• 76 syf.
    ·1 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Didem Madak 23 Temmuz'u 24'üne birleştiren gece hayata gözlerini yumduğunda 3 kitap bırakmış ardında - bir de 3 yaşında Füsun'u. Annesi gibi genç yaşta ölmüş, 40'lı yılların daha başında. Ve 2011'den itibaren her yıl insanlar tanımaya başlamış Didem'i. Açıkçası şu an Türk edebiyatının en çok okunan bayan şairi diyebiliriz kendisi için. Nilgün Marmara var bir de kendisi gibi erken yaşta kaybettiğimiz, intihar gerçi o.

    Peki neden 70 sayfalık bu kitabın tamamı onlarca kez alıntılarda paylaşılıyor Didem Madak edebiyat dergilerinde sürekli öne çıkarılıyor, her yerde ismi geçiyor. Gerçekten bunu hak ediyor mu, yoksa erkek egemen şiir dünyamızda, sırf kadın olduğu ve erken yaşta göçtüğü için pozitif bir ayrımcılık mı uygulanıyor kendisine?

    Sadece kendi izlenimimi aktarabilirim burada. Ama eminim kendisiyle ilgili düşünceler genelde benzerdir. Ben şiiri Cemal Süreya ile tanıdım ve sevdim , daha önce de söylediğim gibi. Okulda benim doğduğum köylerde vb. vardı tabi de herkesin hoşuna giden ama o yıllarda romantik insanlar yoktu fazla, şiir eh işteydi. Sevince ama Cemal Süreya oldu. Yıllar sonra sevdiğim bir arkadaşım gösterince, Didem Madak'la ilgili bir dergiyi - klasik ukala erkek tavrıyla- baktım biraz ama fazla da girmedim yazılara, ölmüştü zavallı, Allah rahmet etsindi, diğer şairler gibi çiçekli böcekli şiirleri vardır diye düşünmüştüm. Hatta arkadaşım biraz okumuştu da fazla dinlememiştim herhalde.

    Sonra ama, belkide o davranışımın verdiği vicdan azabıyla araştırdım biraz internette şiirlerini. Siz aşktan ne anlarsınız bayımla, Pollyanna'ya mektup'u okumuştum başta ve gerçekten etkilenmiştim. Mutlu mutlu okurken şiirleri o kelime aralarında insana batan şeyler, beyni kalbi her şeyi ele geçiren dizeler vardı. O gün bayağı okudum internette, şiir yazan ama şiir sevmeyen benim en sevdiğim şair olmuştu belki o an Didem Madak.

    Neyse kısaca, her türlü övgüyü hak eden birisi bence, kadınlar kendilerinden bir şeyler buluyorlardır belki, hiç anlamam. Ama biz erkeklerin de içini dağlıyor. Ahlar ağacında 9-10 tane şiir var topu topu , en uzunu kitaba ismini veren Ah'lar ağacı- 20 sayfalık şiirin her satırında ayrı dağılıyorsunuz, bazen ustura gibi kara bir tren geçiyor içinizden, bazen küçük bir kızın bebeğine göz yaşı arıyorsunuz. Bir kadın var karşımızda, üzgün bir kadın, umutlu ama yalnız, annesini özleyen hasta bir kadın, çokomel kağıtlarını tırnaklarıyla düzelten kara yazgılı bir kadın. Sadece AH diyen bir kadın, hayatın onca sillesine AH diyerek meydan okuyan. Seviyorsunuz o kadını, bir şey yapamasanız da onunla karşılamak istiyorsunuz üzerine gelen her şeyi. Sonra da öldüğü aklınıza geliyor ve susuyorsunuz.

    Özetle, Didem Madak şu aralar bıraktığı az sayıda şiirine rağmen Türkiyenin en çok okunan şairlerinden biriyse, kesinlikle Türkiye'nin iyi şairlerinden birisi olması sebebiyledir. Ya da bizim gibi şiirden anlamayan, ama güzel şeyleri seven insanlar yüzünden.
  • 88 syf.
    ·1 günde·Beğendi·8/10
    Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    Nasıl ki milletler arasında savaş olduğunda buna dünya savaşı deniyorsa, insan ilişkileri konusunda sadece insanlar arasında gerçekleşen dünya savaşları da vardır.

    Edgar'ın annesinin yaptığı şeyi unutturmaya çalışması "bastırma"yı ve "bahane bulma"yı, kendi suçunu sanki kendisinin değilmiş gibi göstermesi "yansıtma"yı, kitabın sonunda yaşanılan onca olaydan sonra edinilen buruk zafer "telafi etme"yi, annelik sorumluluğuna sahip birinin tamamen annelikten uzaklaşması "karşıt tepki geliştirme"yi, annenin sıkıcı hayatına özenti bir heyecan katarak kendini başarıya ulaşmış gibi göstermeye çalışması "özdeşim kurma"yı, anneyi tavlamaya çalışan baronun bütün hareketleri "hayal kurma"yı, Edgar'ın yaşadığı ruhsal kaos ve sonunda kendinden uzaklaşması "kaçma"yı, asıl tepkinin barona verilmesi gerekirken çocuğa veriliyor olması "yön değiştirme"yi, Edgar'ın annesinin ve adamın onca iyi hareketinden sonra yaptıklarını bir türlü kabullenememesi "yadsıma"yı, Edgar'ın ne olursa olsun kötünün iyisi bir sonuca kavuşmayı "pollyanna"cılığı temsil ediyor. Yani bu kitabın adı Yakıcı Sır değil de Zweig ile Savunma Mekanizmaları Manifestosu olsaydı hiç şaşırmazdım.

    Ayrıca yine bir şarkı çaldı aklımda tabii kitap boyunca. Bunda kitabın kapağıyla beraber kitabın içeriği de etkili oldu. Bu da Ok Go grubunun Skyscrapers adlı şarkısının özellikle de klibiyle oldu.

    https://www.youtube.com/watch?v=Rb4lgOiHBZo
    Sanki duvardaki renk Edgar'dı da annesiyle baronun davranışları Edgar'ın yaşantısına hep yakın gibi görünmesine rağmen durmaksızın bir kaçış içeriyordu. Edgar'ın bir duvar gibi statik göründüğünü, sadece bir çocuktan ibaret olup düşüncelerinin olgunlaşmadığını düşünüyorlardı. Fakat Edgar'ın ruhunun rengi de hep aynıydı onlarla başından beri. Sadece annesiyle baronun yaptığı o tehlikeli kumara yakın dansı başından beri sabırla izledi. Fakat babanın verdiği o değişmez otorite her ne olursa olsun tekrar ortaya çıkar. Biz de genelde gördüğümüzü sanırız fakat bir süre sonra yaptıklarımıza karşı aslında ne kadar da kör olduğumuzu fark ettiğimizle kalırız. Ama siyah renkten başlayıp beyaz renge doğru giden hayatlarımız vardır aslında. Bir anne karnında simsiyah bir çevre içinde dönüp dururuz ve bir süre sonra beyaz bir dünyaya gözlerimizi açarız. Nasıl ki şu görselde olduğu gibi http://fenokulu.net/kavramresim4/Image-16.jpg beyaz renkten sayısız renk ortaya çıkıyorsa, bizim bu gözlerimizi açmayı seçemediğimiz ve rengini beyaz sandığımız dünyadan gelen o keskin ve bizim daha hayatın en başında ağlamamızı sağlayan ışık da prizmamız olan ruhumuzdan geçip zamanla çeşit çeşit renkler olan aşklar, öfkeler, zevkler, nefretler, hüzünler, şaşkınlıklar ve yaşanmışlıklara dönüşüyor.

    Olay sadece kör olup olmamakla ilgili. Bahsetmeye çalıştığım şey de fiziki körlükten öte manevi körlük zaten. Kalp bile düz bir çizgide devam edemiyorken ruhumuzun devinimlerinin de dümdüz olmasını bekleyemeyiz. Ruhlarımız da başka insanlarla iletişimde, ilişkide, herhangi bir deneyim üstünde olurken dünya savaşları yaşayacak. Herkesin kazanmayı arzuladığı bu savaşta bizim de savunma mekanizmalarımız olacak saldırılarımızdan fazla. Herkes Bukowski'nin de dediği gibi "Benim anlamadığım bir şeyi anlamışlardı sanki." psikolojisinde yaşıyor olacak. Bir yerde sevgiyi ararken zulümle, merhameti ararken nefretle, zevki ararken pişmanlıklarla karşılacağız. Ama sonuçta bir arayışta olacağız. En güzeli de bu değil mi zaten? Sonuçların verdiği o keskin sayısal birimlerin dışında sürecin ve arayışın verdiği o belirsiz ve ruhumuzu daima canlı tutan sorgulama ihtiyacı en değerli şey değil mi? Sorgulamalarımız olmasaydı Zweig bu kitabı yazıp sadece bir çocuk karakter üzerinden siyasi göndermelere, psikolojik tahlillere, anne-baba-çocuk ilişkilerine ulaşabilir miydi? Diplomalarımız olur her zaman ama üzerlerinde sorgulayışlarımızın notu yazmaz hiçbir zaman. Onun içindir ki günlük rutin ve heyecansız hayatlarımız için kullanacağımız, üzerinde birtakım sayılar yazan kağıt parçalarından başka bir şey bilmeyiz biz.

    Bir kenarda oturup zamanında çokça vakit geçirdiğimiz insanları, nesneleri, olayları, şehirleri, dersleri, okulları ve işleri düşüneceğiz. Bunların hepsinin birbirleriyle uyum içinde yaptığı o sırlı dansı anlamaya çalışacağız. Pek tabii ki meraklı kişiler için bu biraz anlamsız gelecek. Edgar gibi Malala gibi Atatürk gibi sadece kendimiz için değil aynı zamanda başkalarının da mutluluğu için çalışacağız. Bir kenarda otururken aslında beynimiz de bir o kadar bir kenarda oturmayacak. Hep düşüneceğiz, hep düşüneceğiz ve hep düşüneceğiz ki artık şu sonsuz evrenin sırlarını çözmeye çalışmaktan beynimiz patlama noktasına gelecek. Ve bu o kadar değerli bir patlama sınırı ki sayın Hiroşima'nın kıskanmasıyla sonuçlanacak. Öldüren cinsten değil de tam tersine daha çok yaşatan, daha çok renklendiren ve ruhundan çiçek açtıran cinsten reaksiyonlara sebep olacak şekilde. O kadar dokunaklı olacak ki güzel olmasına gerek kalmayacak. Ve o kadar doğru bir hareket olacak ki cesaretle yapılmasına gerek kalmayacak.

    Yine de sırları olmalı insanın başka insanlardan saklamaya çalıştığı... Yoksa ne anlamı kalırdı sadece onun üzerinde yaşam olduğunu sandığımız dünyanın?
  • Sana bu son mektubu,
    Artık senden mektup beklemediğimi söylemek için
    yazıyorum Pollyanna
    son şiirini yazmaya cesaret edememiş bir şair olarak.
  • 540 syf.
    ·12 günde·5/10
    1Q84 - 1. Kitap incelemem #46340632
    1Q84 - 2. Kitap incelemem #46690365

    3 kitabı okuyup seriyi tamamladım. Aklımda tek soru
    ''BEN BU KİTABI (1Q84) NEDEN OKUDUM???''
    Bu kitabı okuyacaklara tavsiyem: OKUMAYIN..

    İlk iki incelememde de olduğu gibi bir takım bilgiler ve spoiler içeriyor.
    Önce biraz 3. kitaptan bahsetmek istiyorum. Bilindiği üzere ilk iki kitapta Tengo ve Aomame ikilisinin kavuşma süreci acaba kavuşabilecekler mi? Aralarında ne gibi engeller var ve bu engelleri aşmak mümkün mü düşüncesi içinde geçiyordu. Görevler tamamlanmış, her ikisi için de iç sesinin dinlediği gibi farklı diyarlara gidip gereken zorluklar aşılmıştı oysa. Kitabın içimde bıraktığı muammalar zincirinin ucu hep açıktı ve hala açık bir şekilde duruyor. Kitap tam ortalarında tamamen kopuyor. Baskıdan dolayı mı yoksa yazarın kendi tercihi mi böyleydi bilmiyorum ama olaylar zinciri Tengo ve Aomame açısından bir ileri iki geri şeklinde dengesini yitirmiş bir haldeydi. Kitaba heyecan katan tek şey Uşikava karakterinin olaylara etkin bir şekilde dahil olmasıydı. Zekası ve yetenekleriyle, gerçekten fark yaratabileceğini düşünmüştüm ama yazar ne yazık ki bu karakterin de hakkını verememiş bence. İlk kitaptan beri bahsedilen 'Little People' diye diye kafayı yedirdiği ''Havadan Pupa'' olayı ise, gölgede kalmış karpuzdan başka hiçbir şey değil. Kitabın ana olayı diye tahmin etmiştim oysa ben bu dünyayı ve bu 1Q84 dünyasında olanları. Bu karmaşanın 3. kitapta çözülüp artık bir sonuca ulaşmasını umuyordum ama Murakami beni şaşırtmadı ve sonuç FOS çıktı. 3. Kitap için diyeceklerim kısaca bu kadar.

    Şimdi gelelim 3 kitabın ortalaması bir incelemeye. 3 kitap ve tam 1.440 sayfada hiç mi aklıma kazınacak bir olay ya da edebi açıdan elde avuçta tutulacak, okudum deyip tadı damağımda kalacak bir olay yaşanmaz? Sen 3 kitap boyunca ver gizemi ver ucu açık olayları biz de hevesle okuyalım, acaba şimdi ne olacak? haydi bakalım bu zorluğun altından nasıl kalkacak? diye düşünürken her şey tren rayına oturmuş gibi yolunda gitsin ve kitap birden Pollyanna oluversin. Tengo'nun düşmanları ve peşindeki kişiler, utanmasa giderken yoluna güller dökecekmiş gibi bir izlenim bıraktı kitap bende. Çok fazla kendini yormamış bence yazar bu kitabı yazarken. Hayal gücünde oluşturduğu Little People'ları yerleştirecek bir yer bulamamış ve bir işe yarayacak hale getiremediği için her şey böyle askıda kaldı, karakterlere ne oldu ve hangisi nereye gitti? bir sürü belirsizlikle yine bir Murakami kitabı bitti gitti. 3. kitabı tamamen bitirmek için yazdı diye düşünüyorum. 3 kişinin gözünden olaylara bakmak insanın canını bir süre sonra sıkıyor. Akış bozuluyor ve olayların akışını da gereksiz cinsellikle süslemesi çok absürttü bence. En duygusal anlarda araya giren cinsellik. Özellikle tüylere pek düşkün bir yazar olduğunu sanıyorum kendisinin. Bolca yer vermiş kitabında da. Bu, inceleme olduğu kadar eleştiri niteliği de taşıyor tabii ki. Tamamen kişisel görüşlerim. Okuyan herkeste farklı etki bırakabilir. Bunu dikkate alarak okuyup değerlendireceğinizi düşünüyorum.

    Bu kitap büyük bir hüsran ve hayal kırıklığından başka hiçbir etki bırakmadı bende. Bundan önce Rüzgarın Şarkısını Dinle , Sputnik Sevgilim ve 1Q84 üçlemesini okudum. Bundan sonra herhangi bir eserini okumayı düşünmüyorum. Medyanın abartılı bir şekilde şişirdiği ve (benim için) ekstra hiçbir özeliği olmayan bir yazar olduğundan hiçbir şüphem kalmadı.
  • Sana bu son mektubu,
    Artık senden mektup beklemediğimi söylemek için
    yazıyorum Pollyanna
    Son şiirini yazmaya cesaret edememiş bir şair olarak.