• 20 Ocak,  Azerbaycan’nın Başkenti Bakü’de planlı bir şekilde işlenen ve tarihe kanlı katliam olarak  geçen katliamın yıldönümüdür. Bağımsızlığını yeniden kazanmak için sovyet askerlerinin Azerbaycan’dan çıkarılması amacıyla mücadele eden Azerbaycan halkına karşı  Sovyet Rusya’nın  Azerbaycan Türklerini korkutmak için katliam yaptıkları gündür. Meydana gelen kanlı olaylar “Karanfilin ağladığı gün” ya da “Karanfilin ağladığı gece” olarak da anılmaktadır.
  • ....bundan sonra İslamlara katiyyen tecavüz olunmayacağını vadetmislerdir.
    28 Şubat 1336 da toplanarak ve yardım alarak Ermeniler tekrar Zaruşad kazasına taarruza geçmiş 28 pare köyü kamilen harap ederek ikibin nüfusu caniyane bir surette katı ve imha etmişlerdir.
    Planlı katliam için daha ne gerek??
  • Nobel edebiyat ödüllerini iki kutuplu dünyanın çöktüğü yılları temel alarak değerlendirdiğimizde herhâlde ufuk açıcı sonuçlara ulaşabiliriz. Edward Said’in yöntemini takip ederek edebiyat, sömürge ilişkileri, tanımlama ve yönetim gibi düşünce dünyamızı belirleyen alanları yeniden ele almamız Nobel Edebiyat Ödülü gibi küresel kurumları daha iyi anlamamızı sağlar.


    İki kutuplu dünyanın çökmeye yüz tuttuğu yıllarda ilk defa İslam dünyasından bir edebiyatçıya ödül verilmişti. O zamana kadar Batı’nın ötekisi Sovyetler olduğu için Nobel edebiyat ödüllerinin belirlenmesinde İslam dünyası dikkate alınmazdı. Sovyetler’in yıkılacağı anlaşılınca, Batı’nın ötekisi olan Doğu yıkılmış olacaktı. Artık Batı’nın hedefinde yeni bir düşman Doğu vardı. Necip Mahfuz, Batı için yeni düşman Doğu ile sorunları olan bir edebiyatçıydı ve ait olduğu dünyaya Batı’nın gözü ile bakabiliyordu. Aynı yılda başka kurumlar tarafından Selman Rüşdi’nin Şeytan Ayetleri adlı kitabının ödüllendirilmesi de edebiyatın İslam dünyasına yönelik hesaplanmış bir silaha dönüştüğünü gösteriyordu.

    Şeytan Ayetleri ile açılan uğursuz kapıdan geçen yazarlar ve eserleri birbirini takip etti. Çok kısa bir zaman öncesine kadar İslam’ın özellikle Batı dünyasında hızla yayıldığına dair haberler okuyorduk. Fransa’da Müslüman kadınlara yönelik sınırlamaların getirildiği yıllarda İslam’ın temel değerlerine yönelik planlı saldırıların başlaması oldukça dikkat çekiciydi. Sovyetler’in yıkılmasıyla birlikte Doğu ve Batı ilişkileri kısa bir zaman içinde çok köklü değişikliklere uğradı.

    Necip Mahfuz ile Orhan Pamuk arasında benzer ve farklı yönler üzerinde durmak soğuk savaş ve sonrasını anlamak bakımından önemli olabilir. Her ikisini de Batı dışından edebiyatçıların Batı ile ilişkileri bağlamında ele alabiliriz. Bu karşılaştırma postkolonyal dönem ile yeni sömürgecilik dönemi arasındaki benzer ve farklı yönleri de tespit etmemize imkân verir. Necip Mahfuz, kendi toplumunun kültürel değerlerine eleştirel bir yaklaşım sergilerken Orhan Pamuk’un Türkiye’ye yönelik katliam suçlamaları ile gündeme gelmesi iki dönem arasındaki farka mı işarettir yoksa anlamlı bir devamlılık mı söz konusudur? İslam’ın kültürel cazibesi söndürülürken yönetim bağlamında da klasik oryantal despotizmin nefrete müstahak imajı yeniden canlandırıldı. Doğu, bildiğiniz Doğu’dur mesajı tekrar tekrar üretildi.

    Peter Handke’nin Avusturyalı bir yazar olması ayrı bir konu olmakla birlikte Nobel Edebiyat Ödülü’nün Srebrenitsa soykırımını kabul etmeyen bir edebiyatçıya verilmesi Mahfuz ve Pamuk ile oluşturulan devamlılığın yeni bir halkası olarak görülebilir. Edebiyatın Müslüman dünyaya yönelik bir silah olarak kullanıldığını düşündürtecek kadar ileri bir adım söz konudur. Ne yazık ki edebiyat kirli bir siyasetin silahı hâline getirilmiştir. 1988’den sonraki kısa zamanda inanılması çok zor kötülükler üretildi. Batı, ürettiği kötülükleri planlı bir şekilde bütün dünyaya saçtı.

    Bosna’da yaşanan soykırım bir başlangıçtı. Irak’ın işgaliyle birlikte İslam dünyasına yönelik planlı bir yaklaşım ortaya çıktı. Kraliyet Akademisi’nin seçiminin bir karikatür dergisinde olduğu gibi düşünce özgürlüğü ile izah edilmesi de mümkün değildir. İsveç’in devlet politikasına da işaret edebilecek bu ödülün bütün Avrupa açısından sembolik değerden daha fazla anlamı olmalı. Nobel Edebiyat Ödülü’nü reddeden Jean Paul Sartre, Fransa’nın Cezayir’de işlediği suçları eleştirmekle bir bakıma Avrupalı aydınların entelektüel namusunu da kurtarmıştı. İsveç Kraliyet Akademisi’nin bugünkü kararına itiraz etmek Türkiye’nin ve Müslüman ülkelerin üzerine kalmamalıydı. Bunun açık bir ötekileştirme içerdiğini, edebiyatın planlı bir şekilde Müslüman dünyaya yönelik bir silaha dönüştüğünü ve ödüllerin de kurşun olarak kullanıldığını Batılı edebiyatçıların, düşünürlerin, siyasîlerin görmesi gerekir.

    1988’lerde başlayan sürecin planlı bir şekilde devam ettirildiğini söyleyebiliriz. Bugün Batı dünyasında sıradan Müslümanlara yönelik saldırılar ürkütücü boyutlara ulaştı. Yeni Zelanda’da bir camide yaşanan büyük katliam, Avrupa’nın farklı şehirlerinde özellikle başörtülülere yönelik saldırılar, dinî değerleri aşağılamakta bir sakınca görmeyen siyasîler, Kur’an’ı aleni olarak yakmaya çalışanlar bütün dünya için “Batı sorunu”dur. Bunlar çok tehlikeli adımlardır. Nobel Edebiyat Ödülü örneğinde olduğu gibi İslam dünyasına yönelik ötekileştirici söylemlerin ödüllendirilmesi, kötülüğün devlet düzeyinde işlenmesi “Batı sorunu”nun ulaştığı boyutları gösterir.

    Selçuk Türkyılmaz
  • 221 syf.
    ·8 günde·Beğendi·8/10
    "Ne soykırım, ne katliam ne de başka herhangi bir kelime "Holokost" sözcüğünün yerine kullanılmamalıdır (s5)". Ayrıca "1933 yılında Nazilerin Almanya'da iktidara gelmesiyle başlayan ve 1945 yılında Nazi Almanya'sının teslim olmasıyla sona eren " bir dönemi ve yaşananları anlatıyor bu kelime.

    Önsözde kitabın yazılma/yayımlanma amacı kısaca anlatılıyor. Bu kitabın 1997 yılında yayımlandığı da unutulmasın. Ve o zaman daha internetin adını bile bilinmiyor veya internetin üniversiteler arası ya da devlet kurumları arası bir araç yani bir
    çeşit 'iç ağ' gibi çalıştığını düşünürsek, bu kitabın o zaman dilimi içinde 'hepsi bir arada' tarzında yazılmış bir içeriğe sahip olduğu unutulmasın. Önsözde belirtildiği gibi Türkçe fazla kaynak olmaması üzerine 'Encyclopedia Judaica'nın 'Holokost' bölümümün tercüme edilmesiyle ortaya çıkmıştır.

    'Holokost' Yahudi dilinde 'Holokost'tur. Yani başka bir kelime ile karşılanmayan, kendine has özelliği olan ve sadece 'kendi' olan bir kelimedir.

    Yine önsözde belirildiği gibi 'ne soykırım, ne katliam ve ne de başka bir kelime' bu kelimenin yerine kullanılabilir. Acının tarifi yok ya da nev-i şahsına münhasır bir kelimeden bahsediliyor.

    Ama biz bu kelimeden ne anlıyoruz: Almanların, Yahudilere yaptığı soykırımı; Almanya = Yahudi Soykırımı diye biliyoruz. Çoğu zaman acının tarifi olmaz. Çekilen ızdırapların,
    kayıpların, katliamların, insanlık dışı muamelelerin tarifi yapılamaz ve Holokost'ta bu anlatılırken tek karşılık olarak bu kelimenin hapsedilmesini de istemiyor.

    Ben bu kitabı yayımlandığı yıl (1997) o zaman Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarı 'Gözlem Gazetecilik' standından almıştım. O zaman okumuştum ama aradan o kadar zaman geçince (21 sene geçmiş) ve site içinde 1.ve 2.dünya Savaşı kitap okuma etkinliği olunca da tekrar arşivimden çıkarıp, bu sefer notlar alarak okudum. Notlar alırken de geçmişe gittim (Tepebaşı Tüyap 2 katlıydı ve stand alt katta diye hatırlıyorum, sonra arkadaşları ve özellikle bu sene kaybettiğim ve 1990 yılından beri fuarlara beraber gittiğimiz o arkadaşı hatırlamadan da geçemedim. )

    Holokost, Almanya'da ve Polonya'da yaşayan milyonlarca 'Yahudinin' bilinçli ve düzenli bir şekilde devlet tarafından kitlesel katliama tabi tutulması olarak da okunabilir.

    Nazilerin iktidarda oldukları süre boyunca hem Almanya hem de Nazi kontrolü altında bulunan topraklarda yaptıkları katliamların sebeplerini anlatmaya çalışıyor.

    Holokost'u iki ayrı dönem olarak değerlendiren çalışma bunu 'savaş öncesi' ve 'savaş dönemi' olarak adlandırıyor.


    30 Ocak 1933'te Adolf Hitler'in Şansölye (Başbakan) olarak atanmasıyla Naziler iktidara gelir. Gelir ama Hitler'in Mein Kampf (Kavgam) da belirttiği gibi, düzenin, hayatın, ekonomideki yaşanan sıkıntıların sebebi olarak gösterdiği unsurlardan biri olan Yahudiler içinde zorlu bir süreç başlar.

    1.Dünya Savaşı sonrası ve 2.Dünya Savaşı öncesi bölgede (yani Almanya, Polonya, Çekoslavakya, Macaristan vd.) yaşayan Yahudilerin, ikili anlaşmalarla korunan hakları ve daha sonra meydana gelen çeşitli olaylar neticesinde yaşanan sıkıntıların tarihsel gelişimi hakkında kısa bilgi veriliyor.

    Nazilerin iktidara gelmesiyle Yahudiler için hem Almanya hem de yakın bölgelerde yaşayan Yahudiler için sıkıntılar baş göstermiş ve Nazilerin 'Temel siyaseti' olan 'Yahudilerden
    arındırılmış yurt' fikri, Yahudilerin zorla yaşadıkları yerlerden atılmasına yol açmıştır. 15 Kasım 1938 de Yahudi çocukların devlet okullarına alınmamasına başlandı (s13)' Rejim buna sebep olarak 'Alman kanının ve şerefinin korunmasını' ileri sürer ve bunu da 15 Eylül 1935'te çıkarılan Nürnberg Yasası'na dayandırır.

    Naziler, Yahudiler haricinde farklı unsurları da örneğin, komünist, çingene gibi yapıları da planlı bir şekilde yok etmeye çalışır. Ama Yahudilerden kadın, erkek, çocuk, yaşlı
    demeden imha etme eylemine girilirken diğer unsurlardan ise sadece sınırlı nitelikte bir eyleme girişilir.

    Almanya haricinde tüm Orta Avrupa ülkelerinde Yahudilere karşı ayrımcı işlemler yapılmış olsa da özellikle Almanya ve Polonya'da bunlar imha süreciyle sonuçlanmış, diğer
    devletlerde ise mallarına el koyma, sürgün gibi işlemler yapılmıştır.

    En korkunç katliamlar Almanya dışında Polonya'da yaşanmış ve Polonya'da 'ölüm merkezleri'nin adları kitapta belirtilmiştir.

    Kitabı okurken 40.sayfada 'Müslüman olarak anılan' diye bir cümleyle karşılaştım ve bir an duraksadım. 'Diğer kamplara nakledilen ve toplama kampı argosunda Müslümanlar
    olarak anılan hasta ve sakat mahkumlar burada öldürülür ve tıbbi deneyler burada yapılırdı'. Kelimenin kökeni ise 221.sayfada geçiyordu. 'Muselman': Nazi kamplarında ölüm halindeki tutsaklar için kullanılan deyim.

    Okurken şunu düşünmeden duramıyor insan: O bölgede oturan insanlar bu Yahudilere yardım etmediler mi? Kitap burada şunu ifade ediyor: "kaçan Yahudiler çok büyük
    tehlikeyi göze almaktaydılar" ve "onların çağrılarına kulak verilmemesi nasıl bir dünyaya çağrıda bulunduklarını çok iyi anlatmaktadır (s82)".

    Toplama kampları, Yahudileri imha etmek için kurulmasa da uygulamada tüm muhaliflerin yanında Yahudiler de burada tutulmuşlardır.

    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığına iten sebepler neler? Niçin bu kadar düşman? Bunun esas araştırılmasında fayda var. Bir kişi bir anda bir şeye düşman olmaz ya da olursa neler yaşandığının bilinmesinde yarar var. Hitler'in anti-semitik düşünceye sahip olmasının arkasındaki düşünce neydi?

    Hitler'in düşünce yapısında etkili olan ve onun önderi olan kimlerdi? Bu da esasen araştırılıp, incelenmesi gereken bir konu ve kitap bu konuda bazı ipuçları da veriyor.

    Kısaca, 2.Dünya Savaşı öncesinde başlayan ve sistemli bir şekilde 'nihai çözüm -endlösung-, olarak nitelendirilen bir kapsamda Almanya ve Polonya'da bulunan Yahudilerin
    kitlesel olarak yok edilmesinin hikayesi anlatılıyor.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitabın satışı yok sadece sahaflarda bulabilirsiniz.
    + 1997 yılı için iddialı bir kağıt yani beyaz kağıt ve kitap sırtı dikişli olarak basılmış. Bu sayede kitap okununca dağılmıyor. Yeni basılan kitaplarda yaşanan -Avrupa kağıt-, sararma, soluklaşma bunda yok.
    + Kitap 2 ana kısım ve 14 alt bölümden oluşmaktadır.1.kısım savaş ve savaş döneminde yapılanları kapsarken, 2.kısımda ise savaş suçları davaları, Sovyet Rusya, Arapların Holokost'a karşı tutumları, Yahudi bilinci ve kaynakça içerir.
    + Kitabın arka sayfalarında yer alan sözlük çok yeterli değil. Şimdi internet sayesinde daha öz/ya da ayrıntılı bilgiye sahip olunabiliyor. Ama yazıldığı dönem için çok sıkıntılıydı.
    + İncelemeyi kasım ayında bitirmeyi özellikle istedim, çünkü 1997 kasımında Tüyap Tepebaşı Kitap Fuarından almıştım ve yine bir fuar zamanı olan kasım 2018'de ise yazıyı yazdım
    + Bazı kelimelerin dipnot şeklinde çevirisi olmadığı için geçmiş zamanda ansiklopedilerden yardım alırdık. Şimdi ise kolay, basit ve hızlı bir şekilde tek tuşla internet sayesinde
    kelimenin ne anlama geldiğini öğrenebiliyoruz.
    + Bu kitap 5-9 /Eylül/ 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okunmuş ve 13/Kasım/2018 tarihinde düzenleme yapılıp siteye eklenmiştir.
  • Bu konsülün elimize sıkıştırdığı İncillerde ne gerçek Hz. İsa'yı , ne onun gerçek inançlarını bulmanız mümkün değildir. Hatta denilebilir ki bir kaç kırıntı dışında gerçek hiçbir şeye rastlamanız olası değildir. İncil'de anlatılan Hz. İsa , Kur'an- Kerim'de tasvir olunan Hz. İsa değildir. Konsülce kabul edilen 4-İ ( Dört İncil) sorular ve çelişkiler yumağıdır. Bu İncillerde Hz. İsa'nın var olduğunu gösteren hiçbir delil yoktur. Tek gerçek , sahte Havarilerin yarattıkları sahta İsa'dır! Uzun yıllar süren planlı bir katliam ve imhanın sonunda ondan çok yıllar önce yaşamış peygamberlerin hayatları tüm gerçeklikleri ile karşımızda dururken , Hz. İsa tarih sahnesinden tamamen yok edilmiştir. Bu kitaplar , Hz. İsa'nın 18 yıllık yaşam öyküsünü tamamen silerken , yaşamının diğer evrelerini de oldukça silik ve okunaksız hale getirmiştir.
  • Önceliğimiz Türkiye Olmalıdır

    Haziran 2018 - Yıl 107 - 370

     

    Nuri GÜRGÜR

    Son Yazıları

    FRANSA’NIN TAVRINI DOĞRU ALGILAMALIYIZCUMHURİYET’İN 84’NCÜ YILINDA BİRİNCİ MECLİSİ YENİDEN DÜŞÜNMELİYİZORTA DOĞU’DA YANGIN-TÜRKİYE’DE BÖLÜCÜLÜKEKONOMİDEKİ SON DALGALANMALARIN POLİTİK ANLAMIDANIŞTAY ÜYELERİNE SALDIRI ve ORTAK AKIL İHTİYACI

            İsrail, ABD’nin büyükelçiliğini Kudüs’e taşımasına tepki gösteren Filistinlilere plânlı, bilinçli bir katliam yaptı. Silahsız göstericilerin üzerlerine karadan ve havadan açılan ateş sonucu 60 Filistin’li hayatını kaybetti; binlercesi yaralandı. 

            Uluslararası camiadan ve Türkiye’nin dışında İslâm dünyasından bu vahşete karşı ciddi bir tepkinin gelmeyişi hatta Merkel gibi bazı liderlerin İsrail’in iddialarını destekleyip Filistinlileri sorumlu tutmaya kalkışmaları, insanlık adına utanç verici bir manzaradır. 

            İngiltere’nin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne yaptığı, olayın “tarafsız bir gözlemciler heyeti” tarafından incelenmesini isteyen teklif, ABD’nin karşı çıkması sonucu kabul görmedi.

            Batı ve özellikle ABD medyası katliama olabildiğince az yer vererek, olayı İsrail’in sınırlarını koruması olarak yansıtıp yaptıklarını meşrulaştırmaya çalışarak insanların doğru bilgi edinme hakkını engellemiş oldu. 

            Bütün bu görüntüler, evrensel hukuk, insanların yaşama hakkı, adalet gibi evrensel değerlerin, güçlülerin nezdinde reel bir karşılığının bulunmadığını, mağduriyetin sadece onlara münhasır bir hak sayıldığını, bir kere daha ortaya koydu. 

            Diğer yandan İslâm ülkelerinin bu zorbalığa karşı suskun kalmaları, ciddi bir tavır almak yerine, kısık sesle mırıldanıp kenara çekilmeleri, İslâm dünyası diye bir fenomenin bulunmadığını gösteriyor. Türkiye kendini paralarcasına hatta kendi politik ve ekonomik çıkarlarını bir kenara bırakarak, Kudüs ve Filistin davası için çırpınırken, Suudi Arabistan, Mısır ve BAE, ABD ve İsrail ile oluşturdukları ittifak ilişkileri zarar görmesin diye üç maymunu oynamayı tercih ettiler. Müslüman ülkelerin bu tavrı, ihaneti ABD – İsrail’in yaptıklarından daha acıtıcıdır. 

            Aslında bu tiyatro yeni değil, yüzyıl önce de aynı oyun sergilenmişti. O dönemde İngilizlerin altın ve siyasi ikbal vaadi ile satın alıp Osmanlı’ya karşı kullandığı Şerif Hüseyin ve Bedevi aşiretlerinin yerinde, şimdi Suudi veliahtı Muhammed bin Selman ile uydusu BAE veliahtı Muhammet bin Zayed var. Tahtta kalmak, yerlerini korumak uğruna tüm kutsal değerleri çiğneyebiliyorlar. Trump’un Netenyahu’nun çanak yalayıcılığını yapabiliyorlar. İsrail’in uyguladığı şiddeti protesto için bazı Musevi gruplar Tel Aviv sokaklarında gösteri yaparken, bazı İsrtail gazeteleri bile Netenyahu’yu eleştirirken, Arap dünyasının lideri konumundaki ülkelerin ısrarla suskun kalmaları, Müslümanların inanç, zihniyet ve ahlâk dünyalarında üç asırdır hüküm süren erozyonun ne kadar ciddi ve etkili olduğunu gösteriyor. Kudüs, Suudilerin öncüsü olduğu, BAE ile Mısır’ın tetikçiliğini yaptığı küresel emperyalistlerin işbirlikçileri eliyle İsrail’e teslim edildi.