• Yatağımda doğruldum ve etrafa bakındım. Uyuyamıyordum. Önce isteyip istemediğime karar vermem gerekiyordu evet ama uyuyamıyordum işte. Öylece durup karanlığı izlemek geliyordu içindem, sadece karanlığa bakmak. Nefes alışverişim yavaşlasın istiyordum, yavaşlasın ve dursun. Gözlerim rafta duran kitapları seçebilecek kadar alışsın karanlığa. Hepsinin yerini biliyordum zaten. Okuyabiliyormuş gibi davranabilirdim ya da hemen gözlerimi kapatıp uyumaya çalışmaya devam edebilirdim. Ama durdum, önce karar vermem gerekiyordu. Korkuyordum çünkü. Hissetmeyi, hissedilmeyi unutmaktan korkuyordum. Uzun zaman olmuştu sahi. En son bir sonbahar akşamı, deniz kenarında hissetmiştim yumuşak rüzgarı. Tutkulu ve saplantılı, hissedilebilmek için var olmuş ve oradan oraya savrulmuştu. Tıpkı ben gibi.Bedel ödediğimi düşündüm. Hiç düşünmeden attığım her adım, konuşurken ya da düşünürken görmezden geldiğim her kelime gün geliyor elinde bıçağıyla dayanıyordu kapıya. En başta ‘insan olmak işte’ diye düşünüyordum ‘insan olmak hata yapmayı gerektirir. İnsan olmak, düşünmeden konuşmaya, hissetmeden sevişmeye olanak sağlar ve sonunda durup ne yapayım?’ dersin. ‘ var oluşumun mayasında var bu, hatalarımla varım ben’
    Aslında doğru. Hata yapmak yanlış seçimlerde bulunmak nefes almak kadar doğal doğamızda. Ama sonra peki? Gece olduğunda, yalnız kaldığında susuyor mu o kafandaki tüm sesler? İnsanım ben dediğinde insan olma bahanesi yine yarıyor mu işe? BİLMİYORUM. Denedim. Boş yaşadım yanlış yolu seçtim sevmeden seviştim düşünmeden konuştum ve ilk an için doğru olanı yapmadığımdan dolayı gocunmadım. Ama gece oldu her şey sustu. Sahne kafamdaki seslere kaldı, insanlığım yok oldu. Ellerimle katletmekten çekinmediğim ruhum dikildi karşıma beni suçladı, hiç durmadan ağladı, zamanın tükeniyor dedi. Bir daha asla yirmi olmayacaksın dedi, yapma dedi annem gibiydi elimin tersiyle itmek istedim. Gitmedi, kararlıydı canımı yakmaya. Tamam dedim istediğin olsun, beni pişman et.Tüm bunları düşünürken odanın diğer ucunda oturmuş sessiz düşüncelerimi dikkatlice dinleyen o kadına baktım. Zihnimden geçen her cümleyi ezbere biliyordu. Beni binlerce kez dinlemişti, sabırla ve tutkuyla. Ve sesi… O kadar sakin ve tanıdıktı ki kaybettiğimi sandığım ruhuma dokunuyordu var olduğunu ispatlamaya çalışırcasına.
    Başını kaldırmadan konuştu, gölgedeki bir silüet gibi.
    ” Etrafımız sarıldı.” dedi,durdu. Gözlerini kırpıştırdığını görebiliyordum. ” Bunca zaman asıl düşmanın kim olduğunu görmeden, görsek bile bilmek istemeden yaşadık. Sebepsizce var olduk, aptalca yok oluyoruz. ” Bana baktı. ” Etrafımız sarıldı.”Yatağımda doğruldum yeniden. Bizi tüm bu düşsel yolculuğa çıkaran uyku, yok olmuştu. Düşünmeye devam etmekse onun en büyük düşmanıydı. ” Ben de konuşuyorum işte, ama kulaklarım kapalı. Sesim başımı ağrıtır sen bakma bana.” dedim ve ayaklarımı yataktan aşağıya sarkıttım. ” Sahi sigaran var mı? Yoksa al benden, karşılık olarak ne mi isterim? Bilmem.. Belki, belki biraz salonu değiştirmeme yardım edersin. Koltuklar ağır, yalnızlık işte… Her şey ilk gün ki gibi duruyor. Hiç oynatamadım o koltuğu yerinden,bir iki defa denedim sonra vazgeçtim. Birçok şey gibi. Ölmek gibi, sevmek gibi, içmek gibi. Delice içmek gibi… Ne yalnız ölebildim ne de ölümü unutacak kadar sarhoş olabildim. Neyse.” dedim duraksayıp. ” Hadi tut koltuğun ucundan önce, içkiler benden. ”
  • 152 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Düşündüğün en son hızda herhangi bir yere uçabilmek için daha şimdiden oraya vardığını kabul etmelisin.En yüksekten uçan martı, en uzağı görendir.
    Fakat bir ütopyaydı zaten Martı Jonathan Livingston. Aslında bütün martıların olmak isteyip de olamadığı, geçici hayat meşgalelerinden bir türlü o ütopyayı gerçekleştirmeye zaman bulamadığı, ana amacın sadece uçabilmek olduğu alabildiğine özgür bir ütopyaydı. Hepimiz bir an geliyor ve Martı Jonathan olduğumuzu düşünüp o gücü kendimizde bularak bir sürü şey yapmak istiyoruz. Belki de aslında bir kısmını yapıyoruz ve devam edebilme gücünü her kendimizde bulamadığımızda neden diye sorma kısmına geçerek vazgeçiyoruz. Ama martı Jonathan belki de en güzelini hiç vazgeçmeyi bilmeden yaşıyor. insanlar arasında sıkışıp sessiz kalırken,Benimle uçmak ister misin diye soracak birini bekliyoruz. Belki de bu yüzden genellikle kaybediyoruz. Artık yaşamak için bir nedenimiz olmalı; öğrenmek keşfetmek, özgür olmak gibi.
    Bunlar her zaman bildiğimiz ama diğer martılardan olan bizlerin gözlerimizi kanatlarımızı ve kendimizi kapadığımız her şeyin özeti gibi. Bir gün pişman öleceğiz ya yaptıklarımızdan ya da yapmadıklarımızdan ama hangimiz bir Martı Jonathan gibi ölmek istemeyiz ki. Peki onun kadar cesur ve kendimize güvenen bütün yanlarımızı nerelerde kaybettik. Ne zaman kaybolduk. Ne zaman insanlara bu kadar sırtımızı dönmeye başladık ve ne zaman özgür ya da tuhaf olduğumuz için kendimizden utanmayı öğrenip kendi köşemize saklandık.
  • Elini tuttuğuna pişman oldu,ondan bir an önce uzaklaşmak istiyordu;utancını saklamak için. Kendi içinde en iğrenç olan ne varsa hepsine tanıklık etmiş olan,yine de ona büyük bir sevecenlikle davranan bu adamı bir daha görmek istemiyordu.
    Derken, Mari'nin sözlerini hatırladı bir kez daha:Yaşamını kimseye onaylatmak zorunda değildi, şu an önünde duran genç adama bile.
    '' Seninle geliyorum. ''
  • 430 syf.
    ·9 günde·Beğendi·7/10
    Belki de okuduğuma pişman olduğum tek kitaptır. Tabi yanlış anlaşılmak istemem. Kötü bir kitap değil ama gerçekleri en ince ayrıntısına kadar yansıttığı için okurken baya kötü hissettirdi.

    “Gerçekleri görmezden gelirsen yok olurlar” bakış açısına ister istemez sahip olan birisi olunca bu kitap beni aldı gerçeklerin tam ortasında öylece bıraktı. Fena sarstı. Kitabın karakterleriyle öyle bütünleştirdi ki bazen Meryem olarak baktım dünyaya bazen de Leyla..

    Meryem olmak çok zormuş dedim. Leyla olmaya da dayanmadı yüreğim. Bir çocuk, küçücük bir kız çocuğu dayanamaz dediğim tüm acılara dayandı üstelik savaşın içinde doğup büyüyen çocuğuyla.

    Savaş kötülükleri beraberinde getiriyor elbette. Mevcut kötülüklerin de artmasına sebep oluyor. Çocuk yaşta evlendirilen kızlar ve onların dünyaya getirdikleri perişan çocuklar.. Savaşın hüküm sürdüğü bir coğrafyada her an ölümü bekleyen insanlar. Acı içindeler. Onlar için kalmak da gitmek de ölüm. Bulundukları coğrafyadan kaçıp kurtulmaları ise adeta bir mucize. Sadece çok az insanın kaçıp kurtulabildiği, her bir metrekaresinde insanlık dışı olayların yaşandığı acımasız bir coğrafyada ölmek adeta bir ödül gibi..

    Yazar kitabında her bir acıyı/acımasızlığı en ince ayrıntısına kadar anlatmış. Eminim daha da fazlası yaşanıyor. Kitapta okuduklarım bile beni bu kadar etkilediyse bizzat yaşayanları düşünmek bile istemiyorum.

    Tek istediğim dünyanın her yerinden her insan “insan” gibi yaşaması. Çocukların ölmemesi ve çocukluklarını yaşaması. Kozların küçük yaşta evlendirilmemesi ve okuması..
  • Merhaba Arkadaşlar,
    Aşağıda paylaştığım hikâye, 100 ülkede 100 türkü çığırmak amacıyla kendisini yollara vuran/arayan bir gezginin hikâyesidir. Takip etmek isteyenler için hikâye sonunda arkadaşın youtube ve instangram adresleri vardır.
    Sabırla hikâyeyi bitirmenizi öneririm.

    İLKESİZ VE TUTARSIZ OLMAK AHLÂKÎ MİDİR?

    Kuşluk vakti güneşi gökyüzü mü, deniz mi olduğu açık seçilemeyen, beyaza çalan bir mavilikte yüzüyor; gittikçe yoğunlaşan sıcak bir buğunun içinden, etrafa boğuk bir ışık saçıyordu. Ara ara arabayı sarsan kasisler dışında, kimi zaman rengini bile yitiren bu cansız mavilik, kesintisiz, dipsiz bir uzay boşluğu hissini veriyordu.

    Putri, beş saatlik yol boyunca ağzını bile açmamıştı. Güzel veya çirkin olduğuna karar veremediğim yüzü, karakteristik ifadelerle yüklüydü. Kapakları etli kapkara gözlerinin yankısı, öylesine güçlüydü ki bakışlarını üzerime diktiğinde, zihnime vuruyordu. Açık kahve teninin üzerinde belli belirsiz seçilebilen ipeksi tüyleri, yüzüne doğal bir çekicilik katıyordu. Alınmamış kaşları, gelişi güzel başını örttüğü siyah başörtüsü ve vücudunu örtmenin dışında misyon yüklemediği uyumsuz kıyafetleriyle, adeta kendisinde görülmeye değer, akıl ve mantık ilkelerinin çöktüğü bir iç dünyaya insanları davet etmek istiyordu.
    "Üzerinde bulunduğumuz köprü, Güney Asya'nın en uzun köprüsü." dedi.
    Konuşmuş olmak için bu bilgiyi verdiği her halinden belliydi. Gözlerini yoldan ayırıp bana baktı:
    "Yirmi dört km uzunluğunda." diye devam etti.
    Uzun bir sessizlikten sonra kurduğu cümlenin, üzerimde bıraktığı etkiyi ölçmek için yüzümü inceliyordu. Onun bu çabası, içimi çocukça bir sevinçle doldurdu:
    "Bence biraz daha yavaş gitmeliyiz." dedim.
    "Manzara öylesine sıra dışı ki, hemen bitmesin."
    Putri, ayağını gazdan çekti; fakat artık bir yararı yoktu. Lüks araba, çoktan mesafenin çoğunu yutmuş, etrafı saran buğuyu, adanın hemen kıyısından itibaren yükselen binalar, delik deşik etmeye başlamıştı.
    "İnsan elinden çıkmış yapıların kirletmediği bir dünyaya bakmak, güzeldi." dedim.
    Putri kahkaha attı:
    İnsan yapımı bir köprünün üzerinde giden, insan yapımı bir arabanın içindeydin." dedi.
    "O sendin, ben değildim." dedim.
    "Çok saçma." diye omuz silkti.

    Son bir aydır Putri'nin evinde kalıyordum. Penang diye bir eyaletin olduğunu ondan öğrenmiştim. Georgetown'ı ziyaret etmemi şiddetle öneriyordu. Kedah eyaletinde, onun katılması gereken bir haftalık seminerin tarihi netleşince, bugün şafakla birlikte yola çıkmış, beni de aynı istikamette bulunan Penang'a bırakmak için yanına almıştı.

    Köprüyü geçmiş, Penang'a varmıştık.
    "Kalacak yer ayarladın mı?" diye sordu.
    "Evet." dedim.
    "Seni oraya kadar bırakayım." dedi.
    Kalacağım yerin konumunu ona gönderdim. Telefonundan açıp baktı:
    "Adanın ta diğer ucunda!"
    "Oraya yol yok." dedi.
    "Milli parkın arkasında kaldığı için, tekne kiralaman gerekiyor veya yürüyeceksin."
    "Yürürüm" dedim.
    Putri, beni milli parkın girişinde bırakıp yoluna devam etti.

    Kimi zaman dar patikalardan geçmek zorunda olduğum ormanın içinde, bir buçuk saat kadar yürüdükten sonra, evinde konaklayacağım adamın bana gönderdiği konuma ve fotoğraflar üzerinde işaret ettiği bölgeye vardım. Duvarları bambu ağacından, çatısı ise tung ağacı yapraklarından örülmüş evin içinden elektrikli süpürge sesi geliyordu. Girişi bulmak için evin etrafını dolandım. Zili çaldım, duyulmadı. Geri çekilip etrafa bakındım. Etrafta başka yapılaşma yoktu. Elektrikli süpürgenin sesi kesilir kesilmez tekrar zili çaldım. Otuzlu yaşlarda, tepeden saçları dökük, Hint asıllı, göbekli bir adam kapıyı açtı. Sıkılgan bir tavır eşliğinde beni içeri buyur edip, buzlu su ikram etti. Evin içi, dış görüntüsünün aksine modern mobilyalar ve lüks elektronik cihazlarla donatılmıştı. Salondaki beyaz deri koltuğa oturdum. Adam ayakta dikiliyor, ben konuşmadıkça, benimle iletişim kurma ihtiyacı duymuyor, sorduğum soruları, bakışlarını benden kaçırarak cevaplıyordu. Eve gelen misafire, mesafeli bir tavır takınan hizmetçi veya temizlikçi izlenimini uyandırıyordu. Ayrıca, kapı açılmadan önce, elektirikli süpürge sesinin gelmesi, evin özgün mimarisi ve zengin işi döşemesiyle adamın giyiminin uyumsuzluğu, bu izlenimi güçlendiriyordu. Bunun üzerine:
    "Flavio evde mi?" diye sordum.
    "Flavio benim." dedi.
    Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Durumu kurtarmaya çalışarak:
    "Telefonda sesin farklı gelmişti sanki." diyebildim.
    Karşımdakinin yüzünde soğuk bir gülümseme belirdi.

    Gece, odaya geçip yatağa uzandım. Çok geçmeden, Flavio odaya girdi ve soyunmaya başladı. Onun, üstünü değiştirdikten sonra karşıdaki odaya geçeceğini düşünüyordum. Geldi ve yanıma uzandı. Kenara çekildim. Bir an yanlışlıkla onun odasına girdiğimi sandım. Telaşla:
    "Kusura bakma." dedim.
    "Sanırım odaları karıştırdım. Karşıdaki odaya mı geçmem gerekiyordu?"
    "Hayır." dedi.
    "İkimiz de burada yatacağız. Diğer odadaki yatağı kirletmek istemiyorum." diye sakin bir üslupla devam etti.
    "O halde ben yerde yatmak istiyorum." dedim.
    Flavio'nun birden suratı düştü:
    "Merak etme, sana dokunacak değilim." diye çıkıştı.
    Matımı yere sererken:
    "Onu ima etmedim." dedim.
    Tekrar tekrar özür dileyip, yerde yatarsam daha rahat edeceğimi söyledim.
    Flavio, hiçbir şey demeden, sadece ışığı kapatmakla yetindi...

    Küçük çantamı yastık yapıp sağıma yattım. Odanın içi zifiri karanlıktı. Ormanın odaya dolan tekdüze uğultusunu, ara ara Flavio'nun düzensiz nefes alışverişleri bölüyordu. Flavio'nun bu son davranışı beni tedirgin etmiş, onun diğer hallerine şüpheyle bakmaya sevk etmişti. Altı aydır burada yaşadığını söylüyordu; fakat yerleşim yerinden bu denli uzak bir evin mutfağında, ne kap kacak vardı ne de daha önce yemek pişirildiğine dair bir emare görülüyordu. Yine, mimar olduğunu ve bu evin projesini kendisinin çizdiğini söylüyordu; fakat hayranlık uyandıran böyle özgün bir mimariyi tasarlayacak bir birikime sahip olduğu kanaati, onunla geçirdiğim bir günün sonunda, nedense bende hasıl olmamıştı.

    Yorgun olmama rağmen uyuyamıyor, Flavio ile yüz yüze gelmekten kaçındığım için, uzun süredir sırtım dönük yattığım sağ tarafımı, boydan boya bir ağrı sarmıştı; fakat fiziksel yetersizliklerin yarattığı hoşnutsuzluğun bir eşiği vardı. O eşiği aşmak için bünyeden hâli, zatı ile kaim bir bilincin varlığına önce güven duymak, sonra da meditasyon yapıyormuşçasına bir rahip sabrıyla beklemek gerekiyordu. Nitekim bir süre sonra, artık ne uyuşan gövdemin ağırlığını ne de zeminin sertliğini hissediyordum. Zaman, buharlaşıp dağılmış; kopuk ve ayrı olduğum varlık bütününün kendisi olmuştum. Yayılan, sınırsız bir genişleme ve büyüme halinde olan egoist bir tanrı edasıyla, derin bir nefes aldım. Nefesimi geri verirken, gün boyu bastırmaya çalıştığım vedalaşma hüznü, denize karşı yükselen bir yalı yar gibi içimde yükseliverdi. Neden? Neden, yol boyunca benle çok az konuşmuş, vedalaşırken ne sarılmış ne de tokalaşmak için elini uzatmıştı? Yalnızca:
    "Güvenli yolcuklar." demişti, yapmacık bir duygusallıkla.
    Neden?

    Gerçi o, öngörülebilir davranışlar sergilemekten uzak bir karektere sahipti. Beni evine davet ettiği ilk geceyi hatırlıyorum: Sabah ezanıyla birlikte yaşanan hareketliliğe uyandığımda, duşunu almış, yatağın ayak ucunun karşısındaki duvarda bulunan antika bir piyanoya paralel serili seccadede ağır ağır namaz kılıyordu. Benim uykum kaçmış, yatakta yarı oturur pozisyonda onu izliyordum. Sağa selam verdi. Abajurun loş ışığıyla buluşan açık kahve teni, tunç rengini aldı. Sonra, usulca sola selam verdi. O pozisyonda, omuzlarına kadar inen siyah başörtüsüyle bir karaltı halinde bir süre hareketsiz kaldı. Göz kapaklarıma ağırlık çökmüş, tekrar uyuklamaya başlamıştım.
    "Gitmeni istiyorum."
    Putri'nin sesi, yüzüme dökülmüş soğuk bir su etkisi yarattı. Yataktan gayriihtiyari fırladım. Kızgınlıktan değil; fakat benden evini terk etmemi isteyen bir yabancı karşısındaki alınganlığımdan, ürkekliğimden. Alelacele üstümü giyindim. Fermuarı yarı açık çantamdan sarkmış bir kaç çamaşırı, çantanın içine sokuşturup, saygılı bir telaşla çantalarımı yüklendim. Putri'ye arkamı dönüp evden çıktım. Alkol ve uyuşturucu sarhoşluğuyla, insanlar beni evlerinden kovmuşlardı; fakat namaz sarhoşluğuyla ilk kez bir yerden kovuluyordum.

    Gün boyu sokaklarda dolaşıp durdum. Akşam, Putri'nin bir mesajı telefonuma düştü:
    "İstersen, geri gelebilirsin."
    "Bir saat içinde orada olurum." diye mesajı cevapladım.

    Yine bir keresinde:
    "Onlara yanaş ve yakından bak, baştan ayağa samimiyetsizlik koktuklarını göreceksin." demişti.
    "Kimler?" diye sormuştum.
    "İlkeli olmaya çalışanlar."
    Belki de haklıydı; kaos üzerine kurulu bir evrende, ilkeli ve tutarlı olmaya çalışmak, beyhude bir çaba olmalıydı. Yorum yapmadan onu dinliyordum.
    "Çıkarları etrafında fırıldak gibi dönen zavallı ruhlardan bahsetmiyorum." diye devam etmişti.
    "Din öğretisi ilkeler ve kurallar üzerine kuruludur, ayrıca kendi içinde tutarlı olmak zorundadır. Sen de dindar göründüğüne göre..."
    Putri, sözümü kesip:
    "Nasıl göründüğüm üzerinden düşüncelerimi kategorize edemezsin." diye bana çıkıştı.
    Putri'nin içinde yaşadığı kültürle uyumlu, namazında niyazında biri olmasına rağmen, aykırı düşüncelere sımsıkı sarılması, onu benim gözümde ilginç bir kişilik kılıyordu. Vahiy, hala modern düşüncede bile, ahlakı besleyen temel kaynaklardan birisi olarak kabul görüyorsa; neden evrenin işleyiş ilkeleri ve kuralları da ahlakın bir kaynağı olarak kabul edilmesindi? Putri'nin, kendi ilkesizliğini ve tutarsızlığını evrendeki kaosa dayandırması, anlaşılabilir bir yaklaşımdı.

    Sabah saat dokuza doğru, Flavio'nun sesiyle uyandım. Kahvaltıyı Georgetown'da yapmayı, sonra da bana etrafı gezdirmeyi öneriyordu. Dün geceki olaydan sonra, bugün ayrılmayı planlıyordum; fakat öncesinde, evinde üç gün kalacağımı söylediğim için, sebep göstermeden hemen ayrılmak, uygun olmayacaktı. Kararımı, günün ilerleyen saatlerine erteledim. Georgetown'a, Flavio'nun arkasında motosikletle giderken, Putri'den bir mesaj aldım. Seminerin ilk iki gününde yoklamanın alınmayacağını yazıyordu.
    "O halde buraya gel, sana ihtiyacım var."
    Mesajı gönderir göndermez pişman oldum. Yüzüm kızardı. Bu ruh halinin etkisiyle, tuhaf sesler çıkarıp söylenmeye başladım. Flavio, bu durumu fırsata çevirmekten geri durmadı. Bana dokunmak için, ona yeni bir fırsat doğmuştu. Motoru kenara çekti. Ellerimi okşayıcı dokunuşlarla tutmaya çalışıyor, sahte bir merakla, "İyi misin?" diye sorup duruyordu. Niyetini bu denli gülünç bir kılıfla örtmeye çalışması, içimde acıma ve kızgınlık duygularının kabarmasına neden oldu. Aman Tanrım! İnsan tanımında skala, ne korkunç genişlikteydi! Bir yandan skalanın en tepesinde Putri, diğer yandan skalanın en altındaki Flavio... Araya, kim bilir, kaç çeşit canlı türü sığdırılabilirdi!

    Georgetown'a varıp küçük bir restuarantta kahvaltıya oturduğumuzda, Putri mesajımı cevapladı:
    "Öğle ezanından sonra yola çıkacağım."
    Putri, günlük hayatta sık kullanılan kavramların, insanın zihin dünyasını şekillendirmekte çok etkili olduğunu söylerdi. Bu yüzden, saat kavramı yerine, namaz vakitleri ile konuşmaya özel bir duyarlılık gösterirdi. "Ezandan sonra" ile "namazdan sonra" arasında fark vardı. İlki, ilgili vaktin hemen sonrasını; ikincisi ise, iki vakit arası harhangi bir zaman dilimini ifade ediyordu.

    Putri, "Vardım." diye mesaj attığında, ikindi sonrasıydı. Flavio ile hâlâ Georgetown'daydık. Putri'nin beni beklediği konuma gitmek için ondan ayrıldığımda:
    "Hava kararmadan evde olmaya çalış, yoksa tekne bulamayabilirsin." diye arkamdan seslendi. Çantam ve sazım Flavio'nun evindeydi. Ona ayrılacağımı henüz söyleyememiştim. Önce Putri'ye olup bitenleri anlatmanın daha doğru olacağını düşünüyordum. Çünkü Flavio'nun gün içinde de devam eden şüpheli ve dengesiz tavırlarını, evden erken ayrılma kararım karşısında göstereceği tepkiye, daha farklı bir biçimde yansıtmasından çekiniyordum...

    Putri'ye olup bitenleri anlattığımda, ilk tepkisi, elleriyle yüzünü kapatıp kahkaha atmak oldu. Sonra, durumun ciddiyetini anlayınca:
    "Merak etme, daha fazla orada kalmak zorunda olmayacaksın." dedi.
    Putri, Georgetown'da iki gecelik bir otel odası tutmuştu.
    "Gel hava kararmadan gidip o adamın evinden eşyalarını alalım." dedi.
    Flavio'ya, beni misafir ettiği için teşekkür mesajı atıp, sakıncası yoksa bu akşam ayrılmak istediğimi yazdım. Neden ayrılmak istediğimi sordu.
    "Arkadaşımla karşılaştım, onun yanında kalacağım." dedim.
    "Madem öyle, başta onun yanında kalacaktın. Evimi bir otel gibi kullandığın için, sanırım senden bir bedel talep etmem gerekecek."
    Mesajı Putri'ye gösterdim.
    "Numarasını ver." dedi. "Onunla ben konuşacağım."
    Flavio'yu aradı. Malayca bir, iki dakika kadar konuştuktan sonra telefonu kapattı:
    "Bu adam hiç normal değil." dedi.
    Hava kararmaya başlamıştı. Putri, Flavio'yla ne konuştuğunu, anlatmıyordu. Israrım karşısında:
    "Acele etmemiz lazım! Sonra anlatırım." dedi. Arabaya atladık. Milli parkın sınırına vardığımızda:
    "Eve girmeden önce beni arayıp telefonun hoparlörünü aç." dedi.
    Şalvarımın fermuarsız ön cebini işaret ederek:
    "Telefonu buraya, baş aşağı koy. Ne olup bittiğini dinlemek istiyorum."
    "Tamam." dedim.
    Ben kayıkla ormanlık alanı geçecektim. Putri ise, milli parkın girişinde beni bekleyecekti. Kayığa bindim. Arkamdan bağırdı:
    "Sakın telefonunu açmadan eve girme."
    "Tamam."
    Kıyıya çıktığımda, kayıkçıya hemen döneceğimi söyleyip, eve yöneldim. Eve yaklaştığımda, başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Sim kartın aramalara kapalı, internet paketinin ise aramaları desteklemediğini nasıl hesaba katmamıştım. Putri'ye mesaj attım; fakat mesaj iletilemiyordu. Şebeke yoktu. Bu aksiliğe, tuhaf bir şekilde sevindim. Artık içerde bir şeyler başıma gelecekse, bu benim aptallığım yüzünden olmayacaktı; zira en korktuğum ölüm şekliydi basit ve aptalca hatalara kurban gitmek. Yaşama dipsiz bir arzu ve onur kırıcı bir çabayla tutunurken, aptalca bir hata yüzünden ölmek... Aman Allahım! Yer yüzünde bundan daha zelil bir ölüm şekli var mıdı?

    Hâlâ Putri'yi aramak için bir şansım vardı. Evdeki Wi-Fi'a bağlanmak için kapıya iyice yanaştım. Dün Flavio, şifreyi girerek Wi-Fi'a bağlanmıştı. Telefonum şimdi de otomatik olarak bağlanması gerekiyordu, fakat bağlanamıyordu.
    "Bütün aksilikler aynı anda mı gelir?" diye yakındığımız durumlar, hayatın çok önemli bir sırrına işaret ediyor olmalıydı: Tekamül halinde olan bir yaratıcıya. Çünkü evrimini tamamlamış, öte yandan da dinlerin iddia ettiği gibi, gizemini korumakta ısrarlı bir yaratıcı; amatör bir senaristin bile, seyircideki gerçeklik algısına gölge düşürmemek için bir araya getirmekten kaçındığı tesadüfleri, bu denli amatörce bir yöntemle bir araya getirmemesi gerekirdi.

    Kaygı düzeyim iyice yükselmişti. Acaba Flavio, kafasında benimle ilgili kurduğu plan dâhilinde mi şifreyi değiştirmişti? Tedirginliğim, korkaklığım midemi bulandırıyor. "Aşağılık bir ruhun var." diye söyleniyorum. İntihar düşüncesini, cebinde ülke ülke dolaştıran bir adam, tehlike bile sayılmayacak, sadece bir belirsizlikten ibaret olan bir olay karşısında, bu denli alçalmamalıydı.

    Cesaretimi toplayıp zili çaldım.
    "Kapı açık."
    Ses arka odaların birinden geliyordu. İçeri girdim. Flavio, odanın dört bir yanına, çantamdan çıkarıp saçtığı eşyalarımın arasında ayakta bekliyordu. Telaşlı gözlerle sazımı aradım. Köşede, kılıfından çıkarılmış bir şekilde yüzüstü yatıyordu. Kendimden beklemediğim bir çeviklikle köşeye atıldım. Sazımda bir sorun yok gibiydi. Onu kılıfına koydum ve hiçbir şey demeden, sessizlik içinde diğer eşyalarıma yönelip onları çantama yerleştirmeye başladım. Flavio, odanın ortasında dikilmeye devam ediyordu:
    "Eşyaların için üzgünüm. Çantanda uyuşturucu olup olmadığından emin olmam gerekiyordu." dedi.
    Yüzüne takındığı sahte üzüntünün altında, hıncını bu yolla almış olmanın memnuniyeti açıkça görülebiliyordu. Tepki vermedim. Çantalarımı yüklenirken, saati kontrol ettim. Eve girmeden önce, dışarda farkında olmadan ne kadar çok oyalandığımı şaşkınlıkla fark ettim. Putri, uzun süredir haber bekliyor olmalıydı. Koşar adımlarla dış kapıya yöneldim. Flavio'nun bütün tahriklerine rağmen, tek bir kelime etmeden kapıdan çıktım. Bu durum onu daha da sinirlendirmişti:
    "F..k yourself!" diye arkamdan bağırdı.
    Bahçe kapısından ona doğru dönüp sessizliğimi bozdum:
    "Senin için bunu yapacağım; ama üzülerek belirtmeliyim ki bütün zevk bana ait olacak."

    Kayıkla sahilden ayrıldım. Az ilerleyince, telefonun şebekesi geri geldi. Putri'den onlarca mesaj ve farklı numaralardan birçok cevapsız arama telefonun ekranına hücum etti. Kıyıya çıktığımda, bir polis arabasının içinde iki polis memuru bekliyordu. Putri, uzun süre benden haber alamayınca polisi aramış; fakat evin adresini bilmedikleri için Putri'nin onlara verdiği Flavio'nun telefon bilgilerini merkeze göndermişler, oradan cevap bekliyorlardı.

    Polis arabasını karakola kadar takip ettik. Putri, olayı tüm detaylarıyla polislere anlatıp şikayetinden vazgeçti. Orada, bizlere bir form doldurttular. Formu imzalayıp karakoldan ayrıldık.

    İki gün boyunca, Putri ile birlikte Ernest Zachaveric'in renkli sokak sanatı karikatürlerinin damgasını vurduğu şehirde sarhoş gibi dolaştık. Pervazdaki kahveye ulaşmaya çalışan bir duvar karikatürün önünden geçerken, resmedilen çocuğu işaret ederek:
    "Şu kahveyi görüyor musun?" diye sordu Putri.
    "İşte o kahve, insanın emelidir. O fincanı pervazdan çekip alırsan, çocuk büyümeyecektir." dedi.
    "Ama bardağa ulaşmasına da asla izin vermeyeceksin." diye ekledi.
    Birçok kişinin, önünde fotoğraf çekinerek, eşe dosta burada olduğunu kanıtlama aracı gördüğü her bir sanat eseriyle iligili Putri'nin bir düşünceye ve yoruma sahip olması, ona olan hayranlığımı arttırmıştı. Anı yaşamak ve mekânın ruhunu hissetmek yerine, telefonlarının kamerasını gözlük niyetine kullanan turist kalabalığının arasında, bir masal kahramanı kadar saf ve yapmacıksızdı.

    Son gece, ertesi gün için bana otobüs bileti satın aldık. Putri sabah erkenden, seminerin devam ettiği Kedah eyaletine gitmek için ayrılacaktı. Ben ise akşam saatlerinde, ülkenin güneyindeki Malacca şehrine hareket edecek, oradan da ülkeden ayrılacaktım. Sabah saat dokuza doğru uyandığımda, komidinin üzerinde Putri'nin bıraktığı bir not vardı:
    "Yaşlı bir mutlulukla doğduğunu söylemiştin, hatırlıyor musun?"
    Notun devamını okuyamadan boğazım düğümlendi.
    "Bir gün o mutluluğu tamamen yitirirsen, benimkini seninle paylaşmaya hazırım."

    Otelin dışına attım kendimi. Cannon Caddesi boyunca yürüyorum. İşte sağlı sollu, Putri'nin her birisi hakkında dolu dolu sözler ettiği duvar karikatürleri. Sırtımdaki çantalara aldırmadan adımlarımı sıklaştırdım. Ermeni Caddesine sapıyorum. "Bisikletteki Küçük Çocuklar" adlı karikatüre gözüm ilişiyor. Hayır, daha fazla bakmayacağım. Sokaklar neden bomboş? Tepemdeki güneş, neden bu kadar kızgın? Bu şehir öylesine yalnız, öylesine ıssız ki, işte birkaç insan ve gölgesi... Ne arıyorlar burada? Kimse uğramasın bir daha bu şehre. Ne ruhum var, ne bedenim. Acı ve hüzünden başka bir şey değilim.

    Akşam üzeri şehirden ayrılmak için, otobüs garına doğru yürürken, insana meydan okuyan bir yağmura ve bu yağmuru daha yere düşmeden havada bir sele dönüştüren korkunç bir rüzgâra yakalandım. Bir şehir, bir insanla bu denli empati kurabilir miydi? Sırılsıklamdım. Yağmur durdu. Ay geldi, üzerime ışıdı.

    Otobüs hareket ettiğinde, içimdeki dünya kelimelere tutunamayacak kadar soyut ve silikti. O dünyada, hücrelerim adedince insan taşımama rağmen, aşağılık bir benliğin kekremsi tadını bir türlü damağımdan söküp atamıyordum. Arkamda bıraktığım şehirlerin kargaşasında, tek tek yitirdiğim uzuvlarımın acısını duyuyorum. Doyuma ulaşmaya çalıştıkça git gide yoksunlaşıyorsam, bu yaşama arzusu da neyin nesiydi?

    https://www.youtube.com/user/ozkemm/about
    https://www.instagram.com/loudingirra/?hl=tr
  • •••
    Atinalılar! Beni suçlayanların üzerinizdeki tesirini bilemiyorum; fakat sözleri o kadar kandırıcı idi ki ben kendi hesabıma onları dinlerken az daha kim olduğumu unutuyordum. Böyle olmakla beraber, inanın ki doğru tek söz bile söylememişlerdir. Ancak, uydurdukları birçok yalanlar arasında, beni usta bir hatip diye göstererek sözlerimin belagatine* (Konuyu bütün yönleriyle kavrayarak hiçbir yanlış ve eksik anlayışa yer bırakmayan, yorum gerektirmeyen, yapmacıktan uzak, düzgün anlatma sanatı.) kanmamak için sizi uyanık bulunmaya davet etmelerine çok şaştım. Ağzımı açar açmaz hiç de güzel söyleyen bir adam olmadığım meydana çıkacak, yalancılıkları elbette anlaşılacak olduğu halde, bunu söylemek için insan doğrusu çok utanmaz olmalı. Eğer onlar her doğru söyleyen adama hatip diyorlarsa, diyeceğim yok. Bunu demek istiyorlarsa ben hatip olduğumu kabul ederim; ama onların anladığından bambaşka manada. Herhalde, demin de dediğim gibi, söylediklerinde doğru bir taraf hemen hemen yoktur; ben ise size bütün hakikati söyleyeceğim. Fakat Atinalılar, ben onlar gibi baştanbaşa parlak ve gösterişli sözlerle bezenmiş hazır bir nutuk söyleyecek değilim; Tanrı korusun. Hayır, şu anda iyi kötü dilim döndüğü kadar söyleyeceğim; çünkü bütün diyeceklerimin doğru olduğuna inanıyorum. İçinizde kimse benim doğrudan başka bir şey söyleyeceğimi sanmasın. Toy delikanlılarımız gibi huzurunuzda birtakım süslü cümlelerle konuşmak, benim yaşımdaki bir adama yakışmaz. Sizden yalnız şunu dileyeceğim: kendimi savunurken öteden beri alışık olduğum gibi konuştuğumu, agorada, sarraf tezgâhlarında, o gibi yerlerde nasıl konuşursam burada da öyle konuştuğumu görürseniz şaşırmayınız, o yüzden de sözümü kesmeyiniz. Çünkü ben yetmişimi aştığım halde ilk defa olarak yargıç huzurunda bulunuyorum; bu yerin diline bütün bütüne yabancıyım. Bunun için, bir yabancının ana deli ile kendi yurdu adetlerine göre konuşmasını nasıl tabii karşılarsanız beni de tıpkı bir yabancı sayarak alışık olduğum gibi konuşmama müsaade ediniz. Bu dileğimi yersiz bulmayacağınızı umarım. Söyleyiş iyi veya kötü olmuş, bundan ne çıkar? Siz yalnız benim doğru söyleyip söylemediğime bakiniz, asıl buna önem veriniz. Zaten yargıcın asıl meziyeti (üstünlüğü) buradadır; nasıl ki hatibinki de doğruyu söylemektir.

    Atinalılar! Önce bana yönelmiş olan daha eski suçlamalara ve beni çok daha eskiden beri suçlayanlara cevap vermek isterim, bundan sonra daha yenilerine cevap vereceğim. Çünkü Atinalılar, yıllardan beri haksız yere beni size karşı suçlayıp duran birçok kimseler olmuştur; Anytos ile arkadaşları benim için daha az tehlikeli olmamakla beraber, ben bunlardan daha çok korkarım. Evet, yargıçlarım, bunlar daha tehlikelidirler; çünkü bunlar birçoğunuzun ta çocukluğunuzdan beri yalanlarla kandırarak güya göklerde olup bitenlerle uğraşan, yerin altında neler geçtiğini araştıran, yanlışı doğru gibi göstermeyi beceren, Sokrates adlı bir bilgin olduğuna sizi inandırmışlardır. Beni suçlayanlar içinde en çok korktuklarım, işte bu masalı yayanlardır; çünkü bunları dinleyenler, bu gibi meselelerle uğraşanlar tanrılara inanmaz sanıyorlar. İnanınız, bu adamlar çoktur; eskiden beri beni bununla suçluyorlar. Üstelik bunları, çocukluğunuzda olsun, gençliğinizde olsun, daha çok tesir altında kalabileceğiniz çağlarda iken, kulaklarınıza doldurmuşlardı. Hem bu suçlamalar, karşılarında kendilerine cevap verecek kimse olmadan, benim arkamdan oluyordu. Bir komedi yazarını bir yana bırakırsak, ötekilerinin adını ne biliyorum, ne de size söyleyecek durumdayım, işin en korkunç tarafı işte bu. Kıskançlıkları, kötülükleri yüzünden, bazen ilkin kendilerini bile inandırmaya kadar vararak, sizi bütün bu suçlamalara inandıran bu adamlar, uğraşılması en güç olanlardır, çünkü bunları ne buraya getirmek ne de söylediklerini çürütmek mümkündür. Bu yüzden kendimi savunurken sadece gölgelerle çarpışmak, karşımda cevap verecek biri olmadan iddialarının yanlışlığını göstermek zorunda kalıyorum. O halde, demin de dediğim gibi, düşmanlarımın iki çeşit olduğunu görüyorsunuz: bir beni şimdi suçlayanlar, bir de eskiden suçlamış olanlar. Umarım ki, ilkin ikincilere cevap vermemi siz de yerinde bulursunuz; çünkü bunları hem ötekilerden daha önce, hem de daha sık duymuşsunuzdur.

    O halde, Atinalılar, artık savunmama başlayabilirim. Yıllardan beri kafanızda kökleşmiş olan bir suçlamayı kısa bir zamanda söküp atmaya çalışmalıyım. Eğer hakkımda ve hakkınızda hayırlı ise, bunu başarmayı ve kendimi temize çıkarmayı temenni ederim. Ama bunun kolay bir iş olmadığını da iyice biliyorum. Her ne ise, bunu Tanrının buyruğuna bırakalım; bana düşen vazife, kanunun emrine göre kendimi savunmaktır.

    Baştan başlayarak, benim kötülenmeme yol açan ve Meletos’u bu davayı aleyhime açmaya cesaretlendiren suçlamanın ne olduğunu araştıralım. Bir defa, bana iftira edenler bakalım ne diyorlar. Beni dava ettiklerini farz ederek bunların suçlamalarını şöyle kısaca bir toplayacağım: “Sokrates kötü bir insandır: yeraltında, gökyüzünde olup bitenlere karışıyor, eğriyi doğru diye gösteriyor, bunları başkalarına da öğretiyor.” Suçlamanın aşağı yukarı özü bu. Aristophanes’in komedyasında gördüğünüz gibi: sahnede Sokrates adlı bir adam dolaştırılıyor, havada gezdiğinden, benim hiç ama hiç anlamadığım şeylerden dem vurarak bir sürü saçma sapan sözler söylüyor. Bunu, böyle bir bilgisi olanlar varsa onları küçültmek için söylemiyorum. Meletos’un bana açtığı bu davadan kurtulamayayım ki, Atinalılar, gerçekte benim bunlar üzerinde en küçük bir fikrim bile yoktur. Burada bulunanların çoğu bunun doğruluğuna şahittir, onlara hitap ediyorum: beni dinleyenler, içinizde bu meseleler hakkında şimdiye kadar tek söz söylediğimi bilen varsa buradakilere söylesin. Cevaplarını istiyorsunuz. Suçlamanın bu kısmına verdikleri bu cevap karşısında, geri kalanının doğruluğu hakkında da bir hüküm verebilirsiniz. Bunun gibi, benim para ile ders vermekte olduğuma dair dolaşan sözün de hiç bir temeli yoktur, bu da ötekiler kadar asılsızdır.

    Doğrusu, bir kimsenin insanlara gerçekten bir şey öğretmesi mümkün olsaydı, buna karşılık para alması bence o kimse için bir şeref olurdu. Leontinoi’li Gorgias gibi, Keos’lu Prodikos gibi, Elis’li Hippias gibi şehir şehir gezerek ders veren gençlerin kendi hemşehrilerinden parasız ders almaları pekâlâ mümkün iken, onları bu hemşerilerinden ayırarak kendilerine çekecek kadar kandıran, dersleri için para almakla kalmayıp üstelik bu parayı lütfen kabul ettiklerinden dolayı bir de teşekkür ettiren kimseler var! Şimdi Atina’da Paros’lu bir bilgin varmış. Bu adamı öğrenişim şöyle olmuştu: bir gün, bilgicilerin (sofist) uğruna dünya kadar para harcayan Hipponikos oğlu Kallias’a rastlamıştım: bu zatın iki oğlu olduğunu biliyordum, onun için kendisine sordum: “Kallias, dedim, iki oğlun olacağına iki tavuğun veya buzağın olsaydı, bunları, eline verecek birini bulmakta zorluk çekmezdik; onları kendi tabiatlarının (huy) mümkün kıldığı ölçüde yetiştirecek ve olgunlaştıracak bir seyis veya bir çiftçi tutardık; fakat mademki birer insandırlar, onları kimin eline vereceğini biliyor musun? Onları bir insan ve bir yurttaş olarak yetiştirecek biri var mıdır? Herhalde, senin oğulların olduğuna göre bu meseleyi düşünmüşsündür? Ne dersin, böyle bir kimse var mı?” Kallias bana, “evet vardır” dedi. “Öyleyse kim? nereli? Derslerini kaça veriyor?” diye sorunca, “Paros’lu Evenos, dersine beş mina* (Eski Helen parası.) alıyor” cevabını verdi. O zaman kendi kendime düşündüm ve dedim ki: Evenos gerçekten böyle bir bilgin ise, bu bilgisini bu kadar ucuza öğretiyorsa, doğrusu bahtiyarmış. Bende de böyle bir bilgi olsaydı, gerçekten ben de gurur ve sevinç duyardım; fakat Atinalılar, doğrusu benim böyle bir bilgim yoktur.

    Belki içinizden biri bütün bunlara karşı diyecek ki: “Sokrates, bunların hepsi güzel ama uğradığın bu suçlamalar nereden çıkıyor? Herhalde alışılanın dışında bir şey yapmış olacaksın ki aleyhine bu gibi suçlamalar var. Sen de herkes gibi olaydın bütün bu dedi kodular çıkmazdı; o halde, hakkında acele bir hüküm vermemizi istemiyorsan bize bunların sebebini anlat.” Bu itirazın haklı ve yerinde olduğunu kabul ederim; onun için ben de size bu kötü şöhretimin nereden çıktığını anlatacağım. Lütfen dikkatle dinleyiniz. Bazılarınız belki şaka ediyorum sanacak; ama inanın ki tamamıyla doğru söylüyorum. Atinalılar, bu şöhret bende bulunan bir nevi bilgiden, sadece ondan çıkmıştır. Bunun ne biçim bir bilgi olduğunu sorarsanız derim ki “bu, herkesin elde edebileceği bir bilgidir” ben de ancak bu manada bilgim olduğunu sanıyorum. Hâlbuki sözünü ettiğim kimselerin bende olmadığı için size anlatamayacağım insanüstü bilgileri var. Benim böyle bir bilgim olduğunu söyleyen yalan söyler, bana iftira eder. Atinalılar, size belki mübalağa (abartı) ediyorum gibi gelecek, fakat sözümü kesmemenizi dilerim. Çünkü size şimdi söyleyeceğim sözler benim sözlerim değildir. Size güvenilir bir şahit göstereceğim. Benim bir bilgim varsa, bunun nasıl bir bilgi olduğunu Delphoi tanrısından dinleyin Khairephon’u tanırsınız; çok eski bir arkadaşımdı, sizin de dostunuzdu, geçen sürgünde o da sizinle birlikteydi, dönerken de birlikte gelmiştiniz. Khairephon’un huyunu bilirsiniz, kafasına koyduğu şeyi muhakkak yapardı. Bir gün Delphoi’ye gitmiş lütfen sözümü kesmeyiniz, benden daha bilgin bir kimse olup olmadığını tanrıya çekinmeden sormuş; Python’lu tanrısözcüsü de benden daha bilgin bir adam olmadığını söylemiş. Khairephon bugün sağ değil, ama kardeşi burada mahkemededir, söylediklerimin doğruluğunu tasdik edebilir.

    Bunu size sırf bu kötü şöhretimin nereden çıktığını göstermek için söylüyorum. Tanrının bu cevabını öğrenince düşündüm: Tanrı bu sözüyle ne demek istemiş? Bu muamma nedir? Çünkü az olsun, çok olsun, bende böyle bir bilgi olmadığını biliyorum. Böyle olduğu halde insanların en bilgini olduğumu söylemekle ne demek istiyordu? Tanrı yalan söylemez, yalan onun özü ile uzlaşır bir şey değil. Ne demek istediğini uzun zaman düşündüm; en sonunda için aslını bir deneyim dedim. Bilgisi belli birini bulup Tanrıya gider, sözünü çürütmek için derim ki: İşte benden daha bilgili bir adam; oysaki sen benim için en bilgili demişsin. Bunun üzerine bilgisi ile ün almış birine gittim, kendisine iyice baktım. Adı lazım değil, denemek için seçtiğim bu adam devlet işleriyle uğraşır. Vardığım sonuç şu oldu: bu adam çok kimselere, hele kendisine bilgin gözüküyor ama gerçekten hiçbir bilgisi yok. Bunun üzerine kendisini bilgin sandığını, hakikatte ise olmadığını anlatmaya çalıştım. Bunun sonucu, onun da, üstelik orada bulunup beni dinleyen birçok kimselerin de düşmanlığını kazanmak oldu. Yanından ayrılırken kendi kendime dedim ki: doğrusu belki ikimizin de iyi, güzel bir şey bildiğimiz yok; ama gene ben ondan bilginim; çünkü o hiçbir şey bilmediği halde bildiğini sanıyor; ben ise bilmiyorum ama bildiğimi de sanmıyorum. Demek ben ondan biraz bilgiliyim, çünkü bilmediklerimi bilirim sanmıyorum. Bundan sonra başka birine, daha da çok bilgili tanınan başka birine gittim. Gene o sonuca vardım; onun da, daha birçoklarının da düşmanlığını kazandım.

    Böylece, kendime birçok düşmanlar edindiğimi bile bile, birini bırakıp ötekine gidiyor, gittikçe umutsuzlaşıyor ve kederleniyordum. Artık boynumun borcu oldu, her şeyden önce tanrının sözünü göz önünde tutmalıyım, diyordum. Bilgili denen kim varsa ona başvurarak Tanrının ne demek istediğini anlamam gerekti. Size doğruyu söylemeliyim. Atinalılar, köpek hakki için, bütün o araştırmalarımda baktım, asıl bilgisizler, bilgilidir diye tanınmış olanlar! Boştur denenlerde ise daha çok akıl var. Size bütün o dolaşıp durmalarımı anlatayım, Atinalılar: o kadar didindim, tanrının sözünü çürütemedim. Devlet adamlarından sonra tragedya yazanlara, dithyrambos şairlerine, her çeşidinden şairlere başvurdum. Kendi kendime, artık bu sefer göreceksin, kendinin onlardan çok daha bilgisiz olduğunu anlayacaksın, diyordum. Yazılarından bence en işlenmiş parçaları seçtim, ne demek istemiş olduklarını gidip kendilerinden sordum, bir şey öğreneceğimi umuyordum. Yargıçlar, inanır mısınız? Doğruyu söylemeye utanıyorum; ama söylemeliyim. O şairlerin, eserleri hakkında dedikleri, orada bulunan hemen herkesin diyebileceğinden daha iyi değildi. O zaman anladım ki şairler eserlerini bilgilerinden değil, bir çeşit içgüdü ile Tanrıdan gelme bir ilhamla yazıyorlar, tıpkı bir sürü güzel şeyler söyleyip de dediklerinden bir şey anlamayan tanrısözcüleri, biliciler gibi. Şairler için de öyle olduğunu gördüm; üstelik onlar, kendilerinde şairlik var diye, bilmedikleri şeylerde de insanların en bilgini olduklarını sanıyorlar. Yanlarından ayrılırken anlamıştım ki, devlet adamları karşısında nasıl bir üstünlüğüm varsa, onlardan da böylece üstünüm.

    En son, ustalara gittim: çünkü kendimin bir şey bilmediğimin farkında olduğum gibi, onların da hem çok, hem iyi şeyler bildiklerine emindim. Bu sefer aldanmamışım; onlar benim bilmediğim birçok şeyleri gerçekten biliyorlardı ve bunda hiç şüphesiz benden daha bilgin idiler. Ama Atinalılar, gördüm ki iyi ustalarda da şairlerdeki kusur var; kendi işlerinin eri oldukları için en yüksek şeylerden de anladıklarını sanıyorlar, böyle sandıkları için de asıl bilgileri gölgede kalıyordu, o kadar ki Tanrının sözüne geldim, onlar gibi bilgin, onlar gibi de bilgisiz olmaktansa, bilgilerini de, bilgisizliklerini de edinmeyip olduğum gibi kalmak daha iyi değil mi? diye düşündüm; gerek kendime, gerek Tanrı sözüne cevap vererek, benim için olduğum gibi kalmak daha iyi, dedim.

    Atinalılar, bütün bu araştırmalarım birçok düşmanlar, hem de en kötü, en tehlikeli soyundan düşmanlar edinmeme sebep oldu; birçok iftiralara yol açtı; adim bilge diye çıktı, çünkü beni dinleyenler, başkalarında bulunmadığını gösterdiğim bilginin bende bulunduğunu sandılar. Asıl bilen, Atina yargıçları, belki yalnız Tanrıdır; o sözü ile de insan bilgisinin büyük bir şey olmadığını, hatta hiçbir şey olmadığını göstermek istemiştir; Sokrates demiş olması ancak bir söz gelişidir; “ey insanlar! Aranızda en bilgesi, Sokrates gibi bilgeliğinin gerçekte bir hiç olduğunu bilendir” demek istemiş. İşte böylece Tanrının sözünü düşünerek yer yer dolaşıyor, yurttaş olsun, yabancı olsun, bilge sandığım kimi bulursam konuşup soruyorum; bilge olmadıklarını anlayınca da, Tanrı sözüne hak vererek bilge olmadıklarını kendilerine gösteriyorum. Bu iş bütün vaktimi alıyor, bu yüzden devlet işleriyle de, kendi işlerimle de iyice uğraşacak vakit bulamıyorum; o kadar ki, Tanrıya hizmet edeyim diye yoksul kaldım.

    Dahası var: birtakım gençler kendiliklerinden başıma toplanıyor; babaları zengin, vakitleri bol; ben önüme aldığım adama sorular sorarken durup dinliyorlar; üstelik bilgiçlerin sorguya çekilmesini dinlemekten hoşlanıyorlar, çok defa bana benzeyerek kendileri de başkalarını denemeye kalkışıyorlar; az bir bilgiyle hatta büsbütün bilgisiz, kendilerini bilgin sananlar sayısız: bunu o delikanlılar da buluyorlar. Sıkıştırdıkları adamlar kendilerine kızacaklarına bana kızıyor, “ah! bu alçak Sokrates! gençleri baştan çıkarıyor!..” diyorlar. Hâlbuki biri çıkıp da kendilerine sorsa “peki ama bunun için ne yapıyor? Ne öğretiyor?” dese ne cevap vereceklerini bilmezler; fakat şaşkınlıklarını belli etmemek için de her zaman filozoflara karşı çevrilen “bulutlarda, yerin dibinde olup bitenleri öğretmek”, “tanrılara inanmamak”, “iyiyi kötü göstermek” gibi beylik sözleri sayıp dökerler; çünkü bir şey bilmedikleri halde biliyor görünmek istemelerinin açığa vurulduğunu söylemeğe bir türlü dilleri varmaz. Onlar ille iyi tanınacağız, sözümüz geçecek diyen, hem de kalabalık insanlardır; benim sözüm açılınca, bir ağızdan konuşup karşılarındakini kandırmayı bildikleri için, öteden beri, ağır iftiralarla kulaklarımızı doldurdular, gene de dolduruyorlar. Meletos’a Anytos’a, Lykon’a, bana saldırmak cesaretini veren, işte bu iftiralardır. Meletos, şairlerin, Anytos, ustalarla politikacıların, Lykon da hatiplerin kinlerine tercüman olmuştur. Sözüme başlarken de dediğim gibi, böyle kök salmış bir iftiradan kendimi böyle az bir zamanda temize çıkarabileceğimi ummam. İşte, Atinalılar, size doğruyu söyledim; büyük, küçük, bir şeyi saklamadım, bir şeyi değiştirmedim. Biliyorum ki bu yüzden yine garazlarına uğrayacağım; bu da gösterir ki ben doğruyu söylüyorum, bana iftira ediliyor, sebebi de budur. Simdi arayın, sonra arayın, bulacağınız hep budur.

    Beni suçlayanların birincilerine karşı bu kadar savunma yeter; şimdi ikincilere dönüyorum. Bunların başında Meletos, kendi sözüyle, iyi, yurdunu gerçekten seven Meletos var. Bunlara karşı da kendimi savunmaya çalışacağım. Nelerden şikâyet ettiklerini bir okuyalım. Aşağı yukarı şöyle deniyor: Sokrates, gençleri doğru yoldan ayırmakla, devletin tanrılarına inanmamakla, bunların yerine yeni yeni tanrılar koymakla suçludur. İşte bana yükledikleri suçlar; bunların hepsini ele alalım.
    Gençleri doğru yoldan ayırmak sucunu işliyormuşum, ben de iddia ediyorum ki Meletos ciddi şeyleri alaya alarak herkesle eğlenmekten, gerçekte üzerinde hiç uğraşmadığı işlere güya taassup (bağnazlık) ve ilgi göstererek herkesi mahkemeye sürüklemekten suçludur. Bunun böyle olduğunu size ispata çalışacağım.

    Meletos, şöyle gel, bana cevap ver:

    – Gençlerimizin mümkün olduğu kadar erdemli olmalarına çok önem veriyorsun, değil mi?
    – Tabii veriyorum.
    – O halde, onları daha iyi kılanın kim olduğunu da yargıçlara söyle. Mademki onları doğru yoldan ayıranı meydana çıkarmak zahmetine katlanmışsın ve yargıçların karşısında beni göstererek bu suçlunun ben olduğumu iddia ediyorsun, o halde şunu da bilmen gerekecektir. Onları terbiye edenler kim yargıçlara adları ile söyle… Gördün mü Meletos, susuyorsun işte. Bir şey söylemiyorsun ama bu susman, senin için utanılacak bir şey değil mi? Mesele ile hiçbir ilişiğin yoktur dememin bu, açık bir kanıtı değil mi? Söyle dostum, söyle, gençleri daha iyi kılan nedir?
    – Kanunlar.

    – Fakat, delikanlım, bu benim soruma cevap değil ki. Ben şunu bilmek istiyorum: her şeyden önce bu kanunları bilen kim?
    – İşte bu mahkemedeki yargıçlar. Sokrates.
    – Ne dedin? Nasıl, Meletos? Onlar gençleri yetiştirebilir, daha iyi kılar mı diyorsun?
    – Elbette.
    – Hepsi mi, yoksa bazıları mı?
    – Hepsi.
    – Ira* (HeraZeus’un kız kardeşi) hakkı için ne güzel söz! Demek gençleri daha iyi kılanlar birçok kimselermiş. O halde, söyle bakalım, burada bizi dinleyenler de gençliği terbiye ediyorlar mı?
    – Evet onlar da.
    – Peki, ya bule* (Atina senatosu) üyeleri?
    – Onlar da.
    – Acaba ekklesia’da* (Halk meclisi) toplanan yurttaşlar gençliği doğru yoldan ayırıyorlar mı, yoksa onlar da terbiye mi ediyorlar dersin?
    – Onlar da terbiye ediyorlar.
    – O halde, benden başka, bütün Atina’ lılar onları güzel ve iyi kılıyorlar; onları yalnız ben doğru yoldan ayırıyorum. İddian bu değil mi?
    – Tam işte bu.
    – Sen haklı isen, ben gerçekten, çok bahtsız bir adamım. Ama tut ki sana şöyle bir şey soruyorum; acaba sana göre atlar için de böyle mi? Atlara da herkesin, iyilik ettiğine, yalnız bir kimsenin kötülük ettiğine inanıyor musun? Hakikat bunun tam yersi değil mi? Atları, bir veya birkaç kişi, yani seyisler terbiye edebiliyor; kullananlar ise onları bozuyorlar, değil mi? Atlar için de, başka hayvanlar için de böyledir, değil mi Meletos? Bu, şüphesiz böyledir.; Anytos ile sen ne derseniz deyiniz, gençleri yalnız bir kişinin yanlış yola sürüklediği, ondan başka herkesin daha iyi kıldığı doğru olsaydı, bu onlar için gerçekten eşsiz bir bahtiyarlık olurdu. Ama hayır Meletos, gençler üzerinde hiç kafa yormadığını yetecek kadar gösterdim; senin kayıtsızlığın, bana karşı çevirdiğin şeyleri hiç umursamamış olmandan da açıkça anlaşılıyor.

    Şimdi sana bir sorum daha var, Zeus hakkı için cevap ver; Sence kötü kimselerle birlikte yaşamak mı, yoksa iyi kimselerle birlikte yaşamak mı daha iyi?… Cevap versene dostum; zor bir şey sormuyorum. İyi insanlar yanlarındakilere hep iyilik, kötüler de kötülük ederler, değil mi?

    – Şüphesiz.
    – Şimdi, bir arada yasadığı kimselerden, faydalanan çok zarar görmek isteyen var mı?.. Cevap ver, dostum, kanun, cevap vermeni emrediyor. Zarar görmek isteyecek kimse var mıdır?
    – Elbette yoktur.
    – Peki, gençleri doğru yoldan çıkarıyor, kötülüğe götürüyor diye beni suçluyorsun; Bence ben bu suçu bilerek mi, bilmeyerek mi isliyorum?
    – Bilerek diyorum.
    – Demek ki, Meletos, iyilerin, yanlarındakilere iyilik, kötülerin ise kötülük ettikleri şu genç yaşında senin yüksek zekanca bilinen bir gerçek olduğu halde, ben bu yasımda, birlikte yasamak zorunda olduğum bir kimseyi doğru yoldan ayırırsam, ondan bana zarar geleceğini bilmeyecek kadar karanlık ve bilgisizlik içindeyim; hem de bunu, iddiana göre, bile bile yapıyorum. Meletos, buna ne beni inandırabilirsin, ne de başkalarını.

    Öyleyse ya ben onları doğru yoldan çıkarmıyorum yahut da çıkarıyorsam bunu bilmeyerek yapıyorum; her iki halde de yalan söylüyorsun. Bundan başka, işlediğim suç bilmeyerek işlenmişse, kanun onu suç tanımaz; beni bir kenara çekerek ayrıca hatırlatman ve öğüt vermen gerekirdi; çünkü öğütle, bilmeyerek işlediğim suçu herhalde islemekten vazgeçerdim; hâlbuki sen benimle konuşmaktan, bana öğretmekten kaçındın; bunu istemedin; beni mahkemeye, kanunun, aydınlatılması gerekenleri değil, cezalandırılması gerekenleri gönderdiği mahkemeye sürükledin.

    Atinalılar, artik anlaşılıyor ki Meletos bu işlerle, az olsun çok olsun, kafa yormamıştır; ama Meletos sen gene söyle; ben gençleri nasıl yanlış yola sürüklüyorum? Yazdığın suçlamadan anladığıma göre, gençlere devletin tanıdığı tanrıları tanımamayı, onların yerine başka tanrılara inanmayı öğretiyormuşum; gençleri bozan derslerim bunlardır, diyorsun, değil mi?

    – Evet, bunu bütün kuvvetimle iddia ediyorum.
    – Öyleyse, Meletos, sözünü ettiğimiz tanrılar hakkı için ne demek istediğini bana ve bu yargıçlara daha açıkça anlat. Sence ben birtakım tanrılara inanmayı öğretiyormuşum; öyle ise o tanrılara ben kendim de inanıyorum, demek ki büsbütün tanrı bilmez değilim, böyle bir suç işlememişim; simdi sunu anlayalım: sen beni devletin tanrılarını bırakıp başka tanrılara inanmakla mı suçluyorsun yoksa tanrılara büsbütün inanmayıp bunu başkalarına da aşılamakla mı?
    – Evet, ben senin hiçbir tanrıya inanmadığını söylüyorum.
    – Şaşılacak şey! Meletos, bunu nereden çıkarıyorsun? Herkes gibi, güneşin veya ayın tanrılığına inanmadığımı mı söylemek istiyorsun?
    – Emin olun, yargıçlar, inanmaz; çünkü güneşin taş, ayın toprak olduğunu söylüyor.
    – Fakat, dostum Meletos, sen beni Anaksagoras sanmışsın da buraya çıkarmışsın. Buradaki yargıçları Klazomenai’li Anaksagoras’ın yazılarının bu kuramlarla dolu olduğunu bilmeyecek kadar boş ve cahil mi sanıyorsun? Gençler bu yazıları orkestrada en çok bir drahmiye satın alabilirlerse, Sokrates de bu fikirleri kendine mal edince delikanlılar onunla pekâlâ alay edebilirlerse, bunları neden gelip benden öğrensinler? Doğru söyle Meletos, sen gerçekten benim hiçbir tanrıya inanmadığımı mı sanıyorsun?
    – Zeus’a yemin ederim ki, hiç, hiçbir tanrıya inanmıyorsun.
    – Buna kimse inanmayacak. Atinalılar, bu Meletos azgının, küstahın biri; beni suçlaması da gençliğinden, hakaret olsun diye. Kim bilir, belki de beni denemek için bu muammayı (bilmece) uydurmuştur. Belki de, kendi kendine, “bakalım bilgin Sokrates işi alaya alıp birbirini tutmaz sözler söylediğimi bulacak, meydana çıkaracak mı, yoksa onu da bizi dinleyenleri de aldatabilecek miyim?” demiştir. Bana öyle geliyor ki suçlamasında bir dediği bir dediğini tutmuyor. Sanki şöyle demiş; “Sokrates, tanrıların varlığına inanmamaktan, tanrılar olduğuna da inanmaktan suçludur”. Buna düpedüz alay derler.

    Atinalılar, Meletos’un düştüğü tutmazlıkları benimle beraber gözden geçirin ve sen Meletos, bize cevap ver. Siz de benim ta baştaki dileğimi hatırlayın da alışık olduğum gibi söz söylersem, ses çıkarmayın. Dünyada bir kimse var mıdır ki, Meletos, insanlık işler olduğuna inansın da insanlar bulunduğuna inanmasın? Şunu söyleyin Atinalılar, kaçamaklı yollara sapmadan bana cevap versin. Bir adam bulunur mu ki at yoktur ama atın kullanıldığı işler vardır, flavtacılar yoktur ama flavtacılık vardır desin? Bulunmaz, dostum, bulunmaz. Mademki sen cevap vermekten kaçınıyorsun, sana da buradakilere de cevabı ben vereyim; ama hiç olmazsa şuna cevap ver; bir kimse var mıdır ki tanrılık işlere inansın da tanrılara inanmasın? Daimon’lara (ruhlar ve cinler) inanmasın da Daimonların kuvvetine inansın?

    – Hayır, yoktur.
    – Çok şükür, yargıçların zoruyla ağzından bu cevabi alabildim. Demek daimonluk işlere, bu işler yeni olsun eski olsun, inandığımı ve bunları öğrettiğimi iddia ediyorsun. O halde, söylediğine göre, ben daimonluk işlere inanıyorum. Suçlamanda buna yemin bile ediyorsun. Bu işlere inanıyorsam, onların var varlığına da ister istemez inanmam gerekir, öyle değil mi? Hiç şüphesiz, cevap vermediğine göre senin de ayni fikirde olduğunu kabul ediyorum. Peki, Daimonları tanrı veya tanrı okulları olarak alabiliriz, değil mi?
    – Evet, şüphesiz.
    – Öyle ise, söylediğim gibi, Daimonların varlığına inanıyorsam, öte yandan da, ne adla olursa olsun, Daimonlar bir nevi tanrı iseler, muammalar (bulmaca) çıkarıyorsun ve bizimle eğleniyorsun demekte haksız mıyım? Hem tanrılara inanmadığımı iddia ediyorsun, hem de biraz sonra Daimonlara inandığımı söylemekle tanrılara inandığımı kabul etmiş oluyorsun! Denildiği gibi Daimonlar, tanrıların nymphalar! veya başka analardan doğan piçleri iseler, tanrılar olmadığı halde, tanrıların çocukları olduğuna kim inanabilir? Bu katırın, eşekle atın çocuğu olduğuna, fakat eşeğin de atın da var olduğuna inanmamak kadar yersiz olur. Hayır, Meletos, sen bütün bu saçmaları ya beni denemek için kasten çıkarmışsındır yahut da bana karşı ciddi bir suç bulamadığından suçlamana koydun. Fakat inan ki, aynı bir kimsenin daimonluk işlere inandığı halde, Daimonlara, tanrılara, kahramanlara inanmayacağına biraz anlayışı olan hiçbir kimseyi inandıramazsın.

    Meletos’un suçlamalarına yeter ölçüde cevap verdim sanıyorum, daha fazla savunmama gerek yoktur. Bununla beraber, üzerime ne kadar çok kin çekmiş olduğumu düşünüyorum ve hüküm giymem gerekirse, beni yok edecek olanın bu olduğunu, onun Meletos, Anytos değil, şimdiye kadar birçok iyi insanların ölümüne sebep olmuş, belki ileride de olacak olan iftira ve çekememezlik olduğunu düşünüyorum; çünkü bu kurbanların sonuncusu herhalde ben olmasam gerek.

    Belki biri şöyle diyecek: “Sokrates, seni böyle vakitsiz bir sona sürükleyen bir ömürden utanç duymuyor musun? Bana bunu soracak olana açıkça cevap verebilir ve diyebilirim ki: dostum, yanlıyorsun. Değeri olan bir kimse, yaşayacak mıyım yoksa ölecek miyim diye düşünmemelidir; bir iş görürken yalnız doğru mu eğri mi hareket ettiğini, cesaretli bir adam gibi mi yoksa tabansızca mı hareket ettiğini, düşünmelidir. Hâlbuki sizin özünüzde, Troia’da ölen kahramanların, hele namussuzluğa karşı her türlü tehlikeyi küçümseyen Thetis’in oğlunun bir değeri olmaması lazım. Hektor’u öldürmek için sabırsızlanırken, anası tanrı ona, yanılmıyorsam, aşağı yukarı şu sözleri söylemişti: “Oğlum, arkadaşın Patroklos’un öcünü alacak ve Hektor’u öldüreceksin, ancak bil ki onun arkasından sen de hemen öleceksin; çünkü tanrı hükmü böyle emrediyor”. Hâlbuki o, bu öğüde aldırmayıp her şeyi göze alarak, arkadaşının öcünü almadan namussuzca yaşamaya, ölümü ve tehlikeyi üstün gördü: “Burada şu eğri gemilerin yanında, dünyaya lüzumsuz bir yük olarak, maskara gibi durmaktansa, düşmanımdan öcümü alayım, arkasından da öleyim.” dedi. Onun bu hareketinde hiç ölüm ve tehlike korkusu var mıydı? En doğru hareket, Atinalılar, bir kimsenin yeri neresi olursa olsun, ister kendinin seçtiği, ister komutanının gösterdiği yer olsun, tehlike karşısında direnmek; ölümü veya başka tehlikeleri değil, ancak namusu göz önünde bulundurmaktır.

    Atinalılar, benim için de bundan başka türlü hareket etmek gerçekten çok garip olurdu; çünkü Potidaia’da, Amphipolis’te, Delion’da seçtiğiniz komutanların gösterdikleri yerde, her türlü ölüm tehlikesi karşısında bütün cesaretiyle duran ben, simdi, kendi fikir ve sanımca, Tanrı tarafından, kendimi ve başkalarını denemek için filozofluk vazifesi ile gönderildiğim zaman, ölüm veya başka bir şey korkusu ile vazifemi bırakıp nasıl kaçardım? Böyle bir hareket gerçekten ağır bir suç olurdu. Kendimi bilge sanarak ölüm korkusu ile Tanrı sözüne baş eğmeseydim, o zaman mahkemeye pek haklı olarak çağrılabilir, tanrıların varlığını inkârdan suçlanabilirdim. Çünkü yargıçlar, ölüm korkusu, gerçekte bilge olmadığı halde kendini bilge sanmak değil midir? Bilinmeyeni bilmek iddiası değil midir? İnsanların, korkularından en büyük kötülük saydıkları ölümün en büyük iyilik olmadığını kim bilir? Bilmediğimiz bir şeyi bildiğimizi sanmak gerçekten utanılacak bir bilgisizlik değil midir? İşte yargıçlar, ancak bu noktada başkalarından farklı olduğuma inanıyorum. Belki de onlardan daha bilge olduğumu iddia edebilirim: Ben, öteki dünyada olup bitenler hakkında pek az bir şey bildiğim halde, bir şey bildiğime inanmıyorum, fakat tanrı olsun, insan olsun, belki, kendinden daha iyi olanlara haksızlık ve itaatsizlik etmenin bir kötülük, bir namussuzluk olduğunu biliyorum; ben, kötülük olduğunu iyice bildiğim şeylerden korkarım, ama iyilik olmadığını kestirmediğim şeylerden ne korkar, ne de sakınırım. Onun için siz beni simdi serbest bırakıp; Anytos’un size: “Sokrates mademki böyle bir suçla suçludur, ona herhalde ö1üm cezasını vermek gerekiyor, yoksa bütün çocuklarınız onun öğütlerini dinleyerek büsbütün bozulacaklardır” demesine bakmayarak, “Sokrates, biz Anytos’un fikirlerine inanmak istemiyoruz, seni serbest bırakacağız ama bir şartla: artık bir daha böyle herkesi sorguya çekmeyeceğine ve filozofluk etmeyeceğine söz vermek şartıyla; bunları yapmakla bir daha suçlandırılırsan, öleceksin” derseniz, kurtulmam için ileri sürülebilecek böyle bir şarta karşı derim ki: Atinalılar, size saygı ve sevgim vardır; ancak, ben size değil, yalnız Tanrıya baş eğerim; ömrüm ve kuvvetim oldukça da iyi biliniz ki, felsefe ile uğraşmaktan, karşıma çıkan herkesi buna yöneltmekten, felsefeyi öğretmekten vazgeçmeyeceğim; karşıma çıkana, her zaman dediğim gibi gene şöyle diyeceğim: “Sen ki, dostum, Atinalısın, dünyanın en büyük, kudretiyle, bilgeliğiyle en ünlü şehrinin hemşerisisin; paraya, şerefe, üne bu kadar önem verdiğin halde bilgeliğe, akla, hiç durmadan yükseltilmesi gereken ruha bu kadar az önem vermekten sıkılmaz mısın? Kendisiyle münakaşa ettiğim bir adam bu saydıklarıma önem verdiğini söylerse, yakasını bırakacağımı ve salıvereceğimi sanmayınız; hayır, gene soracağım, onu gene sorguya çekeceğim, onunla gene münakaşa edeceğim; erdemli olduğunun bir sözden başka bir şey olmadığını anlarsam, kendisini, değeri büyük olana az değer verdiğinden değeri küçük olana çok değer verdiğinden ötürü utandıracağım Ayni sözleri genç, ihtiyar, yurttaş, yabancı, her kese, hele benim kardeşlerim olduklarından dolayı bütün hemşerilerime tekrarlayacağım. Çünkü biliniz, bu bana Tanrının bir buyruğudur; şuna inanıyorum ki şehrimizde, şimdiye kadar Tanrıya benim bu hizmetimden daha büyük bir iyilik edilmemiştir. Çünkü ben, genç, ihtiyar, hepinizi, vücudunuza, paranıza değil, her şeyden önce ruhun en yüksek terbiyesine önem vermeniz gerektiğine kandırmaktan başka bir şey yapmıyorum. Evet, benim vazifem, size para ile erdemin elde edilemeyeceğini, paranın da, genel olsun, özel olsun, her türlü iyiliğin de, ancak erdemden geldiğini söylemektir. Ben bunları öğretmekle gençler doğru yoldan ayırıyorsam, zararlı bir insan olduğumu kabul ederim. Ama biri gelip öğrettiğim şeylerin bunlar olmadığını iddia ederse yalan söylemiş olur. Bu noktada, Atinalılar Anytos’a ister inanın ister inanmayın, hakkımda ister beraat hükmü verin, ister vermeyin; herhalde, iyice bilin ki, bir değil bin kere ölmem gerekse bile, yolumu asla değiştirmeyeceğim.

    Atinalılar, sözümü kesmeyiniz, beni dinleyiniz; sonuna kadar dinleyeceğinize söz vermiştiniz, söyleyecek bir şeyim daha kaldı, öyle bir şey ki işitince, korkarım, haykırmak isteyeceksiniz; fakat beni dinlemek sizin için daha hayırlı olacaktır, onun için, çok yalvarırım, sakin olunuz. Bilmelisiniz ki, benim gibi bir adamı öldürmekle, beni değil kendinizi cezalandıracaksınız. Bana kimse, ne Meletos ne de Anytos, zarar verebilir; kötü bir kimse iyi bir adamı nasıl zarara sokabilir? Ancak kendine zarar vermiş olur. Onlarda şüphesiz beni öldürtmek, süründürmek veya hemşerilik haklarından yoksun bırakmak imkânı vardır; onlar herkesle beraber böyle bir cezanın bana karşı büyük bir kötülük olduğunu sanabilirler. Fakat burada onlarla bir düşünemem; çünkü onların şimdi yaptıkları gibi, başka bir kimsenin hayatını haksız yere yok etmek daha büyük bir kötülüktür.

    O halde, Atinalılar, siz Tanrının bir vergisi olan beni mahkûm etmekle ona karşı bir günah işlemeyiniz dediğim zaman, sizin sandığınız gibi kendimi değil, sizi düşünüyorum. Çünkü gülünç bir benzetmeye müsaade edin, beni öldürürseniz, hem büyük, hem cins, ama büyüklüğünden dolayı ağır ve dürtülmek isteyen bir ata benzeyen devleti yerinden oynatmak için, Tanrının musallat ettiği benim gibi bir at sineğine kolay kolay bir halef (yerine) bulamazsınız, ben Tanrının, devletin başına musallat ettiği bir at sineğiyim, her gün her yerde sizi dürtüyor, kandırıyor, azarlıyorum; peşinizi bırakmıyorum. Benim gibi bir kimseyi kolay kolay bulamayacaksınız; onun için, size kendinizi benden yoksun bırakmamanızı tavsiye ederim. Belki de, ansızın uykusundan uyandırılan biri gibi, caniniz sıkılarak, Anytos’un öğüdüne uyar, beni kolayca vurup öldürebileceğinizi sanır ve Tanrı size acıyıp başka bir at sineği gönderinceye kadar, hayatınızın geri kalanında gene uykuya dalarsınız. Size Tanrı tarafından gönderildim demenin ispatini mi istiyorsunuz? Ben başkaları gibi olsaydım, yıllarca sizi erdeme yeltmekle (yöneltmekle), bir baba, bir ağabey gibi teker teker sizin meselelerinizle uğraşmakla, kendi işlerimi savsamaz, onlara sabırlı bir seyirci kalmazdım; böyle bir hal, sanırım ki, insan tabiatına (doğasına) uyan bir şey değildir. Bundan bir şey kazansaydım yahut yol gösterme ve aydınlatmalarımın karşılığında para alsaydım, bu hareketimin belki bir anlamı olurdu; fakat şimdi, kendiniz de görüyorsunuz ki, beni suçlayanların küstahlığı bile bir kimseden para aldığımı veya almak istediğimi söylemeye varamıyor; çünkü bunu hiçbir vakit görmemişlerdir. Bu sözümün doğruluğuna, yetecek kadar şahitlik edecek bir şeyim var: fakirliğim.

    Devlet işlerine girerek fikirlerimi oradan söylemek varken herkese ayrı ayrı öğüt vermeye, başkalarının işlerine karışmaya kalkışmam belki size şaşılacak bir şey gibi gelebilir. Bunun sebebini de söyleyeceğim. Bir tanrının veya tanrısal bir ruhun bana göründüğünden, çok kere ve birçok yerde söz ettiğimi işitmişsinizdir. Meletos’un, suçlamasında, bununla alay ettiğini de bilirsiniz. Bir nevi ses olan bu işaret, bana çocukluğumda gelmeye başlamıştı; bu ses beni hep göreceğim islerden alıkor, ama yap! diye hiçbir vakit emretmezdi. İşte beni siyasete girmekten alıkoyan da budur. Bu alıkoymanın da çok yerinde o1duğuna inanıyorum. Çünkü Atinalılar, ben siyaset ile uğraşsaydım, besbelli ki çoktan yok olurdum, ne size ne de kendime, hiç bir iyilikte bulunamazdım. Canınız sıkılmasın ama hakikat sudur ki, devlette görülen birçok kanunsuz, haksız işlere karsı doğrulukla savaşarak size veya herhangi başka bir kurula karşı giden hiçbir kimse ö1ümden kurtulamıyor. Evet, ancak hak yolunda çalışan bir kimsenin, kısa bir zaman olsun yaşayabilmesi için devlet adamı değil, sadece yurttaş olarak kalması gerekiyor.

    Size, hem yalnız sözle değil, daha çok değer verdiğiniz işle söylediklerimi ispat edebilirim. Size başımdan geçen bir olayı anlatayım, o zaman ölüm korkusu yüzünden haksızlığa hiçbir vakit boyun eğmemiş, eğmeye ölümü üstün tutmuş bir adam olduğumu görüsünüz. Size mahkemeler hakkında, belki pek önemli gözükmeyen, ama gerçekten olmuş olan bir şeyi anlatacağım. Atinalılar! Şimdiye kadar üzerime aldığım biricik devlet memurluğu, halk kurulu üyeliği olmuştur: Mensup olduğum Antiokhis oymağı, deniz savaşından sonra ölenlerin cesetlerini toplamayan on komutanın duruşmasında prytaneia makamında bulunuyordu; hepinizin sonraları kabul ettiğiniz gibi, kanuna aykırı olarak onları toptan muhakeme etmeyi ileri sürmüştünüz; o zaman kanuna aykırı olan bu harekete karşı koyan biricik üye ben olmuş, oyumu sizin tarafınıza vermemiştim; hatipler beni suçlamakla, hapse sokmakla korkuttukları zaman, sizler bağırıp çağırdığınız zaman, ben ne hapsolmaktan ne de öldürülmekten korkarak haksızlıklara ortak olmaktansa kanun ve doğruluğun tarafında tehlikeye atılmaya karar vermiştim. Bu olay, şehrimizin demokratlıkla yönetilmekte olduğu zamanlarda olmuştu. Otuz1arin oligarşiliği, iktidarı ele alınca benimle birlikte öbür dört kişiyi Tholos’a çağırarak, öldürmek istedikleri Salamin’li Leon’u Salamin’den getirmemizi istediler. Bu, onların, işledikleri cinayetlerden ellerinden geldiği kadar çok kişiyi sorumlu kılmak için verilmiş emirlerinden biriydi. O zaman bu şartlar altında, sözüm caizse, ölüme kıl kadar önem vermediğimi, en çok hatta biricik önem verdiğim şeyin haksızlıktan, günah işlemekten sakınmak olduğunu yalnız sözle değil, edimle de gösterdim. Bu zorlu idarenin kuvvetli kolu haksızlık işletecek kadar beni korkutamadı; Tholos’tan çıkar çıkmaz öteki dört kişi Salamin’e gidip Leon’u getirdikleri halde, ben sadece evime döndüm. Belki çok geçmeden Otuzların idaresi sona ermeseydi, bu hareketimi hayatımla ödeyecektim. Bu sözlerin doğruluğuna size birçok kimse şahitlik eder.

    O halde, siyaset hayatına girdiğim halde, iyi bir adam gibi hep hak gözetir ve tabii olarak doğruluğu her şeyden üstün tutsaydım, şimdiye kadar sağ kalabilir miydim, sanırsınız? Hayır, Atinalılar, hayır; bu ne bana, ne de başka bir kimseye nasip olurdu. Hâlbuki bütün hayatımda; özel olsun, genel olsun, bütün hareketlerimde hiç değişmedim, öğretiliklerimi lekeleyenlere de başkalarına da, doğruluktan ayrılarak, alçakçasına boyun eğmedim. Devamlı öğrencilerim olduğu iddiası da doğru değildir. Ben, bana düşeni yerine getirmeye çalışırken, genç, ihtiyar, beni dinlemek isteyenleri geri çevirmedim.

    Bana yalnız para verenlerle konuşmadım; zengin, fakir, herkes bana sorabilir, cevap verebilir, sözlerimi dinleyebilir; fakat bundan sonra, o kimse iyi yahut kötü bir insan olmuş, her ikisini de bana yüklemek haksızlık olur, çünkü ben ona ne bir şey öğrettim, ne de öğreteceğime söz verdim. Bir kimse benden başkalarının işitmediği, ayrı bir şey öğrendiğini veya işittiğini ileri sürerse, biliniz ki, yalan söylüyor.

    Öyleyse, birçok kimsenin benimle konuşmak için birçok zamanlarını vermekten hoşlanmalarına sebep nedir? Bunun asıl sebebini, Atinalılar, açıkça size söyledim: bu kimseler hiçbir bilgelikleri olmadığı halde, bilge olduklarını iddia eden kimselerin sorguya çekilmesini dinlemekten hoşlanıyorlar, gerçekten bu pek tatsız bir şey de değildir. Başkalarını sorguya çekmeyi bana Tanrı emretmiştir, bu yol bana Tanrı sözleriyle, gözüme gözüken hayallerle, Tanrı iradesinin insanlara göründüğü her vasıta ile gösterilmiştir. Atinalılar, bu sözüm gerçektir; öyle olmasaydı şimdiye kadar karşıtı ispat olunurdu. Ben gençleri bozmuşsam, hala da bozuyorsam, şimdiye kadar büyümüş olanlar, gençliklerinde kendilerine kötü öğütler verdiğimi anlamış olanlar ortaya çıkarak beni suçlar, benden öç alırlardı. Bunu yapmak istemezlerse bile, hiç olmazsa yakınlarından biri, babaları, kardeşleri veya hısımları benim yüzümden ailelerinin ne felaketlere uğradığını söylerdi. Şimdi tam zamanıdır. Onların birçoğunu burada görüyorum. İşte çocukluk arkadaşım, benim bölgemden olan Kriton, işte oğlu Kritobulos. Sonya, Aeskhines’ in babası da, Sphettos’lu Lysanias da burada; bunlardan başka, Epigenes’in babası Kephisia’li Antiphon’u ve benimle beraber bulunmuş olan birçok kimsenin kardeşlerini de görüyorum. Theozotides’in oğlu ve Theodotos’un kardeşi Nikostrates (Theodotos şimdi sağ değil, onun için o mani olamaz); Demodokos’un oğlu ve Theages’in kardeşi Paralos; Ariston’un oğlu ve şurada gördüğünüz Eflatun’un kardeşi Adeimantos hazır bulunuyor; Apollodoros’la kardeşi Aiantodoros’u da görüyorum. Daha birçoklarını sayabilirim. Meletos bunların bazılarını, suçlamasında şahit göstermeliydi. Unutmuşsa şimdi yapsın, kendisine yol gösteriyorum. Bu çeşitten, istediği şahidi göstersin. Fakat Atinalılar, hakikat bunun tam tersidir. Çünkü bunların hemen hepsi Meletos’la Anytos’un iddiasına göre arkadaşlarını bozmuş, bastan çıkarmış olan benden yana şahitlik edeceklerdir; hem yalnız bozulan gençler değil, benden yana şahitlik etmelerine hiç sebep olmayan bozulmamış daha yaşlı akrabaları da. Bunlar şahitlikte niçin benim tarafımı tutarlar? Herhalde, yalnız hakikatin, doğruluğun hatırı için, doğru söylediğimi, Meletos’un yalan söylediğini bildikleri için.

    Sözün kısası, Atinalılar, savunmam için bütün söyleyeceklerim, buna ve buna benzer şeylere varır, Bir sözüm daha var. Belki, içinizde, buna benzer, hatta bundan daha az önemli bir sorunda kendisinin, gözyaşları dökerek yargıçlara yalvarıp yakardığını, yargıçları yumuşatmak için çocuklarını bir sürü hısım ve dostlarıyla birlikte mahkemeye getirdiğini hatırlayarak kızan biri olacaktır; halbuki ben, belki de hayatım tehlikede olduğu halde, bunların hiçbirini yapmadım. Bunun tam tersine hareket ettiğimi görünce, belki bu kızgınlıkla oyunu benden yana vermeyecektir.

    Aranızda böyle biri varsa muhakkak vardır demiyorum ona açıkça cevap verip derim ki: Dostum, herkes gibi ben de bir insanım; Homeros’un dediği gibi, tahtadan veya taştan değil, etten, kandan yapılmış bir varlığım; benim de çoluğum, çocuğum vardır; evet Atinalılar, biri hemen hemen yetişmiş, erkek olmuş, ikisi henüz çocuk, üç oğlum vardır; böyle olduğu halde, sizden beraatımı dilemeleri için, hiçbirini buraya getirmeyeceğim. Niçin? Küstahlıktan yahut size karşı saygısızlıktan dolayı değil. Ölümden korkup korkmadığım da ayrı bir mesele, şimdi bundan söz açacak değilim. Ancak, bence böyle bir hareket, kendimin, sizin ve bütün devletin şerefine aykırıdır. Benim yaşıma gelmiş, bilgeliği ile tanınmış bir kimsenin böyle bir aşırılığa düşmemesi gerekir. Her halde, herkes Sokrates’in şu veya bu bakımdan başkalarından ayrı olduğuna inanıyor, halkın bu fikri bana uyuyormuş, uymuyormuş, bunu burada araştırmıyorum. Aranızda bilgeliği, cesareti yahut herhangi bir erdemi ile sivrilmiş olduğu söylenen kimselerin böyle aşağı bir harekete düşmeleri ne kadar utanılacak bir şeydir. Hüküm giydikleri zaman garip garip birtakım hareketlerde bulunan nice tanınmış adamlar gördüm; bunlar, sanki ö1ümle korkunç bir ıstıraba gideceklerini, sanki sadece yaşamalarına izin verilmekle ölmez olacaklarını sanıyorlar. Fikrimce bu gibi şeyler devlete karşı saygısızlıktır; bunların bu gibi hareketleri dışarıdan gelen bir yabancıya, Atina’nın en ünlü adamlarının, gene kendi hemşerilerinin ün ve mevki verdiği bu kimselerin, kadınlar kadar bile yürekli olmadıkları kanaatini verir. O halde, Atinalılar, bu gibi şeyleri hiç olmazsa bizim gibi ünlü kimselerin başarmaması gerekir; başarırlarsa sizin de onlara göz yummamanız; soğukkanlılık göstereceği yerde, acıklı sahneler hazırlayarak şehri gülünç bir hale sokan bu gibi kimseleri daha şiddetle mahkûm etmek istediğinizi göstermeniz gerekir.

    Bundan başka, halkın düşüncesi meselesini bırakalım yargıcı aydınlatmak ve kanıksatmak yerine, onun lütfünü rica ederek beraat kazanmak da doğru bir şey değildir. Çünkü yargıcın vazifesi, doğruluğu bağışlamak değil, herkesin hakkim ö1çerek hüküm vermek; kendi keyfine göre değil, kanunlara göre hüküm vermektir. Yalan yere ant içmeye alışarak sizi tesir altında bırakmamalıyız, siz de buna göz yummamalısınız; bu, dine uymaz bir hareket olur.

    O halde, Atinalılar, hele şimdi, Meletos’un ileri sürdüğü iddiaya göre, burada dinsizlikten muhakeme edildiğim bir sırada şerefsiz, dine uymaz, yanlış saydığım bir şeyi yapmamı benden beklemeyiniz. Çünkü sizi rica kuvvetiyle kandırmaya, yeminlerinizi bozmağa çalışsaydım, tanrıların olmadığına inanmayı size öğretmiş, kendimi müdafaa ederken, tanrıları inkâr etmek ithamına karşı yalnız kendi kendimi kandırmış olurdum. Fakat hakikat büsbütün bunun tersidir; ben, tanrıların varlığına, ey Atinalılar, bütün beni suçlayanların inandığından daha yüksek bir anlamda inanırım; bundan dolayıdır ki sizin için ve benim için hayırlısı ne ise ona karar vermek üzere davamı size ve tanrıya bırakıyorum”.

    II

    Atinalılar, benim için verdiğiniz mahkûmiyet kararına üzülmeyişimin birçok sebepleri var. Bunun böyle olacağını bekliyordum, yalnız, oyların birbirine bu kadar denk denecek derecede ikiye ayrılmış olmasına şaştım; çünkü benim aleyhimde olan çokluğu daha büyük sanıyordum. Hâlbuki şimdi, öbür tarafa otuz oy gitmiş olsaydı beraat kazanmış olacaktım. Bu yüzden diyebilirim ki, Meletos’un suçlamasından beraat kazanmış sayılırım; hatta üstelik Anytos ile Lykon beni suçlamak için buraya gelmeselerdi, kanunun istediği gibi, oyların beşte birini kazanmayarak bin drahmi para cezasına da mahkûm olacaklardı.

    O şimdi ö1ürn cezası teklif ediyor. Bense kendi hesabıma neyi ileri süreyim Atinalılar? Şüphesiz değerim neyse onu. O halde hakkım nedir? Bütün hayatında herkesin düşkün olduğu birçok şeylere, zenginliğe, aile bağlarına, askerlik rütbelerine, halk kurullarında nutuklar vermeğe, başkanlıklara, taraflara hiç aldırmamış bir adama verilecek karşılık ne olabilir? Ben bir siyaset adamı olmak için fazla dürüst olduğumu düşünerek, size ve kendime iyilik etmeme engel olacak hiç bir yola sapmadım! Tam tersine, hepinize iyilik etmemi mümkün kılan bir yola girdim, herkesin kendini düşünmekten, kendi işlerinin peşinde koşmaktan önce erdemi bilgeliği araması gerektiğini, devletin sırtından faydalanmaya bakmazdan önce devlete bakması lazım geldiğini sizlere kabul ettirmeye çalıştım. Böyle bir kimseye ne yapılır Atinalılar, herhalde, ona bir mükâfat verilmek lazımsa, iyi bir şey verilmeli ve bu iyilik ona yakışır bir şey olmalıdır. Sizi yetiştiren, sizi aydınlatmak için işini gücünü bırakmayı her şeyden üstün gören fakir bir adama yakışan mükâfat ne olabilir? Atinalılar, ona Prytaneion’da beslemekten daha yakışan bir mükâfat olamaz; böyle bir mükâfat, Olympia’da at yarışlarında, bilmem kaç atılı araba yarışlarında mükâfat kazanan bir yurttaştan çok ona yaraşır. Çünkü ben fakirim, hâlbuki onun yetecek kadar geliri vardır: o size yalnız bahtiyarlığın görünüş1erini bense gerçeği veriyorum. Bana vereceğiniz cezanın uygun ve yerinde bir ceza olması isteniyorsa, diyeceğim ki, bana Prytaneion’da beslenmek en doğru bir karşılıktır.

    Belki, daha önce, gözyaşları ve yalvarmalar hakkında söylediğim gibi, bu sözlerimle de size boyun ekmediğimi göstermek istediğimi sanacaksınız; ama öyle değil; hiç öyle değil; bunları isteyerek, hiç bir yanlış harekette bulunmadığıma inanarak söylüyorum. Böyle olduğu halde sizi de buna kandıramam, çünkü vakit pek dar; başka şehirlerde olduğu gibi, Atina’da da büyük davaların bir günde görülmemesi için bir kanun olsaydı, o zaman sizi kandırabileceğime inanırdım. Fakat bu kadar az bir vakitte bu kadar büyük suçlamaları dağıtamam. Nasıl şimdiye kadar kimseye kötülük etmemişsem, kendime de elbette etmeyeceğim; kendimin bir kötülüğe layık olduğumu söylemeyeceğim, kendim için bir ceza teklif etmeyeceğim. Niçin edeyim? Meletos’un ileri; sürdüğü ö1üm cezasından korktuğumdan mı? Ölümün bir iyilik mi yoksa bir kötülük mü olduğunu bilmediğim halde, muhakkak kötülük olan bir cezayı neden teklif edeyim? Hapis cezası mı? Niçin ceza evlerinde, yılın yargıçlarının, Onbir’ lerin* (Savcılar kurulu) kölesi olayım? Para cezası mı diyeceksiniz, yoksa para cezası ödeninceye kadar hapislik mi diyeceksiniz? Buna karşı da ayni şey söylenebilir; çünkü beş param olmadığından, cezayı da ödeyemeyeceğimden, cezaevinde ö1eceğim. O halde, sürgünlüğü mü teklif edeyim? Belki siz de bu cezayı kabul edersiniz. Ama benim kendi hemşerilerim olan sizler bile, artik benim konuşmalarıma, sözlerime tahammül edemezken, bunları çekemez ve iğrenç bulurken, başkalarının bana tahammül edeceğini umacak kadar düşüncesiz olmak için, yasamak hırsının gerçekten gözlerimi bürümüş olması lazım. Hayır, hayır, Atinalılar, bu hiç de böyle değildir. Yer yer dolaşarak, sürgün yerimi hep değiştirerek, her gittiğim yerden kovularak yaşamak, benim yaşımda bir edam için ne acı bir şeydir! İyi biliyorum ki burada olduğu gibi, her gittiğim yerde gene gençler beni dinlemek için etrafıma üşüşecekler; onları yanımdan uzaklaştırsam daha yaşlı hemşerilerini ayaklandırarak beni dışarı attıracaklar; etrafıma toplanmalarına izin verirsem babaları, dostları gene onların yüzünden beni yurtlarından kovacaklar.

    Belki bana denecek ki: “Sokrates; ağzını tutamaz mısın, sana kimse karışmadan yabancı bir şehre giderek, yaşayamaz mısın? Buna vereceğim cevabı anlatmak çok güç. Çünkü dediğinizi yapmanın Tanrı’ya karsı bir itaatsizlik olacağını, onun için ağzımı tutamayacağımı söylersem ciddi bir söz söylediğime inanmayacaksınız; erdemi, üzerinde hem kendimi hem başkalarını sınadığım daha birçok meseleleri her gün tartışmanın insan için en büyük iyilik olduğunu, imtihansız hayatın yaşamaya değer bir hayat olamadığını söylersem bana gene inanmayacaksınız. Size kabul ettirmek kolay olmamakla birlikte, söylediklerim doğrudur.

    Kendimi hiçbir cezaya layık görmeye de alışmadım. Param olsaydı, beni beraat ettirecek bir para cezası teklif ederdim; bundan bana kötülük gelmez. Ama ne yapayım, yok; bunun için bu para cezasını, ancak benim verebileceğim kadar kesmenizi dilerim. Evet, belki bir mina verebilirim, onun için bu cezayı teklif ediyorum. Buradaki dostlarım Eflatun, Kritobulos ve Apollodoros otuz mina teklif etmem için beni sıkıştırıyorlar; onlar kefil olacaklar. Haydi, otuz olsun; bu para için onlar size yeter teminat olacaklardır.

    III

    Atinalılar, Sokrates’i, bir bilgeyi öldürmüş olmakla, şehrinizi ayıplayacak olanlardan alacağınız kötü üne karşılık, büyük bir karınız olmayacak; ben gerçekte hiç bir şey bilmeyen bir adam olduğum halde onlar bizi kötülemek istedikleri zaman, benim bilge olduğumu söyleyecekler. Hâlbuki biraz daha beklemiş olsaydınız, istediğiniz, tabiatın yürüyüşü ile kendiliğinden yerine gelmiş olacaktı. Çünkü gördüğünüz gibi, yaşım çok ilerlemiştir; ölümden çok uzak değilim.

    Şimdi hepinize değil, .yalnız bana ölüm hükmünü verenlere sesleniyorum. Onlara söyleyecek bir şeyim daha var: Belki beraatımı kolaylaştıracak şeyler söylemediğimden, suçluluk kararından kurtulmak için gereken şeyleri söylemeği ve yapmağı kabul etmediğimden dolayı mahkûmluğuma karar verildiğini sanacaksınız. Hayır; mahkûm olmama sebep olan kusur, sözlerimde değil sizin istediğiniz gibi, ağlayarak, sızlayarak, haykırarak, bence bana yakışmayan, fakat başkalarından daima işitmeğe alıştığınız birçok şeyleri söyleyerek ve yaparak, size söylemek istediğimi yüzsüzlüğümü küstahlığımı göstermeyişimdendir. Fakat ben, tehlikeye düştüğüm zaman, ne böyle aşağılıklara, alçaklıklara saparım, ne de kendimi müdafaa etmediğime pişman olurum. Asla! Böyle bir şey yapmaktansa, sizin alıştığınız gibi kendimi müdafaa etmektense, alıştığım gibi söz söyleyerek ölmeği üstün görürüm. Çünkü savaş meydanında olduğu kadar adalet karsısında da ben de, başka hiç kimse de kendini ö1ümden kurtaracak vasıtaları kullanmağa kalkışmamalıdır. Evet, çok defa, bir kimse savaşta silahlarını bırakmakla, düşmanlarının önünde diz çökmekle ölümden kurtulabilir; her şeyi söylemeği, her şeyi yapmayı kabul eden bir kimse için her türlü tehlike karşısında ölümden kurtulmanın daha birçok çareleri vardır; yalnız şuna iyice inanınız, yargıçlarım, asıl mesele, ölümden sakınmak değil, haksızlıktan sakınmaktır; çünkü kötülük ölümden daha hızlı koşar, Ben yaşlı ve ağır olduğumdan yavaş kosan bana yetişmiştir; hâlbuki beni suçlayanlar kuvvetli ve çabuk olduklarından, çabuk koşan kötülük onlara yetişmiştir. Simdi ben, tarafınızdan ölüm cezasına, onlar da hakikat tarafından kötülüğün ve haksızlığın cezasına mahkûm edilerek ayrılıyoruz. Ben cezama boyun eğerim, onlar da cezalarına boyun eğsinler. Herhalde böyle olması mukaddermiş; belki de yerindedir…

    Şimdi, ey beni mahkûm edenleri Size bir kehanetimi söylemek isterim; çünkü ben simdi hayatın öyle bir anında bulunuyorum ki, bunda insanlar ölmezden önce kehanet gücüne erişirler. O halde benim katillerim olan sizlere haber vereyim ki, ölümümden çok geçmeden bana verdiğiniz cezadan daha ağır bir ceza sizi beklemektedir. Beni öldürmekle hayatınızın hesabını soranlardan kurtulacağınızı sanıyorsunuz. Fakat bana inanınız, sandığınızın tam tersi olacaktır. Evet, hiç şüphe etmeyiniz, şimdiye kadar öne atılmalarına engel olduğum birçok kimseler, karşınıza çıkacak, sizi şiddetle suçlayacaklardır; bunlar daha genç oldukları için sizi daha çok incitecekler, sizinle daha çok uğraşacaklardır. Atinalılar, insanları öldürmekle, herkesi kötü hayatınızı kınamaktan alıkoyacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz; bu, olası bir kaçış yolu, ünlü bir kaçış yolu değildir; en kolay en asil yol, başkalarını hiçbir şey yapamayacak bir hale getirmek değil, kendinizi yükseltmektir. İste buradan ayrılmadan önce beni mahkûm eden yargıçlara söyleyeceğim kehanet budur.

    Beni beraat ettiren dostlar, yargıçlar meşgulken, öleceğim yere gitmeden, sizlerle olup bitenler hakkında görüşmek isterim. Onun için azıcık daha durunuz, birbirimizle görüşebilecek kadar vakit var. Siz benim dostlarımsınız, onun için başıma gelenin manasını size belirtmek isterim. Ey yargıçlarım! (Çünkü ancak sizlere gerçekten yargıç diyebilirim.) Size gerçekten şaşılacak bir olayı anlatmak isterim. Şimdiye kadar, gündelik işlerde bile kötü veya yanlış bir iş işlemek tehlikesi karşısında içimden gelen tanrısal bir ruh beni alıkoyuyordu; simdi ise, gördüğünüz gibi herkese göre belki de kötülüğün en kötüsü ve en sonuncusu başıma gelmiştir. Hâlbuki sabahleyin evimden ayrılırken de, mahkeme karsısına çıktığımda da, burada söz söyleyeceğim anlarda da Tanrı sesi beni alıkoymamıştır; başka hallerde, birçok kereler söz söylerken, beni alıkorken, bugün bu mesele üzerinde söylediğim ve yaptığım şeylerin hiç birinin önüne geçmemiştir. Bu susmanın manası nedir? İste size bunu söyleyeceğim: bu şüphesiz başıma gelenin iyilik olduğuna, ölümün bir kötülük olduğuna inananlarımızın yanıldıklarına bir alamettir. Çünkü iyiliğe değil, kötülüğe doğru gitmiş olsaydım, her zamanki işaret herhalde beni alıkoyacaktı.

    Başka türlü düşünürsek, ölümün bir iyilik olduğunu umduracak sebep olduğunu da görürüz; ölüm iki şeyden biridir: ya bir hiçlik, büsbütün şuursuzluk halidir yahut da, herkesin dediği gibi, ruhun bu dünyadan ayrılarak başka bir dünyaya geçmesidir. Ölüm bir şuursuzluk, deliksiz ve rüyasız uyuyan bir kimsenin uykusu gibi bir uyku ise, o ne mükemmel, ne tam bir kazançtır! Bir kimse, uykusunda, hiç rüya görmediği bir gecesini düşünerek, bunu hayatının öteki günleri ve geceleriyle karşılaştırsaydı, bütün hayatında bundan daha iyi ve daha hoş kaç gün ve kaç gece geçirmiş olduğunu da bize söyleseydi, sanırım ki herkes, değil yalnız alelade kimseler, Büyük Hükümdar bile, hayatında böyle pek az gündüz ve gece bulurdu. Ölüm bu çeşit bir uyku ise, büyük bir kazançtır; çünkü öyle olunca, zamanın bütün akışı, tek bir gece gibi gözükecektir. Ama. ö1üm bizi bu dünyadan başka bir dünyaya götüren bir yolculuk ise ve herkesin dediği gibi, bütün ölenler başka dünyada yaşıyorlarsa, yargıçlarım, bizim için bundan daha büyük ne iyilik olabilir? Gerçekten öteki dünyaya vardığımızda, bu dünyada doğruluk iddia eden kimselerden kurtularak, denildiği gibi asıl doğruluğu veren gerçekten yargıçları, Minos’u, Rahadamanthos’u, Aiakos’u, Triptolemos’u doğru yaşamış olan yarıtanrıları bulacaksak, bu yolculuk hiçbir zaman bir ceza olamaz. Bir kimse orada, Orpheus’a, Musaios’a Homeros’a, Hesiodos’a kavuşacaksa, bunun için ne vermez ki? Hayır, bu doğru ise, bırakınız bir daha, bir daha öleyim. Hele Palemedes ile Telamon oğlu Aias ile haksiz bir hüküm yüzünden
    Helen eski kahramanları ile buluşmak bizim için ne yüksek bir şeydir! Kendi sonumu onların sonu ile karşılaştırmak benim için ne büyük bir zevk! Hepsinin üstünde, burada olduğu gibi öteki dünyada da öz ve yanlış bilgeliği araştırmamı ilerletebileceğim, kimin bilgiç, kimin cahil olduğunu anlayabileceğim. Yargıçlar! Büyük Troia seferinin önderi Odysseus’u, Sisyphos’u, kadınlı erkekli daha birçoklarını deneyebilmekte ne büyük bir zevk var! Onlarla, konuşmakta, onların arasında yaşamakta, onlara sorular sormakta ne sonsuz bir zevk olacaktır! Orada hiç şüphesiz, sormak yüzünden ö1üme mahkûm edilmek tehlikesi de yoktur. Bizden daha mesut olduktan başka, doğruyu söyleyen, orada ölmez de olacaktır. O halde, yargıçlar! siz de benim gibi ölümden korkmayınız, şunu biliniz ki, iyi bir insana, ne hayatta ne de öldükten sonra hiçbir kötülük gelmez. Onu ve onun gibileri tanrılar daima korurlar. Benim yaklaşan sonum, sadece bir tesadüf işi değildir; tam tersine, apaydın görüyorum ki ölmek ve böylece bütün acılardan büsbütün kurtulmak, benim için daha değerlidir. İşte, içimden gelen işaretin alıkoymamasının sebebi budur. Gene bunun için beni mahkûm edenlere, beni suçlayanlara asla kızmıyorum. Onlar bana iyilik etmeyi bile bile istememişlerse de, bana hiç kötülük de etmemişlerdir. Onları ancak, bana bilerek kötülük etmek istediklerinden dolayı kınayabilirim.

    Sizden dileyeceğim bir şey daha kaldı: çocuklarım büyüdükleri zaman, Atinalılar, erdemden çok zenginliğe yahut herhangi bir şeye düşkünlük gösterecek olurlarsa, ben sizinle nasıl uğraşmışsam, siz de onlarla uğraşınız, onları cezalandırınız; kendilerine, kendilerinde olmayan bir değeri verir, önem vermeleri gereken şeye önem vermez, bir hiç oldukları halde kendilerini bir şey sanırlarsa, ben sizi nasıl azarlamışsam, siz de onları öyle azarlayınız. Bunu yaparsanız, bana da, okullarıma da doğruluk etmiş olursunuz.

    Artık ayrılmak zamanı geldi, yolumuza gidelim: ben ölmeye, siz yaşamaya.
    Hangisi daha iyi?
    Bunu Tanrı’dan başka kimse bilemez.
  • O hüzünlü sonbaharda, sararmış yaprakların ve ümitsiz çiçeklerin arasında ciddi bir bunalıma gömülmüştüm, ilgi çekici bir yaşam biçiminin ortaya çıkması için bir yaz daha bekledikten sonra, hiçbir şeyin değişmeyeceğine ve gelip geçen mevsimlerden başka hiçbir şey göremeyeceğime bir kez daha ikna olmuştum. İşte o noktada, ölmek istediğime karar verdim. Denize bakan dik bir kayalığın tepesine tırmandım ve öleceğimden hiç kuşku duymadan kendimi aşağı bıraktım.

    Ne dehşetli bir düşüştü o! Hatırladıkça bugün bile başım dönüyor. O mavi boşluğa doğru kurşun gibi inerken ağzımdan boğuk bir çığlık çıktı. Yaptığım şeyden daha o anda pişman olmuştum, geri dönmek istedim; ama imkânsızdı. Ölmek istemiştim ve bu da başlı başına bir yaratım eylemiydi: Kendi sonumu yaratıyordum. Suyu yarıp geçtim ve bir unutuş girdabının tam ortasına gömüldüm.