Tuco Herrera, Birlikte Yaşadıklarım Birlikte Öldüklerim'i inceledi.
 19 Nis 15:46 · Kitabı okudu · 4 günde · Beğendi · 10/10 puan

ÖLÜME MEKTUP YAZAN "ADAM"... ("KuP KuP BoY" is paying his TRIBUTE... )

Ekrana bakıyorum şimdi ..Ne yazsam , nasıl bir giriş yapsam diye ..O' nun ölüm haberini aldığım gün , tvlerde vakıf bahcesinin içindeki dozerler falan geliyor gözümün önüne .. Dozerlerin eksozlarından çıkan kara ,kapkara dumanlar .. Nasıl rahatsız oluyorum o an o dumanlardan anlatamam ..Cd lerimi , plaklarımı bardak altlığı yapsalar o dakika gözümde yok hiçbiri.. "Çocuklar koştursun üzerimde" mısraları geliyor aklıma .. Hiç görmediğiniz , hiç tanımadığınız , bir kez dahi konuşma fırsatınız olmamış bir adam bu.. Öyle yakın ki size , bir imza gününe gitseniz , kimin adına imzalayayım kitabı dese darılırsınız beni nasıl tanımadın diye .. Sanki senelerdir tanıyorum ben kendisini .. Pekçok arkadaşımın ölüm haberini aldım , akrabalarım falan .. O dozer sesleri ..O anki hissiyat bir garip .. Acı , hüzün , fiziki mücadeleyi kaybediş ama zihinsel savaşla gelen zafer mukayese dahi edilemez benimkilerle .. Hem de katıksız saf inkar edilemez bir zafer .. Öyle ki , düşmanları bile adını saygıyla anmak zorunda kalmışlar sonrasında.. Sanki bir gladyatörü izliyorum ölürken ..Yüzlerce hasmını yere sermiş ve o serdiği adamlardan oluşan ceset dağlarının üzerinde oturmuş , az sonra son nefesini verecek olan.. Hem üzülüyorum , hem de bir garip gurur var içimde.. Ölüme son kazığını da attın gittin diye seviniyorum içimden ..

Ertesi gün kalktım .. Ertesi gün daha da bir garip!!! Nasıl anlatayım size bunu bilemiyorum ki..Sanki hiç sahip olmadığınız , ama uzun süredir kullandığınızı düşündüğünüz bir eşyanızı kaybetmişsiniz .. Hayat daha ekşi , kekremsi ,acı ve ardındaki hava daha buhranlı .. Hiç içmemiş olanlar için şekersiz çayın ilk yudumu gibi .. Cardiodan çıkıp pastaneye koşup ,fındıksız fıstıksız ,safi gülsulu (IYYY!!!) güllaç almak zorunda kalmak gibi .. Yemek sepetine sipariş verdiğin , çilingir sofrasına katık yapacağın 3 porsiyon acılı adananın yerine bir karışıklık sonucu ,plastik bir kap içinde kısırı gömüp eline bıraktıkları anda yaşadığın haklı cinnet gibi.. Kolajlayıp zerk etmişler beynine o an .. 3' ü 5' i bir arada .. Kimi zaman ayrı ayrı saldırıyorlar falan .. Olguların , duyguların , şahısların şimdiki zamandan - dili ,-mişli geçmiş zamana geçişleri yaşanan o an bir bakıma .. Normalde yaşı ilerlemiş olanların aksine bu yaştaki insanlar için ölüm olgusu daha farklıdır ..

Ölmüştür karşındaki ..
Üzülürsün ..
Özlem vardır içinde ..
Göremeyecek olmaktır seni o an üzen ..
Çünkü KARŞINDAKİDİR ölen ..
Kendini koymazsın o kefeye ..
Hiç aklına gelmez ..
Birgün seni de koyarlar o kefeye..
İşte o an kendimi de düşündüm bir nebze..
Yaşım ve aklım elverdiğince..

- KuP KuP BoY - (hep goygoy yapmayalım dedik..)

Aziz Nesin devam etsin az da ..

"...İnsan nice ölüm gerçeğini , bu gerçeklerin en gerçeğini benimsese bile , yine de kendisinin öleceğine bütün gerçekliğiyle inanamıyor! İnanmıyor çünkü insanın bir şeye , bir olaya ,bir olguya tam inanabilmesi için , onu bikaç kez yaşaması , tekrar etmesi gerekir. Oysa biz ölümü kendimizde değil , BAŞKALARINDA yaşarız.Ölüm , bizim yaşayamayacağımız , kendimizde tekrarlayamayacağımız bir olay olduğu için de, birtürlü kendi öleceğimize bütün gerçekliğiyle inanamayız.Elbet ölecegeğiz deriz, öleceğimizi biliriz ama - bunu başkalarında görüp bildiğimizden - tam bilgi değildir.Yani biz ölmeyeceğimizi sanırız.Kendimizi ölmeyeceğiz sanınca , dostlarımızda bizimle birlikte var olacaklarından ve biz de onlarla birlikte var olacağımızdan , kendimiz olan dostlarımızın da öleceğine inanmayız ..."

Ve ölüm öyle bir olgu ki , safi o şahsı değil , onunla birlikte anıları da , bambaşka dünyaları da alıp götürüyor .. Ardında bilinmezlik.. Hiç kalkmayan bir sis bulutu .. Hep toz duman .. Bilinmeyenlerle başbaşa kalıyor kişi.. Aziz Nesin 1915 doğumlu..Vakti zamanında Birlikte Yaşadıklarım ve Birlikte Öldüklerim diye 2 ayrı klasör açmış.. Tek bir kitapta toplamakmış amacı tüm sevdikleri ve sevmediklerini.. Ömrü vefa etmemiş maalesef..O dosyaları ,Nesin Vakfı eski yazıdan günümüz türkçesine çevirip aranje ederek yayınlamış..600 küsür sayfalık bu kitabı ben üçüncüye okudum ..Diyebilirim ki , tamamlanıp yayınlansaydı çok ses getiren bir eser olacağı kesin .. Sevdiklerini sevmediği yönleriyle , sevmediklerini ise hakkını vererek takdir ettiği taraflarıyla aktarmış notlarına ..Safi notlardan da oluşmuyor pek tabii bu kitap.. İçinde çeşit çeşit dergiye gönderilen yazılardan tutun da , yazarlar arasındaki mektuplaşmalara ve yaşanılan anılara , gazete haberlerine varıncaya kadar pek çok doküman var .. Türk Edebiyatının kulis arkası desem hiç yanlış olmaz.. Kimler var diye sorma .. Bir bu kadar daha isim yazmam gerekir ..Ama şunu söyliyeyim ki cidden apayrı bir lezzet bu kitap.. Hani herkes diyor gülüyorsun Aziz Nesin okurken .. Evet cidden çok güldüğüm yer oldu bu kitabı okurken .. Bir o kadar da sinirden parmağımı, tırnağımı kemirdiğim an da cabası ..

Bir kaç örnek vereyim size ..

Bir gece vakti Sait Faik' le beraber onu yakan , sürüm süründüren eski aşkını aramak için İstanbul' un karanlık sokaklarına daldığınızı , o kadının evine gittiğinizi hayal edin Aziz Nesin ile.. Onu bir başkası ile gören Sait Faik' i avutmak için bir meyhanede soluğu aldığınızı ..

Yaşar Kemal ile beraber İlya Ehrenburg ' un evine girişte Jean Paul Sartre ve Simone De Beauvoir ile selamlaşmak, tanışmak isteyen çıkmaz mı aranızda ? Bu karşılaşma sonrası Ilya Ehrenburg ile sohbet sırasında yaşananları size anlatamam .. Yaşar Kemal' in duvarda asılı bir goblen halının üzerinde gördüğü desenler üzerine , halıyı Türk halısı sanması sebebiyle dönen muhabbet .. Tarif edemiyorum .. Aziz Nesin halının goblen olduğunu biliyor ama uyaramıyor falan .. Rezilliğin daniskası tabii =)) Bu kızgınlığını öyle bir yazmış ki kitapta belki 30 40 kez okudum .. Her okuduğumda yerlere yuvarlandım =)) LEZZET TARİF EDİLEMEZ ..AKTARAMIYORUM .. 404 : NOT FOUND!

Ya Sabahattin Ali' nin ölümü sonrası mahkemelerde sorgulara katılmak isteyeniniz ? Onun son eşyalarını , yeşil yazan dolma kalemini görmek isteyeniniz ? O yeşil yazan dolma kalem ile Jack London ' ın Demir Ökçe'sini almancaya çevirişinin ve ardından gelenlerin öyküsünü okumak isteyeniniz ?

Kemal Tahir ile bir polis arabasına tıkılıp ,gözaltına alınıp , mahkum olup Sultanahmet Cezaevi' nde aynı hücrede ayakuçlu başuçlu yatarken sarf edilen sözler .. Akıllardan geçenler .. Kemal Tahir ' in 13 senelik mahpusluğu..

Zar tutan Tahsin Saraç' la Cem Kitabevinde tavla atıp , adını hep duyduğunuz ama pekçoğunuzun bir kez dahi açıp okumadığı Fazıl Hüsnü Dağlarca ile tanışmak istemez misiniz ?

Rıfat Ilgaz ve yaz kış sırtından çıkarmadığı paltosunun öyküsünü bilmek isteyeniniz?

Cengiz Aytmatov ile kısa bir sohbet edip , Yılmaz Güney'e mektup yazalım , Hasan Hüseyin Korkmazgil' den mektup alalım diyenler?

Attila İlhan' ın şairliğe ilk başladığı dönemler .. Nazım Hikmet ve yıktırılan Tan gazetesi ..6 7 Eylül olayları dönemleri?

Uzun ama gayet zevkli bir yolculuk bu .. Yüzlerce isimle tanışmakta cabası..

Çok uzattım farkındayım ama bunu yazmazsam cidden olmayacak .. Sabah tesadüf eseri hem kendi , hem de dedemin dergi ve mecmualarını karıştırırken rast geldim .. Sapsarı bir Varlık Dergisi ..75 yılı..Bu yazıyı oturdum , üşenmeyip yazdım tekrar .. Biraz aceleye geldi ama olsun .. Niçin yazdığımı da açıklayayım .. Marcel Proust bir daha kalkmamak üzere yatağa düşmüş.İmamın kayığına binmesi an meselesi.. Gözlerini bir anda aralayıp , "bana" demiş , "hemen son yazdıklarımı getirin! O son ölüm sahnesini baştan aşşağı yanlış yazmışım ve bunu ancak şimdi anlıyorum." Aziz Nesin de geçirdiği bir kalp krizi sonrası o an aklından geçenleri anılarında yazar.. Daha doğrusu ölümü yazamadan ölecek olmasına üzülüyordur yazdıklarında..Hatta sevgili https://1000kitap.com/nishtiman , Sizin Memlekette Eşek Yok Mu incelemesinde buna da değinmiş ( #17989992 ) . Hal böyleyken , Aziz Nesin ölümünü yazamadı hiçbir zaman .. AMA ÖLÜME BİR MEKTUP YAZDI .. Buyrun okuyun ..

Canalıcıma ;

" Uykumdayken , kancıkcasına baskın verme ! Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!! Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış , canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım.Düşün ki ben seni , varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim.Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel! Sana olan saygımı yitirtme bana.Gürrültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil , bir de ben bileyim yeter. Gelişin , herkesleri ayağa kaldırmasın.Tam bana göre , bana uyan bir davranışla gel.Sessiz sessiz , sürdürdüğüm bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun , susuk gel! Çünkü benim için geleceksin , beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil.Uykumda birden bastırma ki , bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın.Saygıyla ayağa kalkıp seni buyur edeyim.Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim. Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup , bana bir de sen çektirmeye kalkma! Her ne çektimse hepsine güleryüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım ,sevinçlerimi el 'le bölüştüm.Sonum da böyle olsun isterim.Bilirim, güçlüsün..KİMSELERE EĞİLMEMİŞ BAŞIM, senin önünde eğilebilir ; ama bana bunu yaptırtma! Bana yaşamamı yadsıtıp ,sonunda beni kendimden utandırtma! Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme! Güleryüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni...

DİMDİK YAŞADIM , sen de beni dimdik kucakla , al götür.Pusu kurma , arkadan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına... Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim.Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var , şimdi yok olalım.Bekletme beni.Elini çabuk tut.Herşey birden bire olup bitsin.

- BU CEZA BANA YETER! -

Sen öyle bir kesin gerçeksin ki , sana yalan da söylenmez.Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiçbirini kıskanmadığımı bilirsin; iyi yürekliliğimden değil, hiçbirini kendimden büyük görmediğimden...Yine bilirsin , yaptıklarımla da yapmayı tasarlayıp dahaca yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğim mühlet içinde , tasarladıklarımı yapamadımsa , evet , suç kimsenin değil, benim...Bu ceza yeter bana ; çünkü acısını duyanlar için CEZALARIN EN AĞIRIDIR.

Herkes gibi ben de seninle ilk ve son olarak yalnız bikez karşılaşacağım.Bu karşılaşmamız, nerede , ne zaman , nasıl olsun diye, zaman zaman değişik istekler geçirdim içimden.Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu.Kahramanlar ilk savaşlarında ölmeyen , son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır.Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar.Savaşın , yaşam boyu sürdüğünü , yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öeyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp, " Merhaba!" diyebileyim. Bir zamanlar da uzun uzun yaşayıp bitkiselliğe dönüşmeyi , bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim.Şimdiyse , ne kahramanlık gösterisinde , ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.Dilersen , en beklemediğimi sandığın zaman gel.Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın ,beynimde bir kıymık gibi ...Korkmadan bekliyorum gel!!!

- HİÇ KORKTUM MU? -

Nice yaşadımsa , seninle baş başa , diş dişe döğüştüm.Pekçok kez yendiğim de , yenildiğim de oldu.Canım ki , en kutsal olan herşeyim benim. Onu elbet bana yakıştığı gibi ayakta , saygıyla , yiğitçe vermek isterim ; TESLİM OLMADAN...Bir armağan gibi vermek canımı! Sen de , yeniğin kalemini - Kİ O KALEM HEP KILIÇTI - teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz , arı - duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi. Kimselere demedim ,sen de kendine of dedirtme bana.Ne kahramanlıkta ,ne bitkisellikte , işte şimdi olduğum gibi bir sıra, ELİMDE KALEM ; önümde kağıtla daktilom , böyle bir zamanımda gel! İstersen gece , istersen gündüz, istersen yazın , istersen kışın gel ; kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki , kendi gözümde kendimiküçültme bana, kimseden su istetme, yardım diletme bana...Seninle yiğitçesine döğüşmedim mi? Bunları istemeyi hak etmedim mi? Bana ille de of dedirteceksen , hiç olmazsa bunu ikimizden başkası duymasın.Bunca yıl durmaksızın karşı karşıya savaşmış iki savaşçıyız.Üstelik benim savaşım , seninkinden çok daha yüceydi.Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben , sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum.Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı ? Bir an olsun korktum mu , ya da kaçmayı düşündüm mü?

-ÖLÜMÜ HAK ETMEK İSTERİM -

Birazcık daha yaşayabilmek için , birazcık daha iyi yaşayabilmek için , bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi , ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya , ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım.Bir güzel ada , atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi? Benim katkımda atlasta görünemeyecek denli küçücük olsa da , var.Ne mi yaptım ? Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi .Ama ben bir simyacıyım, gözyaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.Saygıyla, gel bekliyorum. "

Yazılış tarihi 9 Haziran 1974 imiş.. Varlık dergisinde yayınlanış tarihi Eylül 1975

İŞBU SATIRLARIN YAZARINI ÖLÜM ,TESLİM ALIRKEN İKİ ELİYLE BAŞININ ÜSTÜNE SAYGIYLA KALDIRARAK ALDI.. İZMİR' DE BİR OTEL ODASINDA ÖLDÜĞÜNDE , ELİNDE KALEM-KAĞIT ,ÖNÜNDE DAKTİLOSU VARDI ...

Işıklar içinde uyu AZİZ "BABA" !!!

Ve pek tabii bonusumuz : https://www.youtube.com/watch?v=UHzWhCIP3qg

Bu da benim bonusum olsun : 3:46 ' ya alayım .. 2 yudum "MAZOT" , 2 adet DUZLU FISTIH..

https://www.youtube.com/watch?v=pcgFTZU9sew

En çok istanbula benzeyen gözlerini sevdim
gözlerinde devrik cümleler gibi bakan kederi
esirgeyen bağışlayan aşkın adıyla başladım sana
erkekliğim bedeninde kimbilir kaç kez hatim indirdi
kimbilir kaç kez yazdım kendimi arka sayfalarına hayatının
faili meçhul bir cinayet haberi gibi kırlangıç fırtınalarına benzeyen yüzünü sevdim
jilet yansıması gibi yüzüme çarpan yüzünü
yüzünün avuçlarımdaki yasa dışı hüznünü
hani geceyarıları gökgürültülerine kulak kabartır gibi
hani bir ırmağın kendini denize dökmesi gibi
hani iki arada bir derede telaşlı sevişmeler gibi
hani anlarsın ya suçüstü bir aşk gibi
bulup bulup yitirmeyi sevdim seni ustura suskunluğuna benzeyen ellerini
bana olmadık şeyler düşündüren ellerini
beni içimin gizlisinden alıp her karartma gecesi
en argo şiirlere rehin bırakan ellerini sevdim
bana bu kenti bu ülkeyi ve bu dünyayı
bana bu en ahlaksız çağını zamanın
bana güneydoğudaki çocuk ağlamalarını unutturan
dokunduğun heryerinde bedenimin
sigara yanığı tırnak çiziği yaralar açan
bana kendi uçurumlarında çığlıklar yakıştıran
ellerini sevdimaruz veznine benzeyen yalnızlığını sevdim.

Ben senin kendi yalnızlığında
iş çıkışlarındaki caddeler gibi çoğalmanı
cuma akşamları beyoğlunun çalgılı sokakları gibi
bir korsan gösteriye dört koldan katılmak gibi
içimde kalabalıklaşmanı sevdim
çocukluğuma benzeyen yalanlarını
yalanlarında yakaladığım gerçeklerini
gerçekler ki zaten saatli maarif takvim yapraklarının
arkalarındaki maniler gibidir bu ülkede
ülkelerini sevdim her gidişinin ardındaki mide kanamalarımı
nöbetçi eczanelerin uykusuz kalfalarıyla korkuttum
korkularını da sevdim
düşmemek için bir elinle sımsıkı tuttuğun
merdiven korkuluklarına benzeyen korkularını
mutedil dalgalı denizlere benzeyen sevişmelerini
sevişmelerindeki acemi dilsiz alfabesini
patladı patlayacak bir fırtınanın tam ortasında
kendini ölüme bu kadar genç hissetmeni
senin gecikmelerini sevdim tebdil-i kıyafet beni sevmeni sevdim
dudaklarında bir karanfil gibi ısırdığın fahişe gülüşünü
komisyon vermemek için bir otobüs durağında
tam on altı yerinden bıçaklayıp kaçarak pezevengini
sadece kendin için sattığın gülüşünü sevdim
bir şiire benzeyen uzaklıklarını sevdim
yalnız denizlerde kürek çektiıim uzaklıklarını
bir mülteci gibi bana hep ülkemi özlete
kendimden kaçtıkça seni bulduğum
sana gittikçe kendime vardığım uzaklıklarını
imkansızlığını sevdimben seni arkamda bırakacağım en son sözcük gibi
ben seni bir intihar gibi sevdim.

Ben senin gözlerini daha önce de gördüm
hani ter kokulu bir belediye otobüsünde
cüzdanını çarptığım kadından kaçarken
sırtımdan vurulup da ellerine düşmüştüm ya
hani bileklerimi jiletlediğim bir akşam
başucumda oturup saçlarıma dokunmuştun
aramızdan imkansız şarkılar geçiyordu
çocuk bahçeleri gibi umutsuzdunben senin gözlerini daha önce de gördüm
hani ıssız bir sokağın yankılanması gibi
hani son dizesi henüz yazılmamış bir şiir gibi
dudaklarımdan uzak okyanusların bütün mavisini
dudaklarımdan söyleyemediğim bütün sözcükleri
bir öpüşte çekip almıştın ya haniben senin gözlerini daha önce de gördüm
hani birinci şube kapısında dipçiklendiğim akşam
hani bir paket sigara için yeni pabuçlarımı sattığım akşam
hani bir gülüşüne gül olduğum akşam
hani bir damlasına gözyaşının la ilahe illallah
bin dolunayı kurban ettiğim akşam
hani yaklaştıkça kendine doğru kaçan bir ufuk
dokundukça kendine kapanan bir kapı
uçurumlarında sesimi yitirdiğim bir çığlık
ve suskunluğunda burnumun direğini sızlatan
zifiri karanlığında kendimi aradığım bir çocukben senin gözlerini daha önce de gördüm
ben senin gözlerinde daha önce de öldüm.

Bu şehri benzetebildiğim kadar sana benzettim
en sensiz gecelerimde rum batakhanelerinde girit rakısı içtiğim
sabahlara kadar sokaklarında ana avrat dümdüz gittiğim
denizlerine kustuğum caddelerinde yittiğim bu şehre
meydanlarında on bin ağızdan on bin lanet ettiğim
köprülerinde ateşler yakıp aşka boyun eğdiğim
çingene rengi şiirler söyledim diye polislerine rüşvet verdiğim
karakollarında körkütük kan işediğim bu şehre
gündoğumlarında salya sümük ağlayıp kendime geldiğim
kalbimi varoşlarına sığdıramadığım bu şehre benziyorsun
sen çaresizliğimin jilet yarası
annemin konfeksiyon atölyelerindeki hüznünü öğüten
şehir hatları vapurlarında çocukluğumu sattığım
iki yakasını biraraya getiremediğim bu şehre benziyorsun en çok
uğruna bileklerimi kestiğim orospulara benziyorsun
imkansızlığın anlamı kadar imkansızsın artık
kalbime dinamitler döşüyorsun.

Geçmiş bir zamandı kalabalıktık
gelincik tarlalarında bahar çağrıları gibiydi yüzün
hayra yorulmayacak düşler gibiydin
bir ayeti ezberler gibi ezberliyordum yüzünü
sen susuyordun
kuşatılmış bir kent nasıl susarsa öyle
elimi kolumu sallaya sallaya dolaştım senin o ıssız caddelerinde
dilimde dinamitler patladı öyle doluydum ki
uzatsam ellerim göğe değecekti sanki gökyüzüme dokunsan ağlayacatın
mavinin kaç tonu var bulutlardan öte
ağladığın zaman anlayacaktın çığlık çığlığa sevişmeler gibiydin
dağ koyaklarında eşkiya ateşleri gibi gizli
ve namlu yatağında sabırsız bir mermi kadar gerçektin
sendin
senin ellerindi akdenizdi
senin gözlerindi bir balıkçı teknesi gibi heyamollarla geçip gitti
sendin
hiçliğimin ilk gecesiydin olmadık şarkılar dinliyorum şimdi
en ölümcül intiharlar besteliyorum uykulardan uyanıp
zaman zaman mavi yüzlü çocuklar adıyorum tarihe
sonra susuyorum
sonra mutlaka bir şiirle bağırıyorum senibütün umutsuzluğumu
bir mayın patlaması gibi gibi bin parçaya ayır
yarın olsun
sen ol
gözlerin olsun
ve hep olsun
aşkın hiçliğimin önüne barikatlar kursun
ne dersin
yolundan dönebilir mi bu kurşun.

İşte yine gittin
ortalığı toplamadım
karnımı doyurmadım yağmura bile aldırmadım
örneğin darmadağın ettiğin alnım
yaktığın ateşin koru
yatağıma bıraktığın deniz kokusu
ve kalbimden silmeyi unuttuğun parmak izlerin
öylece duruyor cinayet delilleri olarak
kanıtlasın diye yokluğunu aklında bir yerlerde yüzde hesapları
ondalık kesirler ve enflasyon oranları
toplanıp çıkarılamayacak
bölünüp çarpılamayacak kadar karmaşık
hiç bilinmeyenli bir denklemi çözmek için
sözlüye kalktım
aşkın kare kökünü aldım sen çıktın
ezbere anlattım bütün intihar yöntemlerini
ve bütün matematik kuramlarında
sıfırın kendine bölünemediğini herşey bir hesap hatasıydı
yani oradan bakınca vardın
buradan bakınca yoksun
alnımdan güvercinler havalanıyor görmüyorsun
dudaklarım ne zaman bir sözcüğe dursa
kalbim iki rekat aşk için kıblene dönüyor bilmiyorsun.

Zamanı bin parçaya bölüyorum her sabah
her parçaya bin gül ekiyorum koklamıyorsun
avuçlarımda ormanlarını biriktiriyorum
dağlarına çıkıyorum yağmurlarını yağıyorum
ırmaklarını döküyorum okyanuslarıma duymuyorsun
bütün fiil çekimlerimi senin öznene
bütün aylarımı senin gecelerine
bütün sabahlarımı senin alnına
ve bütün sancılarımı seni doğurmaya adıyorum
katlime ferman çıkarıyor gözlerin
şiirler tutukluyor ellerimi anlamıyorsun
kendimi sırtlayıp apansız giriyorum hudutlarına
mayın tarlalarında acemi bir asker gibi
nasıl bir telaş içinde kalbim
nasıl firar ediyorum kendimden yakalamıyorsun
seni hep büyük harflerle düşünüyorum parantez içinde
ve hep adını tanrının adıyla yazıyorum okumuyorsun
bir denklemin en bilinmez noktasına koyuyorum seni yakışıyorsun
kılıçtan geçirilmiş bir ordunun son neferi gibiyim
yorgun ve terli suskun ve aç mahçup ve yenik
bir sabah ezanı gibi dolaşıyorum sokaklarda
- abonman vay bilet vay
yüreğim dolunay.

Sırtımda iki bıçak yarası
birbirini bulamayan iki ırmak yatağı
ve yağmurun camlarda bıraktığı
jilet kesiği su yolları gibiyim şimdi
bir cinayet dolaşıyor ki parmaklarımda öyle kalleş
ne zaman yokluğuna açsam gözlerimi
ellerim şairliğimi ispiyonluyor kağıtlara
sabıka kayıtlarımın arasında unutulmuı bir kadın
bulut yüzlü gök yüzlü yağmur yüzlü
yazsam hiçbir şiire sığmaz
yazmasam ellerimde kalır hüznü.

Avuçlarını bir yokluğa benzetirdim
ve ne zaman avuçlarına sığınsam
aşka ve hiçliğe dair kederler gelirdi aklıma hiçliğe dair kederler gelirdi aklıma
aklıma gelen başıma gelirdi
sen giderdin
sen gidince ben de giderdim
biterdimben bütün başka kadınlarda seninle sevişmiştim
seviştiğim bütün kadınlarda seni sevmiştim.

Gün ortalarında ateş böcekleri kadar yalnız ve sahipsizim
artık gitme
yokluğuna uzamasın ellerim.

Bir göçmen türküsü gibi sevdim seni
bir vatan nasıl özlenirse öyle özledim
çingene kızların ceyizleri kadar rengarenk
bıçkın delikanlıların yürekleri kadar yalansız
ve anamın ak sütü gibi helaldim sana
şimdi terkedilecekse bir sehir
senin gibi terkedilmeli
bir yaranın kabugunu kanatır gibi
bir martı havalanır mı dudaklarımın arasından
maviye keser mi hüznüm
bırak bu dalgalar kırılsın dilimde
kan tadında bir bakış olsun yüzüm.

Rezil rusva oldum şiirlerime uykusuzluktan
beynim kalbime yaylım ateşler açıyor şimdi
öyle yoksun öyle yoksun ki
içimde bir vatansız gibi dolaşıyorsun
şakaklarıma dayadığım bir revolverin
son kurşunu gibi saklıyorum seni
ben burada dudaklarımı ısırıyorum
sen orada kanıyorsun
sen kanadıkça bana benziyorsun
ben kimselere anlatamadıkça ellerini
sen bile ben olduğunu bilmiyorsun.

Bir hiçliğe demir atmıştık seninle
ışıklarımız sönüktü pusulamız bozuk
bir kere bir olalım demiştim eşittir birdi
kendine bölünemeyen tek sayıydı o unutmuştuk
beyoğlunun arka sokaklarındaydık
belki de beyoğlu bizim arka sokaklarımızdaydı bilinmez
nefeslerimizde nasıl bir anason kokusu
ve gülücüklerimizin arkasında nihavent makamında kanayan
nasıl fitil işlemez bir şiş yarasıydı hüzün
yağmur arabesk bir şeydi bu saatlerde içimize işliyordu
sen siyanür buharı gibi dolaşıyordun içimde
yasaklanmış afişler gibiydi yüzün
yüzünde bir serçe kendine uyandı bir tek ben gördüm
bu yüzden benim bile umurumda değildi artık
bir mayıs bin dokuz yüz yetmiş yedide
bu sokaklarda kaç kez öldüğüm.

Ben sana bir uzun yol şöförü gibi geldim
gözlerimden şerit şerit akıyor hala serseriliğim
üç kağıtçılara uykumu kaptırdım yankesicilere şarkılarımı
şarkılarım ah çocukluğumun allı güllü şarkıları
güldüm mü bu yüzden bir çocuk gibi gülerim
ve kimseler görmez benim dışıma ağladığımı
(artık suskunluğu kendinden menkul bir aşkız
aşkın hiçliğe vardığı noktadayız)
ben senden bir uzun yol şöförü gibi gidiyorum
cantamı topladım artık arkama bile bakmıyorum
hangi kapı daha yakındır bana bilinmez
hangi deniz daha uzak
kalsam
gözlerin beni sırtımdan vuracak.

Yağmur yağıyordu
bütün aşk siirleri böyle başlar biliyorum
ama yalanım yok yağmur yağıyordu
bir tek ben ıslanıyordum
(bir ateşi beraber koruduk rüzgardan
avuçlarımızda bir yerlerlerdeydi aşk
bir sigara içimlik zaman kadar yakın
aramızdaki masa kadar uzak)
dokuz kalibrelik iki mermi çekirdeği gibi
ceplerimi ısıtıyorsun şimdi
yastığımın altında ruhsatsız bir silahsın sen
bütün aramalardan saklıyorum seni.

Kalabalık bir sokağında yürüyorduk zamanın
omuzlarımız çarpıştı bakıştık
ben gözlerindeki yalazı çaldım kimse görmeden
sonra arkama bile bakmadan kaçtım senin arka sokaklarında arıyorlar beni
kalbim sabıkalı
adım komiserlerin uyurken bile aklında
sen gözlerindeki yalazı çaldırmış bir mağdursun artık
ihbar ediyorsun beni karakollara iki şişe şaraba satacağım seni
biri rüşvet olsun polis amcalara.

Ben orospu kasıklarda uyumuşum dokuz ay on gün
hangi genelevin hangi odasında hangi uykusuz şöför
çarpıştıysa anamın döl yolunda bilinmez
dna testlerinden dna testlerine koşmuş kadın
ille de bir babam olsun diye
her ne kadar kimyasal yapıları birbirine benzese de gözyaşlarımızın
benimkiler biraz daha piçtir sevgilim
gerisi inleyen nağmeler
gerisi uzun hikaye kafa kağıdımdaki baba adım beyoğludur
bana sorarsan tüm istanbul geçmiş kadının üstünden ya neyse
gözlerim üçüncü sınıf muhallebici dükkanlarının
sinekli vitrinlerinden yansıyorsa sevgilim
ceplerim gönlüm kadar zengin olmadı benim
gerisi zil zurna sosyalizm
gerisi uzun hikaye sana viski bardaklarının üzerindeki parmak izlerini anlatmış mıydım
ucuz viski bardaklarının üzerindeki parmak izlerini
anam konsomasyona giderdi üç kuruş beş paraya
assolistler gerdan kırar göbek oynatır
ben bally koklardım hayat bilgisi niyetine
sana bally kokusunu anlatmış mıydım sevgilim
gerçi gerisi halusinasyon
gerisi uzun hikaye bana bu çatal dil babalarımdan mı kalma
muhtemelen aşıktı onlar da yattıkları her orospuya
belki de bu yüzden bir denizim olmadı hiç
süslü püslü yelkenliler düşünemedim hiç
oysa ben ölmeyi böyle anlamıştım
oysa ben bu martıları senin için ağlamıştım
senin için hazırlamıştım döl yollarımda hayatı
mesela sular gibi çocuklar doğuralım diye
mesela suları maviye boyayalım diye
susalım diye be sevgilim anlarsın işte
en kurak yerlerimizde birbirimize susayalım diye
kendimi senin mecburi istikametlerinde mi yitirdim
işte gerçek bu sevgilim
gerisi uzun hikaye.

Gözlerindeki istanbulu gördün mü nina
ben gördüm
istanbul ya bu
sokar böyle her şarkıya burnunu
yürek desem artık modası geçmiş bir laf
kalp desem mayın tarlası
alkol acemisi bir yeni yetme gibi içimin
en olmadık yerlerine anason kusuyorum nina
bütün sözcükleri jiletliyorum bu akşam aç parantez
elma dersem cık armut dersem çıkma istanbul ya bu
hani o en orospu halini bilirsin ya istanbulun
hani arkadan vuracakmış gibi bakar ya adama
parantezi kapat nina
gözleri istanbulun en kalleş haliydi
benim ellerim kaburgalarımın arasında
ve iş işten çoktan geçmişti bu dilde bir şiir yazmamıştım hiç
ağzımda kükürt gibi çiğnememiştim sözcükleri
kıl kadar yalanım varsa namerdim nina
ne me quitte pas... ne me quitte pas.

Yarın çok geç olabilir sevgilim
mesela yarın ben ölebilirim
ağır ağır demir alır gibi limanından yaralı bir gemi
kıyısız bir denize açılabilirim
artık ne bir fırtına anlatabilir beni sana
ne de alelacele seviştiğimiz zamanların tehlikesi
yarın kendimi bir yaprak gibi dökebilirim sonbahara
yarın kendimi bu şiir gibi kanatabilirimyarın çok geç olabilir sevgilim
yarın çocuklarımız bile olamayabilir
gülüşlerini şimdiden sana benzettiğim
gülüşlerini şimdiden dudaklarına armağan ettiğim
denizlere gebe kalamayabilirim yarın çok geç olabilir sevgilim
bir kılıç kınından sıyrılıp boynumu vurabilir
bir kent bütün sokaklarımla beni alıp götürebilir
yarın çok geç olabilir sevgilim
bilirsin tahammüle kısıtlıdır serseriliğim
öyle deli sevişmeler adadım ki ben sana
yarın çok geç olabilir.

Sana bütün insanlığımla gelmiştim
kavgalarım yenilgilerim ve bütün varoluşlarımla
dilimde artık unutulmuş eski bir denizci lehçesi
yüzümde hep vedalaşır gibi bakan gözlerimle
yalansız riyasız ve dolambaçsızdım
sana bir dağ getirmiştim küçük bir dağ
henüz doruklarına çıkılmamış
sana bir ülke öyle bir ülke ki
sokaklarında çarpışıp
ölmeyi deneyeceğim şimdien terbiyesiz şiirlerle seviştim her gelişinde
her gidişinde intiharlar özledim
bekleyişlerinde eskiyen yüzüm
yağmurlar biriktirdi her mevsimden
uzun upuzun bir köprü oldum önünde
geç beni yürü beni bul beni diyeyenildim
dünyanın bu en aşifte yüzünü
asil bir duruş gibi yüzüme yakıştırmayı
yalanları yalanlarla dölleyip sahte cümleler kurmayı
ve plastik aşklar yaşamayı beceremedim
ucundan kenarından tutmaktansa
bir kez dokunup yanacağım seni
doğmamış bir çocuğu yetim bırakıp
ölmeyi deneyeceğim şimdi...

Şiir: Uğur Özakıncı

Nurdan Topçu, bir alıntı ekledi.
04 Mar 22:45 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Virüs

Kırışık gölgeler üstünde
simetriden uzak bir geometriyken zaman
bir tenden diğer tüm tenlere
virüs yoluyla bulaşan
tedavisi imkansız bir hastalık gibiydi aşk

öpüşmek kilometrelerce öteden mümkün kılındı önce
plastik kılıflarla kaplandı tüm sevişmeler
temas yoktu
doku algı dışıydı
ve kelimeler yalnızca
vücuttan dışarıya atılan ifrazattı

herkesin kendi içine döndüğü
gezegenler inşa etti tanrı
yaşam alanları kabinledi

her iki kalp arasına
eşit mesafeli aralıklar belirlendi
aşmak sınır ihlaliydi
aşan imha edildi

ki yaşamak
aynı atmosferde
yalnızca hacmen bulunmaktan ibaretti.

Parça Tesirli Lacivert, Kazım Baran Yılmaz (Kavim Yayıncılık)Parça Tesirli Lacivert, Kazım Baran Yılmaz (Kavim Yayıncılık)

Epigraf

"Bundan sonra gelen beşinci insanlar arasında
Olmasaydım, ya önce ölseydim yahut geçce doğsaydım.
Şimdiki soy demirdendir; ne gündüzleri
Dinlendikleri var zahmet ve acından ne geceleri,
Soysuzlar; ezici kaygılar verecek tanrılar.
Fakat yine işi şeyler katılmış olacak bunların kötülüklerine,
Zeus yok edecek bu soyunu da ölümlü insanların,
Şakaklarında ağarmış saçlarla doğdukları gün.
Ne baba çocuklara uyacak ne de çocuklar babaya
Ne konuk ev sahibini, arkadaş arkadaşı
Ne de kardeş sevecek kardeşi, eskisi gibi.
Çok geçmeden saymıyacaklar yaşlı ana babalarını,
Hakaret edecekler onlara ağır sözler söyleyerek"

Hesiodos

Yunan ozan Hesiodos insanları beş soya ayırmıştır ve en kötüsü kendisinin de mensubu olduğu demir soyudur.

Evvela altın sonra gümüş sonra bakır sonra tunç derken en son demir soya mensup olarak doğmuş Hesiodos ve bu çağda doğduğuna lanet etmiş. Son olarak da bir kehanette bulunmuş ve gelecekte daha aşağı bir soyun geleceğini söylemiş.

Biz Hesiodos'un dediği gibi şakaklarımız ağarmış doğmadık fakat kehanete bakılırsa bu daha aşağı soya dahil olduğumuz kesin. O dönemde kullanılmadığı için adını koymakta zorluk çekmiş zavallı, ben yardımcı olayım: plastik soyu!

Plastik gibi emeksiz üretilmiş, plastik gibi bir eriyiğin aynı kalıba dökülmesi neticesi oluşmuş, plastik gibi tek kullanımlık, plastik gibi ucuzuz.

Aynı kalıptan çıktığımız için aramızdaki benzerliğe o kadar çok alışmışız ki en ufak bir farklılığı bulunana zerre tahammülümüz yok ve onu arazlı görüyoruz. Ruhumuzda ise ne incelikten ne zarafetten eser yok.

Kolayca eğilip bükülebiliriz. Menfaatimiz için her türlü alçaklığı yaparken insanın hakiki tabiatının bu olduğuna inanır olmuşuz. Etrafa zehir kanser pislik saçacak kadar adi, pazar tablalarında sergilenecek kadar ucuzuz.

Plastiğin hammaddesi ufacık bir şeydir. Fakat içine hava basıldığı takdirde kocaman bir şişe oluverir. Tıpkı etrafimızda gördüğümüz mesnetsiz özgüven sahipleri gibi. Kalp paralar bile bizim yanımızda daha değerlidir. En azından sahte de olsa yüzeyin altında bir şeyler var.

Hey Hesiodos eminim bu çağda yaşasan kesinlikle "bu soy plastik soyu" derdin. Ve yine o en sevdiğim dizelerinle aynı şekilde yakınırdın:

"Heyhat, demek ki gökyüzünün beni
Alçakça yaşanılan bu kederli zamana atması gerekiyormuş.
Bu çağ daha önce ya da daha sonra gelemez miydi?
Oysa bugün yeryüzünde bet bereketin kalktığı
Acı ve kederli bir yokluk çağı yaşıyoruz."

Ben de yazdım:
Düşünüyorum |

Yoğun bakımları, tekerlekli sandalyeleri, acil servisleri, mahkeme koridorlarını, hapishane koğuşlarını, parkların boş banklarını, okul servislerini, kız isteme törenlerini, düğün kavgalarını, kasık ağrılarını, saatler süren ameliyatları, elektrik faturalarını, kahvelerin acı çaylarını iki şekerle içen işsiz gençleri, savrulan küfürleri, asker uğurlamalarını, trafik kazalarını, bıçak sokulan kavgaları, bebekleri ölü doğan babaları, memelerinde süt olmayan anneleri, aldatılan kadınları, annelerinin hıçkırık sesleri ile büyüyen çocukları, tinercileri, tuvalet kokularını, çiçeklerin gülümseyen yapraklarını, kornoları, yan etkisi ağır ithal ilaçları, tütün kolonyalarını, ellerine kına yakan kızları, yere dökülen simit susamlarına konan güvercinleri, fahişeleri, travestileri, banyolarda ağlayan kadınları, yazları simit satan ilkokul çocuklarını, büyüyemeden ölen çocukları, mezarlıkları, buz gibi mermerleri, zambakları, servileri, ceviz ağaçlarını, ödevlerini teneffüslerde yapan öğrencileri, çocuk esirgeme kurumlarında hiçbir şeye aldırmamayı öğrenenleri, gerçekten hiçbir şeye aldırmayanları, boşanma davalarını, yalancıları, ibneleri, yalakaları, bol küfürlü konuşmaları, sigara dumanlarını, gece kulüplerinin yüksek müzikli danslarını, bir başka şehre üniversite okumaya giderken boğazları düğümlenenleri, yurtlarda midesi bulananları, yaramazlıkları, dondurma yiyenleri, öksürükleri, sürekli öksürenleri, gazete okuyanları, ıhlamur içenleri, çay içmeyenleri, polikliniklerin önünde sıra bekleyenleri, kan verenleri, yardımseverleri, üçkağıtçıları, ölenleri, ölenlerin ardında kalanları, ilk defa uçağa binenleri, trene hiç binmeyenleri, ismi Yasemin olmadığı halde sevilen kızları, -Yasemin sözün gelişi, valla öyle- tecavüzcüsünden çocuğu olan kadınları, kürtaj yaptıranları, hiç sevgilisi olmayanları, gardiyanlık mülakatına katılanları, üniversite sınavına hazırlananları, sınavlardan kötü puan alanları, hep başarılı olanları, meme kanserine yakalanıp bir memesi alınan kadınları, altına bez bağlanan zavallı adamları, ezan seslerini, abdest sularını, seccadeleri, aklına birden lokum yemek gelenleri, karpuz çekirdeklerini, greyfurtun adını, deyyusun manasını, kahkahaları, ümitli şeyleri, güzel şeyleri, gülen gözleri, antibiyotikleri, mesirelikleri, müzeleri, eski elbiseleri, her çeşit kokuyu, nihavent makamında türk sanat müziğini, hiç sevmediğim arabesk müziği bile, evci izinlerini, vesikalık fotoğrafları, haciz ihbarnamelerini, piyano ile caddelerde rüzgar çalan çocukları, flüt çalamayanları ama, rakı içenleri, adını bilmediğim bir şeyler içenleri, damarlarına enjeksiyon saplayanları, milyonda bir hastalığa tutulanları, herkes gibi yaşayan bahtiyarları, kızına Yasemin adını koyanları -Yasemin sözün gelişi, valla öyle- terazileri, fasulye adlarını, tartılamayan patlıcanları, saksıda yetişen cin biberleri, hep acı veren akşam ezanlarını, seçim sonuçlarını, diplomaları, yolları, bir türlü bulunamayan tırnak makasını, soba kovasını çöpe döken yeni gelinleri, çöplerdeki kedileri, karşıdan karşıya geçerken ölen kedileri, kolalı jelibonu, ekmeği, kömür kokusunu, tentürdiyot kokusunu, tespih çekmeyi, tuvalete gitmeyi, sakız çiğnemeyi, naneli şeker yemeyi, sedyeleri, ambulansları, yangınları, yeni kesilen çimenleri, dut ağaçlarını, sokak isimlerini, salıncakları, miyop gözlük numaralarını, koltuk değneklerini, zürafaları, plastik topları, çivileri, kitapları, atkıları, kabanları, heyecanları, beklemeleri, özlemeleri, kavuşamamaları, sevinçleri, karamsarlıkları, kürdanları, saatleri, tükenmez kalemleri, ucu kırılmış kurşun kalemleri, resmi evrakları, asık suratlı memurları, kasiyer kızları, çöp poşetlerini, tuvalet kağıtlarını, şemsiyeleri, kaldırımları, valizleri, havluları, acıları, ağrıları, baş ağrılarını, peçeteleri, hapşırıkları, hakaretleri, hararetli tartışmaları, bombaları, kavgaları ve savaşları, savaş uçaklarını, parmağı bir fabrikada gece vardiyasınde kopanları, evet gece vardiyalarını, fabrika servislerini, depremleri, evi yıkılanları, sürekli ilaç alanları, kahvaltıları, kalp nakli olanları, tuzu, böbreğinde taş olanları, yüksek tansiyonu, müjdeleri, seni seviyorumları, öpücükleri, sevişmeleri, ayıpları, günahları, cenneti, yürüyen merdivenleri, asansörü, mandalinayı, serumu, soruları, sıkıntıları, seksek oynayan kızları, saçlarını ördüren kızları, salaları, cenaze namazlarını, mevlitleri, makam odalarını, işçi tulumlarını, nöbetleri, hizaya dizilmeleri, vücuduna kurşun isabet ederek ölenleri, intihar edenleri, intihardan vazgeçenleri, intihardan vazgeçerken beceremeyenleri, iyi insanları, samimi insanları, güzel insanları, iyi ki olan insanları, şiirleri, yalnız akşamı, deniz kenarını, vapurları, göllerin dinginliğini, bin bir türlü kuşu, kredi kartlarını, siyah kuru üzümü, otobanları, kaplanmış defterleri, rozetleri, konuşmaları, susmaları, düşünmeleri, duygulanmaları, beyin ölümü gerçekleşenleri, okumayı öğrenenleri, devamlı çözülen ayakkabı bağcıklarını, elleri, dökülen saçları, perdeleri, kapı zillerini, telefon seslerini, sokak lambalarını, sisi, yağmuru, buna benzer başka şeyleri, düşmeleri, yaraların kabuklarını, filmleri, logolu poşetleri, gazete ilanlarını, tıklım tıkış otobüsleri, olmayacakları, olmazları, olurları, olacakları, olmuşları, bulaşık süngerlerini, kız ellerini, bilezikleri, boğaz gargaralarını, gofretleri, çamaşır iplerini, mandalları, puding yiyen çocukları, sümküren herifleri, ders notlarını, maden işçilerini, sözlükleri, bilmediğim kelimelerin manalarını, kravatları, solgun yüzleri, yüksek ateşleri, portakal suyunu, miting konuşmalarını, çay ocaklarını, otel odalarını, benzin istasyonlarını, üniformaları, prosedürleri, renkli lensleri, makyaj malzemelerini, fareleri, çekirdek çitletmeyi, tuzlu dudakları, öfkeleri, başörtüsünü, kalp çarpıntılarını, utangaç adamları, uyanıkları, okul bahçelerini, savaş meydanlarını, kışlaları, cami avlularını, şadırvanları, tırabzanları, merdiven basamaklarını, ev anahtarlarını, muhabbet kuşlarını, kimlik numaralarını, banka şifrelerini, taksitleri, kuponları, hayalleri, piyango biletlerini, uzayı, güneşi, boşluğu, ateşi, toprağı, suyu,

Allah'ı.

feylesof; 4 / mart. 2013

rfat, bir alıntı ekledi.
20 Oca 01:08 · Kitabı okuyor

"Plastik cerrahi geçirmedin değil mi?"
"Hayır" diyerek gülümsedi."
Onlar sadece dış görünüşle ilgilenir. Benim içimin de iyileşmeye ihtiyacım vardı. Dengesiz ve kaotik yaşam tarzım bana büyük bir stres yüklüyordu. Yaşadığım şey bir kalp krizinden çok daha fazlasıydı. Özde bir yırtılmaydı bu."

Ferrari'sini Satan Bilge, Robin SharmaFerrari'sini Satan Bilge, Robin Sharma
Hande Kırkımcı, bir alıntı ekledi.
29 Eki 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kalp plastik gibidir, azcik zorlarsan kabarir,
Ama asiri bir zorlama onu patlatmaz.
Tuhaftir ama bazen de hic denecek kadar
AZ bir sey onu sikirsa, kirilmaya yeter.

Deli Çocuğun Güncesi, Özgür BacaksızDeli Çocuğun Güncesi, Özgür Bacaksız
Hande Kırkımcı, bir alıntı ekledi.
29 Eki 2017 · Kitabı okudu · Puan vermedi

Kalp plastik gibidir, azcik zorlarsan kabarir,
Ama asiri bir zorlama onu patlatmaz.
Tuhaftir ama bazen de hic denenecek kadar
az bir sey onu sikirsa, kirilmaya yeter.

Deli Çocuğun Güncesi, Özgür BacaksızDeli Çocuğun Güncesi, Özgür Bacaksız