• Heft hirç, heşt hirç
    Her heft hirç, her heşt hirç
    Her heft hirçê pişt bi pirç
    Her heşt hirçê pişt bê pirç
  • 'Misafir' mêvan e
    'Çoban' şivan e
    'Yayla' zozan e

    'Sallamak' hêjandin e
    'Emzirmek' mêjandin e
    'Yayımlamak' weşandin e

    'Çeşme' kanî ye
    'Ev' xanî ye
    'Dinya' fanî ye :=)

    'Sırt' pişt e
    'Şiş' xişt e
    'Şey' tişt e
  • Pist gittikçe kalabalıklaşıyor. Günlerce düşünülüp model beğenilen giysiler, kuaförlere taşınılarak yaptırılan saçlar sergileniyor. Erkekler çok zavallı. Yalnızca düğünlerde ve bayramlarda giydikleri bu resmî giysiler içinde ve bunca göz altında, zaten pek beceremedikleri bu işi bağışlanamaz hatalarla yapıyorlar. Her çiftin yüzünde asma kilit bir gülücük, fısıl fısıl konuşma. Rahat görünme çabaları hepsi, Salih biliyor, hiçbirinin dans etmeyi bilmediğini de biliyor. Ya cinsî sapıklar gibi birbirine sarılıp dans eden genç kızlara ve onların çatık kaşlı şişman analarına ne demeli...
  • Min bêrîya tiştê berê kir
    Vê evarê
    Ez rabûm
    Ketim rê
    stranê leyla îşxan
    Û ji vegera çolê
    Ji kelkela nîvrokê
    Wan nan û dewwê meyîn
    Em pê ter dibûm
    Avêt piştê
    Min bêrîya tiştê berê kir
    Ve evarê
    Ez rabûm
    Ketim rê
    Wenda bûyim
    Rêçên wê dişopînim rêya rojhelate
    Ve evarê
  • Ev kitêba biçûk çima hatîye nivîsandin? Mehmed Uzun vê pirtûkê dema çûyîna xwe yî dervayî welêt, berîya nivîsandina Kurdî, ji bo xwe derheqê tarixa edebiyata Kurdî çend têbinî û reşbelekan dinivîse û piştê sê çar romanan serast dike û dike pirtûk. Navê wê jî li wê xweş hatiye; destpêka edebiyata kurdî.

    Kesekê dixwaze li ser dîroka wejeya Kurdî bi kurtasî agahdar bibe an jî pê destpê bike gelek baş e. Ev edebiyata Kurdî ya perçe û perçîqî bû ye, di pelên qirêj a dîrokê de çawa û ji ber kîjan astengiyan derbas dibe qalê dike. Pênc welatên (Îran, Iraq, Sûrî, Tirkîye û Sovyet) ku Kurd êsîr mane, edebiyata wan bi sê sernivîsan da cuda dike. Helbestvan û nivîskar, kovar û pirtûkên wan, xebat û karên wan anîye ziman.

    Girîngîya pirtûkê yek jî eve ku, nivîskarê pirtûkê romana Kurdî de bû ye hoste, û anegorî nêrînên wê çi ye? Edebiyata Kurdî li kû bû aniha li kû ye û dê li ku be? Hêvî û tespîyên wî çi ne? Divê nivîskarên Kurd çi bike? Edebiyata Kurdî dê çawa pêşde here? Ji bo bihîstina bersivên van pirsan, ji pênûsa Mehmed Uzun, gelek mûhîm e.

    Bi hevnas kirina min û pirtûkên Mehmed Uzun kitêbê wî ya "Ruhumun Gökkuşağı" re bû. Dû re bi Tirkî "Sen" "Aşk Gibi Aydınlık, Ölüm gibi Karanlık" xwend. Pişt re min xwe ev pirsê pirsî:"Ma gelo mirovekî ev qas zehmet û zordarî û sirgûnîyê bikşîne ji bo zimanê kurdî, ma ev pirtûkên Kurdîyê heja, bi Tirkî bixwînim bi kurmancekî ne şermeke mezin e?" Dû re min kitêbên wî kurmancî hemû xitim kir, qedand. Ev jî bû serbilindîyek bo min. Dixwazim hemûyê Kurmancan, bila Mehmed Uzun bi Kurmancî bixwînin.

    Çend rexneyên min hene ji bo pirtûkê, çend çewtiyên Mehmed Uzun henin. Dixwazim ewana bînim zimên. Kurmanc îslamîyetê bi zilm û zorî qebûl nake. Piranîyên Kurdan îslamêyetê bi dil û can qebûl dike. Dîrok bi eşkereyî dibêje ku Amed, Riha, Mêrdîn, Bedlîs heta bi Cizîr bi şerên biçûk piştî wefata pêxember esm ketine îslamîyetê. Ser van agahîyan sehebîyek Kurd yanê havelê pêxember esm heye. Navê Caban el-Kurdîye, bi Xanim û Zarokê xwe hatine Medîneyê û bûne misilman. Dema nijadperestiya Emewîyan da hin bajarên ku Kurdan (herêma Serhed) ne bûne misilman li ber zordarîya emewîyan serîhildide rast e. Lê ev yeka hanê ne delîle ku hemû Kurd bi zordayînê bûne misilman.

    Ya diduyan îslamîyet tesîreke nebaş li pêşketina zimanê Kurdî re kiriye. Ev gotin heta bi çendekê rast e, lê bi tevahî ne dirust e. Ji ber ku medreseyên Îslamîyetê de di hezar salê de Elî'yê Herîrî, Şêx Ehmedê Xanî, Melayê Cizîrî, Feqiyê Teyran... Stêrkên zimanê Kurdî gihiştîne û kemilîne. Û aniha jî ji bo parastina Kurdî medreseyên Kurdî roleke mezin dileyizin û hikumat bi fen û futan ev keleha kurdîyê dixwaze wergerîne ser tirkî.
  • YOL

    - VI -

    Muavin ilk mola yerine varıldığını anlatırken planım hazırdı. Sırasıyla ''Sigara tüttürmek, mercimek çorbası içmek ve sigara tüttürmek.''. Bütün molalarda uyguladığım bu rutin işlem, benim için güzel bir ezberdi. Tuvaletten çıktığımda sigaramı yaktım ve cebimde çorba parasını ödeyebilecek kadar bozukluk olup olmadığını düşünmeye başladım. Yokladığım ceplerimden bir şey çıkmayınca bu ezberi atladığımı fark ettim ve kendime kızdım. Sonra cüzdanımdaki en küçük para hangisi diye düşünürken daha garip bir şey olduğunu anladım. Cesedimi yavaş yavaş yok eden, legal cinayet aracım sigaramı, farkında olmadan içiyordum. Büyük keyifle içtiğimi düşündüğüm, tüm içkilerime istisnasız tek meze yaptığım, yokluğuna tahammül edemediğimden her zaman yedeğini taşıdığım sigaramı ezbere içiyordum. Ona ihanet etmemeli, onunlayken hiç bir şey düşünmemeliydim. Ama farkında olmasam da yaptım. Çok fazla şaşırmıştım ve daha da garip bir şekilde üzülüp üzülmeyeceğimi bilemedim. Sigaram biterken bu sefer de izmariti nereye atacağımı düşünmeye başlamıştım, fakat gördüm ki bu sefer şanslıydım. Etraf suç ortaklarıyla doluydu ve en önemlisi çoğunluk bizdeydi. Üstelik beyaz saçlı, top sakallı ve gözlüklü amca da ortalıkta gözükmüyordu. İzmaritler yerlerde uçuşurken, çoğunluğun içinde olmanın sıcaklığını hissettim bir an. Her konuda çoğunluğun içinde olmanın huzurunu yaşamak isterdim, ama şimdilik bu bile güzeldi. Devam eden rutinim sonrası, 17 numaralı mabedime geri döndüm ve kendimi karanlıktaki yalnızlığıma bıraktım.



    Açılan ışıklar ve muavinin tanımlanamayan sesi, beni tekrar otobüsün içine döndürdü. Geldiğimiz mola yeri bir öncekinin lüksünden uzak, sıcak bir ortamdı. Girişinde geniş bir teras, tahta sandalye ve masalar, bir de 55 ekran bir televizyon vardı. Sandalyede oturup televizyon izleyenler de muhtemelen mekanın sahipleriydi ki bizleri büyük bir heyecanla karşılayıp içeri davet ettiler. Tesisteki tek otobüs oluşumuz, onların bu haklı heyecanını açıklıyordu aslında. Televizyona çok yakın olmayan, ortalarda bir masaya oturdum. İkram edilen çayın yanına mezesini de yakarak, televizyona diktim gözlerimi ve sessiz sessiz çoğunluğa eşlik etmeye başladım. Yeni moda görücü usulü olan bir evlendirme programı vardı televizyonda. Sahneye çıkan genç bir adam, sözlerini anlamadığım bir şarkı eşliğinde kendi geliştirdiği dans figürlerini sergiliyordu. Muhtemelen yaptığı hareketlerin çok komik olduğunu önceden kestirememişti ki, stüdyodakilerin hepsini güldürmeyi başarmıştı. Gülen ve alkış tutan seyirciler onu daha fazla motive ederken, o da daha önce hayatında hiç yapmadığını düşündüğüm figürlerine yenilerini de ekleyerek devam etti. Bu sırada elimdeki bardağı çok şiddetli sıkmaya başladığımı fark edip, gözlerimi televizyondan ayırdım. Utanıyordum, göremiyordum ama büyük olasılıkla utançtan yüzüm de kıpkırmızı olmuştu. Herkes gülüyordu, stüdyodakiler, yanımdakiler, eminim televizyon başındaki herkes... Çünkü o gerçekti ve farkında olmasa da absürd komedinin en güzel örneklerinden birisini sergiliyordu. Üstelik yine farkında olmayarak meşhur olacak, ''yeni apaçimiz'' başlığıyla internette tıklanma rekorları kıracaktı. O herkesi güldürmeye devam ederken, ben de utanmaya devam edecektim, kendine ''apaçi'' denirken hala gurur duyan o dansçı adam yerine, bu yaptığının dans olmadığını söylemeyip, üstüne alkışlayarak daha fazla gülmek isteyen tüm ''izleyiciler'' adına. Utanmaya, kızmaya, sövmeye devam edecektim… Bu küstahlık o kadar canımı sıkmıştı ki, dansçı adamın o an kalp krizi geçirip, sahnede yere yığılmasını ve tüm izleyenlerin o anki yüz ifadelerini görmek isterdim...
    Sigaram bittiğinde, en iyisi içerde oturmak diyerek bir mercimek çorbası söyledim. Çabuk içmeli, 23 dakikaya bir de sigara sığdırmalıydım. En azından televizyon yok içerde diye düşünürken, aşk acısını ''Bebekte bir tur atarak dindirebileceğini'' söyleyen bir sesle karşılaştım. Bunun sonu yoktu, çorbamı kaşıkla diktim. Biten sigaramın ardından, kendimi 15 saatlik evime zor attım ve kendi şarkımı yazmaya devam ettim.

    ...

    Kaş’a en son on sene önce ailemle gelmiştim. Şu an gördüğüm manzara, o zamanlar muhtemelen pek bir şey ifade etmiyordu benim için. En azından şundan eminim ki, böyle titrediğimi hiç hatırlamıyorum bu yoldan inerken... Önümde harika bir manzara vardı ve şoförde aynı şeyi hissediyor olacak ki, bu 10 dk’lık yolun hiç bitmesini istemiyor gibi, yavaş yavaş iniyorduk yokuştan... Otogara vardığımızda hissettiğim, yolculuk sonu rahatlığı değil de, daha çok yeni bir yolculuğa başlamanın heyecanıydı. Kalacağım pansiyon, çocukluğu atlatana kadar kardeşim sandığım, Barış'larındı. En son geçen kış görüşmüştük İstanbul’da. Şu an Ankara’da, güzel bir iş, muhtemelen maaş ve herkesi imrendirecek kadar normal bir hayat yaşıyor…Mimarlık tarihi dersinde, pansiyonlarının ismini yanlış yazdıklarını öğrendiğimde şaşırmıştım. Ama hiçbir zaman yüzlerine vurmadım tabi, Evderhan da kulağa hoş gelen bir isimdi ayrıca. Evdirhan, Selçuklular zamanından, Antalya-Korkuteli üzerinde 13. yy’dan kalma bir han. Pansiyon ismi olarak konulması da çok manidar bu açıdan. Evdirhan’a geldiğimde, pek bir değişiklik yoktu. Resepsiyonda Fidan teyze karşıladı beni. Önce tanıyamadı, haliyle büyümüş olmalıyım. Sonra biraz sırıtıp, daha bir insan gibi görünmeye başlayınca, hatırlatabildim kendimi. Sarıldık falan, sonra Barış'ı sordum. Kaş’ta olmadığını biliyordum ama ne zaman geleceği konusunda bir fikrim yoktu. beş gün sonra o da gelecekmiş. Bu habere pek sevinmesem de, gülümsedim, beni bir odaya çıkardı. Teşekkür ettim ve biraz dinlenmek için müsaade istedim. Barış'ın beş gün sonra gelecek olması biraz huzursuz etmişti beni. Neyse ki, Fidan teyze’den rica ettim, ona haber vermeyecekti, ben de sürpriz yapacaktım Barış'a, sözde...Böyle bir tatile birisiyle çıkmak isteseydim tek seçenek Barış olurdu, ama bu bir tatil değil, plansızlık ve özgürlüktü, her anıma ben karar vermeliydim. Daha beş günüm vardı ve bir saat sonra ne yapacağım bile belli değildi. Yeni yaşam tarzım olan bu düşünceye henüz tam alışamasam da, faydasını görmeye başlamıştım. Barış'ı kafamdan çıkardım şimdilik ve mümkün olduğu kadar bu anıma odaklanmaya çalıştım, yazarın öğütlediği gibi; ''Kaygılar, anı yaşayamamaktan kaynaklanır. Yaşanacak tek zaman şu andır ve geçmiş kül, gelecek de ölümdür.'' Başarmış olacağım ki, uyumuş kalmışım. Uyandığımda akşam saat 11.30’du. Fazla gürültü yapmadan ve Fidan teyzeye yakalanmadan pansiyondan çıktım. Bir lokantada bir şeyler atıştırdıktan sonra, akşamları tok karnına almam gereken doz için yarım yamalak hatırladığım yollardan yürümeye başladım.
    Aradığım mekanda çocukken takılamazdık, masumduk tabi o zamanlar. Ama şimdi büyümüştüm ve buralara takılabilecek kadar da ''günahkar''. Geldiğim barın ismi ''Mavi'' idi. Begonvil çiçeklerinden doğal bir gölgeliği olan, tonoz çatılı, beyaz, eski bir yapıydı. Masa ve sandalyeler rengarenkti, her türlü zevk düşünülmüş sanırım! Benim seçtiğim masa mavi, sandalyem de kırmızıydı. Fondan gelen müzik ''R.C.H.P-Can’t Stop'' şarkısıydı. Masaya oturur oturmaz, barmenlerden birisini çağırıp, bir bira ve tekila söyledim... Barış, bu barın ve çevresinin Kaş’ın kalbi olduğunu söylerdi. Her kafadan insanın rahatça içip, takılabileceği bir yermiş. Benim de ilk izlenimim böyle sayılırdı. Her türlü takılma şekli mevcuttu burada. Barın içinde dans edip, headbang yapanlar ve muhtemelen tuvalet sırası bekleyenler vardı. Dışarıdaki masalar o kadar çok ve iç içeydi ki kimin kiminle birlikte olduğunu kestirmek zordu, sanki buradaki herkes aynı evden gelmiş ve gece bitince de aynı eve uyumaya gideceklermiş izlenimi veriyorlardı. Bardan taşan insanlar, limana doğru yayılan bir dalga gibiydi; kaldırımda, onun bitimindeki duvarda, hatta sözde yol olan bar ile kaldırım arasında. Duvardakiler daha özgür takılmayı seçen, daha günahkar olanlardı sanırım. İsterlerse barın müziğinden faydalanıp, içkilerini marketten ucuza getirebiliyorlar, isterlerse müziklerini de kendileri yapabiliyorlardı. Sözdeki yol da, ya oturacak yer bulamayanlara mekan olmuş ya da dans edenlere alternatif bir pist olmuş gibiydi. Herkesi uyuşturan ve yalnızlaştıran bir insan yoğunluğu vardı burada, herkes özgür ve herkes buraların sahibi gibiydi...
  • Pîrekek pîr hate cem Pêxember sew hema got:
    Ya Rasulallah! Dua bike ku Xwedê min bixîne bihiştê.

    Got: Ey diya filankes! Bi rastî pîrekên pîr nakevin bihiştê.
    Got: Pişt da (çû) digirîya

    Got: wî Heydar bikin nakeve bihiştê digel ku pîr e. Lewra Xwedê dibêje:
    "Birra me ew jinên bihiştê çêkirine çikirinek. Hema me ew gerandine qîz, hezker û salyek."

    Türkçesi
    Bir gün yaşlı bir kadın Resulullah’ın yanına geldi ve
    'Ya Resulellah! Allah’ın beni cennete koyması için dua buyur!' dedi. Hz. Peygamber:

    'Yâ ümme Fülan (ey falancanın anası)!  Şu bir gerçek ki yaşlılar cennete gitmezler.' buyurdu. Bunun üzerine kadın ağlayarak çıkıp gitti. Kadın gidince, Resulullah:

    'Gidin ona söyleyin ki, kendisi yaşlı haliyle cennete girmez. Nitekim Allah (mealen) şöyle buyurdu: “Biz o kadınları, yepyeni bir yaratılışla yarattık. Böylece onları eşlerine düşkün yaşıt bakireler kıldık.
    Vakıa süresi 35-37