• Lesley Hazleton sanırım TEDx konuşması ve Peygamberden Sonra kitabının da etkisiyle ülkemizde de oldukça tanınan bir yazar. Yeni çalışmaları hızlı bir şekilde çevrilip basılıyor. İyi de ediliyor.
    İki kitabında da kolay okunan ve heyecan katan bir üslupta, zorlu konuları sadeleştirerek, farklı muhtelif görüşleri de vurgulayarak yazıyor. Özellikle Peygamberden Sonra kitabını kime okuttuysam hem çok beğenerek hem de hızlı bir şekilde okudu tavsiye ederim.
    Bu İlk Müslüman kitabı da Hz. Muhammed'in hayatını yaşamının kırılma anları, köşe taşları üzerinden anlatan güzel bir biyografi. Peygamberin hayatını klasik sünni bakışın bolca süslü menkıbelerinden, pudra şekerli gerçeküstü, masalımsı hikayelerinden veya dayanağı kaynağı belirsiz destansı anlatılarından uzak anlatmaya çalışmış. Hz. Muhammed'i bir insan olarak ele alarak, yaşananların yarattığı psikolojik durumları, kritik zamanlarda neyi hangi hissiyatla neden yapmış olabileceğinin insancıl bir analizini dini bir fanatizmden ve bağnazlıktan uzak ele almaya çalışmış. Çok ayrıntılı destansı ve kalın bir biyografi değil. Bu da belki kolay okunmasını, konuya çok hakim olmayan okuyucunun da kitabı rahatlıkla sıkılmadan okuyabilmesini sağlıyor.
    Temel olarak kaynak olarak El Tabari ve İbni İshak'ın eserlerini kullanmış.
    Medine'de yerleşik yahudi kabileleriyle yaşananlar, mekke ve medineli şairlerin öldürülmesi, eşleriyle ilişkiler gibi birçok konuda klasik sunni anlatırlardan oldukça farklı içeriğiyle okunması rahatlıkla ilgi duyan herkese tavsiye edilecek tatmin edici bir eser.
  • Prof.Dr. ilhami Güler

    ‘Vicdan Böyle Buyurdu’ kitabının yazarı İlhami Güler “Söylemekten doğan zarar, söylememekten doğan zarardan daha azdır” diyor.

    Kur’an, Allah’ın kendi yarattığı (91/8) insan vicdanı/aklı, insan dili (Arapça), insan (Hz. Muhammed) aracılığı ile insanlara (Araplara) hitabıdır. 610 ile 630 arasında vuku bulan bu hitabın/hutbelerin amacı-maksadı-muradı-hedefi-gayesi, insanın cehaleti-geleneği-hevası içinde kaybolmuş vicdanını (basiret-lübb) tekrar diriltmektir. Bu bağlamda Kur’an, kendini hikmet, furkan, nur, tezkire, ziya, rahmet olarak niteler. Kur’an açısından ‘din’ iman, ibadet ve ahlak (siayaset-iktisat-hukuk) olmak üzere hayatın bir tarz-tutum-tavır-hal olarak yaşanmasıdır. Ayetler (Kur’an-Vahy), oluştukları dönemde toplumsal hayatta olup-biten bazı olayların-olguların ve durumların, Allah tarafından değerlendirilmesidir. Bir de, geçmişte vahiy/peygamber gönderilmiş toplumların tutum ve tavırlarının değerlendirilmesi (Kıssa) vardır.

    İslam (Kur’an-Hz. Muhammed), Arapların yaşantılarını kendi vazetmiş olduğu yaşam tarzı doğrultusunda ciddi düzeyde değiştirmiştir. İkinci yüzyıldan itibaren politik ve teolojik bir kategori olarak oluşturulan “Sünnilik”, yaratmış olduğu ‘teoloji’ yani bu iki (Kur’an-Sünnet/Hadis) kaynağın ‘ne’ olduğu ve ‘nasıl’ anlaşılması gerektiği teorisi ile bu iki kaynağın idealinden ciddi bir kayma-sapma gerçekleşmiştir. Sünniliğin kendi içinde iki farklı damar/ekol oluşmuştur. Birincisi ‘Rey Ehli’ olarak bilinen ve başta Mutezile, Maturidilik, Hanefilik ve Malikilikten oluşan ve düşünceye-vicdana-yoruma-değişmeye açık olan kanattır. İkincisi ise, Hanbelilik-Şafiilik-Zahirilik (Selefilik) ve Eşarilikten oluşan ve temel iki kaynağı bir kere ve bütün zamanlar (toplumlar) için verilmiş, bağlayıcı-mutlak-değişmez (dogma) olarak gören ‘Hadis/Eser/Sünnet Ehli’dir. Bu ikinci kanat, ‘Ortodoksi’ olarak siyasal iktidarlar tarafından tarih boyunca resmi ideoloji olarak İslam toplumlarına –medreseler aracılığı ile- dayatılmıştır. Bu teolojik yorum/teori, aşağıda sayacağım ilkeleri ile Kur’an’ın yapmaya çalıştığının tersine olarak insan vicdanını dumura uğratmıştır.

    Kur’an, Allah’ın insan vicdanı, sağduyusu ve dili (Arapça) aracılığı ile insana hitap etmiş canlı-dinamik-mahluk sözü olduğu halde (Mutezile); Sünnilik, Kur’an’ı Allah’ın kendi (gölgesi) gibi “Kadim” değişmez sözü (Kelam) olarak mutlaklaştırmış ve kutsallaştırmıştır. Böylece “söz”ün canlı-dinamik kaynağı, vicdandan “Kadim” Kitap’a kaydırılmıştır. Allah, muradını-davasını Kur’an’da insan vicdanını “hakem” yaparak anlatmaya çalışırken; daha sonra Kitapta söylenenlerin dogmatik yorumları (Hariciler başta olmak üzere Sünni ve Şii ortodoxilerde) mutlaklaştırılarak vicdan buna “mahkum” edilmiştir.

    Böylece dinin kaynağı, Allah’ın yaratmış olduğu “Vicdan/akıl” olmaktan çıkmış; Allah’ın ve Hz. Muhammedin, bu kaynağı tarihsel olarak kullanımlarına/yorumlarına (Kur’an-Hadis) indirgenmiştir. Yani dinin kaynağı, yaşamın dinamizmine paralel olarak sürekli vicdandan kaynaklanan-kaynayan söz söyleme ve amel ortaya koymaktan çıkarılmış; söylenmiş sözlerin, verilmiş hükümlerin taklit ve tekrar edilmesine indirgenmiştir. Arapların cahiliyye döneminden getirdikleri katı gelenekçilik (sünnet-selefilik), İslam döneminde mantık-mantalite-ruh olarak aynıyla devam etmiştir. Sadece içerik değişmişti. Vicdanı uyandırmaya gelen Kitap, vicdanı iptal etmekte bir araç işlevi görmüştür.

    Yeni olarak ortaya çıkan sorunların din açısından –Ulema tarafından- çözüme kavuşturulması olarak benimsenen “Kıyas”, -vicdan dumura uğratıldığı için- tarihi süreç içinde tedrici olarak “Kitabına uydurma” ve “Hile-i Şeriyye” ye yani “vicdansızlık”a dönüşmüştür. Oysa, “Rey Ehli”nin benimsemiş olduğu “İstihsan” veya “Delil”, sorunları Kur’an’dan “mülhem” olarak insan vicdanı ile çözme girişimiydi. Hakikat itikat, hukuk, ahlak alanlarında salt epistemolojik bir “yargı (kesinlik-pekinlik-uygunluk/sıdk)” melesi değildir; Hakikat, Allah’ın rızasına uygun, vicdan ile “yeni” olay-olgu-durum yaratmak; ortaya eylem/amel koymaktır. Hakikatın çilesine (meşakkat) talip olmak veya dogmatizmin konforuna yatmak, işte bütün mesele budur. Kadercilik teorisi, insan özgürlüğünü/vicdanını yok sayarak, insanın başına gelen bütün iyilik ve kötülüklerin (Hayır-Şer), Allah’ın takdiri-planlaması ile olduğu iddiası ile insan vicdanı dumura uğratıldı. Bir kere edinilmiş kesin-zihinsel/bilgisel itikat (tasdik), “İman” sanılarak, imanın sürekli vicdan ve akıl ile edinilmesi gereken (artan-eksilen), canlı, duygusal değerlilik yaşantıları olduğu gerçeği ortadan kaldırıldı. Ahlak/amel ile iman arasında zorunlu olarak var olan ilişki/bağ, yok sayıldı. Sadece itikadın olması, “Müslüman” kimlik tanımı için yeterli görüldü (“Lailahe illallah” diyen kurtulmuştur.” Hadis). Böylece İslam “Amentü(İtikat)”, “İslamın Beş Şartı(İbadetler)” ve “Hela-Haram”lardan oluşan (32-54) “farz”a indirgenmiş oldu.

    Siyasette Kur’an, Kamusal işlerin müminler arasında “şura” ile herkesin katılımı (vicdan-aklı-menfaatı) ve ahlaki sorumluluk üstlenmesi ile çözülmesi gerektiğini önerirken (42/38); Muaviye’nin “güç” ile iktidarı ele geçirmesi ile Bizans ve İranlılardan taklit yolu ile alınan “Saltanat/Hilafet”e dönüştürüldü. Böylece din, gün boyu, her davranışta mündemiç olan ahlaktan ayrıştırılarak, kaynaklarda değinilmiş olan iman/itikat-ibadet ve helal-haramlardan oluşan sınırlı, belirlenmiş, donmuş ajandaya ve onun ezbere-alışkanlık yolu ile tekrar-taklidine dönüşmüştür. Kaynaklar, “örnek” olarak alınacak yerde “ölçü” olarak ebedileştirilmiştir. Kur’an, sanatın konusu olarak vazedilen “güzel” ile ahlakın konusu olarak vazedilen “iyi” kavramlarını “Husn-İhsan” kavramı ile birleştirmiş iken; iktisadın konusu olan “fayda” ile ahlakın konusu olan “iyi”yi tek fiil (sa’y) ve tek isim-sifatta birleştirmiş iken (Hayr); tarihi süreç içerisinde bunlar, birbirlerinden koparılmışlardır (sekülerlik). Rahmanın, kainatı yönetmesi (emr,11/123) ile siyasi ekibin toplumu yönetmesi (emr,4/59,42/38) aynı fiil ile ifade edilmiştir. Hakk kavramı da, hem Allah’ın bir isim-sıfatı, hem de ahlak (hakkaniyet) ve Hukuk’un ortak ifade edicisidir.

    Kur’an, Allah’ın yaratmış olduğu vicdan kapasitesinin ürünü olan “Cahiliyye” Araplarındaki ahlaki kavramları (Habis-Tayyib, Birr, İhsan, Hasenat-Seyyiat, Maruf-Munker, Salih Amel, Çömertlik(cud), Adalet-Zulum, Hayır….) kullanarak yine vicdana dayanan yenilerini üretmiştir (Hayır-Şerr, Hak-Batıl, İman-Küfür, Takva-Heva, Helal-Haram….). Bu bütünlük telosuna rağmen, ahlaki “iyi”den bağımsız, “güzel”i konu alan bir “Sanat (Tezyinat)” kavramı geliştirilerek altına zevk, tenezzüh, hoşlanma, rahatlama ve kendinden geçme halet-i ruhiyeleri doldurulmuştur. “Güzele bakmak, sevaptır” sözünün ima ettiği, güzelliğin arkasındaki ilahi ihtişam, lütuf, ikram göz ardı edilmiştir. Kur’an’da Dünyadaki “Fayda (iktisat)”ın ifa-icra-ihkak biçiminin, -Kapitalizmdeki “peşin/acil” meta değişimi yerine- Ahiret ile tecil edilmiş/veresiye bir “mübadele ekonomisi” anlamına geldiği, gözden kaçırılmıştır. Siyaset, Allah ve Peygamberden sonra müminlerin kamu işlerini “adalet”le deruhte etmesi (Çobanlık) olmaktan çıkarılarak; “seyislik” olarak kurnazlık, dek, dolap, dubara, hile, kumpas… olarak icra edilmiştir. Hukuk, bütün bir toplumun haklarının gözetilmesi olarak “adalet” idesinin peşinde koşacağına “Hayız-Nifas-Miras…” kıskacına sıkışmıştır.

    Hayatın bizzat dini bir veri olduğunu savunmak, Kilise, Hilafet, Hariciler-Şii İmamet… teorilerindeki gibi “Teokratik/Oligarşik” bir şiddet, dogmatizm-fanatizm çağrısı değildir. “Rahmani Siyaset/Laiklik” olarak, İlahi çağrının (Vahy-Kur’an) ışığında vicdani bir “İçtihat-İcma(Şura-Demokrasi)” pratiğini onaylamaktır. Kişi kerameti/karizmasına karşı, toplumsal bilgeliği-sorumluluğu, kurumsal-ortak aklı savunmaktır. Kur’an’da “din”, düşünce-duygu ve davranış birlikteliği olduğu halde; Kelam disiplininde kuru-soyut “düşünce”ye; Fıkıhta kılı kırk yaran, şekilci davranışa/zahire, “amel”e; Tasavvufta ise “duyguya” indirgenmiştir. Tasavvuf, ayrıca “Batın/İlham” kavramı ile düşüncenin dil/gramer ve mantık bölümlerinden koparak tam anlamı ile “Vicdan” olarak gerçekleşememiştir. Ayrıca, “Zühd” kavramı ile de, içgüdülerden ve dünyadan koparak (Nefsin öldürülmesi-Fena) Kur’an’ın bütünlüklü “insan” anlayışından kopmuştur. Genellikle Türklerin benimsediği bu yorum (Tasavvuf-Tarikat), onların bir kısmının (Anadolu Türklüğü-Selçuklu-Osmanlı) “akli çerçeve (Maturidi-Hanefi)”den (şeriat) koparak kişi kültüne-menakibe-hurafeye sürüklenmelerine sebebiyet vermiştir. Bu yorumun ciddi bir eleştirisi henüz yapılmış değildir.

    Tanrı, vicdan ile keşfedilir ve onun aracılığı ile O’nunla ilişkide kalınır (İman). Hemcinsimize karşı ahlaki sorumluluk (adalet-merhamet), bu imanın zorunlu-kopmaz bir sonucudur ve imandan sonra su gibi kendiliğinden gelir. Vicdan, dumura uğradıktan sonra, O’nun ile ilişki kesilir; irtibat kopar. Geriye kavramlardan oluşan (sıfatlar) kavramsal bir “put” kalır. “Şirk”in tanımı, Tanrı’ya ortak koşulan put sayısında değildir; insanın vicdanına/kendine yabancılaşmasındadır. Teoloji (Kelam) –bir yönü ile bir “tenzih” çabası iken; diğer yönü ile bir tür kavramsal “putçuluk”, soyut-kuru bir söylemdir. Bir Sufi’nin dediği gibi: “Kelam ile uğraşmanın ilk belirtisi, Allah’a karşı kalpten “heybet”in gitmesidir.” Şu ayet, imanın mahiyeti ve insanın vicdanına/imanına yabancılaşmasının mahiyetini net bir şekilde tasvir eder: “İman edenlerin, Allah’ı anma ve kendilerine inen haktan dolayı kalplerinin ürperme zamanı gelmedi mi? Müminler, daha önce kendilerine kitap verilen, ancak aradan uzun zaman geçince kalpleri katılaşanlar gibi olmasınlar. Onların birçoğu, fasık kimselerdir.”(57/16). Diri vicdan (36/70) ölüp de, ölü “itikat/akait” haline gelince; Allah da, her bir insan teki ile canlı ilişkide olan Rahman, Rabb, Mevla, Kerim… olmaktan çıkıp, -Eş’arilikte teorileştirildiği gibi- karanlık bir “Mutlak güç” haline dönüşür. “Kader” kavramıyla insandan istenen “Efendi-Köle” ilişkisidir (Ubudiyyet). Oysa, ibadet-i mersumenin (menâsik-ritüel) amacı, insanın Allah ile olan canlı iman-saygı ilişkisini sürdürmekti. Tanrı ile insan arasındaki ilişkinin asli mahiyeti, özünde ahlaki bir sözleşme (misak,7/172) ilişkisi olup, onun pratiğe yansıması ise, yine ahlaki bağlamda “Velayet (dostluk)-iman” veya “Adavet (düşmanlık)-Küfür/Zulüm” ilişkisidir.

    Bugün, İslam dünyasının içinde bulunduğu durum, -aradan 1400 sene geçtiği için- yukarıdaki ayetin tasvir ettiği gibi, kendine yabancılaşmış (imansız-vicdansız) bir putçuluk durumudur. Reel Müslümanlıkta (Sünnilik-Şiilik) hakikatın bir kısmının ahlak olarak “olmakta olan(dinamik-değişken)” doğası ıskalanarak, hazır-verili-el altında-cepte (Kitapta) olduğu vehmi (tekrar-taklit) ile ona ihanet edildi. Hayatın tümü dinselleştirildiğinde, anın hakikatı vicdan ile görüleceği yerde; verilmiş/söylenmiş hakikatın altına zorla/dogmatik olarak çekilmeye çalışıldı (bağnazlık, yobazlık, fanatiklik, şiddet, terör, cehalet). Denenme, çocukça veya muhafazakârca tarihsel bir topluma (Araplar) verilmiş direktifleri (şeriat) ilelebet taklit yolu ile tekrar etmek değil; -Allah ve Peygamberi gibi- “Halife/Şahit” olma misyonu ile insanlığa örnek olacak (ümmeten vasatan-şüheda alannas,2/143) yeni eylemler/ameller, şeyler/nesneler, fikirler/teoriler ortaya koymaktır (tecdit-update). Kur’an’ın Allah rızası, vicdan ve menfaattan oluşan ahlaki motivasyon kaynakları(2/265), Sünnilikte sadece menfaata (Cennet-Cehennem) indirgenerek kısırlaştırılmıştır. Muhafazakârlar olarak çoğumuz itikat sahibiyiz, ancak canlı imanımız yok. Helal-Haramlarımız var, ancak “takva”mız yok. Alışkanlığa indirgenmiş ibadetlerimiz var, ancak huşumuz-saygımız yok.

    Sonuç olarak, Hegel’in Felsefe için söylediği: “Güneş battıktan sonra gölge olarak ortaya çıkar” benzetmesinde olduğu gibi; “Bize doğru ameli gayret(praxis-cihat) gösterenlere, yollarımızı açarız-gösteririz.” (29/69) ayeti, süpekülatıf teoloji (Kelam-Fıkıh Usulü)ye karşı, “ibnu’l-vakt” olarak her bir insan tekinin vicdanının daimi-canlı doğru yolunu gösterir. (Ferit Esack, Qur’an,Liberation and Pluralizm.Oxford-1997.s85)
  • "İslâm’a karşı mücadele hâlinde olan ehl-i küfrün en ziyade saldırı noktaları ve müsteşriklerin de en sinsi mühendislik çalışmaları, daima Peygambersiz bir Müslümanlık üretebilmek etrafında yoğunlaşıyor. Düşmanlarımızın bizim hakkımızdaki en büyük hayalleri ve idealleri bir de budur: Hadissiz, sünnetsiz bir Müslümanlık. Tarihten beri güçlü mü’min topluluklarının Peygamber’den koparılarak ehemmiyetsiz yığınlara dönüşmesi…

    Önce yanlışlardan kurtarıyoruz, hurafeleri ve mantık dışı uygulamaları ayıklıyoruz diye hadisten ve sünnetten koparmak. Sonra da hadis ve sünnetin gereksizliğine saplayarak aşk-ı Peygamber’den ve tabiî bizzat O’ndan koparmak.

    Çünkü; Peygamber’den kopardıkları an, Müslümanlığın şahdamarını koparmış olacaklar. Çünkü İslâm’ın yaşamak ve yaşatmak gerçeği, tamamen Hazret-i Peygamber etrafındadır. Çünkü dînin yaşanmış şekli O’dur. Eğer O olmazsa, dînin yaşanmış şekli kalmaz ortada."

    -M.Ali Eşmeli (Yüzakı Dergisi 154. Sayı – ARALIK 2017)
  • (Değerli arkadaşlar, okuduğum kitaplardan faydalı ve okunmaya değer bulduklarımı konularına göre ayırarak seriler halinde sizinle paylaşmak istedim. Kitapların değerlendirmesi tamamen kendi fikrime göredir, katı sağlamak isteyen olursa bana iletebilir; zira eklerken atladığım, görmediğim veya henüz okumadığım güzel kitaplar olabilir. İyi okumalar dilerim!)

    Sünni görüş;
    Hz. Muhammed ve Hadisleri (#29795970)
    Cihad ve Şehadet (#28763397)
    Sahih-i Buhari İslamın İlk Yılları
    Mezhepsizlik Bid'attir (#27639606)
    Vahyedilişinden Derlenişine Kur'an Tarihi (#27659183)
    Hz. Muhammed Fakir miydi

    Şii görüş;
    Hangi Şia?
    Şii İslam Tarihi
    İran Hüccetiye Cemiyeti (#27657904)
    İnsanın Dört Zindanı

    Reformist görüş;
    Dinin Kaynağı Olarak Kuran Yeter mi?
    Müslüman Din Adamlarına 19 Soru (#29796353)
    Türkçe Kuran Çevirilerindeki Hatalar (#29796287)
    İlginç Sorular (#29796298)
    Üzerinde 19 Var (#29796254)
    Ateistlere 19 Soru
    The First Muslim: The Story of Muhammad (#29673782)
    Din Kadın Adalet
    Müslüman Reformcular
    İlk Müslüman (#27658224)
    Peygamberden Sonra (#27621715)
  • Ebû Üsâme Zeyd b. Hârise b. Şerâhîl
    Dia Bünyamin ERUL
    Bi‘setten otuz beş yıl kadar önce doğdu. Aslen Yemen menşeli Kelb kabilesindendir. Hz. Peygamber’den sadece on yaş küçük olduğu halde evlâtlığı olmasından dolayı önceleri Zeyd b. Muhammed diye anılırdı. Ancak evlâtlıkların öz babalarının adıyla anılmasını emreden âyet (el-Ahzâb 33/5) indikten sonra babası Hârise’nin adıyla anılmaya başlandı (Müslim, “Fezailü’s sahâbe”, 62). Resûlullah tarafından çok sevildiği için “hibbü Resûlillâh” lakabıyla tanınırdı. Câhiliye döneminde henüz çocukken annesi Su‘dâ ile birlikte Benî Ma‘n’daki akrabalarını ziyarete giderken Benî Kayn mensupları tarafından kaçırıldı ve Ukâz panayırında köle olarak Hz. Hatice’nin yeğeni Hakîm b. Hizâm’a satıldı. Hakîm onu Mekke’ye götürdü ve halası Hatice’ye, Hz. Hatice de Resûlullah’a hediye etti.
    Diger bir rivayete göre ise Zeyd’i kaçıranlar Mekke’nin Bathâ semtinde satmak istediklerinde Hz. Peygamber kendisini görmüş ve Hatice’ye onu satın almasını tavsiye etmiş, o da satın alıp Resûl-i Ekrem’e hediye etmiştir. Zeyd’in kabilesinden hac için Mekke’ye gelenler kendisini görüp tanıdılar ve dönüşte durumu ailesine bildirdiler. Babası Hârise ile amcası Kâ‘b (bazı rivayetlere göre ağabeyi Cebele) yanlarına Zeyd’in fidyesini de alarak Mekke’ye geldiler, Resûl-i Ekrem’den onu geri istediler. Resûlullah, Zeyd’i ailesiyle görüştürdü ve dilerse kendileriyle gidebileceğini söyledi. Fakat Zeyd, Resûlullah’ýn yanında kalmayı tercih etti. Bu olaydan sonra Resûl-i Ekrem, Zeyd’i Kâbe’nin bitiþişindeki Hicr mevkisine götürüp, “şahit olun, Zeyd benim oğlumdur, o benim mirasçım, ben de onun mirasçıyım!” dedi ve ardından onu âzat etti. Hz. Peygamber’den hiç ayrılmayan Zeyd onun risâletini ilk tasdik edenlerdendir; hatta bazı rivayetlere göre erkeklerden ilk müslüman olan kişidir. Resûl-i Ekrem’in Tâif yolculuðunda Zeyd de beraberdi. Tâifliler, Resûl-i Ekrem’i dinlemeyip şehirden çıkardıkları sırada üzerlerine atılan taşların Peygamber’e isabet etmemesi için Zeyd kendi vücudunu ona siper etti ve yaralandı. Islâm’in ilk yıllarýnda Mekke’de Resûlullah tarafından Hz. Hamza ile kardeş ilân edildi. Hz. Hamza savaďa gitmeden önce öldüğü takdirde ne yapacaðýný Zeyd’e vasiyet ederdi; Şehid olacağı Uhud günü de ona vasiyette bulunmuştu. Medine’ye hicretten sonra Zeyd bir süre Sa‘d b. Hayseme’nin “beytü’l-uzzâb” (bekârlar evi) denilen Kubâ’daki evinde misafir oldu ve Üseyd b. Hudayr ile kardeþ ilân edildi. Zeyd b. Hârise Bedir, Uhud, Hendek gazvelerine, Hudeybiye seferine ve Hayber’in fethine katıldı. Bedir zaferinin müjdesini Hz. Peygamber’in devesi Kasvâ’ya binerek Medine’ye o ulaştırdı. Hendek Gazvesi’nde muhacirlerin sancaktarı idi. Karede Seriyyesi, Süleym kabilesi üzerine düzenlenen Cemûm, ayrıca Îs, Taref, Hismâ (Benî Cüzâm), Ümmü Kirfe (Benî Fezâre), birinci Vâdilkurâ, Medyen ve ikinci Vâdilkurâ seriyyeleri onun kumandanlığında yapıldı. Hicretin 6. yılının Rebîülevvel ayi başında (Temmuz 627), Kureyþ’in müttefiki olup Hendek Gazvesi’ne 700 kiþilik bir kuvvetle katilan Benî Süleym kabilesini cezalandırmak üzere Cemûm’a gönderildi ve kabilenin üzerine baskın düzenleyerek çok sayıda esir ve ganimet elde etti. Ümmü Kırfe seferinden dönüsünde Resûl-i Ekrem’in ona sarılıp öptüğü rivayet edilir. Sefevân ve Müreysî‘ gazvelerinde Resûlullah’a vekâlet için Medine’de kaldı. Hz. Peygamber’in Zeyd’e olan güvenine işaret eden Hz. Âişe, “Resûl-i Ekrem, Zeyd’i bir ordu ile sefere gönderdiðinde mutlaka onu kumandan tayin ederdi. Eğer þimdi sað olsaydý kendisini yerine halife bırakırdı” demiştir (Müsned, VI, 226-227, 254, 281). Kur’ân-ı Kerîm’de adý geçen tek sahâbî olan Zeyd (el-Ahzâb 33/37) birkaç defa evlendi. Resûlullah’ın dadısı Habeşî Ümmü Eymen’le Mekke’de gerçeklesen ilk evliliðinden oğlu Üsâme doğdu. Zeyd, Ümmü Gülsûm bint Ukbe, Dürre bint Ebû Leheb, Hind bint Avvâm ve bazı rivayetlere göre Ümmü Mübeşsir adlı hanimlarla da evlilik yaptı. Bedir Gazvesi’nden sonra da Resûl-i Ekrem’in halasi Ümeyme’nin kızı Zeyneb bint Cahş ile evlendi. Ancak bu evlilik geçimsizlik yüzünden sürdürülemedi. Evlenmelerine bizzat aracı olan Hz. Peygamber onların ayrılmasını arzu etmese de Zeyneb’in surf Peygamber’in tavsiyesiyle yaptığı bu evlilik boşanma ile sonuçlandı. Resûl-i Ekrem bu duruma üzüldü. Daha sonra konuyla ilgili âyetin inmesiyle (elAhzâb 33/37) Câhiliye döneminden kalma, evlâtliklarin boşanmış eşleriyle evlenme yasağı âdeti kaldırıldı ve Resûl-i Ekrem Zeyd’in boşadığı Zeyneb ile evlendi. Zeyneb’i kocasindan Hz. Peygamber’in ayırdığı iddası doğru olmadığı gibi yukarıdaki âyette de belirtildiği üzere- Resûl-i Ekrem Zeyd’e eşini boþamamasını telkin etmiştir. Resûlullah’ın Zeyneb’le evlenmesinin asıl sebebi sözü geçen katı Arap âdetinin bizzat onun uygulamasıyla ortadan kaldırılmasıdır. Öte yandan Resûl-i Ekrem’in Zeyneb’i ev ortamında örtüsüz halde gördüğü ve gönlünün ona kaydığı yolundaki rivayetler muteber değildir. Bu rivayetler, Hz. Peygamber’in daha önce yakından tanıdığı Zeyneb’i hiç tanımıyormuş intibah uyandırması bakımindan da problemlidir. Onun Zeyneb’i bizzat Zeyd aracılığıyla istediğine dair sadece Enes b. Mâlik’ten nakledilen garip rivayet (meselâ bk. Müslim, “Nikâh”, 89) ihtiyatla karşılanmalıdır. Resûl-i Ekrem, Mûte Savaşı için orduyu yola çıkarırken sancağı Zeyd’e vererek, “Eger Zeyd şehid olursa sancağı Ca‘fer (b. Ebû Tâlib) alsın, o da şehid düşerse Abdullah b. Revâha alsin” demisti. Üç sahâbî de bu sıraya göre şehid oldu. Resûl-i Ekrem şehadet haberini Medine’de ashabına göz yaşları içinde bildirdi ve söyle dua etti: “Allahým, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Zeyd’e mağfiret et! Allahım, Ca‘fer’e mağfiret et! Allahım, Abdullah’a mağfiret et!”. Sa‘d b. Ubâde, ölülerin arkasından ağlamayı yasaklayan Resûl-i Ekrem’in Zeyd için göz yaşı dökmesini garipseyince Resûl-i Ekrem şunlarý söyledi: “Bu, sevgilinin sevgilisine olan özlemidir”. Zeyd’in elli beş yaşında sehid düştüğü kaydedilir. Zeyd’in oğlu Üsâme de Hz. Peygamber’e yakınlığıyla bilinen, onun güvenine ve iltifatına mazhar olan sahâbîlerdendi. Zeyd beyaz tenli olduğu halde Habesî bir anneden doğan Üsâme’nin koyu esmer oluşu bazi münafıkların onun nesebi hakkında dedikodu yapmasına yol açmıştı. Bunun üzerine çağrılan meşhur nesep âlimi Mücezziz el-Müdlicî’nin ayni yatakta uyuyan Zeyd ile Üsâme’nin yorganin dışına çıkmış ayaklarına bakarak, kim olduklarını da bilmeden, “Bu ayaklar birbirindendir” dedigi rivayet edilir. Bu dedikodunun münafıkların da güvendiği bir bilirkişinin sözleriyle ortadan kalkması Hz. Peygamber’i çok sevindirmiştir. (Buhârî, “Ferâiç”, 30). Resûl-i Ekrem, vefatından kýsa bir süre önce Bizans’a gönderilmek üzere hazırlanan (Safer 11 / Mayýs 632) ve içinde Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in de bulunduğu ordunun kaymakamlığını Üsâme’ye verince bazı kişiler hoşnutsuzluklarını dile getirmiş, Resûlullah bir hutbe irat ederek bunun sebebini açıklamış ve Üsâme’ye uyulmasını emretmiştir (Müslim, “Fezâilü’s sahâbe”, 62-64). Zeyd’in Üsâme dışında Zeyd ve Rukayye adli iki çocugu daha vardir. Ağabeyi Cebele de sahâbedendir. Cebele, kendisine sorulan, “Sen mi büyüksün Zeyd mi?” sorusuna, “Ben Zeyd’den önce dogdum, ama o benden büyüktür” şeklinde cevap vermiştir. Hişâm b. Muhammed el-Kelbî’ye Kitâbü Zeyd b. Hârise adlı bir eser nisbet edilmektedir (Ibnü’n-Nedîm, s. 142). Temmâm er-Râzî’nin Cüz fîhi Islâmü Zeyd b. Hârise ve gayrihî min e hâdisi’þ-şüyûh adlı risâlesi Ýbnü’l-Mibred’in iki eseriyle birlikte neşredilmiştir (nşr. Muhammed Sabâh Mansûr, Beyrut 2003). Ayrıca Muhammed İbrâhim Hizme’nin Zeyd ve Üsâme lemehât mine’l-Islâm (Kahire 1964), Ahmed Abdülcevâd Dûmî’nin Zeyd b. Harise (Sayda 1973), İbn Abdüşşekûr’ün Sîretü hazreti Zeyd b. Hârise (Lahor 1983), Mahmûd Þîn Hattâb’in kådetü’n-nebî el-šådetü’þ-şühedâ fî Mute Zeyd b. Hârise el-Kelbî (Beyrut 1990), Resmî Ali Âbid’in Zeyd b. Harise (Amman 2002) ve Afîf en-Nablusî’nin Zeyd b. Hârise rabîbü’n-nübüvve (Beyrut 2004) adli eserleri burada zikredilmelidir. BÝBLÝYOGRAFYA :
    Müsned, VI, 226-227, 254, 281; İbn Sa‘d, Tabakåt, III, 40-47; Ibn Kuteybe, el-Maârif), s. 144-145;
    Ibnü’n-Nedîm, el-Fihrist, s. 142;
    Ibn Abdülber, el-istîâb, I, 544-549;
    Ibn Asâkir, Tarihî Dimask XIX, 342-374;
    Ibnü’l-Esîr, Üsdü’l gåbe (nsr. Halîl Me’mûn şîhâ), Beyrut 1418/1997, II, 238-240;
    Nevevî, Tehzib, I, 202 203; Mizzî, Tehzîbü’l-Kemâl, I, 35-40; Zehebî, A'lâmü’n-nübelâ, I, 220-230;
    İbn Hacer, el-Isâbe, I, 563-564; ve Tehzîbü’t-Tehzîb, III, 401402; Mücteba Ugur, “Cebele b. Hârise”, DÝA, VII, 185;
    M. Lecker, “Zayd b. Haritha”, EI2 (Ýng.), XI, 475.
  • Raymalı-aga kendi zamanında çok tanınmış bir cırav (yırcı), bir ozan idi. Daha küçük yaşta ün kazanmıştı. Tanrı vergisi bir yetenek ve kişiliğinin üç güzel özelliği sayesinde bozkırın en ünlü yırcısı, âşık ozanı olmuştu: Güftesini kendi yazar, bestesini kendi yapar ve güzel sesiyle bunları hem çalar, hem söylerdi. Dinleyenler ona hayran kalırlardı. Güzel bir türkünün doğması, yankı yankı yayılması için onun sazının tellerine dokunması yeterdi. O anda meydana gelen Raymalı-Aga’nın o türküsü hemen ertesi gün ağızdan ağıza, obadan obaya yayılır giderdi. O zamanlar, yiğitlerin dilinden düşmeyen şöyle bir türküsü vardı:

    Dağdan, kırdan koşup gelen küheylan
    Serin bulak suyunun tadını bilir.

    Yiğidi serinleten yar dudağıdır
    Her lezzeti, her sevinci onda bulur
    Ve dünyanın en mutlusu olur onu öperken.

    Raymalı-Aga her zaman güzel, renkli elbiseler giyerdi. Onun için güzel giyinmek sanki bir Tanrı buyruğu idi. En iyi, en güzel kürklerden yapılmış şapkalara pek düşkündü. Her mevsim için çeşit çeşit şapkaları vardı. Doru donlu Sarala isimli bir de atı vardı ki bunu hiç yanından ayırmazdı. ‘Akhal-Teke’ cinsinden olan bu atı ona, bir ziyafet sırasında Türkmenler armağan etmişti. Sarala’nın şanı şöhreti, sahibininkinden aşağı değildi. Attan anlayanlar bu hayvanın görkemli ve zarif yürüyüşüne hayran kalırlardı. O yüzden de şakadan hoşlananlar “Raymalı-Aga’nın bütün zenginliği tamburunun sesi ile Sarala’nın yürüyüşüdür” derlerdi.

    Gerçekten de öyle idi. Çünkü Raymalı-Aga bütün ömrünü, tamburu elinde at sırtında dolaşarak geçirmişti. Şöhreti çok, serveti yok idi. Mayıs bülbülü gibi toydan toya, şölenden şölene koşar, her gittiği yerde sevgi saygı görürdü. Atına da çok iyi bakar, tımar eder, beslerlerdi. Bununla beraber, bazı varlıklı, rahat geçinen kişiler onu pek sevmezlerdi. Ovada esen rüzgâr gibi serseri, savruk bir hayat sürdüğünü söyler, eleştirirlerdi onu.

    Raymalı-Aga bir toya varıp tamburunu çalmaya başladı mı, herkes susup onu dinler, gözünü kulağını ondan ayıramazdı. Yalnız sevenleri değil, onun serseri bir hayat sürdüğünü söyleyip eleştirenler de büyülenirdi o tamburunu çalarken. Gözlerini onun ellerinden ayıramazlardı, çünkü bu eller tamburun tellerine dokununca gönüllerdeki en güzel duyguları uyandırır, coştururdu. Gözlerini onun gözlerinden de ayıramazlardı, çünkü ruh ve düşüncelerinin bütün gücü, alev alev gözlerine, bakışlarına yansır ve durmadan değişirdi. Gözlerini onun yüzünden de ayıramazlardı, çünkü o ilhamlı güzel yüzün hatları, çok rüzgârlı bir günde deniz yüzeyi gibi dalgalanır, değişirdi...

    Evlendiği kadınlar onun yolunu gözlemekten, gelmesini beklemekten bıkar, umutsuzluğa düşer ve onu terkedip giderlerdi. Nice kadınlar da vardı ki, gece-gündüz onun aşkıyla yanar, gündüz hayallerinde, gece düşlerinde onu görür, gizli gizli gözyaşı dökerlerdi.

    İşte böyle geçiyordu onun hayatı.. türküden türküye, toydan toya, eğlenceden eğlenceye koşarken koca bir ömür geçti gitti. Farkına varmadan ihtiyarlık gelip çattı. Önce bıyıklarında birkaç kıl beyazlaştı, sonra saçı-sakalı ağardı. Sarala bile çok değişmişti: Yelesi, kuyruğu seyrelmiş, vücudu çökmüş, beli bükülmüştü. Ancak, yürüyüşüne bakanlar, onun bir zamanlar harika bir at olduğunu anlıyorlardı. Raymalı-Aga, gururlu yalnızlığında, dalları kuruyan koca bir çınar gibi, ömrünün kışına gelip çatmıştı... Bir gün ansızın anladı acı gerçeği: Ne çadırı vardı ne yuvası, ne koyunu vardı ne kuzusu, ne eşi vardı ne işi! O zaman küçük kardeşi Abdilhan onu yanına aldı. Ama önce yakın akrabaların ve kabile ileri gelenlerinin bulunduğu bir toplantıda ondan şikâyetlerini bildirdi, acı sözler söyleyip artık aklını başına toplaması gerektiğini anlattı. Sonra, ağabeyi için ayrı bir çadır kurdurdu. Burada, çamaşırının yıkanması, yemeğinin hazırlanması gibi ihtiyaçlarını karşılayacak tedbirleri de aldı.

    Raymalı-Aga bundan sonra ihtiyarlık üzerine türküler söylemeye, ölümü düşünmeye başladı. O günlerde hüzünlü ama ölümsüz güzel türküler besteledi. Artık gezip dolaşmadığı için, derin konuları düşünüyordu. Bütün çağlarda bütün düşünürlerin aklına takılan düşünceyi o da soruyordu kendisine: İnsanın dünyaya geliş sebebi nedir? Niçin yaratılmıştır?

    Artık vaktini toylarda, şenliklerde değil çadırında geçiriyor, bu yüzden de daha çok üzüntülü türküler söylüyordu. Anılarla yaşıyor, yaşlı insanlarla bu ölümlü dünyanın boşluğu üzerinde sohbetler yapıyordu.

    Allah şahittir ya, ömrünün son mevsiminde onu allak bullak eden o olay olmasaydı, hayatını huzur içinde bitirip gidecekti.

    Bir gün dayanamadı, emektar Sarala’yı eyerleyip, biraz oyalanmak, can sıkıntısını gidermek için, büyük bir şenliğe gitti. Ne olur ne olmaz diye, tamburunu da almıştı. Onu toya çağıranlar köyün ileri gelenleri ve çok saygıdeğer kişilerdi. Tambur çalmasa bile şeref konuğu olarak bulunması için ısrar etmişlerdi. Raymalı-Aga da bu rahatlıkla ve çabucak dönmek niyetiyle yola hazırlanmıştı.

    Raymalı-Aga’yı büyük bir saygı ile karşıladılar. Onu ak kubbeli en güzel yurt(çadır)a götürüp başköşeye oturttular. Saygıdeğer insanlarla sohbet edip onlarla birlikte kımız içti, yakınları için en iyi dileklerini bildirdi.

    Avılda (köyde) toy töreni büyük bir neşe içinde sürüp gidiyordu. Gençlerin şen kahkahaları, şarkıları duyuluyordu her tarafta. Yeni evlenenlerin şerefine düzenlenen at yarışı için büyük hazırlık yapılıyor, aşçılar ocak başlarında koşuşuyor, uzaktan yılkıların kişnemesi duyuluyor, kaygısız köpekler oynaşıyordu. Ve bozkırdan esen bir rüzgâr çiçek açmış otların kokusunu getiriyordu... Ama, öbür yurtlardan yükselen müzik sesleri, şarkılar, Raymalı-Aga’nın fazlasıyla dikkatini çekiyor, hele arada bir genç kızların kahkahaları duyulunca onlara kulak kabartmaktan kendini alamıyordu.

    Yaşlı ozan, hüzünlü bir özlem, heyecan içinde kalıyordu onları dinlerken. Yanındaki yaşlı insanlara bir şey söylemiyor, belli etmemeye çalışıyordu ama, geçmişe, gençlik günlerine dalıp gitmişti. Genç, yakışıklı olduğu, çevik Sarala’ya binip yollara düştüğü günlere... O zamanlar geçtiği yerlerde otlar Sarala’nın toynakları altında ezildikleri için ağlar ya da güler, onun türkülerini dinleyen güneş ona doğru koşar gelirdi. Esen rüzgârı bağrı ile karşılar, tamburunun sesini dinleyenlerin yüreklerinde odlar tutuşurdu. Ağzından çıkan her şey havada kapılırdı. O zamanlar sevmeyi de, acı çekmeyi de, ölüp ölüp dirilmeyi de bilirdi. Üzengide doğrulup vedalaşırken gözyaşı dökmeyi de bilirdi. Niçindi bütün bunlar? Şu ihtiyarlık çağında pişman olmak, boz küller altında korların sönüp gitmesi gibi, gençlik yıllarının geçip gittiğini görerek acı duymak için mi?

    Raymalı-Aga gittikçe mahzunlaşıyor, suskunlaşıyor, düşüncelere dalıyordu. Birden çadıra yaklaşan ayak sesleri duydu. Kulaklarına konuşma sesleri, gerdanlık şakırtısı, ancak kadın elbiselerinin eteklerinden çıkan hışırtılar geliyordu. Derken, çadırın işlemeli kapı örtüsü tâ yukarıya kadar kalktı ve eşikte, tamburunu göğsüne bastırarak tutan bir genç kız göründü. Kızın yüzü ay gibi, kaşları yay gibiydi. Ok gibi saplanan bakışı ve bir meydan okuyuşu vardı. Kömür kara gözlü, selvi boylu, Tanrı’nın özenerek yarattığı bir güzeldi. Boyuna bosuna, yüzünün hatlarına, giyim kuşamı da pek iyi düşüyordu. Arkasında kız arkadaşları ve birkaç yiğit de bulunan genç kız, çadırdaki saygıdeğer konuklardan, ansızın gelip rahatsız ettiği için özür diledi. Sonra da onların tek kelime söylemelerine fırsat bırakmadan, tamburunun tellerine dokunarak Raymalı-Aga’ya hitap etti:

    “Vahaya can atan bir kervan gibi, selama geldim ben, selamlar olsun. Gürültü patırtı yaparak geldik, bizi kınama. Toy-düğün olanda coşku olmaz mı? Coşuyoruz..

    “İçimde gizli bir korku, bir ürperti ile okuyorum bu türküyü... Bu türkü ile aşkımı açıklıyorum diye sakın şaşırma, cüretimi de bağışla. Bir tüfek nasıl barutla dolarsa, ben de öyle cesaretle dolduruldum..

    “Günlerimi hür yaşadım toylarda, şölenlerde. Ama arı gibi damla damla biriktirdim balımı.. bugün için sakladım. Vaktim gelince açmak için gonca oldum, bekledim, işte vakit geldi, goncanın açtığı gündür bugün...”

    Raymalı-Aga, şaşakalmış, dona kalmıştı. Eğilip selamını almıştı ama, “Kimsin sen güzel yabancı?” diye soramıyor, onun şarkısını kesmek istemiyordu. Yalnız, hayran hayran bakıyordu. Kınamasalar, kolunu kanadını açıp koşacaktı ona. Ruhu allak-bullak olmuştu. Kanı kaynamaya, yüreğini tutuşturmaya başlamıştı. Eğer oradakilerin özel bir görme yetisi olsaydı, her şeyi görebilselerdi, onun yüreğinin canlanıp çırpındığını, sonra büyük bir kartal gibi kanatlanıp yükseldiğini görürlerdi. Gözleri yeniden canlanmış, parlamış, uzun süreden beri beklediği o sesi gökyüzünden duyunca kulak kesilmişti. Raymalı-Aga, şimdi geride bıraktığı yılları, kocamışlığını unuttu ve başını dikleştirdi.

    Genç kız şarkısını söylemeye devam ediyordu:

    “Derdimi bilesin ey ulu âşık, adımımı nasıl attım, ayağına nasıl geldim ben bugün. Küçüklüğümden beri seviyorum seni Raymalı-Aga, ey Tanrı vergisi, ey Hak âşığı! Seni her yerde izledim, sesin nerden gelse oraya koştum, atını nereye sürsen oraya gittim. Senin gibi, senin bugün de olduğun gibi ünlü bir ozan olmak idi emelim, bu emelimden dolayı beni kınama Raymalı-Aga, ey türkünün eşsiz ustası. Gölge gibi ardına düştüm senin, ezgilerini ilâhî gibi, dua gibi, manilerini sihirli sözler gibi ezberledim. Güzel bir günde huzuruna çıkıp aşkımı itiraf etmek, hayranlığımı belirtmek için yaktığım türküleri sana okuma cesareti, sana ulaşım gücü versin diye, gece-gündüz Tanrı’ya yalvardım. Tanrı cüretimi bağışlasın, senin gibi bir müzik ustası ile atışmak, yarışmak istedim. Ey Raymalı-Aga, ey eşsiz üstad, başkalarının gerdek gecesini beklemesi gibi bekledim ben bu günü. Yenilsem ne çıkar, ram olsam ne gam! Ama ben çok küçüktüm, sen ise çok büyük, çok ünlü ve herkes tarafından sevilen, sayılan idin. Şan-şeref kuşatmıştı çevreni. O büyük kalabalıkta, toylarda, şölenlerde, benim gibi küçücük bir kızı nasıl farkederdin? İçimden utanç duysam da, türkülerinle sarhoş oluyor, senin aşkınla yanıp tutuşuyordum. Gizli gizli hep seni düşledim ben, seni sevdim, senin karın olmayı istedim hep. Buna cüret ettim işte. Söz sanatında senin kadar usta olmak, müziğin sırrını senin kadar bilmek ve senin gibi çalabilmek için, yemin ettim ey üstadım.. Tâ ki senin bakışlarından korkmayayım, sana bu övgüleri söyleyebileyim, aşkımı önüne serip, sana meydan okuyayım. İşte geldi o gün, karşındayım. Gör beni! Yargıla beni! Bugüne ulaşmak için bir an önce büyümek istiyordum, vakit benim için çok yavaş geçti ve ancak büyüdüm. Sonunda, bu baharda erdim on dokuzuma. Ve sen, ey Raymalı-Aga, seni düşlediğim çocukluk çağımda nasıl idiysen yine öylesin. Yalnız saçların biraz kırlaştı, ne gam! Saçlarına ak düşmemiş olanları sevmek zorunda olmadığım gibi, ak saçlıları sevmeme de kimse engel olamaz.. Ve işte karşındayım! Benden hiç çekinme, apaçık söyle. Beni eş olarak, karın olarak kabul etmeyebilirsin, ama seninle yarışmaya gelmiş yırcı olarak reddedemezsin!. Sana meydan okuyorum, büyük üstad, haydi, söz senin! Konuşsun tambur!.”

    Raymalı-Aga ayağa kalktı:
    - Kimsin sen? Nerden geldin? Adın ne?
    - Benim adım Begimay.
    - Begimay demek? Peki, bugüne kadar nerdeydin? Niye geciktin? Nereden çıkageldin?.
    Bu sözleri istemeden kaçırmıştı ağzından. Üzgün, karamsar, başını eğdi.
    - Az önce söyledim Raymalı-Aga, küçüktüm, büyümeyi bekledim...
    Raymalı-Aga başını sallaya sallaya cevap verdi:
    - Her şeyi anlıyorum da, yalnız bir şeyi anlamıyorum. Benim kaderim, alın yazım, niçin böyle yazılmış? Senin gibi baharını yaşayan bu kadar güzel bir kızı, felek niçin ben kışa girerken, son günlerimi yaşarken çıkarıyor karşıma? Bugüne kadar gördüklerimin bir hiç olduğunu, boş bir hayat yaşadığımı, bir gün senin gibi bir güzeli görünce anlıyayım diye mi? Kader bana niçin böyle acımasız davranıyor?

    - Acı acı sitem etmene hiç gerek yok Raymalı-Aga! Talih beni karşına çıkardı diye, benden şüphe etme! Benim için en büyük mutluluk seni mutlu etmektir. Genç kız sevgisiyle, şarkılarımla, tertemiz aşkımla, en tatlı okşayışlarımla mutlu kılacağım seni. Bana inan, bana güven Raymalı-Aga. Eğer şüphelerini yenemezsen, sevgi yolunu, gönül kapını yüzüme kapatsan bile, sana olan aşkım kalbimden çıkmayacaktır. Senin gibi bir söz ustası ile yarışmayı, sınanmayı da şereflerin en büyüğü sayacağım.

    - Ne diyorsun Begimay? Sen ne diyorsun? Sözde, sazda yarışmak, sınanmak da neymiş ki! İçinde yaşadığımız düzenle pek bağdaşmayan aşk gibi korkunç bir sınır varken, sazda sözde sınanmak neymiş ki! Hayır Begimay, hayır, seninle güzel söz söylemede yarışmam ben. Yarışacak gücüm kalmadığı için değil, kelime hazinemin kurumuş olmasından değil, sesimin kısılmasından, körleşmesinden değil, sana hayran olmaktan başka bir şey istemiyorum. Hayranım sana! Seninle ancak aşkta yarışırım Begimay, sevgide yarışırım!.

    Raymalı-Aga bu sözleri söyledikten sonra tamburunu aldı, tellerini yeniden akord etti ve usta parmaklarıyla dokundu. Eski günlerde olduğu gibi coşkulu, duygulu, çalmaya başladı. Bazen, otları hışırdatan hafif bir yel oluyor, bazen ak bulutlu gökyüzünde uğuldayan bir fırtına. O günden beri yeryüzünde söylenegelen “Begimay türküsü” işte böyle doğdu:

    “.. Uzaklardan bulak başına susuzluğunu gidermek için gelmişsen, ben de rüzgâr gibi eser gelir, ayaklarına kapanırım Begimay!
    Kaderimde bugünün son günüm olduğu yazılıysa, ölmemek için direnirim Begimay!
    Bugün değil, yarın değil, sen var oldukça hiç ölmem Begimay!
    Ölürsem dirilirim, ölür ölür yine dirilirim Begimay!
    Hep sensiz kalmamak için yaşarım, sensiz kalmak kör olmaktır, gözsüz olmaktır...”

    Raymalı-Aga “Begimay Türküsü”nü böyle okudu.

    O günü, Raymalı-Aga ve Begimay’ın karşılaştıkları o günü, insanlar hiç unutamadılar. Herkes onlardan sözediyor, başka bir şey konuşmuyordu. Bütün oba toy şenliğindeydi. Beyaz çadırlar süslenmiş, herkes bayramlık elbiselerini giymişti. Atlılar da, atlar da pırıl pırıl idiler. Ve gelin alayı güveyin evine doğru yola çıkmıştı. Raymalı-Aga ve Begimay alayın en önünde idi. Tambur çalıyor, kaval çalıyor, şarkı okuyor, yanyana, atlarının üzengileri birbirine değerek ilerliyor, Tanrı’dan Peygamber’den genç evliler için mutluluk diliyorlardı. Biri bırakıyor, biri alıyordu. Biri bırakırken öteki çalıyordu...

    Onları dinleyen insanlar hayran kalıyor, mutlu oluyorlardı. Onların ayakları dibinde otlar açılıyor, gülüyor, kır ateşlerinin dumanları çevreye yayılıyor, yanlarında kuşlar uçuşuyor, cıvıl cıvıl ötüşüyordu. Küçük çocuklar taylara binmiş, iki âşığın etrafında fır dönüyorlardı...

    Raymalı-Aga, bu yaşlı ozan, tanınmaz olmuştu. Sesi eskisi gibi çınlıyordu, hareketleri eskisi kadar çevikti ve gözleri, yeşil çayırın ortasına kurulmuş beyaz bir çadırın ışıklı iki penceresi gibi parlıyordu. Emektar atı Sarala bile canlanmış, gençleşmiş, çevikleşmişti. Başını gururla, dimdik kaldırıyordu.

    Ama, o coşkulu sahneyi nefretle karşılayanlar, Raymalı-Aga’nın yüzüne tükürmek isteyenler de vardı kalabalığın arasında. Bunlar daha çok onun yakın akrabaları, onun mensup olduğu Barakbay aşiretinden idiler. Toyda bulunan Barakbaylılar bunu bir çılgınlık, yüz kızartıcı bir davranış olarak görüyorlardı. Ömrünün kışında, saçı sakalı ağardıktan sonra çıldırmış mıydı bu adam! Bazıları hemen Raymalı-Aga’nın kardeşi Abdilhan’a haber saldılar ve ona kafa tuttular: “Raymalı denen bu kocamış köpek bizi böyle rezil ederse, seni nasıl bucak başkanı seçeriz? Seçim sırasında öbür aşiretler bu olayı ortaya alıp bizimle alay etmezler mi? Onun toyda, genç bir tayın kişnemesi gibi bağıra bağıra türkü söylediğini, kahkaha atıp güldüğünü işitmedin mi? Ya yanındaki o kıza, o körpe kancığa ne demeli! Herkesin gözü önünde birbirlerine neler diyorlar, neler! Ne utanç verici, ne yüz kızartıcı bir şey! Kız onun aklını başından almış, iyice baştan çıkarmış. Nasıl katılır böyle bir kaltağa! Olay bütün avıllara yayılmadan Raymalı’yı yola getirmelisin!”

    Abdilhan kocayıncaya kadar, eğlenceden eğlenceye koşan, serseri bir hayat yaşayan ağabeyine zaten çok kızıyordu. Ama artık iyice yaşlandığına göre aklını başına toplamıştır diye düşünüyordu. O böyle düşünürken Raymalı’nın Barakbaylar’ı rezil etmesi onu da çileden çıkardı. Atına atladığı gibi, kalabalığı yara yara düğün alayına yaklaştı. Bir yandan da kamçısını havada sallayarak bağırıyordu: “Aklını başına topla! Yaşını başını bil! Dön eve!”

    Raymalı-Aga coşkular içindeydi, yüreğinden gelen manileri okuyor, melodiler içinde yüzüyordu. Kardeşini ne duydu ne de gördü. Ona hayran atlılar çevresini kuşatmış, genç kızla karşılıklı deyişlerini zevkle dinliyor, her sözünü kapmaya çalışıyorlardı. Raymalı’ya engel saygısız kardeşini durdurup sıkıştırdılar, atına ve kendisine kamçılarıyla vurmaya başladılar. O kalabalıkta kimin sıkıştırdığı, kimin vurduğu belli olmuyordu. Abdilhan, kurtulmak için atını sürüp kaçmaktan başka çare bulamadı.

    şıklar türkü söylemeye devam ediyorlardı. Ve işte yepyeni bir türkü daha doğmuş, dudaklarda dolaşmaya başlamıştı:

    “.. Aşk oduna düşen maral, sabah erken melemeye başlayınca sesi dağlarda, boğazlarda yankı yankı duyulur..” diyordu Raymalı.

    “.. Kuğu kuğusundan ayrı düşende, güneş bile gözüne kapkara bir leke olarak görünür...” diye cevap veriyordu Begimay.

    Böylece, genç evliler şerefine türküler, maniler söyleniyordu. Biri bırakıyor, öbürü alıyor, biri söylüyor, öbürü cevap veriyordu...

    Abdilhan’ın atını sürüp uzaklaşırken duyduğu öfke ve kinden Raymalı-Aga’nın haberi yoktu. Barakbaylar’ın ona niye kızdıklarından, ona nasıl korkunç bir ceza hazırladıklarından da haberi yoktu.

    şık ozanlar çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı...

    Abdilhan, eyerin üzerine yatıp fırtına habercisi kara bir yel gibi esti, kendi avılına geldi. Hısım akrabası kurt sürüsü gibi etrafını sarmış, onu kışkırtıyorlardı:

    - Ağabeyin aklını oynatmış! Çıldırmış! Bu ne rezalet! Bu ne kepazelik! Hemen yola getirmeli onu!

    şıklar ise çalıyor söylüyor, çalıyor söylüyorlardı! şıkların müziğine uyarak güvey evine doğru ilerleyen düğün alayı bir yere gelip durdu. Burada uğurlayıcılar ayrılacaktı. Mutluluk dileklerini tekrarladılar. Raymalı-A- ga, kalabalığa dönerek şunları söyledi:

    - “... Bugünü gördüğüm için mutluyum. Şükürler olsun, talih bana kendim gibi bir akın (âşık-ozan) olan bu genç, güzel Begimay’ı bir ödül olarak gönderdi. Ancak çakmak taşı, çakmak taşına sürtününce kıvılcım çıkar; güzel söz söyleme sanatında da ozanlar ancak birbiriyle yarışarak bu sanatın sırrını kavrayabilir, ona ulaşabilirler. Ama daha da önemlisi, batmakta olan bir güneşin son ışıklarıyla dünyayı güzelleştirmesi gibi, ben de, hayatımın son döneminde, hayal bile edilemeyen, bugüne kadar görmediğim bir ruh zenginliğinin, bir ruh gücünün belirtisi olan bir aşkı tattığım için mutluyum, çok mutluyum...”

    Begimay da cevap verdi ona:

    - Raymalı-Aga, ben de dileğime kavuştum, rüyalarım gerçek oldu. Artık senin izinden ayrılmayacağım. İstediğin zaman, istediğin yere çalgımı alır gelirim; türkümü türküne katmak, seni sevmek ve senin tarafından sevilmek için koşar gelirim. Bugün hiç tereddüt etmeden, hayatımı kaderime bırakıyorum. Korkmadan, istekle, coşkuyla...

    Bu sözleri türkü oldu ve böyle okundu.

    Düğün alayını oluşturan kalabalığın karşısında, iki âşık, iki gün sonra başlayacak büyük bir panayırda buluşmak, her taraftan toplanacak kalabalığın önünde çalıp söylemek için sözleştiler.

    Düğün alayı işte bu güzel haberi alarak dağıldı. Haber bir anda ağızdan ağıza, kulaktan kulağa ulaştı. Haberi sevinçle karşılayanlar da vardı, nefretle karşılayanlar da...

    - Panayıra! Panayıra gelin!
    - Atınızı eyerleyin ve hiç durmadan panayıra gidin!
    Haber, yankı yankı yayıldı:
    - Ne büyük bir şenlik olacak!
    - Ne eğlence! Ne eğlence!
    - Çok güzel şey! Bulunmaz bir olay!
    - Yüz karası bir şey bu!
    - Çok güzel! Çok!
    - Neresi güzel? Utanç verici! Ne saçmalıktır bu!
    Raymalı-Aga ve Begimay yolun ortasında birbirinden ayrıldılar:
    - Panayırda görüşürüz Begimay!
    - Panayırda görüşeceğiz Raymalı-Aga!.
    Biraz uzaklaştıktan sonra başlarını çevirip yine bağırdılar:
    - Panayırda buluşuruz Begimay, hoşça kaaal!
    - Buluşuruz Raymalı, hoşça kaaal!

    Güneş batmak üzereydi. Uçsuz bucaksız bozkıra, akşamın sisli beyaz bulutu çöküyordu. Mevsim yazdı. Otlar kuruyup sararmaya yüz tutmuş, kokuları çevreye yayılmıştı. Dağlara yağmur yağmış, hava hafif bir serinlik getirmişti. O güzel yaz akşamında, güneş iyice batıp kaybolmadan önce, çaylaklar alçaklardan uçuyor, yavru kuşlar cıvıl cıvıl ötüyorlardı...

    Raymalı-Aga, atı Sarala’nın yelesini okşadı:

    - Ne güzel bir sessizlik, Cennet kadar güzel bir hava, dedi. Ah Sarala, emektar yoldaşım, sanlı atım! Hayat bu kadar güzelmiş demek! İnsan, hayatının son deminde de âşık olur, mutlu olurmuş demek?

    Kocamış da olsa, Sarala, pofurdaya pofurdaya, sürçmeden, yavaşlamadan gidiyordu. Bütün gün eyer altında dolaşmıştı. Şimdi efendisini bir an önce çadırına ulaştırdıktan sonra, dereden serin bir su içmek, bacaklarını dinlendirmek ve ay ışığında otlamak istiyordu.

    Derenin dirseğini döndüler: İşte avıl, işte beyaz çadırlar, ocaklardan kıvrıla kıvrıla yükselen dumanlar.

    Raymalı-Aga çadırına gelince attan indi ve hayvanı bir kazığa bağladı. Hemen çadıra girmemiş, dışarıda, ocağın başında oturup biraz dinlenmek istemişti. İşte bu sırada bir komşu çocuğu geldi yanına:

    - Raymalı-Aga, sizi çadıra çağırıyorlar, dedi.
    - Kim çağırıyor?
    - Bizimkiler, Barakbaylar.

    Raymalı-Aga çadıra gitti, eşikten içeri adımını atar atmaz aşiretin ileri gelenlerini gördü. Yarım ay şeklinde sıralanıp oturmuşlardı. Kardeşi Abdilhan da vardı bunların arasında. Biraz kenarda kalmış, asık suratını yere eğmiş, öylece duruyordu. Gözlerini kaldırıp bakmadı bile. Belli ki bakışlarında gizlemek istediği bir şey vardı. Raymalı-Aga çadırında toplananları selâmladı:

    - Selamünaleyküm. Hayır ola? Bir şey mi var?
    - Seni bekliyorduk, dedi meclisin aksakalı.
    - Beni bekliyor idiyseniz, işte geldim, geçip aranıza oturayım bari..
    - Dur orada! Kapının ağzında kal, oraya diz çök bakalım!
    - Bu da ne demek oluyor? Bu çadırın sahibi benim!
    - Hayır, artık sen değilsin! Aklını yitirmiş bir ihtiyar hiçbir şeyin sahibi olamaz!
    - Ne demek istiyorsunuz siz?

    - Şunu istiyoruz: Artık toydan toya, şölenden şölene gitmeyecek, serseri hayatına son vereceksin. Toyda, yaşına başına bakmadan, birlikte yüz kızartıcı şarkılar söylediğin o kızı aklından çıkarıp atacaksın. Bizi rezil-rüsva ettin. Şimdi diz çöküp pişmanlık duyduğunu söyleyecek, bir daha böyle şeyler yapmayacağına dair yemin edeceksin! Bir daha asla, asla görmeyeceksin onu!

    - Siz boşuna nefes tüketiyor, boşuna konuşuyorsunuz. Yarın değil öbürgün onunla panayırda buluşacak, bütün halkın karşısında çalıp söyleyeceğiz!

    Aksakallar öfkeyle bir ağızdan bağırdılar:
    - Bizi rezil edecek!
    - Daha vakit varken sözünü geri al!
    - İyice bunamış bu adam!
    - Aklını oynatmış!
    Aksakalların başı bağırdı:
    - Susun! Bir ağızdan konuşmayın! Ey Raymalı-Aga, bütün söyleyeceklerin bu kadar mı?
    - Evet,
    - Duydunuz değil mi Barakbaylar, bu günahkâr kardeşimizin cevabını?
    - Evet, duyduk.
    - Pekâlâ! Şimdi benim söyleyeceklerimi dinleyin! Önce sana söylüyorum talihsiz Raymalı! Ömür boyu dolaşıp durdun, bir baltaya sap olamadın, tek varlığın şu kocamış atın oldu. Toydan toya, şölenden şölene koştun, tambur çaldın, herkesin maskarası oldun, yalnız başkalarını eğlendirmekle geçti günlerin. O zaman seni hoş gördük “Gençtir, zamanla aklını başına alır” dedik. Ama bugün ne görüyoruz!

    Senin yaşında bir insanın artık köşesine çekilip ölümü düşünmesi gerekirdi. Sen öyle yapmıyor, başkaları için alay konusu, bizler için yüz karası olduğunu düşünmeden, yaşına başına bakmadan, bir genç kızla düşüp kalkıyor, çapkınlık ediyorsun. Geleneklerimizi, törelerimizi hiçe sayıyor, bizim öğütlerimizi de kabul etmek istemiyorsun. Bundan dolayı Tanrı senin cezanı verecektir. Suç senin, ceza da senin. Şimdi sana sesleniyorum Abdilhan. Ayağa kalk! Sen bu adamın ayni anadan, ayni babadan doğma kardeşisin; bizim de desteğimiz ve umudumuzsun. Biz bütün Barakbaylar seni bucak başkanı olarak görmek istiyoruz. Ama ağabeyin çıldırmış olacak, ne yaptığını kendisi de bilmiyor ve bu davranışlarıyla da senin seçilmeni zorlaştırıyor. Bu kaçık bizim haysiyetimizi beş paralık etmeden, onun yüzünden başkaları yüzümüze tükürmeden ve Barakbaylar’ı gülünç duruma düşürmeden, onu yola getirmek için gerekeni yapmak sana düşer. Buna hakkın vardır. Onun davranışları yüzünden sana bu hak verilmiştir.

    Raymalı-Aga, Abdilhan’dan önce atıldı ve şunları söyledi:

    - Hiçbirinizin peygamberlik, hakimlik taslamaya hakkınız yok! Burada bulunan herkese acıyorum. Burada bulunmayıp sizin gibi düşünenlere de acıyorum. Tartışması bile yapılamayacak bir konu hakkında karar vermek, hüküm vermek gibi bağışlanmaz bir hata ediyorsunuz! Siz bu dünyada gerçeğin nerede olduğunu, gerçek mutluluğun nerede bulunduğunu bilmiyorsunuz. Duygu bir şarkıdan başka bir şey değilse, şarkı söylemek niçin ayıp olsun? Aşk varsa ve hele âşık olmak Allah vergisi ise, niçin ayıp olsun? Dünyada en büyük sevinç, âşık olanın sevinci, sevmek-sevilmek sevinci değil midir? Sizler bana şarkı söylediğim için, geçkin yaşımda başıma gelen aşkı, o yüce sevgiyi geri tepmediğim için, çıldırmış, bunamış diyorsanız, ben de sizin yanınızda bir dakika durmam, çeker giderim. Herkese bir yer vardır bu dünyada. Atım Sarala’ya biner, sevgilimin yanına giderim. Ordan da onunla birlikte başka dünyalara göçeriz, tâ ki şarkılarımız, türkülerimiz ve bizim davranışlarımız sizi rahatsız etmesin.

    O âna kadar konuşmadan duran Abdilhan yerinden fırladı ve bağırdı:

    - Hayır, hiçbir yere gitmeyeceksin! Adım bile atmayacaksın! Panayır, toy, düğün yok artık. Aklın başına gelinceye kadar bırakmayacağız seni!

    Bunları söyledikten sonra yaşlı âşığın elinden tamburu kaptığı gibi yere çaldı. Azgın boğanın bakıcısını ayakları altına alıp üzerinde tepinmesi gibi, zıplaya zıplaya parçaladı o nazik âleti:

    - Al sana! Al işte! Çalgı-malgı yok artık. Hey siz, şuradaki o kocamış atı, Sarala’yı getirin buraya!

    Dışarıda bekleyen birkaç kişi biraz ileride bağlı duran Sarala’yı çözdüler.

    - Eyerini çıkarıp atın şuraya!

    Söyleneni yaptılar. Abdilhan, daha önce oralarda bir yere sakladığı baltayı aldı ve bununla eyeri parça parça etti.

    - İşte böyle! Şimdi hiçbir yere gidemezsin!

    Eyeri parçaladıktan sonra öfkesi geçmemiş, atın kolanını, gemini, üzengi kayışlarını da parçalamış, etrafa savurmuştu.

    Zavallı Sarala da korktu, titremeye, olduğu yerde tepinmeye başladı. Kendi başına da ayni şeyin geleceğini hissetmiş gibiydi.

    - Sarala’ya binecek, panayıra gideceksin ha! Git bakalım! Gör şimdi ne oluyor?

    Göz kapayıp açıncaya kadar bir zamanda o birkaç kişi Sarala’yı yere devirdi, ayaklarını bir araya getirip sımsıkı bağladılar. Abdilhan hayvanın başını tutup geriye kanırdı ve elindeki keskin bıçağı savunmasız kalan hayvanın gırtlağına dayadı.

    Raymalı-Aga vargücünü kullanarak kendisini tutanların kollarından sıyrıldı ve ileri atılıp bağırdı:

    - Dur! Öldürme hayvanı!

    Fakat geç kalmıştı. Bıçağın altından fışkıran sıcak kan, yüzüne çarptı ve gün ortasında bastıran karanlık gibi gözlerine doldu. Sarala’nın kanına bulanmış olarak sendeleye sendeleye ayağa kalkan Raymalı-Aga aşağılanmış olmanın mahzun sesiyle ve gömleğinin ucuyla yüzünü gözünü silerek:

    - Ne yaparsanız yapın, engel olamazsınız! Yürüyerek de, sürünerek de olsa gideceğim!

    Abdilhan, atın kesik boğazı üstünden başını kaldırdı ve sırıtarak:

    - Hayır, yaya da gidemeyeceksin! dedi, hiçbir yere adım atamayacaksın. Hey! Yakalayın onu! Görmüyor musunuz, delirmiş! Bağlayın elini kolunu, yoksa birimizi öldürür!

    Bağrışmalar, çağrışmalar oldu. Herkes birbirine girdi.

    - İpi ver!
    - Kıvır kollarını!
    - İyice sık!
    - Aman Tanrım! Delirmiş gerçekten!
    - Vallahi oynatmış!
    - Şu kayın ağacına götürün!
    - Çek, çek! Sürükle!
    - Çabuk olun, çabuk!

    Ay tâ yukarılara kadar yükselmişti. Yeryüzü, gökyüzü sessizlik içindeydi. Bu sırada birtakım şamanlar çıkageldi. Ortaya bir meydan ateşi yaktılar ve bu ateşin etrafında vahşi danslarını yaparak büyük yırcının aklını karıştıran, zihnini karartan kötü ruhları kovmaya çalıştılar.

    Raymalı-Aga ise elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Sonra molla geldi. Delirdiği söylenen Raymalı-Aga için dualar okuyarak onu selamete erdirmesini diledi Tanrı’dan.

    Raymalı-Aga, elleri arkasına, kendisi kayın ağacına sımsıkı bağlı, öylece duruyordu.

    Öylece, ağaca bağlı dururken, kardeşi Abdilhan’a şu türküyü söyledi:

    “.. Gece biterken son karanlığını da alıp götürür,
    Güneş doğar, gündüz olur yeniden,
    Ama benim ışığım yok artık, hiç olmayacak,
    Sen söndürdün güneşimi, içi kara mutsuz kardeşim
    Abdilhan!

    “.. Beni, ömrümün kışında Tanrı’nın lütfettiği o aşktan mahrum ettin diye övünme, sevinme!
    Yüreğimin son atışına, son nefesine kadar duyacağım
    mutluluğu,
    Sen ne bilir, ne anlarsın Abdilhan!

    “.. Ellerimi, kollarımı şu ağaca sımsıkı bağladın
    Ama orda duran ben değilim, sadece bedenimdir,
    Zavallı kardeşim Abdilhan!

    “.. Benim ruhum rüzgâr olup uzaklara gitti,
    Sonra yağmur olup toprağa karıştı,
    Sevgilimden asla ayrı değilim,
    Ben onun saçlarıyım, nefesiyim..

    “.. Sevgilim gün doğarken uyandığında
    Bir dağkeçisi olup ineceğim dağlardan..
    Bir kayaya çıkıp dikilecek,
    Onun çadırdan çıkmasını bekleyeceğim.

    “.. O ocağı yaktığı zaman ateşinin dumanı olacağım,
    Çevresinde dolanacağım!
    Atını dörtnala sürüp giderken
    Dere geçidini geçerken
    Su olup atının toynakları altında sıçrayacağım.
    Yüzüne, ellerine serpileceğim..
    Sevgilim türkü söyleyende
    Onun sesi, türküsü olacağım...”





    Şafak sökerken başının üzerindeki ağaç yapraklarının hafif hışırtısını duydu. Sabah olmuş, ortalık aydınlanmıştı. Raymalı-Aga’nın aklını oynattığını işiten komşu ve akrabaları merak edip geldiler, atlarından inmeden, biraz uzağında durup ona baktılar.

    Raymalı’nın elbisesi lime lime olmuştu. Kolları arkasına, gövdesi kayın ağacına sımsıkı bağlıydı.

    Karşısında durup kendine bakanları görünce, sonradan büyük bir üne kavuşacak, dilden dile dolaşacak olan şu şarkıyı söyledi:

    Kara kara dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan.
    Morlu morlıı dağlardan göç inende
    Bırak beni gideyim kardeşim Abdilhan.

    Ah... nerden bilirdim, nasıl bilirdim
    Ellerimi senin bağlayacağını!
    Ayaklarımı senin bağlayacağını!
    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Çöz ellerimi kardeşim Abdilhan
    Ben göklere çıkacağım o zaman...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Panayıra gelemedim Begimay!
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Beni panayırda bekleme Begimay
    Seninle birlikte panayırda
    Mani söyleyemeyeceğiz...
    Ne ben geleceğim oraya ne Sarala...

    Kara kara dağlardan göç inende
    Morlu morlu dağlardan göç inende
    Panayırda beni bekleme Begimay,
    Ben uçmağa varacağım Begimay...

    İşte Raymalı-Aga efsanesi budur.
    Yedigey, Ana-Beyit yolunda Kazangap’ı son yolculuğuna uğurlarken, nice anılarla birlikte bu efsaneyi de hatırlamıştı.
  • Dünyada akla hayret verecek bir hal varsa kadınlarımızın çocuk düşürmeğe inhimakidir.
    Üç gün yüzünü gördükten sonra kaybettiği bir çocuğu için senelerce gözlerinden kanlı yaş akıtan valideler ciğergâhında beslediği ve daha bir kerrecik olsun gonca ruyünü göremediği mahsul-ü ömrünü bîperva kendi eliyle telef ediyor!

    Ne Allahtan korkuyor ne Peygamberden haya ediyor, ne de çocuğu öldürmek için kendi canını da muhataraya koymak gibi akreplere, yılanlara yakışmıyacak bir gaddarlığı irtikâp ettiğini düşünüyor!..

    Bir valide ki rahatı için rahmindeki masumun hayatına kasteder.
    (Namık Kemal)
    Necip Fazıl Kısakürek
    Sayfa 293 - Büyük Doğu 7. Baskı 2011