• Hamd yalnızca Allah’adır.
    Salât ve selâm, Peygamberimiz Muhammed’e, âline, ashâbına ve O’nun yolunda gidenlerin üzerine olsun.

    Ehl-i Sünnet nazarında Şefaat haktır ve inkâr edilemez.

    Şefaat İnancı ile ilgili sahih hadisler bunun en güzel ispatıdır;

    “Her peygamber’in çok özel bir duası vardır. Ben de Allah’ın izniyle bu özel duamı, kıyamet günü ümmetime şefaat için saklamak istiyorum”
    (Buharî, Müslim),

    “Kim sabah ve akşam bana on defa salavat getirirse, Kıyamet Günü şefaatim ona ulaşır.”
    (Taberâni)

    Bu ve buna benzer birçok hadislerden Şefaat konusunun reddedilemez bir gerçek olduğunu görmekteyiz.

    Fakat Şefaat konusu husûsen ülkemizde ne yazık ki doğru şekilde anlaşılmamış, Şefaatin Şartları öğrenilip öğretilmemiş ve Şefaati elde etme hususunda îmânı yok etme derecesine kadar varan yanlışlar baş göstermiştir.

    Şefaat konusunda doğru itikat beslemek ve doğru amel edebilmek için öncelikle Şefaati geçerli kılacak olan şu iki şartı bilip kavramak gerekmektedir;

    1. (Birinci) Şart
    – Allah Teâlâ’nın Şefaat edecek olan için izin vermesi.

    Yüce Rabbimiz birçoğumuzun ezbere bilip gün içerisinde belki defalarca okuduğumuz “Ayet El-Kursi” ayetinde şöyle buyurmaktadır:

    “İzni olmaksızın O’nun katında şefaat edecek olan kimmiş” (Bakara/255).

    Bu ayetten açıkça anlıyoruz ki Şefaat sadece Allah’ın izni ile gerçekleşecek bir olaydır.
    O halde Şefaat talebinde bulunan kişinin bu duasını Şefaat edecek olana değil, Şefaate izin verebilen tek yetkili makam olan Allah Teâlâ’ya yöneltmesi gerekmektedir.

    2. (İkinci) Şart
    – Allah Teâlâ’nın Şefaat edilecek olan kişiden razı olması.

    Yüce Rabbimiz Kur’an’da şöyle buyurmaktadır:

    “Onlar, O’nun razı olduğu kimselerden başkasına şefaat edemezler” (Enbiyâ/28).

    Bu ayetten de açıkça anlaşılacağı üzere Şefaat edecek olan makam, kendi seçimine, isteğine, iradesine göre şefaat edemeyecek, şefaat etme hakkını yalnızca Allah Teâlâ’nın seçip razı olduğu kullar üzerinde kullanabilecektir.

    O halde Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in ya da diğer şefaatçilerin şefaatine nâil olmak isteyen kişinin Allah Teâlâ’yı razı etmesi gerekmektedir.

    Şefaatçilerin şefaatine ulaşmak ancak bu yolla mümkün olur.

    Nitekim Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in “Ey Peygamberin kızı Fatıma, senin için de hiç bir şey yapamam, sen de kendini kurtarmaya bak” (Buhari) hadisi konuyu idrâk etme noktasında bize yapmamız gereni oldukça açık bir şekilde anlatmaktadır.

    Şefaatle ilgili bu önemli iki hususu okuyup iyice belledikten sonra Tevhid İnancına ters düşmeden sahih bir şekilde Şefaatin nasıl istenebileceğine dair örnekler verelim;

    “Allah’ım, beni ve tüm müminleri Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’ in şefaatine nâil eyle…“

    “Allah’ım, bana şefaat izni verdiğin tüm şefaatçilerin şefaatleri nasip et, beni bağışla…”

    Cennet ile müjdelenmiş, Peygamber Efendimiz (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in öğreti ve terbiyesinden geçmiş sahabelerin de ne peygamber hayatta iken ne de o vefat ettikten sonra “Şefaat Ya RasulAllah” dedikleri sabit olmamıştır.

    Çünkü onlar, Şefaatin aslı itibariyle yalnızca Allah’a ait olduğu pek alâ iyi kavramışlar, bu yüzden şefaati yalnızca Allah’tan istemişler ve şefaate nâil olabilmek için gereken sebepleri de yerine getirmişlerdir.

    Bu bağlamda bizlere de düşen görev;
    sahabenin yolundan gitmek,
    onların izini takip etmek,
    dini onların anladığı gibi anlamak ve onların amel ettiği gibi amel etmektir.

    Hergün namazlarda defalarca söylediğimiz
    “Yalnız senden yardım diler ve yalnızca sana ibadet ederiz” (Fatiha/4) lâfzına sadık kalarak Şefaat dahil olmak üzere her türlü ihtiyacımızı, isteğimizi, sadece Allah’tan istemek, duamızı yalnız O’na yöneltmek, O’na yalvarıp yakarmamız gerekir.

    Efendimiz(Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in “Dua ibadetin özüdür” (Tirmizi) hadisi, duanın da tıpkı diğer ibadetler gibi ibadetlerden bir cüz olduğunu, hatta en önemlisi olduğunu vurgulamaktadır.

    Duanın, yani ibadetin Allah’tan başkasına, bir yaradılmışa yönlendirilmesi Allah’tan başkasını ilâh edinmek, O’nu bir yaradılmışa denk tutulması anlamına gelir ki bu apaçık bir şirktir. Böyle bir hataya düşmekten Allah’a sığınırız!

    Tüm bunlardan sonra bilmeliyiz ki; yalnız Allah’ın gücünün yetip yapabileceği bir şeyi Allah’tan başkasından istemek kişiyi İslâm çerçevesinden çıkarır, kafir yapar. Şefaat izni de sadece Allah Teâlâ’ya ait olduğu için de bunu bir salihten, bir melekten veyahut bir peygamberden dahi olsun istemek, kişinin Tevhid Akidesini yerle bir edip şirke düşüren bir davranıştır.

    Allah’a şirk koşanın namazı, orucu, zekatı, haccı ve diğer tüm ibadetleri de boşa gider, kendisine hiçbir fayda sağlamaz. Kişi bu hal üzere tövbe etmeden ölürse ebedi olarak cehenneme gider ve oradan bir daha asla çıkamaz;

    “Muhakkak ki Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz. Bunun dışında kalan (günah)ları ise dilediği kimseler için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse, şüphesiz büyük bir günah işleyerek iftira etmiş olur. “
    (Nîsa/48).

    Amellerin tümünü zâyi edip kişiyi ebedi cehenneme sokan bu ameli, itikadımızı ve dilimizi düzelttikten sonra tövbe edip terk etmek, bu hususta diğer kardeşlerimizi uyarıp ateşten sakındırmak hepimizin üzerine bir vazîfedir…

    Başarı Allah’tandır.
    Salât ve selâm, Peygamberimiz Muhammed’e, âline, ashâbına ve O’nun yolunda gidenlerin üzerine olsun.
  • Hz. Yahya'yı niçin öldürdüler biliyor musun? Yahudi'nin biri yeğenine şehvet besler. Amca bu şehvetin adına aşk der. Gider yengesine kızını verirse ona sandık dolusu mücevher ve köşk vereceğini söyler. Anne bu işe razıdır. Yeğen dünden razıdır. Ancak ortada bir sıkıntı var: Ahâli ne der? İnsanların kınaması ölümlerden beterdir onlar için. Amca yeğen evliliğine onay verecek fetva ararlar. Yahya peygambere sorarlar. O, işin iğrençliğini hatırlatır ve istedikleri fetvaya "Haramdır" der. Evlilik yolları kapalıdır.
    Anne kız servetten, amca şehvetten mahrum kalmanın acısı ile Yahya peygamberden intikam almak için plan yaparlar. Dindar Yahudi zehir getirir, anne yemeği pişirir, kız zehri yemeğe katar. Yahya peygamberin evine yemeği götürürler. Bir kaç gün sonra Yahya peygamber ölür. Şehvetin işlettirdiği caniliklerden, fani insanlık hâlâ aklını başına almamaya devam ediyor. Aşka şehvet katarsan ekşir, zehirleşir.
  • Hz peygamberden sonra ilk namaz kılan hz Ali dir.
  • Sahih bir hadiste Ali'nin -radıyallâhu anh- şöyle dediği kaydedilmektedir:

    'Peygamberden sonra bu ümmetin en üstünü Ebu Bekir ve sonra da Ömer'dir."
  •   Müslümanların siyasi tarihi gözden geçirildiğinde, tarihi süreçte en çok tartışma konusu olan problemlerin ve birçok siyasî-itikâdî mezhebin ilk varoluş sebebinin “Halifelik Sorunu” olduğu görülecektir. Halifelik konusunda birçok dini-siyasi tartışma yapılmış, kanlar dökülmüş ve mezhepsel ayrılıklar meydana gelmiştir. Hilafet meselesinden dolayı ana bünyeden en büyük ayrılışı gerçekleştiren ise Şia olmuş ve hilafetin kimde olup olmayacağı tartışması yüzünden faklı bir yapılanma içine girmiştir.

    Yazar kitabın önsözünde; eğer hilafet kurumu, tarihi süreçte problemsiz bir şekilde yerini alabilseydi, İslam fetihleri daha geniş alanlara yayılabilir, İslam Medeniyeti ve Kurumları daha net bir şekilde kendini ortaya koyabilirdi diyerek, hiçbir devletin engelleyemediği yeni dinin fetihlerini, hilafet kavgalarının engellediğini belirtmiştir.

    Bununla birlikte, Hz. Peygamber’den sonra ashabın karşı karşıya kaldığı ilk önemli problemin ve daha sonraki asırlarda da Müslümanlar arasında en büyük ihtilafın hilafet sorunundan kaynaklandığını vurgulamıştır.


    Hocamızın bu çalışması 1999 yılında doktora çalışması olarak “Halifeliğin Kurumsallaşması” adı ile hazırlanmış, daha sonra da şekilsel olarak yapılan bazı düzenlemelerle “Halifelik Tarihine Giriş” adıyla yayınlanmıştır. Daha sonra Çizgi Kitabevi Yayınlarından üç baskı daha yapan eser; 3 bölümden oluşmaktadır.

    Eserin Giriş Bölümünde ‘Hilafetin Anlam Çerçevesi’ üzerinde durularak Hilafetin sözlük, Terim anlamı verilerek Halifeler için kullanılan sıfatlar ele alınmıştır.

    Yazar, İlk dört halife döneminden sonra Emevilerin ‘Halifetullah’ sıfatını kullanmaları üzerine tartışmalar olduğunu, Emevi ve Abbasi halifelerinin, Raşid halifelerin aksine, yaptıkları zulümleri örtmek için ‘Emirü’l-Müminin’ sıfatını terk ederek Allah’ın Halifesi, Zillullahi fi’l-Arz ve Sultanullahi fi Arzihiunvanlarını kullandıklarını belirtmektedir.


    I.  Bölümde “HİLAFET KURUMUNUN TEORİK TEMELLERİ” başlığı altında; Hz. Peygamber’den (s) sonra Müslümanların yüz yüze geldikleri ilk problemin yönetim meselesi olduğu ve bu noktada İslam tarihinde bu kadar önem arz eden Hilafet kurumunun gerekli olup olmadığı konusundaki görüşlere ve İslam’daki yerine değinilmiştir.

    Yazar, Hilafetin gerekliliği konusundaki tartışmaların en yoğun yaşandığı dönemin XX. Yüzyıl olduğunu ve Hilafet konusundaki tartışmaların en büyüğünü çağdaş yazarlardan Mısırlı Ali Abdurrazık’ın başlattığını belirterek, Abdurrazık’ın; Halifeliğin İslam ile alakasının olmadığını, Kur’an’da hilafetin söz konusu edilmediğini, bu kurum yüzünden Müslümanların başına hep felaketlerin geldiğini ve tarihte halifelik denilince akla hep kan geldiğini ifadeettiğini aktarmaktadır.

    Ayrıca Cumhuriyet döneminde de Seyit Beyin; Kur’an’da hilafet kurumundan bahsedilmediğini, hilafetin dört halife dönemine mahsus olduğunu, daha sonraki dönemlerde böyle bir kurumun olamayacağını ifade ettiği belirtmektedir.

    Bu bölümde birçok değerlendirme ile birlikte yazar özetle şunu belirtmektedir: Kur’an belli bir yönetim biçimi ve devlet yapısını öngörmemiş bu konuda ayrıntılı, kesin kurallar koymamıştır. Kur’an’da sadece devlet yapısının ana hatlarına ve temel ilkelerine bazı işaretlerde bulunulmuştur. Hadislerde de bu konuda kesin ve bağlayıcı denebilecek hükümler bulmak mümkün değildir. Bu işin kesin kurallarla tespit edilmemiş olması bu konunun, dönemin insanlarına bırakıldığının en açık göstergesidir. Seyit Bey’in de yerinde bir ifadesi ile “Hilafet doğrudan doğruya milletin işi olup zamanın icâbâtına bağlıdır”.

    Hilafet ve Dînî Temsil İlişkisi; Halifeliğin dini bir otorite olup olmadığı konusu önem arz eden bir konudur. Çünkü özellikle halifeliğin kaldırılmasıyla birlikte en çok gündeme gelen sorulardan biri olmuştur.

    Halifenin dini bir yönü ve bağlayıcılığının olmadığını savunan görüşlerin önemli temsilcileri; Ali Abdurrazık, Taha Hüseyin, Halid Muhammed Halid gibi bilginlerdir.

    Din ile dünyanın birbirinden ayrılması gerektiği konusunda benzer fikirler Seyit Bey tarafından da dile getirilmiştir. Bu ayrımı Muhammed Hamidullah’ın da biraz yumuşatarak desteklediği belirtilmektedir. Söz konusu bu yazarlar halifeliğin dini bir kurum olmadığını, siyasal bir kurum olarak düşünülmesi gerektiğini belirtmişlerdir (s. 24-25).

    Buna karşılık Mâverdî, İbn Haldun, Hasan İbrahim Hasan, Arnold gibi bilginlerin; halifelik kurumunun dini ve siyasi olarak ayrılamayacağını, halifenin dini, temsil eden ve aynı zamandan da devleti yöneten bir şahsiyet olduğunu belirtmektedirler (s. 25-26).

    Yazar bu bölümde, karşıt görüşte yer alan söz konusu bilginlerin görüşlerini tek tek aktardıktan sonra değerlendirmelerde bulunmaktadır.

    Hilafetin, ilk İslam cemaati olan sahabelerin, dönemsel faktörlerin de etkisiyle geliştirdikleri bir yönetim biçimi olup dini bir bağlayıcılığının olmadığını, Hz. Peygamberin ve ilk halifelerin uygulamalarının açık naslara dayananlar hariç, genel itibariyle konunun değişmez ve ideal hükmü olarak değil, dönemin siyasetinin bir gereği olarak değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir. Sonuç olarak da hakkında nas olmayan konularda, Hz. Peygamberin ve dört halifenin devlet başkanı olarak yaptıkları idari uygulamaların bağlayıcı nitelikte yapılması gerekli nihai uygulamaların olmadığı şeklinde düşünülmesi gerektiğini ifade etmektedir (s. 31).

    Halifeliğin Şartları; İslam siyaset bilimcileri, ilk dönemdeki uygulamaları da göz önünde bulundurarak halife olacak kişide birtakım şartların olması gerektiğini belirtmişlerdir. Ancak biz bu bölümde şartları tek tek incelemek yerine en çok tartışma konusu olan “Halife Kureyş’ten Olmalıdır” şartı üzerinde durmak istiyoruz.

          Sakîfe Toplantısında Hz. Ebu Bekir’in söylediği ‘Halifenin Kureyş Kabilesinden olması’ gerektiğine dair sözü etrafında tarihsel bir tartışma ortaya çıkmış ve farklı görüşler savunulmuştur.

          Halifeliğin mutlak olarak Kureyş’ten olması gerektiğini savunanların delilleri şunlardır:

    1-    Hz. Ebu Bekir’in Sakife’de söylediği ve Hz. Peygamberden naklettiği ‘İmamlar Kureyş’tendir’ sözü.

    2-    ‘Bu din toplam 12 halife gelinceye kadar aziz olacak. Bunların hepsi de Kureyş’ten olacak’ hadisi.

    3-    ‘Emirlik kıyamete kadar Kureyş’te kalacak’ hadisi.

          Yazar, aktarılan bu hadislerin sahihliğinin tartışılır olduğunu bir kenara bırakarak, Hz. Peygamberden nakledilen bu hadislerin tam tersine anlam taşıyan rivayetleri aktarmaktadır. Örneğin; “Başınıza Habeşli bir köle gelse de itaat edin” hadisi ile Hz. Ömer’in vefatı sırasında “Ebu Huzeyfe’nin azatlısı Sâlim olsaydı onu halife tayin ederdim”demesi Kureyşli olmayan birinin rahatlıkla halife olabileceğinin göstergesi olduğunu vurgulamaktadır.

          Bununla birlikte AZİMLİ hocamız, Hz. Ebu Bekir’in Sakîfe’de söylediği sözün o dönemdeki bir realiteyi ortaya koymaktan ibaret olduğunu, ancak daha sonraları hadis olarak anlaşıldığının altını çizmektedir. ‘Şayet böyle bir hadis olsaydı, Ensar kesinlikle böyle bir toplantı yapmaz, Hz. Ebu Bekir’in halifeliğine itiraz etmez ve tartışmazlardı diyerek’ bu iddianın kabul edilebilir olmadığını vurgulamaktadır.

          Halifelik Kurumunun Oluşumu Ve Yapılanması; Tabiatı gereği insanoğlu düzen ister ve toplumlar kurulu bir düzen olmadan yaşayamazlar. Kurulu bir düzen de Devlet demektir.

          İslam siyasi düşüncesinde, Allah’ın hakimiyet ve yetkisi siyasi açıdan milletin hakimiyet ve yetkisi anlamını taşır. “Hakimiyet Allah’a aittir” ancak bununla birlikte, İslam toplumunda siyasi yetki ve yönetim Müslüman halkın elinde bulunur. Halka bırakılan bu siyasi hakimiyet, insanın zaaf ve kararsızlığına da bırakılmamış, sağlam ilkelere bağlanmıştır.

          Eserde yer verilen Mısırlı Ali Abdurâzık’ın ifadesiyle “İslam devlet işlerini halkın görüşüne bırakmıştır”. Halk da halife yanlış yapmadığı müddetçe halifeye itaat edecektir. Dört halife döneminde durum önemli ölçüde böyle olmakla birlikte aslında halifenin yanlış yapması durumunda onu azledecek bir mekanizmanın olduğu söylenemez. Nitekim Hz. Osman örneğinde olduğu gibi, yapılan yanlışlara rağmen halifenin azledilmesi mümkün olmamıştır ve niyetinde şehit edilmiştir.

          Halifenin Belirlenmesi meselesinde; Halifelik tarihi incelenirken, belki de üzerinde durulması gereken en önemli konuların başında, halifenin seçimi konusu olmuştur. Çünkü halifelik kurumu şekillenirken üzerinde en fazla tartışılan konu, halife seçimi veya seçim modeli olmuştur.

          İslam tarihi boyunca devlet yönetiminde düşünülmüş olan Saltanat, İmamet ve Hilafet modellerinin, halife seçimi konusundaki kanaatleri belirlemede önemli olduğu vurgulanarak, bu üç yönetim modelinde de birtakım aksaklıkların olduğu belirtilmiştir.

          Halife seçimi konusunda düşünülen usuller şu şekilde sıralanmıştır:

    a-    Zorla Başa Geçme Usulü (İstilâ)

    b-    Vasiyet ve Veliaht tayini (İstihlaf)

    c-    Seçim Usulü

          Mamafih eserde, Halifenin seçilmesi olayına bakıldığında, Kur’an ve Sünnette, konuyla alakalı kesin bir delilin bulunmadığı belirtilerek, Halifenin seçimi konusunda en uygun olan ve kalıplaşmış fikri gelişmeye engel olan bir sistemden öte, her çağa ve şartlara göre esneklik gösteren bir yapının gerekliliği vurgulanmıştır.

          Raşid halifelerin seçiliş tarzlarına bakıldığında, hiç birisinin halifeliğe zorla geçmediği, kendi belirledikleri seçim tarzlarını uyguladıkları ve bunu halkın onayına da sundukları görülecektir.

          Bu noktada halifenin seçilmesinden sonra gerçekleşen ve halkın yetkilerini halifeye devrettiği Bey’at olayı önemli bir unsurdur. Bu olayın bir anlamda idare edenle edilen arasında yapılan ve bağlılık karakteri taşıyan sosyo-politik bir akittir. Böylece Halife güç ve yetkiyi halktan bey’atle almış olur.

          Emevîler ile birlikte zorla bey’at almanın kurumsallaştığı, Saltanat döneminde ise, halifenin önceden belirlenmesi nedeniyle, ilk dönemlerdeki gibi bir bey’at uygulamasının olmadığıgörülmektedir. Zaten halkın kabul veya itiraz hakkı da bulunmamaktaydı.

          Kur’an ve Sünnette, halife seçimiyle alakalı kesin bir delilin bulunmadığı belirtilerek, Halifenin seçimi konusunda en uygun olan ve kalıplaşmış fikri gelişmeye engel olan bir sistemden öte, her çağa ve şartlara göre esneklik gösteren bir yapının gerekliliği vurgulanmıştır.

          Bununla birlikte “Şûra”sız bir yönetim tarzını İslam tasvip etmediğini ve Şûra bir anlamda hakkında nass olmayan durumlarda, halkın temsilcilerinin yönetime katılmaları olduğunu ifade eden  Yazar, Tarihin bize halifelerin yönetim işlerinde şûraya danışmadıklarında büyük hatalar işlediklerini aktardığını belirterek, bu sebeple bilginlerin, şûrayı terk eden halifenin azledilmesi gerektiğini belirttiklerinin altını çizmiştir. Bununla birlikte Şûra olayının, aslında insanlığın ilk baştan beri ortaya çıkardığı, görüşe mükemmellik kazandıran bir tecrübesin olduğunu da vurgulamaktadır (s. 57-58).

          Halifenin Azledilmesi meselesinde; İslam Tarihine bakıldığında, halifenin hayat boyu yönetimde kalmak üzere seçildiği görülmektedir. Bu durum halifeye, yapacağı uygulamalarda icraat rahatlığı vermek ve aynı zamanda “Devlet yönetiminde devamlılık esastır” ilkesine de uymaktadır. Ancak uygun olmayan uygulamalar sebebiyle azledilebileceği de belirtilmiştir. Ancak halifenin azledilmesi mekanizmasının iyi işletilemediğini belirten Yazar, eğer İslam siyasi tarihinde halifenin azli meselesi kurumsallaştırılıp işletilebilseydi, saltanat olayı gelişmeyebilirdi ifadesini kullanmaktadır.

    II.   Bölümde “RAŞÎD HALİFELER DÖNEMİ” başlığı altında Raşîd Halifeler dönemi ele alınmış ve halifelerin sırasıyla halife seçilmeleri, hilafete geliş şekilleri ve hilafet dönemleri ele alınmıştır. Bu bölümle ilgili genel bir değerlendirme yapılacak olursa;

          Dört halife döneminde uygulanan halife seçimlerinde, halka halife seçimi konusunda kesinlikle bir dayatma olmamıştı. Onların seçimlerine bakıldığında halktan onay alarak seçildikleri görülecektir. Yine onların seçimlerinde kabile şartı gözetilmemişti. Sadece o zamanın gereği olarak Kureyş’ten seçilmesi tercih edilmişti. Bir dayatmanın olmaması gerektiğinin ilk örneğini Hz. Peygamber vererek halife seçme hakkının bir anlamda halka ait olduğunu bildirmek için kimseyi tayin etmemişti.

    İlk dört halifenin seçiliş tarzlarından önümüze üç seçim tarzı çıkmaktadır.

    1-    Halkın kendi arasından birini halife seçmesi. Hz. Ebubekir ve Hz. Ali’nin seçilmesi

    2-    Halkın, bir önceki halifenin teklif ettiği bir adayı onaylaması. Hz. Ömer’in seçilmesi

    3-    Halkın, bir önceki halifenin teklif ettiği birden fazla aday arasından birini halife seçmesi. Hz. Osman’ın seçilmesi gibi.

    Hz. Peygamber (s) döneminde devlet görevlilerini kurumlaşmış bir yapı içinde mütalaa edemiyoruz. Ancak ilk dört halife döneminde devlet kurumlarının yavaş yavaş oluştuğu görülmektedir. Onlar çağlarının durumunu göz önünde bulundurarak en güzel uygulamaları ortaya koymaya çalıştıkları ve uygulamalarında genel olarak toplum menfaatini ön plana çıkarmışlardı.

    Ne Hz. Peygamberin, ne de ilk dört halifenin lider olmalarından kaynaklanan özel alametleri ve giysileri vardı. Onlar halkın içinde özelleşmeye çalışmamışlardı. Bununla birlikte ‘Hutbe’ halifenin alametlerinden biriydi ve cami de siyasi-sosyal merkez idi. Minber ise halife makamıydı ve oraya ondan başka kimse çıkamaz, konuşamazdı. Halifeler mesajlarını minberden bildiriyorlardı. Ayrıca ‘sikke’ bastırmak da halifenin alametlerinden birisi sayılıyordu. Sonraki yıllarda sikke olayı kurumsallaşarak devam etti.

    Dört Halife döneminde kurumsal anlamda bir vezaret olayından söz etmek mümkün değildir. Ancak bazı yardımcılar edinmişlerdi. Emevîler’de de genelde vezaret olayı tam anlamıyla yerleşmemişti. Ama Abbasîler’ de özellikle görevlerin paylaşılması anlamında Sasaniler’in de etkisiyle kurumsallaşmış bir vezaret kurumu görülmektedir. Bununla birlikte her üç dönemde de asıl karar mercii halife olmuştur. Bu dönemlerde vezirlik hiçbir zaman halifeliğin önüne geçmemiştir.

    Sonuç olarak devlet işleri ilk başta Arap toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda kurumsallaşmışken, toprakların genişlemesi ve yeni kültürlerle tanışmalar, insanların çoğalması sonucunda yavaş yavaş yeni kurumlara ihtiyaç duyuldu ve yeri geldiğinde onlar da transfer edilerek uygulandı.

    III. Bölümde “SALTANAT DÖNEMİ” başlığı altında Hilafet konusu incelenirken, hilafetin saltanata dönüşümü açısından hilafet ve saltanat arası ilişkiye ve saltanata dönüşüm sürecine ve toplumsal düzen üzerindeki etkisine de göz atmak gerekir.

    İslam ilk geldiği dönemde Mekke’deki Araplar, çevrelerindeki ülkelerin krallıklarını yakından tanıdıkları için saltanata yabancı değillerdi. Ancak Araplarda böyle bir yapılanma söz konusu değildi. Hz. Peygamber ve ilk dört halifenin yaşantısına ve idare biçimine bakıldığında da böyle bir şeyden söz etmek mümkün değildir. Özellikle ilk iki halife azami ölçüde hassas davranarak gerek idarecilikleri döneminde ve gerekse kendilerinden sonra Hz. Ebubekir’in akrabası olmayan birini tavsiye etmesi ve Hz. Ömer’in de atadığı Şûra’da oğlunun aday olarak gösterilmemesini şart koşması saltanata giden yolda açık kapı bırakmamışlardır.

    Hz. Osman’ın da saltanata meyletmediğini ve ilk iki halifeye benzemeye çalıştığını görüyoruz ancak bununla birlikte en çok eleştirilen yönü, valilikleri kendi kabilesine vererek, bu kabilenin saltanata giden yolda ilerlemesini sağlamasıydı ve onun döneminde Muaviye Şam’da ileride kuracağı saltanatın temellerini atmıştı.

    Dördüncü halife Hz. Ali’de de saltanatçı bir mantık görülmemektedir. O saltanat kurmak isteyen Emevi ailesine karşı savaş açtığı için başına birçok fitne sarılmıştı.

    Dört halife dönemi IV. Halifenin şehit edilmesi ile bitmiş oldu. Artık güçlünün egemen olduğu, seçimin yerini verasetin aldığı, halkın yönetimden uzaklaştırıldığı, şûranın devre dışı bırakıldığı, hilafet ve halk arasına aşılmaz engellerin konulduğu, yönetimi eleştirenin ezildiği bir dönem başlamıştır. Bu dönemle birlikte hilafet için en önemli unsurlardan biri olan ‘Şûra’, saltanatla birlikte kalkmış ve toplumu ilgilendiren konularda tek kişinin kararı geçerli olmuştur. Yine önemli unsurlardan biri olan ‘Bey’at’ olayı da sadece rutin resmi bir şekle dönüşmüş ve halkın onaylaması anlamını kaybetmiş ve halife ölmeden önce sonrakine zorla peşinen alınmaya başlanmıştır.

    Sonuçta dört halife döneminde genelde halkı baz alan devlet uygulamaları varken, saltanatla birlikte halifeler güçlerini istibdatlarından ve kendi kabilelerinden almışlardır. Böylece kabile asabiyetinin etkisi de artmıştır. Halifeler gücünü halktan alarak kuralları uygulayan bir kimse olmalıyken, saltanat döneminde “Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi” gibi sıfatlarla halka baskı kurmuşlardır.

    SONUÇ

    Sonuç olarak, bu çalışmada İslam tarihinin en tartışmalı konusu olan hilafet kurumu konusunda ilk dönem meydana gelen olayların ve bu tarihi çerçevede gerçekleşen tartışmaların tahlilleri yapılmaya çalışıldı.

    Nihayetinde de varılan kanaat, Hilafet kurumu, İslam’ın emirleri ile ortaya konmuş dini bir kurum olmaktan öte halifelerin, dini referans olarak ortaya koymaya çalıştıkları ve sonraki kuşaklar açısından bağlayıcılığı olmayan tarihsel bir kurumdur. Bu yapının oluşumunda, başta Arap siyaset geleneği olmak üzere kabilevi tesirler ve Bizans, Sasani gibi o dönemin önemli devletlerinin idari geleneklerinin de tesiri olmuştur. Buna bağlı olarak da bu kurumda birçok eksiklik görülmektedir. İlk dönem Müslümanlarının dini referans olarak ortaya koymaya çalıştıkları Halifelik Kurumu, nihayetinde kurumsallaşamadan saltanatçıların eline geçmesi ile tarihe karışmıştır.

    Halifenin görev ve yetki alanları hakkında tartışmaların en büyüğü olan halifeliğin dini veya dünyevi bir yapıda olup olmadığı konusunda da oluşan kanaat; halifenin dini ve dünyevi bir lider olabileceği, ancak halifelik kurumunun dini bağlayıcılığı olamayacağı şeklindedir. Bu kuruma “dini referanslardan da faydalanılarak oluşturulan tarihsel bir kurumdur” denebilir.
  • Günümüzde de dünyanın her ülkesinde olduğu gibi, yedinci yüzyıl politikasında da kirlenme, yolsuzluklar ve iftiralar boldu.
  • Ballı bir içecek içine ya da kızarmış kuzu eti olan bir yemek tabağına karıştırılmış bir zehir nasıl fark edilebilir?