife devrinde pek görünmemekle birlikte Hz. Ali(r.a.) hilafeti döneminde çok aktiftir. Cemel’de, Sıffin’de, Nehveran’da, Hakem olayında amcasının hemen yanı başındadır. Hz. Ali(r.a.)’ı şehit eden harici Abdurrahman bin Mülcem’in cezasını da o uygulamıştır. Bu şehadetten sonra kendisi hayatının geri kalan zamanlarını Medine’de geçirmiştir. Kerbelâya katılmamış ama Hz. Hüseyin(r.a.)’ı defalarca uyararak Hanımı Hz. Zeyneb’i ve oğulları Avn ile Muhammed’i Hz. Hüseyin ile birlikte Kûfeye doğru göndermiştir. Hz. Hüseyin’in ve oğullarının şehit edildikleri haberini alınca günlerce göz yaşı dökmüştür. Siyasi zorluklsrla geçen ömrünü hicri 80, miladi 700 de, 84 yaşında tamamladı ve Cenaze namazını dönemin medine valisi Hz. Osman(r.a.)’ın oğlu Ebân bin. Osman kıldırdı ve Cennetü’l Baki’ye defnedildi. Bu cömertlik abidesi Efendimiz(s.a.v.)’den 25 hadis rivayet etmişti. Bu kitabı alın, hem kendiniz okuyun, hem tüm sevdiklerinize okuyun. "Abdullah" hiç böyle güzel anlatılmadı... Vesselâm.
     
  • Peygamberler Sultanı (sas), mi'rac yüceliklerinden –adeta bir vefa duygusuyla– geri dönerken yanında ümmetine çok büyük hediyeler getirmiştir.

    Birincisi: Beş vakit farz namazı getirmiştir. İhsan şuuruyla kılınan namazlar, ümmetin mi'rac asansörleri olacaktır.

    İkincisi: “Amenerrasulü” diye bilinen ayetleri getirmiştir. (Bakara Suresi, 2/285–286)

    üçüncüsü: İsra Suresi'nin 22–39. ayetlerinde(1) bahsedilen on iki adet İslam prensibini getirmiştir. (2)

    Dördüncüsü: Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmadan ölen kimselerin günahlarının affedileceği ve Cennet'e girecekleri müjdesini getirmiştir.

    Beşincisi: İyi amele niyetlenen kişiye –onu yapamasa bile– bir sevap; eğer yaparsa on sevap yazılacağı; fakat kötü amele niyetlenen kişiye –onu yapmadığı müddetçe– hiçbir günahın yazılmayacağı; ancak işlediği zaman da sadece bir günah yazılacağı müjdesini getirdi.

    Tahiyyat Duası, Allah ile Hz.Muhammed Arasındaki Konuşmadır.

    Bir diğer hediye de, Mi'rac gecesi Allah ile karşılıklı selamlaşma ve sohbetlerinden bazı sözleri getirmiştir ki et–Tahiyyatü diye meşhur olan bu sözler, bütün namazlarda teşehhütte otururken okunmakla Mi'racda Allah ile Habibi (sas) arasındaki o kutsi sohbeti hatırlatmakta ve benzeri bir mükalemeye namaz kılanı mazhar etmektedir. (3)

    Evet Zat–ı Ahmediye, bütün velayetlerin üstünde bir külliyet ve ulviyetle tezahür eden velayetinin bir neticesi olarak İlahi kemal mertebelerinde seyrü süluk olan Mi'rac (4) ile huzur–u kibriyaya uzanan yolu açmıştır. Kapıyı da açık bırakmıştır ki, arkasındaki evliyayı ümmet, ruh ve kalp ile o nurani caddede, Mi'rac–ı Nebevi'nin gölgesinde seyrü süluk edip istidatlarına göre yüce makamlara çıkıyorlar. (5) Mi'rac'ta farz kılınan beş vakit namaz, mü'minin mi'racıdır; (6) ve Mi'rac–ı Ekber'in (Efendimiz'in Mi'racı) cilvesine mazhar (7) olan bir mi'rac–ı asgar (küçük mi'rac'tır. (8) Bu mi'racın zirvesi ise secde halinde yaşanır, (9) kulun Allah'a en yakın olduğu anda. Her mü'min, namazın fiil ve rükünlerine fikrini bindirip, bir nevi mi'rac ile kainatı arkasına atıp huzura kadar gider. (10)

    Bediüzzaman'ın Miraç Yorumu

    Bediüzzaman Hazretleri:“Leyle–i Mi'rac, ikinci bir Leyle–i Kadir hükmündedir. Bu gece mümkün oldukça çalışmakla kazanç birden bine çıkar. Şirket–i maneviye sırrıyla, inşaallah her biriniz kırkbin dil ile tesbih eden bazı melekler gibi, kırk bin lisan ile bu kıymetdar gecede ve sevabı çok bu çilehanede ibadet ve dualar edeceksiniz ve hakkımızda gelen fırtınada binden bir zarar olmamasına mukabil, bu gecedeki ibadet ile şükredersiniz.” (11)sözleriyle bu gecenin manevi bir fırsat bilinip değenlendirilmesi gerektiğine dikkat çekmişlerdir.(12)


    1) “Allah'tan başkasına kulluk etmeyin. Ana–babanıza da iyi davranın. Akrabaya, yoksula, yolcuya hakkını verin. Gereksiz yere de saçıp savurarak israfçı ve cimri olmayın. Geçim endişesi ile çocuklarınızın canına kıymayın. Zinaya yaklaşmayın. Haklı bir sebep olmadıkça Allah'ın muhterem kıldığı cana kıymayın. Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Ahdinizi yerine getirerek verdiğiniz sözü tutun. ölçtüğünüz zaman tastamam ölçün ve doğru terazi ile tartın. Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma.” (İsra, 17/22–39).
    2) Müslim, İman, 264.
    3) Said Nursi, Şualar, s.77–79.
    4) Said Nursi, Sözler, s.561, 563.
    5) SaidNursi, Sözler, s. 580; Nursi, Mektubat, s.306.
    6) Kaynaklarda bu manayı gösterir şekilde bazı hadisler bulunmaktadır: “Sizden biriniz namaza durduğunda Rabbiyle münacat edip konuşur.” “Cenab–ı Hakk'ın namaz kılan kula teveccühü ve ikbali devam eder, ta ki kul namazdan çıkıncaya kadar (ya da kul sağına–soluna dönünceye kadar).” Buhari, Salat, 39; Müslim, Mesacid, 54; Salat, 108, 121; Müsned–i Ahmed, 2/26, 34, 36, 129.
    7) Said Nursi, Şualar, s. 92, 643.
    8) Said Nursi, Şualar, s.645.
    9) Said Nursi, Mesnevi–yi Nuriye, s.63; Nursi, Sözler, s.47.
    10) Said Nursi, Sözler, s.572. ümmet de insilah–ı külli denilen bir haletle bir nevi mi'rac yapmaktadır. İnsilah–ı külli: Kulun (mutasavvıfın) unsurlardan mürekkep olan kesif madde bedeninden çıkarak, bütün unsurları bırakıp alem–i gaybdan olan latif cesediyle semalara uruc etmesi olayına denir. Bkz. Yazır, Muhammed Hamdi, 5/315152, Eser Neş.İstanbul.
    11) Said Nursi, Şualar, s.499; Tarihçe–i Hayat, s.598, Envar Neşriyat, İstanbul, 1989.
    12) Bediüzzaman Hazretleri bazen kandil gecelerini iki gece olarak değerlendirirdi. örneğin bir defasında Mi'rac gecesini iki gece olarak kutladığını kendisi belirtmektedir. [Nursi, Emirdağ Lahikası, 2/65>.
  • Amenerrasulü suresi ne anlatıyor? Amenerrasulü (Amener Resulu) okumanın fazileti ve sırları nelerdir? Amenerrasulü suresi Arapça, Türkçe okunuşu, anlamı ve tefsiri… Amenerrasulü (Amener Resulu) duası ile ilgili hadisler neler? Amenerrasulü ne zaman ve nerede indirilmiştir? Amenerrasulü dinlemek istiyorum (Fatih Çollak Hoca) diyenler ve araştıranlar için hakkında bilinmesi gereken herşey…
    Yatsı namazlarından sonra okunan "Amenerrasulü" duasının fazileti ve sırları, Arapça, Türkçe okunuşu, anlamı, tefsirini sizler için derledik.

    Ebu Umame (r.a.)'den rivayet edildi ki, Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdu:

    "Dört şey Arşu'r-Rahman'ın altındaki hazineden (Cennet hazinelerinden) indirilmiştir. Bunlar Fatiha-i Şerif, Ayete'l-Kürsi, Sure-i Bakara'nın sonu (Amenerresulü) ve Kevser Suresidir." (El-Mütteki, Kenzu'l Ummal, 1/558)

    “Bakara sûresinin sonunda iki âyet vardır ki, bir gecede okuyana onlar yeter; onu her türlü kötülüklerden korur.” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’an 10; Müslim, Müsâfirin 255)

    Amenerrasulü Bakara suresinin 285. ve 286. ayetlerinde yer almaktadır. Bu iki âyet “Amener-RasUlü” ismiyle meşhur olmuştur. Peygamberimiz’e Miraç gecesi vahyedilmiştir. (Müslim, İman 279)

    Bakara suresi Mushafta ikinci, nüzûl sıralamasında 87. sûredir, Medine’de nâzil olmuştur. Kur’an’ın en uzun sûresidir. Tamamının bir nüzûl sebebi olmamakla birlikte birçok âyeti için özel iniş sebepleri vardır.

    اٰمَنَ الرَّسُولُ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْهِ مِنْ رَبِّه۪ وَالْمُؤْمِنُونَۜ كُلٌّ اٰمَنَ بِاللّٰهِ وَمَلٰٓئِكَتِه۪ وَكُتُبِه۪ وَرُسُلِه۪ۜ لَا نُفَرِّقُ بَيْنَ اَحَدٍ مِنْ رُسُلِه۪۠ وَقَالُوا سَمِعْنَا وَاَطَعْنَا غُفْرَانَكَ رَبَّنَا وَاِلَيْكَ الْمَص۪يرُ لَا يُكَلِّفُ اللّٰهُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۜ لَهَا مَا كَسَبَتْ وَعَلَيْهَا مَا اكْتَسَبَتْۜ رَبَّنَا لَا تُؤَاخِذْنَٓا اِنْ نَس۪ينَٓا اَوْ اَخْطَأْنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تَحْمِلْ عَلَيْنَٓا اِصْرًا كَمَا حَمَلْتَهُ عَلَى الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِنَاۚ رَبَّنَا وَلَا تُحَمِّلْنَا مَا لَا طَاقَةَ لَنَا بِه۪ۚ وَاعْفُ عَنَّا۠ وَاغْفِرْ لَنَا۠ وَارْحَمْنَا۠ اَنْتَ مَوْلٰينَا فَانْصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِر۪ينَ

    AMENERRASULÜ TÜRKÇE YAZILIŞI OKUNUŞU
    Amenerrasulü bi ma ünzile ileyhi mir rabbihi vel mü'minun, küllün amene billahi ve melaiketihi ve kütübihi ve rusülih, la nüferriku beyne ehadim mir rusülih, ve kalu semi'na ve eta'na ğufraneke rabbena ve ileykel masiyr. (Bakara-285)

    La yükellifûllahü nefsen illa vüs'aha, leha ma kesebet ve aleyha mektesebet, rabbena la tüahizna in nesina ev ahta'na, rabbena ve la tahmil aleyna isran kema hameltehu alellezine min kâblinâ, rabbena ve la tuhammilna ma la takate lena bih, va'fü anna, vağfir lena, verhamna, ente mevlane fensurna alel kavmil kafirin. (Bakara-286)

    AMENERRASULÜ ANLAMI
    " Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, mü'minler de (iman ettiler). Her biri; Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler ve şöyle dediler: "Onun peygamberlerinden hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz." Şöyle de dediler: "İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır."(Bakara-285)
    Allah bir kimseyi ancak gücünün yettiği şeyle yükümlü kılar. Onun kazandığı iyilik kendi yararına, kötülük de kendi zararınadır. (Şöyle diyerek dua ediniz): "Ey Rabbimiz! Unutur, ya da yanılırsak bizi sorumlu tutma! Ey Rabbimiz! Bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme! Bizi affet, bizi bağışla, bize acı! Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et." (Bakara-286)

    AMENERRASULÜ OKUMANIN FAZİLETİ VE FAYDALARI
    Bu iki âyet “Âmene’r-Rasûlü” ismiyle meşhur olmuştur. Peygamberimiz’e Miraç gecesi vahyedilmiştir. (Müslim, İman 279) Bunların faziletiyle alakalı olarak Allah Rasûlü (s.a.v.) şöyle buyurur:

    “Bakara sûresinin sonunda iki âyet vardır ki, bir gecede okuyana onlar yeter; onu her türlü kötülüklerden korur.” (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’an 10; Müslim, Müsâfirin 255)

    "Bu iki ayet bir evde üç gece okundu mu artık şeytan o eve yaklaşamaz." (Tirmizî, Sevâbu’l-Kur’ân 4)

    "Peygamber Efendimiz’e (sas) miraçta üç hediye verilmiştir: Beş vakit namaz, Bakara Sûresi’nin son iki ayeti, ümmetinden Allah’a şirk koşmadan ölenlerin büyük günahlarının bağışlanacağı müjdesi." (Müslim, Îman, 279)

    “Allah Teâlâ, Bakara sûresini iki âyetle sona erdirdi ki, bunları bana arşın altındaki bir hazineden verdi. Bunları öğreniniz, kadınlarınıza, çocuklarınıza belletiniz, öğretiniz. Çünkü bunlar hem rahmettir, hem duadır, hem Kur’an’dır.” (Dârimî, Fezâilü’l-Kur’an 14)

    "Dört şey Arşu'r-Rahman'ın altındaki hazineden indirilmiştir. Bunlar Fatiha-i Şerif, Ayete'l-Kürsi, Sure-i Bakara'nın sonu (Amenerresulü) ve Kevser Suresidir." (El-Mütteki, Kenzu'l Ummal, 1/558)

    Resûlullah (aleyhissalâtu vesselâm) Bakara Suresi'nin son iki ayetinin "cennet hazinelerinden", "Arş-ı Âzam'ın altında bulunan hazine"den alınmış olduğunu belirtmiştir.(bkz. İ. Canan, K. Sitte, Muhtasar ve Şerhi, Bakara Suresinin Fazileti Bölümü)

    "Arşın altındaki hazineden" ve "Cennet hazinelerinden" indirilmiş buyrulması bu ayetlerin bereket ve feyzinin çok olduğunu ifade etmektedir.

    Bu ayetleri okuyanlara Cennette mükafatlar verileceğine işarettir.
    Hazine anlamına gelen "kenz" ifadesi, ecir ve mükafat olarak ifade edilmiştir. (İbn Esir, en- Nihaye, HZN md.) Her ibadetin ve duanın bir karşılığı vardır. Bunlar cennette -tabiri caiz ise- depolanır ve sahibi de bu güzelliklere kavuşur. Bundan dolayı hazine denilmiştir.
    Buna göre hadiste geçen surelerin cennette büyük bir ecir ve mükafata vesile olacağı anlatılmıştır.
    Her ayetin elbette bir ecri vardır. Ancak içinde geçen konulardan dolayı bazı ayetler ve sureler diğer ayetlerden ve surelerden daha çok sevaplı olabiliyor. Bunları bize bildiren de Peygamber Efendimiz (asv)'dir.
    AMENERRASULÜ İNİŞ SEBEBİ?
    Bu âyetlerin iniş sebebi olarak şöyle bir rivayet nakledilir:

    Bir önceki “İçinizden geçeni açığa vursanız da, gizleseniz de Allah onun hesabını sizden sorar” (Bakara 2/284) âyeti inince, burada işaret edilen ince mânalar, ilâhî vahyin karşısında gerçekten çok hassas bir gönle

    sahip olan ashâb-ı kirâma pek ağır geldi. Toplanıp Rasûlullah’ın huzuruna vardılar, diz çöktüler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz, oruç, cihâd, sadaka gibi gücümüzün yeteceği amellerle sorumlu olduk. Şimdiyse sana bu âyet indirildi. Halbuki bizim buna gücümüz yetmeyecek” dediler.

    Peygamberimiz (s.a.v.) onlara: “Siz de sizden önceki kitap ehli gibi, «İşittik ve isyan ettik» mi demek istiyorsunuz? Bilakis «İşittik, itaat et tik, ey Rabbimiz bizi bağışlamanı isteriz, dönüş ancak sanadır» deyin” buyurdu. Bunu hep birlikte söylemeye başladılar. Söyledikçe dilleri alıştı ve gönülleri yatıştı. O zaman Bakara 285. âyet nâzil oldu. Böylece Allah’a tazarrû ve niyaz ile yalvarıp yakardılar, istiğfar edip Allah’a sığındılar. Bu sebeple bir süre sonra da 286. âyet indirilerek güçlerinin yetmeyeceği ve ellerinde olmayan şeylerden hesaba çekilmeyecekleri bildirilmiş ve endişeleri giderilmiş oldu. (Müslim, İman 199)

    AMENERRASULÜ NASIL İNDİRİLDİ?
    "Bu iki âyet “Âmene’r-Rasûlü” ismiyle meşhur olmuştur. Peygamberimiz’e Miraç gecesi vahyedilmiştir." (Müslim, İman 279)

    Diğer rivayetler şöyle geçmektedir:

    Ayetlerin iniş sıraları hakkındaki rivayetler farklılık gösterebilmektedir. bir rivayette, Bakara Suresi'nin son iki âyeti Cibrîl vasıtasıyla nazil olmamış, Resulullah bunları Mirac gecesinde vasıtasız olarak işitmiştir.

    Bundan dolayı Bakara Sûresi Medine devrinde nazil olmuştur, ancak o takdirde bu iki âyet müstesna olarak daha önce nazil olmuş, demektir. Bununla beraber bir başka rivayette, "Bunlar da Medine'de Cibrîl ile nazil oldu." demişlerdir. (bkz. Elmalılı, Hak Dini Kuran Dili, Bakara Suresi 286. ayetin tefsiri)

    Hasan ve Mücahid ile İbn Sirin'den, bir rivayette de İbnü Abbas'dan naklen anlatıldığına göre, Bakara suresinin bu son iki âyeti Cibrîl vasıtasıyla nazil olmamış, Resulullah bunları Mirac gecesinde vasıtasız olarak işitmiştir

    el-Vahidi de Mukatil b. Süleyman’dan naklen bu son iki ayetin Miraç gecesinde vasıtasız olarak Hz. Peygambere nazil olduğunu belirtmiştir. (bk. Razi, ilgili ayetin tefsiri).

    AMENERRASULÜ TEFSİRİ UZUN
    Bakara 285. "Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti ve mü’minler de iman ettiler. Hepsi Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine inandılar da; “O’nun peygamberleri arasında hiçbir ayırım yapmayız” dediler. Sonra da: “İşittik, itaat ettik, ey Rabbimiz bizi bağışlamanı isteriz, dönüşümüz ancak sanadır” diye niyazda bulundular."
    Bu âyetlerin iniş sebebi olarak şöyle bir rivayet nakledilir:

    Bir önceki “İçinizden geçeni açığa vursanız da, gizleseniz de Allah onun hesabını sizden sorar” (Bakara 2/284) âyeti inince, burada işaret edilen ince mânalar, ilâhî vahyin karşısında gerçekten çok hassas bir gönle

    sahip olan ashâb-ı kirâma pek ağır geldi. Toplanıp Rasûlullah’ın huzuruna vardılar, diz çöktüler: “Ey Allah’ın Rasûlü! Namaz, oruç, cihâd, sadaka gibi gücümüzün yeteceği amellerle sorumlu olduk. Şimdiyse sana bu âyet indirildi. Halbuki bizim buna gücümüz yetmeyecek” dediler.

    Peygamberimiz (s.a.v.) onlara: “Siz de sizden önceki kitap ehli gibi, «İşittik ve isyan ettik» mi demek istiyorsunuz? Bilakis «İşittik, itaat et tik, ey Rabbimiz bizi bağışlamanı isteriz, dönüş ancak sanadır» deyin” buyurdu. Bunu hep birlikte söylemeye başladılar. Söyledikçe dilleri alıştı ve gönülleri yatıştı. O zaman Bakara 285. âyet nâzil oldu. Böylece Allah’a tazarrû ve niyaz ile yalvarıp yakardılar, istiğfar edip Allah’a sığındılar. Bu sebeple bir süre sonra da 286. âyet indirilerek güçlerinin yetmeyeceği ve ellerinde olmayan şeylerden hesaba çekilmeyecekleri bildirilmiş ve endişeleri giderilmiş oldu. (Müslim, İman 199)

    Bakara sûresinin ilk beş âyetinde iman esaslarına yer verilmiş, müttaki olmak ve kurtuluşa erebilmek için bunlara inanmanın ve gereğince amel etmenin önemine dikkat çekilmişti. Burada sûre sona erdirilirken tekrar İslâm’ın temelini oluşturan Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman, mü’minlerin ayrılmaz bir vasfı olarak dile getirilir.

    Mü’min olmanın, ayrılmaz şartlarından biri de Allah’ın ve peygamberin emirleri karşısında son derece duyarlı bir gönle sahip olmak, en büyüğünden en küçüğüne kadar bütün tekliflere “işittik ve itaat ettik” diyerek mukabele etmektir. Onlar için isyan ve itaatsizlik olacak şey değildir. İşitme ve itaatte eksik kalan kısımlar için de Allah Teâlâ’dan af ve bağışlanma talep edilecektir.

    Bu bakımdan Allah Teâlâ’nın sonsuz merhamet sahibi olduğunu unutmayın ve ilâhî rahmete erebilmek için âdâbına uygun tarzda Rabbinize şöyle yalvarın:

    Bakara 286. "Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği şeyle sorumlu tutmaz. Herkesin yaptığı iyilik kendi yararına, işlediği günahlar da kendi zararınadır. O mü’minler, niyazlarına şöyle devam etiler: “Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi cezalandırma! Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme! Rabbimiz! Kaldıramayacağımız şeyleri de bize yükleme! Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın. Kâfirler gürûhuna karşı bize yardım eyle!”
    Burada yer alan “Allah, kimseyi gücünün yetmeyeceği şeyle sorumlu tutmaz” (Bakara 2/286) ifadesi, Allah Teâlâ’nın kullarını sorumlu tuttuğu dinî emirlerdeki ölçüyü haber vermektedir. Dolayısıyla insanlara güç yetirebilecekleri şeyleri teklif etmek, Allah’ın değişmez bir kanunudur. Bu da Rabbimizin kullara olana rahmet, merhamet ve ihsânının bir göstergesidir. “Allah sizin için kolaylık diler, fakat zorluk dilemez” (Bakara 2/185) âyeti de bu gerçeğe ışık tutmaktadır. Ancak kul, yine de Rabbine niyaz halinde olmalıdır.

    Nitekim Kur’ân-ı Kerîm, zaman zaman mü’minlerin Allah Teâlâ’ya nasıl dua edeceklerini bildirir. Burada da çok mühim dua ve niyaz örnekleri yer almaktadır.

    Bunlardan birincisi: “Rabbimiz! Unutur veya hata edersek bizi cezalandırma!” (Bakara 2/286) duasıdır. Gerçekten de Cenâb-ı Hak, mü’minlerin bu duasını kabul buyurmuş, onlardan unutma ve hata yollu vuku bulan günahları affedeceğini müjdelemiştir. Nitekim Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:

    “Allah Teâlâ hatâ, unutma ve zorlama sûretiyle işlenen günahlardan dolayı ümmetimi hesaba çekmeyecek, onları bağışlayacaktır.” (İbn Mâce, Talâk 16/2043, 2045)

    İkincisi: “Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibi bize de ağır bir yük yükleme!” (Bakara 2/286) duasıdır. Önceki ümmetlere bir kısım ağır sorumluluklar yüklenmişti. Meselâ yahudiler günde elli vakit namaz kılmak, mallarının dörtte birini vergi vermek, pislik bulaşan elbiseyi kesmek, vatanlarından sürülüp çıkarılmak, birçok konuda hemen idam cezası uygulanmak, tevbe etmek için intiharla yükümlü olmak, bir isyan üzerine hemen ceza verilmek, herhangi bir hata meydana gelirse helâl olan yiyeceklerden bazıları yasak kılınmak gibi hükümlerle sorumlu tutulmuşlardı. (bk. Zemahşerî, el-Keşşâf, I, 159) İşledikleri günahlar sebebiyle de maymun ve hınzıra çevrilmişlerdi. (bk. Bakara 2/65; Mâide 5/60) İşte mü’minler bu gibi sıkıntılardan, zorluklardan korunmalarını niyaz ettiler, Allah Teâlâ da Peygamber Efendimiz’i göndererek fazl u keremiyle bu ağır sorumlulukları ümmet-i Muhammed’den kaldırdı. (bk. A‘râf 7/157)

    Üçüncüsü: “Rabbimiz! Kaldıramayacağımız şeyleri de bize yükleme!” (Bakara 2/286) duasıdır. Yani “Dinî sorumluluk olarak güç yetmez, hiç çekilmez, takat getirilmez, yüklenecek olursa yerine getirilemeyecek, isyan ve itaatsizliğe sevkedecek tekliflerde bulunma! Dünya hayatında ceza olarak gelen, bizi mahv ve helâk eden, takat yetişmez musibetler, belalar ve sevdâlar altında bizi inletme!” demektir. Bir tevcihe göre, bir önceki dua ile yerine getirilmesi zor olan sorumluluklardan Allah’a sığınılırken, bu dua ile de güç yetirmek zor olan cezalardan Allah’a sığınılmak istenmiştir. Çünkü güç yetmeyecek zor işlerle mükellef tutulan kişilerin, kusur işlemekten tamâmen uzak durmaları ve cezaya uğramamaları oldukça zordur.

    Dördüncüsü ise: “Günahlarımızı affet, bizi bağışla, bize merhamet et! Sen bizim sahibimiz ve yardımcımızsın. Kâfirler gürûhuna karşı bize yardım eyle!” (Bakara 2/286) duasıdır. “Affet” niyazı, günahların silinmesini, yok edilmesini ve bunlarla sorguya çekilmemeyi istemektir. Her ne kadar işlenen günahlar, Allah’ın ilminde belli ve sâbit olsa da, Cenâb-ı Hak isterse onların kullara yönelik sonuçlarını silebilir ve onları bu günahlar sebebiyle cezalandırmayabilir. “Mağfiret” niyazı ise günahların açığa vurulmamasını talep etmektir. Allah Teâlâ yapılan bir günahın cezasından vazgeçebilir ama, onu açıklamaktan ve ortaya dökmekten vazgeçmeyebilir. İşte mü’minler Allah’tan hem günahlarının affını, hem de bunların gizlenmesini istemekle emrolunmuşlardır. Ancak bu şekilde halleri gizli kalabilir ve rezil olmaktan kurtulabilirler.

    Kaynak: Tefsir (Prof. Dr. Ömer Çelik, Dr. Öğr. Üyesi Adem Ergül) - Kuran-ı Kerim Görsel, Metin Meal (Diyanet, İslam ve İhsan) - Videolar (İlamtv)