• Bundan kısa bir süre sonra da Ötüken’de Atsız’ın konuyla ilgili meşhur makalesi yayınlamıştır. Atsız’ın MHP ve Türkeş meselesiyle ilgili o güne kadar yazdıklarının belki de en keskini olan bu makalede Atsız, “katıksız Türkçü” olan Balseven’in 1948’de Maraş’ta doğduğunu söylemekte ve MHP’ye katılığını yazmaktadır. Fakat Ali Balseven, Atsız’ın söylediğine göre, MHP’nin Türkçü bir parti olmadığını anladıktan sonra partiden ayrılmış ve bu yüzden “kahpece” öldürülmüştür. Üstelik Balseven’e saldıranlar silahlı ve kalabalık bir gruptur. Fakat Atsız’ın bundan sonra söyledikleri daha önemlidir ve doğrudan Türkeş’e yöneliktir. Türkçü taviz vermez ve politika yapıyorum zannı ile “biz yahudi aleyhtarı değiliz; çünkü onlarla hiç savaşmadık” gibi gülünç sözler söylemez. Türkçülük makam hırsı ile bağdaşmaz. Başkanlık vasıflarından mahrum insanların başkalarını kötüleyerek liderlik dâvâsı gütmeleri, hilekâr daltabanların oyuncağı olmaları kadar acıklı durum yoktur. Başkan olacak adamın bütün ömrü dimdik geçmiş olmalı, mazisinde kendisini küçük düşürecek bir zaaf bulunmamalıdır. Vaktiyle kendisini sorguya çekenlere “hatamı anladım. Beni affetmenizi istirham ederim” diye mektup yazanların liderlik dâvâsı Don Kişot cakasından başka bir şey değildir. […] Yüksek tepelere kartal da çıkar, bazen yılan da çıkar ama kartal yükselerek, yılan sürünerek çıkar.
    Bütün bunlar, aslında Türkçülüğün siyasetle ilişkisinin de sorgulanmasına yol açan etkenlerdi. Türkçülerin MHP ve dolayısıyla da siyasetle bu kadar “içli dışlı” olmaları, bilhassa Atsız’ın Türkçülüğün siyasetle ilişkisini yeniden belirlemeye çalıştığı meşhur “Türkçülük ve Siyaset” adlı makalesinden sonra gelinen noktada Türkçülük ve siyasetin kesin olarak birbirinden ayrıldı. Zira Türkçüler, Türkçülüğü bir “mefkûre” ve “ülkü” olarak görüyor, daha evvel de söylediğimiz gibi “hayalle karışık” olarak niteliyorlardı. Yani Türkçülere göre Türkçülük tamamen “soyut ve manevî” bir olguydu. Türkçülerin cevap aradıkları soru tam da burada ortaya çıkıyordu: Fikir (ülkü) mi üstündür, siyaset mi? Onlar kendilerinin fikre öncelik verdiğini, “karşı” tarafın ise siyaseti üstün tuttuğunu düşünüyorlardı. Peki, ikisi arasındaki fark neydi?
  • ATEİST, DEİST ve BİLİME DİN GİBİ İNANANLARA SORULAR

    Ateistler, deistler ve bilimi din gibi gören çevreler sürekli sordukları sorularla dindar kesimi zorlamayı ve özellikle gençlerin kafasını karıştırmayı hedeflemektedirler. Soruların kimisi “din bir tane ise neden birden çok mezhep var?” gibi basit ama bilgisiz kimselerin aklını çelmeye yönelik, kimisi “Allah evreni yarattı peki Allah’ı kim yarattı?” gibi absürt, kimisi Tanrı’ya inanmadıkları halde Allah’ı sorgulayan, ona konum biçmeye çalışan veya dinin inanç ve ibadetlerini kafalarına göre dizayn etmeye çalışan bir ukalalıkta, kimisi aslında insanlığın tümünü ilgilendiren, dolayısıyla kendilerinin de cevap vermesi gereken sorular, kimisi ise doğal ve geleneksel olan her şeyi sorun olarak gören normal dışı bir psikolojinin yansıması… Dayandıkları iki temel argüman var: birincisi kötülük problemi, ikincisi ise evrenin zaten işlediği dolayısıyla bir Tanrı’ya ihtiyaç duymayacağı.

    Madem onlar hep bize soru soruyor ve cevap istiyorlar. Biraz da biz soralım…

    1. Bütün insanlık Tanrı’yı inkar etse, gerekçe gösterdiğiniz kötülükler ortadan kalkacak mı? Kalkmayacaksa, o takdirde sonucu olmayan, anlamsız ve absürt bir soru sormuş olmuyor musunuz? Sizin kötülüklerin ortadan kalkmasına yönelik uygulanabilir ve sonuç alıcı bir öneriniz var mı?

    2. En azından inananlar dünyadaki kötülüklerin cezalarının öte dünyada verileceğine ve mağdurların ödüllendirileceğine inanmaktadırlar. Siz, Tanrı’yla birlikte ahreti de inkar ettiğinize göre, bu dünyada kötülük yapanların zulümlerine nasıl bir ceza, mağdurlara yönelik nasıl bir telafi düşünüyorsunuz? Çünkü zalimlerin birçoğu dünyada adalete hesap vermeden ölüp gitmektedirler. Bu düşünceyle sizler, zalimlere karşı bir çaresizlik psikolojisi ürettiğinizin farkında mısınız?

    3. Evrenin büyük patlamayla (big bang) kendiliğinden var olduğunu iddia ediyorsunuz. Büyük patlamadan önce ne olduğunu açıklayabilir misiniz?

    4. Büyük patlamayı gerçekleştiren neden neydi? Büyük patlamaya konu olan evrenin maddesi nasıl meydana geldi? Kendiliğinden var olduysa, kendiliğinden var olan bir madde, nasıl oldu da patlama aşamasına geldi? Her olgu ve olayın neden-sonuç içinde gerçekleştiği evrende bu patlama için de bir neden gerekmez mi?

    5. Bilimsel teoriler, deney ve gözleme dayanmalıdır. Big bang teorisinin gerçekliğine dair gerçek boyutta bir gözlem ve deney yapılmış mıdır? Böyle gerçek ve evren boyutunda bir deney ve gözlem yapmak mümkün müdür? Yoksa iddia edilenler, küçük boyutlu temsili deneylerden yola çıkılarak geriye dönük ortaya konulmuş bir varsayım mıdır?

    6. Büyük patlama sonucu kaos haline gelen evrenin maddesi, nasıl oldu da büyük bir düzene dönüştü? Yoksa evren maddesinin içinde dönüştürücü içkin bir gücün var olduğuna mı inanıyorsunuz?

    7. Evrende bu kadar çeşit varlık nasıl planlı bir oluşum gerçekleştirdi? Galaksiler, güneş sistemleri, gezegenler, gezegenlerin uyduları ve gök taşları hepsi bir patlamanın sonucuysa, bütün bu öğelerin gök taşları gibi evrende başıboş olması gerekmez miydi? Bütün bu evren unsurlarından bazısını güneş, bazısını gezegen ve bazısını adeta başıboş göktaşı haline getiren neden nedir? Bütün bunlar, hiçbir neden olmaksızın mı meydana gelmiştir?

    8. Eğer evren kendi kendine var olduysa ve işliyorsa, neden kendi söküğünü dikemiyor. Neden türlerin yok oluşunu durduramıyor ve ozon delinmesi gibi olayları önleyemiyor veya tamir edemiyor?

    9. Yapılan onca bilimsel araştırmaya ve gelişmeye rağmen evrende Dünya dışında bir yaşam alanı henüz keşfedilememiştir. Koca evrende sadece küçücük dünyanın yaşam alanı olmasını nasıl açıklayabilirsiniz?

    10. Dünyada bu kadar çeşitlilik nasıl meydana gelmiştir? Neredeyse dokunulmaz iman konusu haline getirilen pozitivist ve ilerlemeci tarih anlayışına göre ilkelden gelişmişe doğru bir ilerleme olduğunu iddia ediyorsunuz. Bu ilerleme neden bazı varlıkların yok oluşuna sebep olurken bazılarını bıraktı? Bu seçme işi rastgele mi oldu, yoksa bir planın parçası mıydı?

    11. Koca koca dinozorları üreten evren neden onların yok olmasına göz yumdu? Evren kendi ürettiği çocuğunu yiyen büyük bir canavar mı? Bir gün gelip biz insanları da yiyecek mi? Bir gün ürettiklerinin tamamını tüketip gerisin geriye tekrar kaos ve ilk ham maddesine dönüşecek mi? Böyle olup olmayacağına dair elinizde bilimsel bir veri var mı?

    12. Bilimin geliştirdiği gemiler ve silahlarla denizlerin en büyük varlıkları olan balinalar yok olma tehlikesiyle yüz yüze geldi. Evren kendi ürettiği bu nadide varlıkların yok edilmesine neden izin veriyor? Tükenen bu varlıkların üremelerini neden hızlandırmıyor?

    13. Doğa türlerini hızla kaybediyor. Bu tükenişi bilimin ürettiği silahlarla gerçekleşiyor. Bu nasıl acımasız bir evren ki ürettiği türlerin yok olmasına göz yumuyor. Hem de ürettiği insanın ürettiği bilimle bütün bunlar gerçekleşiyor. Bütün bu türlerin yok olmasının en büyük nedeni olan insan gibi acımasız bir varlığı evren neden üretti? Evrenin, canavar insana vereceği bir ceza yok mu? Dünyadaki bu adaletsizlik ve haksızlıkların bedeli asla ödenmeyecek mi? Herkesin yaptığı yanına kar mı kalacak?

    14. Neden doğa son derece sevimli ve ot yemek dışında çevresine hiç bir zararı dokunmayan ceylanın etiyle beslenen vahşi hayvanlar üretmiştir? Neden bu doğa bütün bunları öldüren, tüketen ve nesillerini yok eden insan gibi daha vahşi bir varlığı üretmiştir? Dünyadaki her şey bu şekilde birbirini tükettiğinde sonuç ne olacaktır? Boynuzsuz koyun, boynuzludan ne zaman ve nasıl hesap soracaktır?

    15. Evren insanı değil de hayvanları akıllı üretseydi, acaba daha iyi bir dünya olur muydu? Acaba onlar da insanın türünü yok eder miydi?

    16. Uzayda yaşam alanı arayan insan, acaba oralarda da dünyada yaptığı tahribatı yapabilir mi? Uzayın uydu çöplüğüne dönüştüğü belirtiliyor? Bu çöplük genişleyerek uzaydaki doğallığa zarar verebilir mi? Neden evren tahripkar insanın uzaya çıkmasını engelleyecek bir mekanizma üretmemiş?

    17. Yüzyıl öncesinde ateistler evrenin mükemmel bir makine olduğunu asla bozulmayacağını ve durmayacağını iddia ediyorlardı. Bununla dindarların kıyamet inançlarının boşuna olduğunu söylüyorlardı. Neden şimdilerde telaş içinde yeşil politika ve slogan üretme derdine düştüler?

    18. Bilimin ürettiği nükleer enerji santrallerinden sadece bir kısmı patlasa, dünyadaki bütün canlılar yok olabilir? Bilime inanan sizlerin, bilimin insanlığı getirdiği bu büyük soruna dair gerçekçi ve uygulanabilir bir çözümünüz var mı?

    19. Bilimin ürettiği atom bombası, Japonya’da iki şehrin bütün canlılarını yok etti. Atom bombasını üreten bilim; ölen çocukları, kadınları, yaşlıları; hiçbir şeyden haberi olmayan hayvanları, dünyanın yeşil örtüsü bitkiler arasında hiç ayrım yapmadı? Oralarda hala devam eden nükleer etkileri ortadan kaldırıp hastalıklarla boğuşan onca insana daha iyi bir dünya sunabilir misiniz?

    20. Dünyanın en kanlı ve en tahrip edici savaşı II. Dünya savaşıydı. O savaşın tarafları arasında hiçbir din devleti, devletlerin başında da dindar kimlikli kişiler yoktu. Savaşan devletlerin liderleri Hitler, Stalin ve Mussolini gibi dinî duyarlılığı olmayan, profan, ateist ve pozitivist anlayışlı insanlardı. Bu savaşta en az 60 milyon civarında insan öldüğü tahmin edilmektedir. Bu vahşet bütün zamanların rekoruydu. Dünya tarihi boyunca bütün savaşlarda verilen toplam kaybın daha üstünde bir insan kaybı söz konusuydu. Savaş esnasında yok olan hayvanların miktarını ve tahrip edilen doğanın boyutlarını tahmin etmek ise imkânsız. Bütün bunların hesabını kime ya da kimlere soracağız? Bütün bu vahşeti yaşatanlar hiç hesap vermeyecek ve sadece ölmekle kurtulmuş mu olacaklar?

    21. Hitlerin gaz odalarında boğdurduğu Yahudilerin arta kalanlarının birçoğu “Holokosttan sonra kim Tanrı’ya inanır ki?” diyerek ateist oldu. Çünkü onlar kendilerini “Tanrı’nın çocukları” biliyorlardı. Holokost onların bu inançlarını kökten sarstı. Tanrı’nın çocuklarına sırt döndüğünü ve gaz odalarında zehirlenmelerine seyirci kaldığını düşündüler. Onlar da Tanrı’ya sırtlarını döndüler akıllarınca. Bu, bir kaçış mıydı? Kendileriyle ve tarihleriyle yüzleşme korkusu muydu? Günümüzde Filistinlilere uygulanan Hitler benzeri vahşeti görmezden gelme veya bu vahşi yükten kurtulma ve kaytarma çabası mıydı? Buna göre ateizm bu gibi gerçeklerden kaçış ve sorumluluktan kaytarma sığınağı mıdır?

    22. İktidarlarını din üzerinden kotarmaya çalışan birkaç krallık ile ırkçılığı ideoloji haline getirmiş olan İsrail dâhil bu gün dünyada tamamıyla din kurallarıyla idare edilen devlet yok gibidir. Bu gün insanlar dünden daha mı mutludurlar?

    23. Siyonizm ideolojisinin önderlerinin dinden uzak ve hatta ateist oldukları bilinmektedir. Acaba ateizm ve deizm, ırkçılığın ve faşizmin merdiveni veya payandası mıdır?

    24. Bugünün dünyasının kan gölüne dönmesine o muhteşem bilim, neden hala ürettiği teknolojilerle katkı sağlamaya devam etmektedir?

    25. Profan yöneticilerin hâkim olduğu bugünün dünyasında neden ölümcül hastalıklarla baş etmek için harcanan para, silah teknolojisi geliştirmek için harcanan paradan çok daha az?

    26. Neden ölümcül hastalıkların ilaçları bu kadar pahalı? Acaba bilim ve bilim adamları insanların çaresizliklerini istismar mı ediyor? Bilim yuvaları olan tıp fakültelerinde ve araştırma hastanelerinde tedaviler neden bu kadar pahalı? Yoksa bilim sadece belli kesimin yani seçkin tabakanın konforunu sürdürme aracı mıdır?

    27. İnsan kaçakçılığı ve organ mafyası organizasyonlarını dindarlar mı yoksa dinden uzak olanlar mı kurup yönetiyor? Organ mafyasının iş gücünü üstlenen doktorları, neden yaptıkları profan yemin ve bilim engelleyemiyor?

    28. Komünist ve sosyalist devletlerde olduğu gibi ateist anlayışta olanların kurdukları yönetimler neden hep baskıcı, dayatmacı ve mağdur edici oldu? Demirperde yıkıldığında komünizm ideolojisinin hâkim olduğu ülkelerde ahlaksızlık, rüşvet, sefalet, gerilik ve ciddi anlamda gelir dağılımı eşitsizliği görüldü. Eşitlik sloganı ile iktidara gelen bu ateist ideoloji neden insanı refaha ve mutluluğa götüremedi?

    29. Hümanizm adı altında insanı öne çıkaran ateistler neden insanlığın uğradığı krizleri görmezden geliyorlar? Afrika, Asya ve Güney Amerika sömürgeleştirilerek yoksullaştırılırken neden bu ateistler o bölgeleri geliştirecek ve refaha eriştirecek bir formül üretemediler? Anılan bölgelerde kurulan ateist komünist yönetimler, neden o bölgelerin mağduriyetini artırmanın ötesinde bir katkıları olmadı?

    30. Ateist komünist Çin’de işçi ücretleri ne kadardır? Neden batılı büyük teknoloji firmaları bütün ürünlerini orada üretiyor? Acaba ateizm ve komünizm, sömürücü kapitalizmin hizmetine gariban insanları ucuz işçi olarak sunma araçları mıdır?

    31. Neden gelişmemiş ve gelişmekte olan ülkelerin ateistlerinin kıblesi, kapitalist Avrupa ve Amerika’dır. Acaba ateistler insanlığı ezen, horlayan ve sefalete sürükleyen komünizmde aradığını bulamayıp dümeni sömürgeci kapitalizme mi çevirdiler?

    32. İnsanlar uyandı, sömürülen mallarının ve çalınan değerlerinin peşine düştü. Asya ve Afrika’daki insanların yöneldiği yer Avrupa; Güney Amerika insanlarının yöneldiği yer ise, ABD ve Kanada… Ortaya çıkan bu kavimler göçünün sebebi nedir? Sebep, bilim araç kılınarak insanların sömürülmesi olabilir mi? Bu ülkelerde kurulan ateist komünist yönetimlerin insanları hayal kırıklığına uğratması olabilir mi?

    33. Bilimin bu kadar geliştiği ve profan ve pozitivist anlayışın güçlü olduğu Avrupa ve Amerika da intihar olayları neden bu kadar yüksek? Neden bu ülkelerde psikiyatristlere başvuru oranı yükselen bir seyir izliyor? Neden bilim ve profan hayat, insanı rahatlatamıyor, aksine strese sokuyor?

    34. Sefaletin doğuda, refahın batıda olduğu tezi yıllarca işlendi. Hatta dinlerin gelişmeye ve refaha engel olduğu iddia edildi. Gelişmiş ülkelerin girdiği kriz ve insan trajedileri nasıl izah edilebilir? Yapay refahı sürdürmek için mafyavari yöntemlerle zengin petrol ülkelerinin nasıl haraca bağladığının açıkça görüldüğü günlerde yaşıyoruz. Demek ki, zenginlik ve refah biraz da sömürü, şantaj ve dayatma işiymiş. Siz ateistler bu gerçeklerle ne zaman yüzleşeceksiniz?

    35. Ateistler ve deistler, dinlerle ilgili yalan-yanlış beyanlardan ne zaman vazgeçecekler? Bu günlerde deist olduğunu iddia eden bir kişi, “dinler bu dünyada refahı gerçekleştiremez, çünkü onlar refahın ahirette olduğuna inanırlar” diye bir yalan ve yanlışa imza attı. Başkalarının ahlaksızlığını sürekli diline dolayan ateistler ve deistler ne zaman kendi ahlaksızlıklarını görmeyi düşünüyorlar?

    36. Devletler, toplumlar ve insanlar olarak hayatın akışı bütünüyle internet ağına bağlanmış durumdadır. İnternetin çökmesinin ya da büyük ölçekli bozulmasının getireceği boşluğu veya psikolojik yıkımı giderecek bir alternatif çözümü var mıdır bilimin?

    37. Bin yıllar öncesinin mermer ve taşlara yazılmış yazıları günümüze kadar ulaşmıştır. Acaba bilim ürettiği çiplerdeki bilgiler bin yıl sonrasına garantili bir şekilde iletilebilecek mi? Bilim neden gittikçe ömrü kısa ürünler üretiyor? Neden sürekli aldığımız teknolojinin değiştirilmesi yönünde baskı görüyoruz? Bilimle hayatımız rahatlıyor ve kolaylaşıyor mu, yoksa bir labirentin içinde sürekli koşmaya mı zorlanıyoruz?

    38. Bilim bizim sömürülmemiz için bir araç olarak mı kullanılıyor? Neden aldığımız bir makine garanti süreci geçtikten sonra sürekli arıza vermeye başlıyor? Neden sürekli yeni makine veya araç almanın psikolojik baskısı altındayız?

    39. Bilim, ürettiği her şeyin tahrip edici zıddını da birlikte üretiyor. Program üretiyor, satıyor sonra virüs üretiyor sattığı programı geçersiz hale getiriyor. Ardından antivirüs programları üretiliyor. Sürekli bunları bizim almamız zorunlu hale getiriliyor. İnandığınız ve verilerine güvendiğiniz bilim insanın en iyi ve sofistike sömürü aracı mı oldu?

    40. Dinleri bir tarafa bırakarak ortaya konulan “İnsan Hakları Beyannamesi”nin yayınlandığı günden bugüne dünyada insan hakları alanında ne kadar iyileşme oldu? Kadınlar, erkekler, çocuklar ve yaşlıların mutluluğu o günden bu güne daha mı arttı?

    41. Bilimin verileriyle nüfus planlamasının iyi bir şey olduğu yıllarca söylendi ve bazı pozitivist ve profan anlayışlı ülkeler bunu, katı ve baskıcı politikalarla uyguladılar. Hatta kürtajı serbest bırakarak ve teşvik ederek ana rahmindeki bebeklerin hunharca katledilmesine sebep oldular. Şimdi adlarına medeni denilen pozitivist ve profan zihniyetli ülkeler, nüfuslarının artması için teşvikler veriyorlar. Bu yaman çelişki nasıl izah edilebilir?

    42. Nüfus planlaması, dünyada üretilen yiyeceklerin yetmeyeceği hesaplanarak düşünülmüştü. Bilim, ürünlerin doğallığını bozarak adeta dünyada bir üretim patlaması meydana getirdi. Artık ürün çok, ama doğallık kayboldu. Ürünün biteceğini düşünerek yıllarca anne karnında cinayet işleyenler, neden bu üretim bolluğunu göremediler? Ayrıca üretim bolluğu insanlığın yararına mı yoksa zararına mı oldu? Doğallığın her geçen gün biraz daha yok olduğu bir dünyada insanların daha sağlıklı ve mutlu olduğu söylenebilir mi? Her geçen gün çözümsüz ve ölümcül hastalıkların ortaya çıkması, acaba bu doğallığa aşırı müdahalenin bir sonucu mudur? Bu gidişi, nasıl bir son beklemektedir?

    43. Çözümsüz hastalıklara profan dünyanın ürettiği çözüm, ötenazi yani yaşlı ve çaresiz hastalığa yakalanmış olan insanları, gönüllü ölmeyi isteme psikolojisine sokma. Önce nüfus planlaması yoluyla anne karnına müdahale edildi ve küçücük bebecikler kürtaj yoluyla anne karnında katledildiler. Şimdi ise yaşlıların yükünden ve çaresiz hastalardan kurtulmanın çözüm adresi olarak ötenazi gösterilmekte. Acaba profan dünyanın insanı yaşatmak gibi bir derdi ve düşüncesi yok mudur? Sağlıklı olanlar yaşasın, çaresiz hastalığa yakalandığı iddia edilenler ölmeyi istesin, öyle mi? Bu ölümü isteme, acaba profan zihniyetin mahalle baskısının bir sonucu mudur?

    44. Kadın haklarını savunanlar, çocuk yapmayı ve anne olmayı geri plana itme konusunda başarılı oldular. Öte yandan erkeklerde de kadına benzeme duygusunu güçlendirdiler. Artık çocuk istemeyen ve baba olma sorumluluğunu alamayan bir erkek tipi üretildi. Bu gelişme insanlığa katkı mı sağladı, yoksa yıkım mı getirdi?

    45. Özellikle kadınların ön plana çıkartılarak güzelliklerinin sergilendiği ve bu sergilemenin paraya dönüştürülmeye çalışıldığı bir istismar borsası kuruldu. Bilimin ürettiği iletişim kanallarıyla da bu borsa son derece yaygınlaştı ve güçlendi. Güzelliğini sergileyen kadınların yanında erkeklerde boy göstermeye başladı. Erkeğin kadınlaştığı kadının erkekleştiği bir ortam cazip hale getirildi. İnsan, diğer türlerden sonra kendi türünü yok etmenin de yolunu buldu. Bu dehlize sokulmuş olan insan kendi türünü yok olmaktan kurtulabilecek mi?

    46. Profan zihniyetin ürünü Feminizm, kadınları daha mutlu edebildi mi? Evinde çocuklarına ve eşine yemek hazırlayan bir kadın mı daha mutlu, yoksa kafelerde erkeklerle poker oynayan bir kadın mı? Kapitalist piyasada çocuk yapmayı, anne olmayı unutmuş, kadınlığını yitirmiş bir kadın mı daha mutlu yoksa çocuklarıyla ve eşiyle sıcak bir ev ortamında yaşayan bir kadın mı? “Çocuk da yaparım, kariyerde yaparım” diyen bir kadının çocuğu mu, yoksa evde her an sığınacağı bir anne kucağı bulan bir çocuk mu daha mutludur?

    47. İnsanlığın kanlı Fransız devrimiyle adını sıkça duymaya başladığı ateizm ve deizm; profan, pozitivist, sosyalist ve kapitalist bir dünyanın kurulmasında başat rol oynadı. Bu anlayışlar, milyonların öldüğü ve yine milyonların mağdur olduğu bir dünya bıraktılar. Hala da silahların işlediği ve ölümlerin had safhaya ulaştığı bir dünyada yaşıyoruz. İnsanların ölüm pahasına denizleri aşarak kurtulmaya çalıştıkları Afrika ve Güney Amerika gibi mağdur bölgeler oluşturdular. Şimdi onların gelişini önlemek için dipçik, top ve dikenli tellerden başka bir çözüm üretemiyorlar. Gelinen bu noktadan acaba ateistler memnun mu?

    48. Tanrı’yı hayatın dışına atan deistlerin elinde, Tanrı’nın evrene müdahale etmeyeceğine dair kanıtları var mı? Bu iddialarını, inandıkları Tanrı’dan aldıkları bilgiye mi dayandırmaktadırlar yoksa bir öngörü olarak mı bize sunmaktadırlar? Eğer birincisi ise, o takdirde Tanrı’dan bilgi alınacağını kabul ediyorlar demektir. Eğer ikincisi ise öngörü ile bilim ve inanç inşa edilemez. Bilimden yola çıkarak bunu iddia ediliyorsa bu takdirde gözlem veya deneye dayalı bir kanıt ileri sürmeleri gerekir. Bunu yapamıyorsa, ortaya koydukları şey salt bir zan ve tahminde öte değildir. Eğer inanacaksak Tanrı’dan bilgi aldığını söyleyen ve sağlam bir belge getiren Peygambere inanmak daha mantıklı ve akıllıca değil mi?

    49. Evrenin Tanrı’nın müdahalesi olmadan işlediğine dair inancınız, otomobil kullanan bir kişinin “gördüğünüz gibi araba yolda gitmektedir ve asla bozulması söz konusu değildir, dolayısıyla benim ne üretici firmaya ne de tamirciye ihtiyacım vardır” şeklindeki iddiasına benzemektedir. Çünkü evrenin Tanrı’ya ihtiyaç duymayacağına dair elinizde hiçbir somut veri yoktur. Kaldı ki, evrende ve doğada birçok bozulmalar meydana gelmekte ve bunlar tamir edilememektedir. Güneşin belli bir süre sonra söneceği varsayılmakta ve bunun önüne geçileceğine dair bir önlem şu an itibariyle yok görünmektedir. Demek ki evren, kıyamet denilen bir sona doğru gidiyor. Bu sonu durdurmaya yönelik Tanrı dışında bir nedeniniz veya önleminiz var mı?

    50. Tanrı’yı hayatın dışına atan deistler, bilim adamlarının ortaya koyduğu verilere göre Dünya’daki kaynaklar tükendiğinde, iklim değişimi ile bütün karalar sularla kaplandığında veya Güneş’in enerjisinin bitmesiyle söndüğünde Tanrı’nın nasıl bir son ve sonuç tasarladığına dair bir fikirleri var mı?

    51. Yapay zekâ çalışmaları ilerleyip insan zekâsına denk robotlar üretildiğinde ve bu robotlar, kendilerini üreten insana artık ihtiyaç duymayıp onları yok saydığında; dünya, var edicisini yok sayan robotlara mı kalacak? Bize sorarsanız: İnancımıza göre iyilikler ve iyilik yapanlar bütünüyle dünyadan gittikten sonra kıyamet, zekâdan başka olumlu hiçbir özelliği olmayan duygu yoksunu zalim ve nankör şerlilerin üzerine kopacaktır. Hep birlikte göreceğiz…

    Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ
    Uludağ Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı
  • Açlığı yok edecek doktrin mi bulmak isteyorsun? Öyleyse ne
    politika yapar durursun!
    Dünyadakilerin yarısı açtır. Politika, bölgedeki açları azaltacağını
    ileri sürüp dünyadakileri çoğaltan gecikmenin adıdır.
  • Beden yalnızca kişinin kendilik algısının bir parçası de­gildir, aynı zamanda, toplumsal konuma ilişkin işaretleri de taşır. Örnegin başörtüsü, görüştügüm kadınların çogu için dini inanç belirtmekten çok, sınıfsal konum işareti olarak algılanıyordu. Hale, oglunun evine temizlige gelen bir ka­dınla ilgili hikayesinde, kapıyı açıp karşısında "böyle ba­kımlı, açık, şık bir hanım" gördügünde nasıl şaşirdıgını an­lattı ve bu kadına "evladım, seni bu işe itekleyen neydi?" diye sordugunu söyledi. Nigar da başörtüsünün ev hizme­ Iisi kadınlar için olagan sayılması gerekligini "onlar için normal, öyle görmüşler çünkü. Yani siyasi bir şeyden degil de ananevi bir şey" diye ifade etti. Füsun, ukızım, şimdi sen okumuşsun mesela, şimdiden sonra senin başını kapatman nasıl olmayacak bir şeyse, onun açması da öyle" diye açık­ladı. İki de "kapalı" işverenle görüştüm. Onların bu konu­daki görüşleri de açık olanlardan farklı degildi; kendilerinin örtünmesi ile evlerine gelen temizlikçinin örtünmesi ara­sında bir parallellik kurmak ikisinin de hoşuna gitmedi ve konuştugumuz konu ile bir baglantısının olmadıgını söyle­diler. Sema, "insanların kendi iç dünyaları ile ilgili bir şey. Hafize hanım öyle görmüş, saf bir Anadolu insanı, kendi dogallıgı içinde yapıyor onun derken, Yıldız "bunun yaptıgımız işle, zenginlikle fakirlikle ilgisi yok. Temizlikçiler ka­palı olur diye bir şey yok dedikten sonra, "kendi muhiti, ailesi, eşi, tabi önemli. Onlar için başını örtrnek çok normal bir şey" diye de ekledi. Ancak, çalışan kadınlarla bu konuyu konuştugumda, ba­şörtüsünün birden fazla anlamı olabilecegini ve kadınların kendi konumlarını güçlendirme stratejileri içinde önemli bir araç olarak da görülebilecegini farkettim. Örnegin ev­lendikten sonra Ankara'ya gelen ve sekiz yıldır ev temizligine giden Fatma, "Ankara'ya gelmeden açıktım. Başörtü kullanmazdım, kısa giyerdim. Beyim de sıkmazdı. Ankara'ya gecekondu semtine geldim. Baktım, buranın, gecekonduda oturanlanları kendimden o kadar aşagı gördüm ki... Pasaklı­lar, evleri çok pis. Bir zaman sonra kapandım. Ama bu ka­palılıgı bir zaman kendim de kabul edemedim" derken, ka­palılıgı kendini farklılaştırmanın aracı olarak gördügünü ifade ediyor ve içine sinmese bile, aynı sınıftan diger kadınlardan farklılıgını gösterme ihtiyacı duydugunu söylüyor. Fatma için "geleneksel" degil de "sıkmabaş" tabir edilen bi­çimde kullandıgı başörtüsü, onun dini ya da siyasi inancını degil, kendisi için uygun gördügü toplumsal konumu işaret ediyor. Fatma, benzer koşullarda yaşadıgı kadınlardan far­kını böyle örtünerek gösteriyor.
    Başörtüsü tamamen zıt bir anlam da taşıyabiliyor. Açık olmanın modernlik ve kentlilikle birlikte düşünüldügü du­rumda, kapalılık da köylülük ve gerilikle özdeşleştirilebiliyor. Böylece, başörtüsü yine sınıfsal farkın bir işareti oluyor ama bu kez daha aşagı bir sınıftan olmanın. Örnegin Elif
    çalışmaya başlamadan önce kayınvalidesinin "kadın işe git­mez" dedigini, kendisinin de ona boyun egdigini anlttık­tan sonra, kapanmanın onun hayatındaki anlamını göste­ren şu sözleri söylüyor: "Bize diyolar başınızı falan örtün diye. Biz de diyoz biz başımızı açmaya layık degil miyiz? Bana kaynım diyo ki 'sen babanın evinde pantolon giyseydin benim yanımda da giyinebilirdin. Sen köylüsün"' Bu tanış­ma, örtünmenin aile namusunu korumayla baglantılı oldu­gu kadar, bireyleşme ve kentli olma ile de ilişkilendirildigi­ni gösteriyor. Başını açmanın "layık olunacak" bir toplum­sal konumun işareti olarak görülmesine karşılık, aşagılanan
    "köylü" kimligi, kapalılıgı gerektiriyor.
    Başörtüsü, her sınıftan kadın için önemli bir bedensel po­litika aracı. Hem örtünen kadınlar hem de açık olanlar için. Örnegin Selime, kendisinin yıllardır çalıştıgını, çocuklarına baktıgını anlatırken, "koca eline bakan" komşularından ör­nek verdi ve kapanmanın onlar açısından bir tür "kamuflaj" işlevi taşıdıgı fikrini içeren bir hikaye anlattı: Komşusu "ka­palı" bir kadın, kocası hastanede yatarken ona çamaşır götü­recekmiş ama yolları bilmiyormuş. Kendisi yardım önerdigi halde ilgilenmemiş ama dolmuşla şoförden yardım istemiş, şoför de kadına çok açıkça olmasa da sarkıntılık etmiş. An­cak Selime'ye bakılırsa kadın zaten bunu istiyormuş. Evden dışarı kocasız çıkamadıgı için, ilk fırsatta böyle şeyler yap­ması zaten beklenebilir bir durummuş. Selime için kapalılık, kadınların cehaletinin, geriliginin işareti oldugu kadar, aynı zamanda, ahlaksızlıgın, denetimsiz cinselligin de önüsüydü. Görüşmenin başlangıcında kendisinin işe başladıgı yıllarda komşuları tarafından nasıl ayıplandıgını ve dedikodusunun yapıldıgını anlatmıştı; ücretli çalışmaya katılmayan bu kom­şularının "kapalı ama iffeti şüpheli" olduguna ilişkin sözleri­nin bununla ilgili oldugunu düşünüyorum: Çalışan, ayakları üzerinde duran, namuslu kadın karşısında "koca eline ba­kan", eve-mahalleye-akraba ilişkilerine hapsolmuş, dar kafa­lı ve iffetine sahip çıkamayan kadınlar imgesi.
  • SBKP (B) MK PLENUMU’UNDA SUNULAN RAPOR VE KAPANIŞ KONUŞMASI, 3-5 MART 1937, J.V. STALİN
    Eserler, Cilt 14,', Şubat 1934-Nisan 1945
    Plenuma sunulan raporlardan ve tartışmalardan burada üç temel olguyla karşı karşıya olduğumuz anlaşılıyor.
    Birincisi, yabancı devletlerin ajanları tarafından yürütülen Troçkistlerin oldukça önemli bir rol oynadıkları, zarar verici, bölücü eylemlerle casusluk faaliyetleri, gerek ekonomik örgütlerimiz, gerekse de idari ve parti örgütlerimiz olmak üzere bütün örgütlerimize en azından bütününe yakınına, şu ya da bu ölçüde zarar vermiştir.
    İkincisi, içlerinde Troçkistlerin de bulunduğu yabancı devletlerin ajanları sadece alt örgütlerimize sızmakla kalmamış, aynı zamanda bazı sorumlu görevlere gelmişlerdir.
    Üçüncüsü, gerek merkezde, gerekse de kırsal kesimde bazı yönetici yoldaşlarımız, bu zarar verici, saptırıcı unsurların, bu casus ve katillerin sadece gerçek yüzünü görmemekle kalmamış, aynı zamanda bu yabancı ülke ajanlarının, şu ya da bu sorumlu görevlere gelmelerine bizzat katkıda bulunacak kadar kayıtsız, körü körüne itimat eden ve naif kişiler olduklarını göstermişlerdir. Sunulan raporlardan ve tartışmalardan çıkan tartışmasız üç
    sonuç budur işte.
    I. POLİTİK KAYITSIZLIK
    Her türlü parti ve Sovyet düşman akımla mücadele deneyine sahip yönetici yoldaşlarımızın, bu konuda halk düşmanlarının gerçek yüzünü göremeyecek, kuzu postuna bürünmüş kurtları tanıyamayacak, yüzlerinden maskeyi indiremeyecek naiflik ve körlük içinde bulunmaları nasıl açıklanmalıdır?
    SSCB sınırlan içinde yabancı ülkelerin ajanlarının yıkıcılık, bölücülük ve casusluk faaliyetlerinin bizim için beklenmedik bir şey olduğu, daha önce hiç karşılaşmadığımız bir şey olduğu iddia edilebilir mi? Hayır edilemez. Son on yıl içinde Şahti-dönemiyle başlayan, zararlı faaliyetlerin, ekonominin çeşitli dallarında kendini göstermesi ve resmi belgelerle saptanmış olması bunun kanıtıdır.
    Son dönemlerde ülkemizde, faşizmin Troçkist-Zinovyevist ajanlarının zararlı faaliyetleri, casusluk ve terör eylemlerine yönelik tehlike işaretleri ve uyarıcı belirtilerinin hiç mi hiç olmadığı iddia edilebilir mi? Hayır iddia edilemez. Bu tür işaretler vardı ve Bolşevikler bu işaretleri görmezden gelme hakkına sahip değildir.
    Kirov yoldaşın haince katledilmesi, halk düşmanlarının ikiyüzlülüğüne ikiyüzlü faaliyetleri sırasında güven sağlamak, örgütlerimize girebilmek için yüzlerine Bolşevik maskesi, parti üyesi maskesi taktıklarına ilişkin ilk uyarıydı.
    “Leningrad Merkezi” gibi “Zinovyev-Kamenev” Davası da, Kirov yoldaşın haince katledilmesinden çıkarılacak dersleri güçlendirmişti.
    “Zinovyevist- Troçkist Blok” Davası, daha önceki davaların sunduğu dersleri genişletti ve Zinovyevcilerle Troçkistlerin, bütün düşman burjuva unsurları etraflarında topladıklarını, Alman gizli polisinin bir terörist casusluk ve bölme acentası haline dönüştüklerini Zinovyevcilerle Troçkistlerin örgütlerimize sızmalarının tek çaresinin, ikiyüzlülük ve kendini gizleme olduğunu, bu tür sızmalara karşı korunmak ve Zinovyevist­ Troçkist çeteyi tasfiye etmenin en emin yolunun uyanıklılık ve politik öngörü olduğunu açıkça gösterdi.
    SBKP(B) Merkez Komitesi, Kirov yoldaşın haince katledilmesi vesilesiyle 18 Ocak 1935’te gönderdiği bir genelgeyle, parti örgütlerini politik saflık ve dar kafalılara özgü tembelliğe karşı uyarmıştır. Genelge şöyledir:
    “Söz konusu olan, güçlendiğimiz oranda düşmanın uysal ve zararsız olacağı gibi yanlış bir varsayımdan hareket eden oportünist körü körüne inanmaya son vermektir. Bu varsayım temelden yanlıştır. Bu varsayım, sözcülerinin, bütün dünyaya, düşmanların giderek sosyalizme entegre olarak nihayetinde gerçek sosyalistler haline geleceklerini kanıtlamaya çalışan sağ sapmanın sonuçlarından biridir. Başarılar üzerine yan gelip yatmak, boş durmak Bolşeviklerin işi değildir. Bize gerekli olan körü körüne inanma değil, uyanıklık, gerçek, Bolşevik devrimci uyanıklılıktır. Düşmanın içinde bulunduğu durum umutsuzlaştıkça, Sovyet iktidarına karşı, mücadelede yokolmaya mahkum olanların tek çaresi olan ‘en aşırı araçlara’ başvuracağı düşünülmelidir. Bu unutulmamalı ve uyanık olunmalıdır.”
    Troçkist-Zinovyevist Blok’un casusluk faaliyetleri ve terör eylemleri vesilesiyle 29 Temmuz 1936’da gönderdiği genelgede SBKP(B) Merkez Komitesi, parti örgütlerini bir kez daha uyanık olmaya, halk düşmanlarını, ne kadar iyi maskelenmiş olurlarsa olsunlar, tanımayı öğrenmeye çağırmıştır. Genelge şöyledir:
    “Troçkist-Zinovyevist canavarların Sovyet iktidarına karşı mücadelede emekçilerin bütün kudurmuş ve amansız düşmanlarını casusları, provokatörleri, bölücüleri, beyaz muhafızları, Kulakları vs. etraflarında topladıklarının kanıtlandığı, bu unsurlarla Troçkistler ve Zinovyevciler arasındaki bütün sınırların kalktığı bugün, bütün parti örgütlerimiz, bütün parti üyelerimiz, her bölgede, her durumda komünistlerden uyanıklık beklendiğini kavramalıdırlar. Şimdiki koşullar altında her Bolşeviğin vazgeçilmez özelliği, ne kadar iyi maskelenmiş olursa olsun, parti düşmanlarını tanıma yeteneği olmak zorundadır.
    Demek ki işaretler ve uyarılar vardı.
    Bu işaretler ve uyarıların anlamı neydi?
    Bunların anlamı partinin örgütlenme çalışmalarındaki zaafını ortadan kaldırmak ve partiyi, içine tek bir ikiyüzlünün bile sızamadığı ele geçirilemez bir kale haline getirmek için bir çağrı olmasıydı.
    Bu işaretler ve uyarılar, partinin politik çalışmasının küçümsenmesine son vermek ve bu çalışmayı, olası en büyük ölçüde güçlendirme yönünde, politik uyanıklılığın güçlenmesi yönünde kesin bir dönüşüme uğratmak anlamına gelmekte. Peki olan neydi? Gerçekler, yoldaşlarımızın bu işaret ve uyarılara karşı sağırlardan daha ağır davrandığını göstermiştir.
    Bunu, parti dokümanlarının gözden geçirilmesi ve (parti dokümanlarının-ÇN.) değiş-tokuşu kampanyasının herkesçe bilinen gerçekleri canlı biçimde kanıtlamaktadır. Bu işaret ve uyarıların hak ettikleri etkiyi yaratmamaları neyle açıklanır?
    Sovyet düşmanı unsurlara karşı mücadele deneylerine, bir dizi tehlike işaretine, uyarıcı belirtilere rağmen, partili yoldaşlarımızın, halk düşmanlarının yıkıcılık, bölücülük ve casusluk faaliyetleri karşısında politik basiretsizlik göstermeleri neyle açıklanır?
    Belki de yoldaşları, eskisine göre daha kötü oldular, bugün daha az bilinçli ve daha az disiplinliler? Hayır, elbette de­ğil!
    Belki yoldaşlarımız yozlaşmaya başladılar? Hayır bu da doğru değil! Bu varsayım her türlü temelden yoksundur. Bütün bunların açıklaması ne? Boş durma, kayıtsızlık, körü körüne inanç, körlük nereden kaynaklanıyor?
    Ekonomik kampanyalarla uğraşan ve ekonomik inşa cephesinde elde edilen devasa başarılara kapılmış partili yoldaşlarımız, Bolşeviklerin unutma hakkına sahip olmadıkları bazı önemli gerçekleri unutmuşlardır; işte bütün bunların açıklaması budur. Bu yoldaşlar, SSCB’nin uluslararası durumuyla ilgili temel bir gerçeği unutmuşlar ve parti üyeliği arkasına gizlenen ve Bolşevik maskesi takan bugünkü yıkıcı, bölücü unsurlar, casuslar ve katillerle doğrudan ilgili iki önemli gerçeği fark etmemişlerdir.
    II. KAPİTALİST KUŞATMA
    Partili yoldaşlarımızın unuttukları ya da fark edemedikleri gerçekler nelerdir?
    Sovyet iktidarının sadece dünyanın altıda birinde zafere ulaştığını, dünyanın geri kalan altıda beşinde kapitalist devletlerin egemen olduğunu bu yoldaşlarımız unutmuşlardır. Bu yoldaşlarımız, Sovyetler Birliği’nin kapitalist kuşatma altında bulunduğunu unutmuşlardır. Bizde kapitalist kuşatma üzerine gevezelik edilir sık sık, ama kapitalist kuşatmanın ne demek olduğu konusunda kimse fazla düşünmek istemez. Kapitalist kuşatma bu boş bir söz değil, son derece gerçek ve can sıkıcı bir olgudur. Kapitalist kuşatma, bir yanda toprakları üzerinde sosyalist düzeni kurmuş bir ülkenin, Sovyetler Birliği’nin varlığını, öte yandan ise bu ülkenin dışında, Sovyetler Birliği'ni çevrelemiş, ona saldırmak, ezmek, en azından iktidarını yıkmak ve onu güçsüzleştirmek için fırsat bekleyen birçok burjuva ülkesinin varlığı anlatmaktadır.
    Yoldaşlarımız bu temel gerçekliği unutmuşlardır. Fakat tam da bu gerçek, kapitalist çevreyle Sovyetler Birliği arasındaki karşılıklı ilişkilerin temelini belirlemektedir.
    Örneğin burjuva devletlerini ele alalım. Aynı tip devletler olarak bunlar arasında sadece iyi ilişkiler olduğuna naif insanlar inanabilirler. Bunu sadece naif insanlar düşünebilir. Gerçekte bu devletlerarasında ilişkiler iyi komşuluk ilişkilerinden çok uzaktır. Burjuva devletlerin birbirlerinin cephe gerisine casuslar, bozguncular, bölücüler ve zaman zaman da katiller yolladıkları ve bu unsurları, söz konusu devletin kurum ve işletmelerine sızma, oralarda kendi ağını yaygınlaştırma ve “gerektiğinde”, söz konusu devleti güçsüzleştirmek ve yıkmak için cephe gerisini yok etmekle görevlendirdikleri, iki kere ikinin dört ettiği kadar kesindir. Bugün durum budur. Geçmişte de durum aynıydı. Örneğin, I. Napolyon döneminde, Avrupa devletlerini alalım. O dönemde Fransa’da Rus, Alman, Avusturya, İngiliz kampından gönderilmiş casus ve bozguncu kaynıyordu. Buna karşın İngiltere, Alman devletleri, Avusturya ve Rusya'nın cephe gerisinde Fransız Kampından gönderilmiş az casus ve bozguncu yoktu. İngiltere ajanları, Napolyon'a iki kez suikast düzenlemişler ve birçok kez Fransa'da Vendee köylülerinin Napolyon Hükümetine karşı ayaklanmasını kışkırtmışlardı. Napolyon Hükümeti nasıl bir hükümetti? Bu hükümet Fransız Devrimi’ni boğan ve sadece devrimin büyük burjuvazi için yararlı olan sonuçlarım ayakta bırakan bir burjuva hükümetiydi. Napolyon Hükümeti’nin de komşularına borçlu kalmadığı ve hemen bozgunculuk önlemlerine başvurduğunu söylemeye bile gerek yok. Geçmişte, günümüzden 130 yıl önce durum böyleydi. Bugün I. Napolyon döneminden 130 yıl sonra durum yine böyledir. Bugün Fransa ve İngiltere’de Alman casusları ve bozguncuları, aynı şekilde Almanya’da da İngiliz-Fransız casus ve bozguncuları kol gezmektedir. Öte yandan, Amerika, Japon casus ve bozguncularıyla, Japonya da, Amerikalı casus ve bozguncularıyla kaynıyor.
    Burjuva devletlerarasındaki karşılıklı ilişkilerin yasası budur.
    Şu soru sorulmalıdır; burjuva devletler, bir sosyalist Sovyet devletine karşı, neden daha ılımlı davransınlar ve aynı tip devletler olarak burjuva devletlerine sundukları komşuluk ilişkilerinden daha iyi komşuluk ilişkileri sunsunlar? Neden bu devletler, Sovyetler Birliği cephe gerisine kendilerine daha yakın olan burjuva devletlerin cephe gerisine gönderdiklerinden daha az casus, zararlı unsur, bozguncu ve katil göndersinler? Bunu nasıl düşünebilirsiniz? Marksizmin bakış açısından, burjuva devletlerin, Sovyetler Birliği Cephe gerisine herhangi bir burjuva devletinin cephe gerisine gönderdiklerinden iki kat, üç kat daha fazla zararlı unsur, casus, bozguncu ve katil gönderdiklerini kabul etmek daha doğru değil mi?
    Kapitalist kuşatma sürdüğü müddetçe yabancı devletlerin ajanlarının cephe gerimize gönderdiği zararlı unsurların, casusların, bozguncuların ve katillerin var olmaya devam edeceği açık değil mi?
    Partili yoldaşlarımız bütün bunları unuttular ve unuttukları için de gafil avlandılar. O nedenle, Japon-Alman gizli polisinin Troçkist ajanlarının casusluk ve bozgunculuk faaliyetleri, bazı yoldaşlarımız için tamamen sürpriz olmuştur.
    III. BUGÜNKÜ TROÇKİZM
    Devamla. Troçkist ajanlara karşı mücadelede partili yoldaşlarımız, bugünkü Troçkizmin, diyelim ki 7-8 yıl önceki Troçkizm olmadığını, Troçkizmin ve Troçkistlerin bu süre içerisinde, Troçkizmin çehresini temelden değiştiren ciddi bir evrim geçirdiğini, bunun sonucunda, Troçkizme karşı mücadelenin, Troçkizme karşı mücadele yöntemlerinin de temelden değişmek zorunda olduğunu unutmuşlar, farketmemişlerdir. Partili yoldaşlarımız Troçkizmin işçi sınıfı içinde politik bir akım olmaktan çıktığını, Troçkizmin 7-8 yıl önce işçi sınıfı içinde politik bir akım olma niteliğinden çıkıp, yabancı devletlerin casusluk organlarının emriyle hareket eden zararlı unsurlar, bozguncular casuslar ve katillerden oluşan azgın ve ilkesiz bir çeteye dönüştüğünü fark etmemişlerdir.
    İşçi sınıfı içinde bir politik akım nedir? İşçi sınıfı içinde politik akım demek, belli bir politik fizyonomiye, kendi platformuna, kendi programına sahip, görüşlerini işçi sınıfından gizlemeyen, gizlemesi mümkün olmayan, tam tersine, işçi sınıfının önünde görüşlerinin açıkça ve dürüstçe propagandasını yapan bir grup ya da parti demektir; işçi sınıfına politik yüzünü göstermekten korkmayan, gerçek amaç ve görevlerini işçi sınıfının önünde açıkça ortaya sermekten korkmayan, tersine, işçi sınıfını kendi görüşleri doğrultusunda ikna etmek için açıkça ortaya çıkan bir grup ya da parti demektir. Geçtiğimiz yıllarda, 7-8 yıl önce Troçkizm, anti-Leninist, o nedenle temelden yanlış da olsa, işçi sınıfı içinde böyle bir politik akımdı.
    Bugünkü Troçkizmin, diyelim ki 1936 yılının Troçkizminin işçi sınıfı içinde bir akım olduğu söylenebilir mi? Hayır söylenemez. Neden? Çünkü bugünkü Troçkistler, işçi sınıfına gerçek yüzlerini göstermekten korkuyorlar, çünkü işçi sınıfına hedef ve görevlerini açmaya korkuyorlar, çünkü işçi sınıfından politik fizyonomilerini isteyerek gizliyorlar; çünkü gerçek amaçlarını öğrenirse işçi sınıfının kendilerini, ona yabancı insanlar olarak lanetleyip kendisinden uzaklaştırmasından korkuyorlar. Troçkistlerin bugünkü çalışmalarında temel yöntemin, görüşlerini işçi sınıfı içinde açıkça ve dürüstçe savunmak değil, görüşlerini gizlemek, hasımlarının görüşlerini kölece bir boyun eğiş ve dalkavuklukla övmek, kendi görüşlerine ise ikiyüzlü ve sinsi bir biçimde çamur atmak olması da bununla açıklanır.
    1936 Davasında Kamenev ve Zinovyev, anımsarsanız, herhangi bir politik platforma sahip olduklarını kesinlikle inkar etmişlerdi. Duruşmalarda politik platformlarını geliştirme olanağına kesinlikle sahiptiler. Ne var ki bunu yapmadılar ve politik platforma sahip olmadıklarım açıkladılar. Politik bir platformları olmadığını açıklarken her ikisi de, kuşkusuz, yalan söylüyordu. Bugün körler bile politik platformları olduğunu görüyor. Peki neden bir politik platforma sahip olduklarını inkar ettiler? Çünkü gerçek politik yüzlerini göstermekten korkuyorlardı, çünkü gerçek platformlarıyla, SSCB’de kapitalizmin restorasyonu platformuyla ortaya çıkmaktan korkuyorlardı; zira böyle bir platformun işçi sınıfı içinde nefret uyandıracağından korkuyorlardı.
    1937 Davasında ise, Pyatakov, Radek ve Sokolnikov başka bir yol izlediler. Troçkistlerle Zinovyevcilerin politik bir platformu olduğunu inkar etmediler. Belli bir politik platformu olduğunu kabul ettiler ve ifadelerini bunun üzerinde geliştirdiler. Fakat ifadelerini, işçi sınıfına, halka, Troçkist platformun desteklenmesi çağrısında bulunmak için değil, bu platformu halk düşmanı ve proletarya karşıtı bir platform olarak lanetlemek ve damgalamak için geliştirdiler. Kapitalizmin restorasyonu, Kollektif çiftliklerle Sovyet çiftliklerinin tasfiyesi, sömürü düzeninin yeniden kurulması, Sovyetler Birliği’ne karşı savaşı hızlandırmak için Almanya ve Japonya'nın faşist güçleriyle ittifak, savaş lehinde, barışçıl politika aleyhinde mücadele, Sovyetler Birliği’nin toprak bütünlüğünün parçalanması, bu arada Ukrayna’nın Almanlara, Uzak Doğu kıyı bölgesinin Japonlara verilmesi, düşman bir devletin saldırısı durumunda Sovyetler Birliği’nin askeri yenilgisini hazırlamak, ve bu hedeflere ulaşmak için zararlı faaliyetler yürütmek, yıkıcı eylemlere girişmek ve Sovyet iktidarı önderlerine karşı bireysel terör eylemleri yapmak, Japon-Alman faşist güçleri yararına casusluk faaliyeti yürütmek -bugünkü Troçkizmin Pyatakov, Radek ve Sokolnikov tarafından geliştirilmiş politik platformu işte budur. Troçkistlerin böyle bir platformu halktan, işçi sınıfından saklamak zorunda oldukları çok açık. Ve bu sadece işçi sınıfından değil, Troçkist taraftarlardan, hatta 30-40 kişiden oluşan bir avuç Troçkist, önderlikten bile saklanmıştır. Radek ve Pyatakov, platformun niteliği üzerine bilgi vermek amacıyla 30-40 Troçkistin katılacağı bir konferans toplanması için Troçki’den izin istediklerinde, Troçki bunu yasaklamış ve böyle bir “operasyon”un bölünmeye yol açabileceği gerekçesiyle, platformun gerçek niteliği üzerine bir avuç Troçkistin önünde konuşmanın bile amaca uygun olmadığını söylemiştir.
    Görüşlerini, platformlarını işçi sınıfından değil, aynı zamanda Troçkist taraftarlardan, hatta Troçkist önderlerden saklayan “politikacılar” -Troçkizmin bugünkü fizyonomisi budur.
    Bundan çıkan sonuç ise, bugünkü Troçkizmin artık işçi sınıfı içinde politik bir akım olarak tanımlanamayacağıdır.
    Bugünkü Troçkizm işçi sınıfı içinde politik bir akım değil, yabancı devletlerin casusluk organlarının hizmetinde çalışan zararlı unsurlar, bölücüler, casus ve katillerden oluşan ilkeden ve düşünceden yoksun bir çete, işçi sınıfının yeminli düşmanı olan bir çetedir.
    Bu, son 7-8 yıl içinde Troçkizmin geçirdiği evrimin tartışılmaz sonucudur.
    Geçmişteki Troçkizmle bugünkü Troçkizm arasındaki fark budur.
    Partili yoldaşlarımızın hatası, geçmişteki Troçkizmle bugünkü Troçkizm arasındaki belirleyici farkı görememelerinde yatmaktadır. Troçkistlerin uzun zamandan beri bir düşüncenin savunucusu olmaktan çıktıklarını çoktandır sadece Sovyet devletine ve Sovyet iktidarına zarar vermek için, casusluk ve vatana ihanet de dahil olmak üzere, her türlü iğrençliği, her türlü alçaklığı yapabilecek haydutlara dönüştüklerini fark etmediler. Bunu fark etmediler, dolayısıyla da, Troçkistlere karşı yeni tarz mücadeleyi kararlılıkla sürdürmek için zamanında değişiklik yapmayı beceremediler.
    V. GÖREVLERİMİZ
    ...
    Ekonomik başarıların sürekliliği ve sağlamlığının, tamamen partinin örgütsel ve politik çalışmasının başarılarına bağlı olduğu, bu koşul olmaksızın ekonomik başarıların temelden yoksun olduğu açıkça ortaya konmalıdır.
    4) Kapitalist kuşatmanın, Sovyetler Birliği’nin uluslararası durumunu belirleyen temel olgu olduğu hiç unutulmamalı, her zaman anımsanmalıdır.
    Kapitalist kuşatma sürdükçe, yabancı devletlerin casusluk organlarının Sovyetler Birliği cephe gerisine zararlı unsurlar, bozguncular casuslar ve teröristler göndermeyi sürdüreceği düşünülmeli; bu düşünülmeli ve kapitalist kuşatmanın, zararlı unsurların gücünü ve önemini küçümseyen yoldaşlarla mücadele edilmelidir.
    Yoldaşlarımıza, ne kadar büyük olursa olsun hiç bir ekonomik başarının, kapitalist kuşatma olgusunu ve bu olgunun sonuçlarını dünya yüzünden kaldıramayacağı kavratılmalıdır.
    Yoldaşlarımıza, partili ve partisiz Bolşeviklere, yabancı casusluk organlarının, zararlı, bozguncu ve casusluk faaliyetlerinin amaç ve görevleriyle, pratik ve tekniğiyle tanışma olanağı verecek gerekli önlemler alınmalıdır.
    5) Yabancı casusluk organlarının bozguncu, zararlı ve casusluk faaliyetlerinin en aktif unsurları olan Troçkistlerin, işçi sınıfı içinde bir politik akım olma niteliklerini çoktan yitirdiklerinin, uzun zamandan beri işçi sınıfının çıkarlarıyla uyuşan herhangi bir düşünceye hizmet etmedikleri, yabancı casusluk organlarının hizmetinde çalışan zararlı unsurlar, bozguncular, casuslar ve katillerden oluşan, düşüncesiz ve ilkesiz bir çeteye dönüştüklerinin yoldaşlarımıza gösterilmesi gerekmektedir.
    Bugünkü Troçkizme karşı mücadelede artık eski yöntemlerin, tartışma yöntemlerinin değil, yeni yöntemlerin, kökünü kazıma ve ezme yöntemlerinin uygulanması gerektiği gösterilmelidir.
    6) Bugünkü zararlı unsurlarla Şahti-dönemindeki zararlı unsurlar arasındaki fark; Şahti-dönemi zararlılarının teknik geriliklerinden yararlanarak yoldaşlarımızı teknik alanda aldatırken, parti üyelik kartına sahip olan bugünkü zararlıların, parti üyeleri olarak kendilerine duyulan güven sayesinde, insanlarımızı politik kayıtsızlıklarından yararlanarak aldattıkları, yoldaşlarımıza anlatılmalıdır.
    ...
    O nedenle eski şiar, tekniğin kotarılması şiarı, Bolşevizmin kavranması kadroların politik eğitimi ve politik kayıtsızlığın tasfiye şiarıyla tamamlanmalıdır.
    7) Ülkemizde sınıf mücadelesinin, ileriye doğru attığımız her adımla, giderek sönmek zorunda olduğu, sınıf düşmanının, elde ettiğimiz her zaferle uysallaşacağı yolundaki sakat teori parçalanmalı ve bir yana atılmalıdır.
    Bu sadece sakat bir teori değil, aynı zamanda tehlikeli bir teoridir; çünkü insanlarımızı uyuşturmakta; tuzağa düşürmekte, bu arada sınıf düşmanına, Sovyet iktidarına karşı mücadele için güç toplama olanağı vermektedir.
    Tam tersine ne kadar ilerlersek, ne kadar başarılı olursak yenilmiş sömürücü sınıfların artıkları o kadar öfkeye kapılacak, o kadar çabuk daha sert mücadele biçimlerine geçecek, Sovyetler Birliği'ne karşı o kadar çok alçaklığa girişecek ve yok olmaya mahkum edilenlerin son çaresi olarak, en umutsuz mücadele yollarına başvuracaklardır.
    Sovyetler Birliği’nde yenilmiş sınıfların artıklarının yalnız olmadıkları gözönüne alınmalıdır. Bunlar, sınır ötesindeki düşmanlarımızın doğrudan desteğine sahiptirler. Sınıf mücadelesi alanının SSCB topraklarıyla sınırlı olduğunu düşünmek yanlış olur. Sınıf mücadelesinin bir ucu SSCB sınırlan içindeyse, öteki ucu da çevremizdeki burjuva devletlerine uzanmaktadır. Bu, yenilmiş sınıfların artıklarının bilmediği bir şey değildir. İşte bunu bildikleri için gelecekte de umutsuz saldırılarını sürdüreceklerdir.
    Bunu bize tarih öğretiyor. Bunu bize Leninizm öğretiyor. Bütün bunlar gözönünde tutulmalı ve uyanık olunmalıdır.
    8) Sürekli olarak zarar vermeyen, çalışmalarında hiç olmazsa zaman zaman başarılar kaydedenlerin zararlı unsurlar olarak değerlendirilemeyeceğini ifade eden bir diğer sakat teori de un ufak edilip bir kenara atılmalıdır.
    Bu tuhaf teori, yaratıcılarının saflığını gösterir. Hiç bir zararlı unsur, kısa süre içinde yüzünün açığa çıkmasını istemiyorsa sürekli zarar vermeyecektir. Tam tersine, gerçek zararlı unsur, çalışmalarında zaman zaman başarılar da kaydetmelidir, zira zararlı unsur olarak varlığını koruması, kendisine güven duyulmasını sağlaması ve zararlı faaliyetlerini devam ettirebilmesinin tek yolu budur.
    Bu sorunun çok açık olduğuna, daha fazla açıklama gerektirmediğine inanıyorum.
    9) Ekonomik planların sistemli bir şekilde gerçekleşmesinin zararlı faaliyetleri ve zararlı faaliyetlerin sonuçlarını ortadan kaldırdığını ifade eden üçüncü sakat teori de parçalanmalı ve bir kenara atılmalıdır.
    Bu teori sadece şu hedefi güdebilir: Sadece kendi alanlarını gözönüne alan fonksiyonerlerimizin kendini beğenmişliğini okşama, onları sakinleştirme ve zararlı faaliyetlere karşı mücadelelerini güçsüzleştirme.
    ...
    Dördüncüsü: zararlı unsurlar zararlı faaliyetlerini en geniş biçimiyle genel olarak barış dönemlerinde değil, savaş öncesi dönemlerde, ya da bizzat savaş esnasında uygularlar. Varsayalım ki “ekonomik planların sistemli bir biçimde gerçekleşmesi”ni ifade eden bu sakat teoriyle uyutulduk ve zararlı unsurlara dokunmadık. Bu sakat teorinin sahipleri, bu zararlı unsurları ekonomimizin bağrında “ekonomik planların sistemli bir biçimde gerçekleşmesi”, sakat teorisinin kanatları altında rahat bırakırsak, herhangi bir savaş durumunda devletimize ne büyük zararlar verebileceklerini düşünebiliyorlar mı acaba?
    “Ekonomik planların sistemli bir biçimde gerçekleştirilmesi” teorisinin sadece zararlı unsurlara yarayan bir teori olduğu açık değil midir?
    10) Zararlı unsurları tasfiye etmek için Stahanov hareketinin ana aracı olduğunu ifade eden dördüncü teori de parçalanmalı ve bir kenara atılmalıdır.
    Sözkonusu teorinin amacı! Stahanovcular ve Stahanov Hareketi üzerine gevezelik ederek, farkettirmeden zararlı unsurları darbelerden korumaktır.
    ...
    11) Troçkist yıkıcıların artık yedekleri kalmadığını, son kadrolarını kullandığını ifade eden beşinci sakat teori de parçalanmalı ve bir yana atılmalıdır.
    Bu doğru değil yoldaşlar, Böyle bir teoriyi sadece naif insanlar düşünebilir. Troçkist zararlılar yedeklere sahiptir. Troçkizmin yedeklerini herşeyden önce, SSCB’de yenilmiş sömürücü sınıfların artıkları oluşturur. Ayrıca, Sovyetler Birliği’ne karşı düşmanca tavır içinde olan SSCB sınırları dışındaki bir dizi grup ve örgütler de Troçkizmin yedekleridir.
    Örneğin, üçte ikisi casuslar ve bozgunculardan oluşan karşı devrimci Troçkist IV. Enternasyonali ele alalım. Bu yedek sayılmaz mı yoksa? Bu casus enternasyonalinin, Troçkistlerin casusluk ve zararlı faaliyetleri için kadro devşireceği açık değil mi?
    Ya da, baş casus Troçki’ye Norveç’de sığınarak temin eden ve Sovyetler Birliği’ne karşı her türlü alçaklığı yapmasına yardımcı olan Şeflo alçağının grubunu ele alalım. Bu grup yedek sayılmaz mı yoksa? Bu karşı devrimci grubun Troçkist casuslara ve zararlılara bundan sonra da hizmet sunacağından kim kuşku duyabilir?
    Ya da bir başka grubu, Şeflo gibi bir alçağın grubunu Fransa'daki Souvarine’in grubunu ele alalım. Bu bir yedek, değil mi? Bu alçaklar grubunun, Troçkistleri, Sovyetler Birliği’ne karşı giriştikleri, casusluk ve zararlı faaliyetlerinde destekleyeceğinden kim kuşku duyabilir?
    Ve kendilerini tümüyle faşizme adayan Almanya’daki bütün bu efendiler, bütün bu Ruth Fischer’ler, Maslow’lar, Urbahn’lar, Troçkistlerin casusluk ve zararlı faaliyetleri için yedek değil midir yoksa?
    Ya da örneğin başlarında ünlü lümpen Eastman’ın bulunduğu Amerika’daki yazarlar çetesi; SSCB işçi sınıfını karalamakla geçinen bütün bu kalem korsanları Troçkizmin yedeği değil midir acaba?
    Hayır Troçkizmin son kadrolarını kullandığını söyleyen bu sakat teori bir yana atılmalıdır.
    12) Son olarak, biz Bolşeviklerin çoğunluğu oluşturduğu, zararlı unsurların ise azınlıkta kaldıkları için; biz Bolşeviklerin onlarca milyon insanın desteğine sahip olduğu, Troçkist zararlıların ise tek tük ya da düzinelerle insanın desteğine sahip olduğu gerekçesiyle, biz Bolşeviklerin bir avuç zararlı unsuru dikkate almaması gerektiğini söyleyen bir sakat teorinin de parçalanması ve bir kenara atılması gerekmektedir.
    Bu, yanlıştır yoldaşlar. Bu tuhaftan da öte teori, zararlı unsurlara karşı mücadelede beceriksizlikleri nedeniyle çalışmalarında fiyaskoya uğramış bazı yönetici yoldaşlarımızı teselli etmek, uyanıklıklarını yoketmek ve rahatça uyumalarını sağlamak için bulunmuştur.
    Troçkist zararlıların tek tük insanlar tarafından, Bolşeviklerin ise onlarca milyon insan tarafından desteklendiği doğrudur. Fakat bundan, zararlı unsurların davamıza ciddi zararlar veremeyecekleri sonucu çıkmaz. Fesat çıkarmak ve zarar vermek için çok sayıda insana ihtiyaç yoktur. Bir Dinyeper Elektrik Santralı yapmak için onbinlerce işçi harekete geçirilmek zorundadır, ama aynı santralı havaya uçurmak için belki bir kaç düzine insan yeter, daha fazla değil. Savaşta bir muharebeyi kazanmak için belki bir kaç kızıl kolorduya gereksinme duyulur. Ne var ki cephede kazanılmış bu zaferi yerle bir etmek için, ordu karargahında, hatta bir bölükte bir kaç casusun varlığı ve bunların harekat planlarını temin edip düşmana vermesi yeterlidir. Büyük bir demiryolu köprüsü kurmak için binlerce insan gerekir. Ama aynı köprüyü havaya uçurmak için bir kaç kişi yeterlidir. Böyle düzinelerce yüzlerce örnek verilebilir.
    Dolayısıyla bizim çoğunlukta oluşumuz, Troçkist zararlıların ise azınlıkta oluşu teselli nedeni olmamalıdır. Ulaşılması gereken nokta, saflarımızda hiç Troçkist zararlı unsurun kalmamasıdır.
    JOSEF STALİN
  • 360 syf.
    ·8 günde·Beğendi·9/10
    İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

    * Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

    Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

    1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
    2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
    3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
    4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
    5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epiktetus, Cicero, Seneca
    6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
    7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
    8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
    9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
    10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
    11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
    12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
    13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
    14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
    15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
    16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
    17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
    18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
    19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
    20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
    21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
    22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
    23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
    24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
    25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
    26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
    27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
    28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
    29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
    30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
    31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
    32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
    33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
    34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
    35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
    36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
    37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
    38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
    39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
    40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

    Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

    → Sokrates:

    ● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

    ● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam(o çağdaki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

    ● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

    → Platon:

    ● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

    ● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

    ● Platon'a göre felsefenin ana ereği(Erek:
    gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

    → Aristoteles:

    ● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristo, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

    ● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

    ● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

    → Pyrrhon:

    ● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç süphecilerinden olur kendisi.

    ● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

    ● Soğunkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikaye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır.(Bkz kaynak: Felsefenin Kısa Tarihi, Sayfa 34-35)

    → Epikuros:

    ● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

    ● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

    ● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

    → Epiktetus:

    ● Kendisi bir stoacıdır(Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

    ● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu(Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

    ● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

    → Cicero:

    ● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

    ●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

    ● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

    → Senaca:

    ● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

    ● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

    ●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

    → Augustinus:
    ● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

    ● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

    ● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

    → Boethius:
    ● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz:Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

    ●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

    ●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

    → Anselmus:
    ● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

    ● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

    ●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim, hem zihinde hem de gerçekte var olur.

    → Aquinas:
    ● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

    → Niccola Machiavelli:

    ● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

    ● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

    ● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

    → Thomas Hobbes:

    ● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

    ● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

    ● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

    → Rene Descartes

    ● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

    ● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

    ● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

    → Blaise Pascal:

    ● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

    ● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

    ● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.

    → Baruch Spinoza:

    ● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor(Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

    ● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir. Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

    ● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza'ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de, kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

    → George Berkeley:

    ● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

    ● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

    ● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

    → Gottfried Wilhelm Leibniz:

    ● Yeter neden ilkesini bulmuştur(Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

    ● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

    ● Tanrı her açıdan mükemmel bir bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

    → David Hume:

    ● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

    ● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

    ● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır(Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


    → Jean-Jacques Rousseau:
    ●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

    ● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

    ●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di­ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş­tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden. önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu.(Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 162)


    → Immanuel Kant:

    ● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

    ● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkan olmadığını savunur.

    ● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

    → Jeremy Bentham:

    ● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

    ● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

    ● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

    → Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

    ● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

    ● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

    ● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

    → Arthur Schopenhauer:

    ● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

    ● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

    ● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

    → John Stuart Mill:

    ● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı(Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

    ● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı(Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

    ● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

    → Charles Darwin:

    ● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

    ● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

    ● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini(çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

    → Søren Kierkegaard:

    ● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenak'a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

    ● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır(Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi­ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

    ● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

    → Karl Marx:

    ● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

    ● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

    ● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

    → Friedrich Nietzsche:

    ● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

    ● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

    ● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların(Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

    → Sigmund Freud:

    ● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

    ● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

    ● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

    → Bertrand Russell:

    ● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

    ● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

    ● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

    → Alfred Jules Ayer:

    ● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

    ● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

    ● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

    1-) Tanımı gereği doğru mu?
    2-) Empirik(Bkz:Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

    → Jean-Paul Sartre:

    ● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

    ● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

    ● Sartre’nin felsefesi varoluşculuk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

    → Ludwig Wittgenstein:

    ● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

    ● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

    ● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

    *Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

    → Hannah Arendt:

    ● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

    ● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapda derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

    → Karl Popper:

    ● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

    ● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    ● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


    → Philippa Foot:

    ● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren okadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? - Felsefenin Kısa Tarihi - Sayfa 322-323)

    ● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

    → Jarvis Thomson:

    ● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

    ● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

    → John Rawls:

    ● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

    ● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

    ● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

    → Peter Singer:

    ● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

    ● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

    ● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

    Son.