• Eğer gerçekte bütün irademizin ve arzularımızın sırrı çözülürse, yani aslında istediklerimizin sebebinin neye bağlı olduklarını, hangi yasalara dayandıklarının, nasıl geliştiklerinin, farklı durumlarda nasıl şekillendiğinin formülünü bulsalar...
    İşte o zaman insanlar isteklerini bile bırakacaktır. Kesin bırakacaktır. Bir rapora bakıp bir şeyi istemenin ne anlamı olur ki ?
    Ayrıca insan, o anda insan olmaktan çıkıp bir orgun üzerindeki ayar tuşu gibi bir şeye dönüşür. İradesi, isteği, inancı olmayan insan bir piyano düğmesinden başka nedir ki ?
    ...
  • Kadınların genellikle çok sakin olmaları beklenir fakat erkekler gibi kadınlar da hissederler; becerilerini geliştirmek için uygulamaya ve çabaları için bir alana, erkek kardeşleri kadar ihtiyaç duyarlar; çok katı bir sınırlandırmanın, çok mutlak bir durağanlığın sıkıntısını, aynı erkeklerin çekeceği gibi çekerler ve onların muhallebi yapıp çorap örmekle, piyano çalıp çanta süslemekle yetinmeleri gerektiğini söylemek, onlardan daha çok ayrıcalığa sahip yoldaşlarının dar görüşlülüğüdür. Geleneklerin kendi cinsiyetleri için gerekli gördüğünden daha fazlasını yapmaya ya da öğrenmeye çabaladıklarında onları küçümsemek ya da onlara gülmek düşüncesizliktir.
  • Bazen bir piyano çalıyor,
    Bazen elin de bir keman ağlıyor,
    Biz ikimiz dinliyoruz,
    Biz ikimiz gelecekte.
    Biz ikimiz yanyana birlikte...
  • Saygıdeğer bir kadın nasıl olur da piyano çalmayı bilmez, anlamıyorum.
  • ( #36195032 Bu etkinlik kapsamında yazılmıştır, büyük harflerle yazılan kelimelerin nedeni budur.)
    7 Temmuz Cumartesi:
    SİNCAP kostümü giymiş, reklam broşürü dağıtan maskota çarpmaktan son anda kurtularak, şehir meydanının en güzel köşesinde yer alan otelden hemen sonra sola saptı. Bir şeyin etrafında toplanmış kalabalığı (orada ne olduğunu göremiyordu) çabuk atlatmak için adımlarını hızlandırdı. Tatildeydi ancak kalabalıkları nerede görürse görsün kaçmak isterdi. Kalabalığı daha yarılamamıştı ki kulağına FISILTI halinde çalınan sesle irkildi, birkaç adım attıktan sonra sesi artık net bir şekilde duyuyordu: PİYANO sesi. Göğsünde bir titreme hissetti, gözünün önünde bir kararma oluştu. Ani bir hareketle yola baktı, daha sonra kaldırımdaki insanlara çevirdi gözünü, etrafında bir çocuk olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. İnsanların suretlerinin gitgide silikleştiğini FARK etti, derin nefes alışverişini hissetti. Yoksa bu PİYANO sesinin götürdüğü hatırası şimdi TEKERRÜR eder miydi? Dudaklarından ıslık benzeri bir ses çıktı: "Edemez, etmemeli, yok.. Yok." Vücudunun kontrolünü kaybetmeye başladı, elleri arkaya doğru çırpınır tarzda bir hareket yaptı, yere yığıldı. Son gördüğü şey, otelin duvarındaki SPOT lambanın gözlerine düşürdüğü IŞIKtı.
    5 Ay Önce:
    Şiddetli KAR yağışının olduğu bir akşam, işten çıkmadan önce tuvalete gitti, elini yüzünü yıkadı, biraz ayıldıktan sonra AYNAya baktı. Dudaklarının kenarında bir gülümseme belirdi, AYNAdaki kişiye göz kırparak "Mükemmel!" dedi. Evliliklerinin 2. yıldönümüne az kalmıştı, eşine hazırlamak istediği sürprizi ise şimdi bulmuştu. Uzun zaman önce, tanıştıklarının ilk yılında eşi ona her zaman kayak yapmak istediğini ancak bir türlü gidemediğini söylemişti. Zamanları olunca hemen o sene gideceklerini planlamışlar ama bu plan tuvalette yüzünü yıkmasıyla ayıldığı ana kadar her ikisi tarafından da unutulmuştu. İşyerinden çıktı, yüzüne vuran kar taneleri ona gülümsüyordu, çünkü planı artık hazırdı. Maddi DURUMunu düşündü, iki günlük bir kayak tatili için hiçbir sıkıntı gözükmüyordu. Kulaklığını takıp, mesai çıkışı yığınının içine karıştı. Müzik listesine baktı. Onu en iyi dinlendiren şey: PİYANO. Listeden Alice Sara Ott'un Nightfall albümünden Gonossiennes-1. Lent parçasını açtı, yüzündeki tebessümü koruyarak yürümeye devam etti. Karşıdan karşıya geçmesi için 9 saniyesi kalmıştı, yayalar için yeşil IŞIĞIN yanmasına kalan süre: 9 saniye. Ancak kalabalıktan bazıları sabırsızdı, araba trafiğinde arada sırada oluşan boşlukları fırsat bilip karşıya hızla geçmeye başlayanlar vardı. Elindeki telefonuna dalmış bir kadın bazı kişilerin geçtiğini göz ucuyla görünce, yeşil IŞIK yandığını sanıp yürümeye başladı. Arkasından da annesinin izini kaybetmek istemeyen küçük bir çocuk, yürümeye başladı. Birkaç saniye. Her şey birkaç saniyede oldu. Yayalar için yeşilin yanmasına az bir süre kala, kendisine yanan yeşil IŞIĞI kaçırıp kırmızıda durmak istemeyen bir sürücü, arabasının süratini arttırdı. Annesinin peşinden giden çocuğu FARK ettiğinde ise geç kalmıştı. Bir fren çığlığı, KAR yağışının etkisiyle ıslak zeminde durmakta zorlanan bir araba, tok bir çarpma sesi.
    Çarpmanın etkisiyle uzağa savrulan çocuğa doğru kalabalıkla beraber koştuğunda kulağında PİYANO sesini duymaya devam ediyordu. Gözü ise yerde cansız bir şekilde yatan çocuktaydı. Beyaz KAR taneleri asfaltta eriyip gideceğine, kana karışıyor, kanın daha hızlı yayılmasını sağlıyordu. Nasıl olabilir diye düşündü, yani bu küçücük, saf, tertemiz beden yok olup gitmiş miydi? Kural basit değil miydi, doğardığınız, büyürdünüz, iyi şeylerin yanında kötü şeyler de yapar, sonra yaşlanır, ölürdünüz. Bu çocuk daha kötü nedir, iyi nedir bilmezdi. Çocuğa yaklaştı ama dokunmadı, gözleri önünde ölümün bir çocuğu bulması, ona tüm evrendeki en haksız şey olarak geldi, yaşamın anlamı diye bir şey kalmamıştı onun için. Kulaklığı çıkardı, ölümün sessizliğini içinde duyarak eve geldi. O gece böyle bir olaya şahit olduğunu eşine söyleyemedi. Bir hafta hiçbir şeye gülümseyemedi. Ertesi hafta kayağa gittiklerinde ise artık çocuğu unutmuştu.
    8 Temmuz Pazar:
    Doktor, sinirlerinin çok yıpranmış olduğunu, tatillerini daha iyi geçirmeleri gerektiğini söylediği sırada eşi ona korkar gözlerle bakıyordu. Akşam taburcu oldu. Otele döndüklerinde eşi ona, "Hayatım, yarın şu... İSMİNİ unuttuğum meşhur kasabaya gidelim mi? Gürültüden uzak hem," demişti. Kendisini hem aşırı yorgun hem de yerinde duramayacak kadar bir şeylere sinirli hissediyordu. Eşinin yüzüne baktı, bu akşam bu yüz ona hiçbir şey ifade etmiyordu. "HAYIR, yarın eve dönelim," dedi. Eşi, merhametli bir tavırla "Emin misin?" dedi. Tepki vermedi, mimiğini bile oynatmadı. Eşi sözlerine devam etti: "Hayatım. Şu an kendine CEZA vermekten başka bir şey yapmıyorsun. Nasıl bir DERDİN var, onu da bilmiyorum. Şimdi iyi bir uyku çek, sabah kararını verirsin, tamam mı?" Eşinin kendisini yanağından öptüğünü hissetti, ona sarılıp hüngür hüngür ağlama isteğiyle doldu içi. Ancak bir FISILTI ile "Tamam," demekle yetindi.
    1 Ay Sonra:
    "Konversiyon bozukluğu." Artık kronik hale gelen bayılmaları için psikiyatrist bunu söylemişti. İlaç tedavisinin şart olduğunu da sözlerine eklemişti ama o bunu reddetti.
    Bir çocuğun ölümünü gördüğünü, bunun her an kafasının içinde dolaştığını, tatilden döndükten hemen sonra; sürekli asık olan suratını gördükçe acı çeken, sorularına cevap vermedikçe de sinirlenen eşine ağlayarak anlatmıştı. İşyerinde, evde, sokakta, hemen hemen her yerde bayılmaya başlayınca da bir psikiyatriste gitmişlerdi. İlaçları reddetmesine eşi şiddetle karşı çıktı: "Bu da ne demek oluyor! Niye, niye istemiyorsun?" Kafasını kaldırdı, eşinin sinirli, aynı zamanda meraklı yüzüne odaklandı, bir şeyler söylemek istedi, söyleyemedi. Kafasını tekrar yere eğdi. Eşi gözleri dolu bir şekilde kısık bir sesle tekrar sordu: "Niye?" Derin bir nefes alıp, kafasını kaldırmadan konuştu: "Çünkü... Çünkü o ilaçlar beni duygusuzlaştırmaktan, hissizleştirmekten, ilaç firmalarının da KÂRına KÂR katmaktan başka hiçbir işe yaramayacak!" Eşi dizlerinin üstüne çöktü, aşağıdan onun yüzüne baktı. "Bu böyle MÜTEMADİYEN sürecek mi? Benim.. Benim de mi hiç kıymetim yok? Beni geçtim annenin, babanın, arkadaşlarının? Beni bu acılara SÜRGÜN ettiğinin FARKında mısın?" Haklıydı, Eşi ona göre kesinlikle haklıydı ama bir çocuğun ölümünü aklı artık alamıyordu. Kendisinin de gözleri doldu, ha ağladı, ha ağlayacaktı. Dolu gözlerle ona bakarak, titrek bir sesle sordu: "Sevdiğim.. Hiç... Hiç, bir çocuk cesedi gördün mü?" Eşi kafasını onun dizine dayadı, hıçkırarak ağlamaya başladı: "HAYIR... Görmedim."
    Ertesi Yıl, 21 Şubat Perşembe:
    Ölüm raporunu yazmaya gelen doktor, ölüm saati olarak 02.45 yazdı. Yine aynı raporda ölüm nedeni olarak, bir buçuk ay önce teşhisi konulan, bir çeşit yumuşak doku tümörü olan hastalığın adı geçiyordu: "Sinoviyal sarkoma bağlı solunum yetmezliği." Eşine göreyse o, gecenin bu saatinde 'sinoviyal sarkom' yüzünden ölmemişti, bir çocuğun ölümünü gördüğü an, artık ölü bir insandı.
  • Spoiler ve Alıntı vardır !!

    "SANA KULLANILMAMIŞ ÇOCUKLUĞUMU BIRAKIYORUM ÜSTÜ KALSIN"


    Yazarı okumaya Palyaço kitabıyla başlamıştım, İstanbul okuma grubunun seçtiği, arkadaşımız Selman'ın önerisiyle okuduğumuz kitabıyla. O kitabı da güzeldi bana göre, Almanya ve bir dönem hakkında bilgilendiriciydi ve savaş hakkında da kısmen. Fakat bu kitap savaşa, yani 2. Dünya Savaşına daha fazla değiniyor, zaten Böll savaş konusu başta olmak üzere çok eser ortaya koymuş verimli bir yazar.

    Bazen bir kitap insanı bir yazara, bazen bir yazar insanı diğer kitaplara ısındırıyor ve merak unsurunu arttırıyor. Bazen de bir konuya yöneltiyor bizleri, burada da savaş söz konusu.

    Kitap isminden de anlaşılacağı gibi bir tren seyahati odaklı ve bu tren savaşa asker taşıyan bir trendir. Kahramanımız Andreas ve birkaç arkadaşının hikayesidir.

    Böll her şeyden önce bana göre müthiş bir üslup adamı. Kendine has özel bir ayrıntı yakalama uzmanı, hissetme ve hissettiklerini aktarma konusunda büyük bir usta.

    Savaşa giden bir asker ne hissederse, dünyanın bütün milletlerinde ve bütün savaşlarında, herhangi bir asker de onu hisseder işte. Kısaca ölümü bekler..

    "Yakında,dehşet veren bir söz. Bu yakında, geleceği sıkıştırıp eziyor,onu küçültüyor,kesin bir şey yok,hiçbir şey yok kesin olan,tam bir güvensizlik. Hem hiçbir şey değil, hem de her şey yakında. Yakında her şey,yakında ölüm.
    Yakında ölüyüm. Öleceğim,yakında. Sen kendin söyledin bunu,senin içinde biri,senin dışında biri söyledi sana bu yakındanın geleceğini. Her neyse,bu yakında,savaş içinde gerçekleşecek. Bu bilinen bir şey,hiç değilse kesin bir şey. Savaş daha ne kadar sürecek?"

    Alman genç ve silah arkadaşları trenle şehirler, sınırlar geçerler, Polonya'ya doğru uzanırlar.

    "Onu çok seviyorum,öleceğim ve öldüğüm zaman benimle ilgili olarak eline geçecek şey sadece resmi bir mektup olacak : Büyük Almanya uğruna ölmüştür."

    "Hanidir sıcak bir şey yemedim,sıcak bir şey yesem. İlk düşündüğüm şey : Sıcak bir şey yemelisin. Ölümünden on dört ya da on beş saat önce sıcak bir şey yemelisin."

    Savaşı anlatan bu yazarların diline ve çevirilerin de güzelliğine öyle hayran oluyorum ki alıntılamadan anlatamıyorum bu kitapları, anladım bunu. Uzatmamaya gayret ederek bağlamaya çalışayım.

    "Yaşamak güzel şey, diye düşünüyor, güzel şeydi doğrusu. Ölümümden on iki saat önce yaşamanın güzel şey olduğunu anlıyorum,artık çok geç. Şükretmedim hiç, insansı sevinç diye bir şey olacağını inkar ettim hep. Oysa yaşamak güzel şeydi. Utanıp kızarıyor,korkudan kızarıyor,pişmanlıktan kızarıyor. İnsansı sevinç diye bir şey olduğunu gerçekten de inkar ettim ben, yaşamak güzeldi oysa. Benim mutsuz bir yaşamam vardı. Elden kaçırılmış hayat dedikleri türden, her saniye acı çektim bu korkunç üniforma içinde, beni ölesiye terlettiler,kanımı akıttılar savaş alanlarında,adamakıllı kanımı akıttılar,üç defa yaralandım er meydanı dedikleri yerde."

    Polonya'daki cepheye varmadan önce bu ülkeye giriş yaptıktan birkaç saat sonra, askerlerin başındaki vicdanlı komutan, askerleri önce güzel bir lokantaya götürüp yedirir içirir. Sonrasında ise bir geneleve giderler. Askerlerin derdi uçkurdan ziyade, hasret kaldıkları bir parça kadın şefkati ve yakınlığıdır.
    Kahramanımız Andreas burada, radyodan gelen tanıdık müziklere kapılıp gider, ona burada müzik bilgisi olan ve piyano çalabilen bir kadının bulunduğunu ve onu tercih edebileceğini söylerler ve bir gecelik hikaye, kitabın da temel hikayesi yaşanır. Bir geceyi piyanolu bir odada baş başa geçirirler, yatarak değil, oturarak, müzikle ve sohbetle. Birbirlerine hayat hikayelerini anlatarak, dertleşerek, can yoldaşı olarak. Buradaki bana göre olağanüstü samimi edebi zenginliği aktarmak isterdim ama hem yeterince uzattım hem de okumanız daha güzel olur.

    Savaş öncesinin yıkımları, savaşın yıkımlarına eklenir ikisi için de , ortak noktalarını keşfederler. Aşk diye bir şey varsa işte yaşanır aralarında böylece, birkaç saat içinde. Sabah yola devam etmek yerine kendisiyle kaçmasını teklif eder bu talihsiz genç kadın. Andreas da ister bunu elbette. Fakat ansızın bir saldırı alır canlarını, savaş sürmektedir zaten.

    Belki beceriksiz bir anlatım oldu farkındayım. Siz okuyup kendiniz değerlendirin derim, son olarak kitaptan bir cümleyle bitireyim en çok etkilendiğim,

    "Sevinç çok şeyi silip süpürür, acı çok şeyi nasıl silip süpürürse öyle."
  • Döşemelik kumaşların daha yeni başladığı zamanlardı
    Her adımını özenle ve deliksiz başlıklarla saydığım
    İsa geldi ve ol dedi arkamdaki binlerce anahtara
    Şarkı söylemeye başladık onca itiraza rağmen hepimiz
    Paris savaştan yeni çıkmış üzgün ve bekar
    Asgaard nereden bulaştıysa baştan kokuyor en azından
    Gözlerimizin önünde eriyen gençliğinden eser yok
    Hiç biri, kimse gibi birisinin etkisinde kalmamış
    Sus dedi göklerden gelen o yüce ses, sus ve dinle
    Bağırdık onca anahtarla beraber gökyüzüne ve sana
    Sayamadı hiç kimse gölgeleri yanı başımızda ağlayan
    Sayamadı kimse medeniyetten henüz çıkan bilmeyen
    Bırak dedin güneşli yolda yürürken bizsiz ve hissiz
    Eve dönecek misin -bilmiyorum - bana - düşünmüyorum
    Evrende değişen tüm ışıklar düzelir belki zamanla
    İhtiyaç duyulanlar özlenir belki alışkanlıklarda
    Yedi gün geçti, yasak olmayan kelimelerin arasından
    Yedi koca gün, güneşli ama bizsiz, senli ama hissiz
    Asgaard, Paris hepsi merakla bakmakta uzaklara
    Bir ses verdi İsa sonra, piyano başladı çalmaya
    Anahtarlar açıldı olanca dişleriyle, gök yarıldı
    Olması gereken tüm başlangıçlar ve sabahlar
    Seninle birlikte unutuldu, hepsi yarına kaldı
    Döşemelik kumaşların yeni toplandığı zamanlardı daha
    Işıksız kaldı son dünyam da sen gittiğinden beri