• 592 syf.
    ·47 günde·Puan vermedi
    Sigara içmiyor, İçkisi yok, kumarı yok, harama uçkur çözmemiş, vatanına milletine sadık…

    İlk bakışta bir çok ortalama Türk ailesinin ( hatta opera hayranı olması, Victor Hugo kadar olmasa da mimariden hoşlanması ve çok kitap okuması ile de Cihangirdekilerin bile ) ideal damat adayında aradıkları meziyetleri bünyesinde toplamış bu idealist ferdin en büyük özelliği ise çok dürüst olması.

    O kadar dürüst ki; fırsatını bulduğunda, “ari ırk” ın yaratılması için işleyeceği canavarlıkları, alış veriş listesi verir gibi sıralıyor: Diğer ülkeleri işgal etmek, Yahudileri yok etmek, Alman olsa bile (!)özürlü çocukları öldürmek, kitapları yakmak…

    Hiç uzatmadan, nasıl bir psikopatla karşı karşıya olduğumuzu, semitistlerin propagandalarından değil, kendi yazdıklarından bir örneğe bakıp anlamaya çalışalım: “Malum” beyimiz farelerin önüne az bir ekmek kırıntısı atıp birbirileri ile ölümüne kavga etmelerinden çok büyük keyif alıyormuş. Kendisi de çok büyük yokluk çekmişmiş. Bu yüzden onların memnuniyetini (!) çok iyi anlayabiliyormuş.

    Ceza’nın dediği gibi” Hadi bir de bunu başa alıp okuyalım. Ya da bunu boşa koyup okutalım, bu ne fayda”

    Düşünceler belirli bir plana göre değil, çok dağınık bir şekilde aktarılmış. Aklına geldikçe, nutuk verme tarzıyla, yanındaki hücre arkadaşına “yaz kızım” muamelesi yaparak yazdırmış.

    Coşmuş da coşmuş, enginlere sığmayıp taşmış, desteklemediği kişi ve düşünceleri sin kaf lara boğmuş.

    Tuhaf tuhaf pozlar verip sürekli “nefsi suret” paylaşarak “kahretsin yine çok güzelim” sarhoşluğundaki kızlar gibi; başta hitap yeteneği olmak üzere, Allah’ın övüp de yarattığı bir kul olmasından mütevellit, Nietzsche’nin “üstün insan” kavramanın vücut bulmuş hali olduğunu defalarca tekrar etmiş. Yetmemiş,Schopenhauer ‘in düşüncelerini bile alet etmiş.

    Faşist düşüncenin hakim olduğu tüm topluluklarda, kendilerinin üstün ırk olma sebebinin, göklerden gelen bir kararla ilgili olduğuna dair inanç hakimdir. Ekonomik darboğaz bencilliği; bencillik ise aşırıcılığı besliyor. Yağmurdan sonra bir anda ortaya çıkan solucanlar gibi, ne zaman ekonomik bir kriz başlasa bu düşünce etrafı sarmaya başlar. (Hitler de böyle bir zamanda ortaya çıkıp ekonomik eşitsizlik kavramını ustaca kullanarak halkın büyük çoğunluğunun desteğini almış.)

    Tanrı; aynı mekanı onlarca kişiye birden satan, Sülün Osman gibi hepsine birden söz vermiş olmayacağına göre, bu “faşoların” çoğunluğu çok kötü yanılıyor olsa gerek. ( Aslında gittikleri yol belli olan bu “Niyazi”lerin hepsi yanılıyor, ama aramızda kalsın.)

    Yaşadığı toplumdaki tüm sorunların müsebbibi olarak gördüğü Yahudiler dışında Marksistlere, Fransızlara, siyahilere de büyük öfke duyuyor. Kadınları aşağılıyor. (Ayrıca, 1. Dünya Savaşı ile ilgili coşkusunu okudukça, Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok kitabına ve yazarına karşı “özel” düşmanlığını daha iyi anlıyorsunuz.)
    Ancak, İngiliz ordusuna ve yürüttükleri başarılı “sömürgecilik faaliyetleri” sebebiyle İngiliz siyaset anlayışına hayran.

    Bu arada, yaşadığı dönemdeki Alman siyasi tarihinin balta girmemiş konuları hakkında yaptığı yorumlarda, konunun hakimi değilseniz; Fransız kalmaya mahkum oluyorsunuz.

    Kimin kiminle sevişmesi, kimin kimden çocuk yapması gibi konulara milattan önce burnunu sokan ilk ırkçılardan Platon-Sokrates kankaları gibi, Hitler de “devletin bekası” için bu hayati konuya değinmiş.

    Dünya düzenin ataerkil toplumlardan oluşması ve bu anlayışın; kadına, cinsel ihtiyaçlarını ne kadar bastırırsa, bir o kadar “erdemli, iffetli ve takdire şayan” bir varlık olacağını salık vermesinden dolayı; mevzu cinsel arzuların kontrol altına alınması olduğunda, kadınlara hiçbir şey söylemiyor. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” yerine “ Oğlum, sana söylüyorum, Aloooo kime diyorum ben” demeyi tercih ediyor. MFÖ’ye “sen neymişsin be abi” dedirtecek kadar sosyoloji bilgisine sahip yazarımız bu konuya da inanılmaz bir çözüm buluyor: Çocuk yaşta evlilik. ( hakkını yemeyelim. Bu sayede daha az sivilceli bir ergen nüfus elde edilebilirdi.)

    Çıkarları için komşusunu, dostlarını satanları partisine topluyor; yaşamak için kendi bedenlerini satanları büyük bir tehlike olarak görüyor. Albert Camus’un bir sözünü hatırlıyorsunuz: Dünyanın en eski mesleği kendini satmaktır. Bunu fahişelik ile karıştırmak da bir o kadar eski yanılgıdır.

    Yine, Devlet kitabında ideal bir devlet kurmak için çocuklara okunacak ninnilere bile çok dikkat edilmesini söylenir. Faşistlik konusunda Sokrates-Platon kankaların övüneceği bir çırak olan Hitler ise; çocuğu fethetmenin önemini vurgular. Fethedilemeyeceklerin ise ortadan kaldırılmasının gerekliliğini de ayrıca açıklamış. Darwin’in “doğal seçilim” (natural selection) kavramını “biraz” yanlış anladığını ortaya koymuş.
    (Darwin ve Hitler isimlerini aynı yerde kullanınca; Her ne kadar kendisi evrimi inkar etse de, Harun Yahya iken Kedici Adnan Hoca evrimine maruz kalan bir “yazar” aklıma geldi. Her ne kadar o kitaplarında, Darwin’i faşistliğin başlangıcı gibi saçma bir konsepte soksa da, söylediklerime benzer şeyler yazmıştı. Eyvah! Kılavuzuma bak.)

    Güzel Sanatlar akademisine kabul edilseydi, onun için küçük; yaklaşık altı milyon Yahudi başta olmak üzere altmış beş milyon insan için ise çok büyük bir adım olacaktı. Mesela Salvador Dali de faşistti. Ne kadar büyük bir zarar verdi?

    Sanatın “ben yaptım olducuları” yani Dadaistlerine karşı öfkesini görünce aklıma bir soru takıldı.

    Milli ve yerli Dadaist’imiz Bedri Baykam “boş bir çerçeveyi” Murat Ülker’e 125 bin Amerikan dolarına Hitler’in yönettiği bir ülkede satsaydı acaba ne olurdu?

    Hitler Yahudilerin koktuğunu söylüyor. Ku Klux Klancılar da “zenci” diye hitap ettikleri Afrika kökenli insanların koktuğunu söylüyor.
    Bahsi geçen “koku” bu evrimsizlerin mabad kökenli düşüncelerinden mi kaynaklanıyordu yoksa; sahip oldukları “nefret” duygusunu somutlaştırmak için, beyinleri fazla mesai yaparak, gerçekten iğrendikleri bir koku mu duymalarını sağlıyordu acaba?

    Propagandaya büyük önem veriyor. Doğduğu yıldan 10 yıl sonra Almanya yerine ABD’de doğmuş olsa, belki de dünyanın en büyük reklamcısı olabilecek Goebbels’i yanından ayırmamasının boşuna olmadığını anlıyorsunuz.

    Bir şeyin özellikle altını çizmek isterim. Hristiyan toplumunda geniş yer bulan, 13. havari ihaneti temelli, Yahudi düşmanlığına yokmuş gibi davranma eğilimi devam ediyor: “Yahudilerin tek bir düşmanı vardı, o da Hitlerdi.” (Tabi yersen). Hitler bile bu kitapta; gençlik yıllarında, Yahudilerden bu kadar çok nefret edilmesini anlayamadığını söylüyor.

    Bizdeki Hitler sevdalılarına küçük bir not: Pek sevgili bıyığını sevdiğim führeriniz Osmanlı ile ittifak yapılmasına karşıymış. Osmanlı ve Avusturya İmparatorluklarını “ emekliye sevk edilmiş, yok olmaya mahkum devletler olarak tanımlamış.

    Sözün Özü; pek sevgili yazarımızın kariyer planını değiştirmesine sebep olarak ressam olmasını engelleyen Güzel Sanatlar Akademesi’nin tüm nadide hocalarına; faşistlik duygularını şevklendiren tarih öğretmenine; onu, İşçi partisine davet eden mektubun yazımında emeği olan tüm parti üyelerine; seçimle başa geçmesini sağlayan her bir rey sahibine; “Yaşama Alanı” kavramına saygı duyan İngiltere Başbakanı Chamberlain’e; en içten duygularımla aşağıdaki eseri armağan etmek isterim

    https://m.youtube.com/watch?v=6jfTSuWIYTs
  • 464 syf.
    ·20 günde·Beğendi·10/10
    Yirmi gün süren, gerçekten ''keyifli'' bir okuma sonrasında sizleri bu kitabı okumaya yönlendirmek için ne yazacağımı bilemiyorum. Mesele felsefe, hatta siyaset felsefesi olunca birçoğumuzun günlük hayatın hayhuyu ya da memleketin iç karartan siyasi gündemleri yüzünden bu meseleleri ne kadar yorucu bulduğunun farkındayım. Farkındayım çünkü kitap alındığından beri bir yıldır kitaplığımın dehlizlerinde usul usul yatmaktaydı. Alıp okumak, üzerine düşünmek beni düşüncesiyle bile yoruyor ve ürkütüyordu. Nihayet tatili ve uzun zamandır beyin fırtınası yapmayışımı fırsat bilerek bir hışımla ve tüm zırhlarımı kuşanarak okumaya başladım. Sonuç: Pişman değilim, kafasının üstünde bir sürü düşünce balonu oluşmuş bir mutlu!
    2018'in Mart ayında katıldığım ve üç ay süren Siyaset Felsefesi Tartışma Atölyesi'nin kitaplığıma bahşettiği kitaplardan biri ''Minerva'nın Baykuşu''. Ne yazık ki atölyemiz, dehşet verici sıcakların başlaması ile dağılmış, bizler de kitabı okuma ve üzerine tartışma olanağı bulamamıştık. Yazın epriyen ve popülerleşen bünyem de kitabı okumayı başka bir mevsime bırakmıştı. Bu açıdan, geçtiğimiz yıl felsefe atölyesinde yaptığımız feyz verici sohbetlerin zihnimde yeniden canlanması ile aldığım keyif bir kat daha arttı benim için.
    Yazarın kendi deyimiyle, ''siyaset kuramının rahatlıkla anlaşılmasını ve sevilmesini sağlamak'' için yazdığı Batı Siyasi Düşünce Tarihi'ni kapsayıcı bu kitap sırasıyla Platon, Aristoteles, Augustinus, Machiavelli, Hobbes, Locke, Rousseau, Kant, John Stuart Mill, Hegel, Marx gibi siyasi düşünce tarihinin geleneğini oluşturan ve bu geleneğin yıkılması gerektiğini söyleyen ( Marx) filozofların yanında, 20. ve 21. yy. filozoflarından ve akademisyenlerinden John Rawls, Sandel, Nozick, Walzer, Strauss, Susan Moller Okin gibi isimlerin siyaset kuramlarını anlatıyor. Aslında sadece ''anlatıyor'' demek eksik kalacaktır, çünkü yazar bu siyasi kuramları olabilecek en basit şekilde anlatırken ve açıklarken, kuramların gediklerine ''cuk'' diye oturan sorular soruyor. Bu sorular, siz tam bir siyaset kuramına ''Evet ya, aslında bu mantıklı gibi.'' derken zihninizin birden karışmasına ve her yeni satırda meselelere daha ''eleştirel'' bir bakışla bakmanızı sağlıyor. Bu yönüyle - bu yazarın oluşturduğu ve bence çok önemli olan bir tarafıdır kitabın- her daim ''ayık'' olmanızı gerektirecek bir okuma sürecine hazır olmanız gerekiyor.
    Bahsi geçen filozofları direkt olarak kendi eserlerinden okumak her zaman daha zordur. Minerva'nın Baykuşu, filozofları asıl kitaplarından okumaya hazırlık açısından bence çok güzel bir başlangıç. Kavram kargaşasına boğulmadan, üstelik gerekli kavramları açıklayarak anlatan bu kitap, siyaset felsefesine giriş açısından ve ilk yüzyıllardan günümüze kadar olan siyasi perspektifteki gelişmeleri ve kırılmaları anlatması ile bir bütünlük ve kolaylık bahşediyor okura.
    Minerva'nın Baykuşu ile siyaset felsefesine giriş yaptıktan sonra, tarih sırasına göre filozofların ''Devlet'' üzerine geliştirdikleri argümanları okumanız yerinde bir karar olacaktır. ''Arayan bulur, inleyen ölür.'' diyerek ve ''arayıp bulmaya'' inanarak neleri okumanız gerektiği ile ilgili çokbilmişlik yapmayacak ve sizi merak duygunuzun rüzgârına teslim edeceğim.
    Yukarıda bahsettiğim gibi gündelik hayatın hayhuyu ya da ülke siyasi gündeminin iç karartıcılığı hasebiyle kitabı okumaktan kaçınırsanız aslında tam olarak bu sebeplerle, ''hayatımızın kuşatılmışlığını'' ve ''karanlık mağaralarımızı'' idrak edebilmek ve Marx'ın bahsettiği gibi ''hoşumuza gitse de gitmese de bir bilince sahip olmak'' adına, bu kitabı okumalısınız, şu sorulara yanıt bulmak için:
    İnsan doğası itibariyle adil, özgür ve iyi midir; öz-çıkarcı, bağımlı ve kavgacı mıdır?
    İyi ve doğru olan nedir?
    Ahlakın görecesi nedir, nereye kadardır?
    Adalet nedir? Var mıdır? Hiç olmuş mudur? Olacak mıdır?
    Hak nedir?
    Özgürlük nedir? Özgürlüğün sınırları nelerdir? Sınırları olan bir özgürlük özgürlük müdür?
    Mülkiyet nedir? Başımıza nasıl bela olmuştur? Mülkiyette eşitlik mümkün müdür?
    Devlet nasıl oluşmuştur? Devlete gerek var mıdır?
    Devletler haklarımızı korumak için mi yoksa gasp etmek için mi kurulmuştur?
    İdeal devlet şekli hangisidir?
    ...
    Sorular alabildiğine çoğaltılabilir. Tüm sosyal ve iktisadi hayatımızın devlet politikaları ile şekillendiği bir dünyada, nerede konumlanacağımızı bilmenin ve konumlandığımız yerden uzaklaşarak kendimize bakmamızın, var oluşumuzu anlamamız açısından kaçınılmaz olduğunu düşünüyorum. Bunu anlamak için de sanırım sığdan derine yüzmek gerekiyor. Tüm bu kargaşayı - cinayetleri, tecavüzleri, kavgaları, yalanları, ekonomik güçlükleri, gelenek ve görenekleri- çözmek, hayatımızı şekillendiren politikalar üzerine düşünmeyi gerektiriyor. İşte bu yüzden, sığdan derine doğru vira!
  • On yedinci yüzyıl Fransız matematikçi ve filozofu Blaise Pascal Tanrı'ya inanmaya veya inanmamaya karar vermenin, temelde bahse tutuşmak olduğunu öne sürmüştü. Tanrı'nın varlığına inanmayı seçmemiz ve her şey bittiğinde Tanrı'nın olmadığının ortaya çıkması büyük bir sorun değildir. Eh, tabii Yedi Ölümcül Günah'ı şöyle doyasıya yaşayamadan gitmiş oluruz ama bu, diğer seçenekle karşılaştırıldığında önemsizdir. Öte yandan Tanrı yoktur der ve sonunda kendisiyle karşılaşırsak hapı yuttuk, yani ebedi saadeti kaçırdık demektir. Bu nedenle, der Pascal, Tanrı varmış gibi yaşamak stratejilerin en iyisidir. Bu tavır, akademik çevrelerde "Pascal'ın Bahsi" adıyla bilinir. Biz sıradan insanlarsa buna kısaca "neme lazım" deriz.
  • Bizi idealar dünyasının varlığını kabul etmeye ikna edecek bu "en büyük" veya "nihai ilke" işte "İyi ideası, her şeyin temelinin İyi olduğu, Varlığın iyi olduğu veya İyi'nin var olduğu"nun kabulü ola­caktır. Nasıl bir matematikçi birtakım aksiyomlarla işe başlıyor ve bu aksiyarnların doğruluğunu kanıtlamayı gerekli görmüyorsa; onları apaçık, kanıtlanmaya ihtiyaç göstermeyen, herkesin doğruluğundan şüphe etmeyi aklına getirmediği ilkeler olarak ortaya koyuyorsa, bir metafizikçi de her şeyin temelinde İyi'nin olduğunu, İyi'nin var oldu­ğunu, Varlığın İyi olduğunu nihai doğru olarak kabul edecek ve bun­dan hareketle her şeyi anlamaya ve anlamiandırmaya başlayacaktır. Söz konusu asıl seçim, asıl bahis, büyük bahis budur. Kendimizi tek­rar etmek pahasına gene söyleyelim: Ya bu bahsi kabul ederiz ve her şey bununla bir anlam ve açıklama kazanır, bununla felsefe ve bilim mümkün olur veya bunu kabul etmeyiz, o zaman da her şey anlam ve açıklamasını kaybeder, hiçbir şeyi açıklayamayız, felsefe ve bilim yapmaktan, siyaset yapmaktan, adalet ve mutluluk talebimizden vaz­geçeriz.
  • On yedinci yüzyıl Fransız matematikçi ve filozofu Blaise Pascal Tanrı'ya inanmaya veya inanmamaya karar vermenin, temelde bahse tutuşmak olduğunu öne sürmüştü. Tanrı'nın varlığına inanmayı seçmemiz ve her şey bittiğinde Tanrı'nın olmadığının ortaya çıkması büyük bir sorun değildir. Eh, tabii Yedi Ölümcül Günah'ı şöyle doyasıya yaşayamadan gitmiş oluruz ama bu, diğer seçenekle karşılaştırıldığında önemsizdir. Öte yandan Tanrı yoktur der ve sonunda kendisiyle karşılaşırsak hapı yuttuk, yani ebedi saadeti kaçırdık demektir. Bu nedenle, der Pascal, Tanrı varmış gibi yaşamak stratejilerin en iyisidir. Bu tavır, akademik çevrelerde "Pascal'ın Bahsi" adıyla bilinir. Biz sıradan insanlarsa buna kısaca "neme lazım" deriz.
  • 232 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Dale Carnegie’nin bu kitabında ele aldığı konu, yaşamımız süresince karşılaştığımız problemler ve onlara yaklaşım biçimlerimizdir. Kitaba genel olarak “karşılaştığınız sorunları kendinizi geliştirmeye yarayacak araçlar olarak görün” düşüncesi hakimdir. Ve farklı türlerde yaşanmışlıklardan bahsederek bu düşüncesini desteklemeye çalışmaktadır.

    Yaşamdaki engelleri çarpılacak bir nesne gibi görmektense, aşılması gereken adımlar olarak gören biriyim ben de. En azından bu yönde tüm çabalarım. Bu bağlamda Carnegie’nin düşüncelerini yerinde buluyorum. Nietzsche’nin “Ben öldürmeyen şey bana güç verir.” sözünü hayatımızın merkez noktasına yerleştirip, olaylara yaklaşımlarımızı buna göre şekillendirmemizin bile yeterli olabileceğini düşünüyorum. Ünlü düşünürlerden bir diğeri olan Dostoyevski’nin şu sözü de bu durumu destekler niteliktedir: “Kolay elde edilmiş bir saadet mi, yoksa insanı yücelten ıstırap mı daha iyidir?”. Açıkçası bu soruyu, karşılaştığım ve üstesinden gelemeyeceğimi düşündüğüm problemlere karşı sormaya çaba gösteriyorum. Problemsiz bir şekilde yaşamış olsam elbette daha kolay olurdu hayat; ancak beni yoğuran ve bugünkü “ben”i oluşturan da o karşılaştığım zorluklardır.

    Bunların yanı sıra, kitapta yoğun olarak işlenmiş çatışma ortamları iş ortamlarıdır. Bu ortamlarda karşılaşılabilecek türlü çeşit problem ve bunların olası çözümlerinden bahsedilmiştir. Bahsi geçen konular gelecekteki iş ortamlarının nasıl olabileceğine dair bana fikir vermiş oldu. Aynı zamanda, dört yıllık eğitim sürecinde birçok kez takım çalışmalarıyla az da olsa deneyimlemiş olduğumuz iş ortamlarını ve takım çalışmasını, bir kez de uzaktan başkalarının hayatlarını izleyerek görmüş oldum. İş ortamlarında yaşanan çatışmalarla ilgili olarak önerilen temel düşünce, konuların polemik bir tartışma ortamına dönüşmemesi yönündedir. Bu noktada Platon’dan alıntı yapmadan geçemeyeceğim: “Çünkü birçokları zorla giriyorlar tartışmaya. Tartıştıklarını sanıyorlar. Oysa ki yaptıkları tartışma değil, çekişmedir. Neden dersen, bir meseleyi ayrı ayrı yönleriyle ele alıp inceleyemezler. Karşılarındakinin tersini söylemek için kelimelere takılırlar. Tartışmak değil, hır çıkarmaktır bu.“ Carnegie’nin tüm kitap boyunca ele aldığı bu konuyu, Platon bundan yüzyıllar önce ve çok öz bir şekilde ortaya koymuştur.

    İş ortamlarında çatışma yaşamamak için sunulan bir öneri, bulunulan iş ortamındaki kişilerin sahip olduğu “ortak değerler”e uygun bir şekilde davranmaktır. Belki başkalarına karşı saygılı olmak bu konu ile ilgili yapılabilecek bir davranıştır; ancak karşıdaki kişilerin benimsediği bir takım tutumları benimsiyormuşuz gibi davranmak, benim için etik bir eylem olarak görünmüyor. Hatta “bulunulan kabın şeklini almak” olarak da nitelendirebilirim bu durumu. Çünkü bir kez bu çizgide yürünmeye başlandı mı, işin “omurgasız”lığa kadar gitmesi muhtemeldir.

    Tüm bunlara ek olarak, kitapta yoğun olarak işlenen bir öneri de “empati yapmak”tır. Kendimizi karşıdaki kişinin yerine koymaktır. Olayları kendi açımızdan değil, bir de diğer taraftan gözlemlemektir. Son kısmı yapılması gereken ilk şey olarak görmekteyim. Ancak bu düşünce “empati” fikri ile bütünleşik görünmesine rağmen oldukça zıt düşmektedir. Kişi kendini karşısındakinin yerine koyduğunda, yine olaylara kendi açısından bakmış olacaktır. Platon’un dediği gibi “İnsanlar eğriliği, eğrilik yapmak korkusundan değil, eğriliğe uğramak korkusundan ayıplarlar.” Yani aslında yalan söylemenin yanlışlığı değildir onları yalan söylememeye iten, kendilerine yalan söylenmesi, kandırılmaları korkusudur. Bu sebepledir ki, empati esas alınabilecek bir kavram değildir. Bunun yerine olayları karşı durumdan da gözlemlemek yeterlidir. İngilizlerin bu konuda çok hoş bir deyimi vardır: “Put yourself in someone’s shoes (başkasının ayakkabısını giy)”. Başkasının ayakkabısını giymek, onun içinde bulunduğu durumun kalıbını görmektir, çerçeveyi hissetmektir. O şartlar altında yapılabilecek şeyleri bilmektir.

    Yazar aslında kitap boyunca hiçbir temellendirme yapmadığı düşünürlerle bir bağ kurmaya çalıştım bu incelemede. Ve burada referans vermiş olduğum Nietzsche ve Platon’un yanı sıra birçok düşünür de -Montaigne iyi bir örnektir- hayattaki çatışmalar üzerine kafa yormuştur. Yapmamız gereken şey hap niteliğindeki öğütleri almak yerine, düşünülen şeyler üzerine yeniden yorumlar getirmektir. Çünkü hazır olanı almak, birebir aynı olaylar gerçekleştiğinde işe yarayacaktır. Konunun özü üzerinde düşünülmediğinde, benzer olaylarda doğru eylemlerde bulunmak mümkün olmayacaktır. Plinius’un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin.
  • Toplumun mutlu ve adil olmasının zeminini sağlayacak olan, diğer bir deyişle en iyi polisin gerçekleşmesinde en çok payı olan erdem adalettir. Toplumda iş bölümünü, her bir insanın doğasına ve aldığı eğitime uygun en iyi işi yapması ilkesine yani uzmanlaşma prensibine göre hayata geçirmek adaletin ta kendisidir.