• 224 syf.
    ·4 günde·Beğendi·9/10
    Marquis de Sade’nin 1795 yılında yayınlandığı, Türkiye’de 2003 yılında çevrilip basılan, basıldıktan sonra halkın ar veya hayâ duygularını incitmesi ve cinsi arzuları istismar eder nitelikte yayın yapması gerekçesiyle 'müsadere ve imha' kararı ile toplama emri çıkartılıp toplatılıp yok edilen, dönemin Fransız politik rejiminden kesitler sunarken “cinsellik” olgusunu delik deşik eden bir kitabı.
    Yedi diyalogdan oluşan kitapta genç bir kıza libertenlik eğitiminin verilmesi anlatılıyor. Özgür ve özgün düşüncenin doruk noktası olarak kabul gören kitapta bu eğitimlerden başka birçok konudan bahsediliyor. Metafizik, bireysellik, ahlak, din, tarih, felsefe, şiddet, etik değerler gibi birçok noktaya değinen kitap dünya dillerine çevrilip milyonlar satmış ve birçok kez sinemaya uyarlanmış.
    Aslında Sade kendisi için şunu der:
    "Evet, ben bir libertenim, itiraf ediyorum, bu konuda akla gelebilecek her şeyi düşündüm; ama düşündüğüm, tasarladığım şeyleri elbette yapmadım ve kesinlikle de yapmayacağım. Ben bir libertenim, adi, suçlu ya da katil değil."
    Cinselliğin şarkılarda söylendiği gibi açık bir kapı ve sansür mevzusunun koca bir delik olduğu ülkemizde, eğer düz beyinli insanların olduğu kaçınılmaz bir geçekse, cinsel içerik ihtiva eden kitaplar illa bir dönem yasaklı damgası yiyorlar. Bardağın boş tarafından bakmanın bir alternatifsizlik olarak aksedildiği toplum yapımızda bu düz beyin sahibi insanların yorumuyla evet, Yatak Odasında Felsefe insanın sapmasına, sapkınlığın artmasına sebep olacak bir kitap. Evet, kitap ciddi anlamda duygularımızla kötü anlamda oynuyor, bizi baştan çıkarıyor; onu da geçelim dinsel kavramları şöyle bir oturup düşünmemizi hatta bu kavramlara karşı çıkmamızı sağlıyor. El sürülmeyecek, yakılacak, bir daha da adı söylenmesi yasaklanacak bir kitap.
    Bardağın diğer tarafında ise tüm aforizmaları altüst eden, tabuları yıkan, araştırmanın dibine vurmuş, öğreten, düşünmemizi ve seçmemizi sağlayan bir edebiyat ürünü var. Üstelik bu özgün ürün kendinden “liberten” olarak bahseden bir kafanın mahsulü. Kara mizah ve estetik öğelerin yanında özgür düşünceyi sonuna kadar destekleyen, doğayı yücelten hatta şiddetin bile doğallığını savunan bir yazar, bir kitap. Ve yazılanlardan “büyük fikir” olarak bahseden ve bu fikirleri kendi ağzıyla yapmadığını ve yapmayacağını söyleyen bir insan.
    Kitabın arkasında şöyle yazar ve düz kafalıların sorularını kendi deyimiyle yanıtlar:
    “Büyük fikirler yüzünden ahlakı bozulacak kişiye yazıklar olsun! Felsefi düşünceler içinden yalnızca kötü olanları çekip almayı bilen, ahlakı her şeyle bozulan bu kişilere yazıklar olsun! Bunların ahlakının Seneca ya da Charron okuyarak da bozulmadığını kim ileriye sürebilir? Ben asla onlara hitap etmiyorum!”
    Ayrıntı Yayınları’nın yeraltı edebiyatı dizisinden çıkan 190 sayfalık kitap sadece kendini tatmin etme arzusuyla kavrulan bireyler için değil, özgür yazmanın ne demek olduğunu öğrenmek isteyenler için önemli bir eser. Sade’nin başyapıtı.
    Çünkü Sade, okunmaya değer bir yazar ve Dostoyevski gibi sayısız yazara ilham kaynağı olmuş önemli bir yaratıcı.
    Umuyorum kitabı okurken sadece teorik ve pratik seks dersleri eğitimi gibi algılanmaz. Zira kitapta cinsel organ uzunluğundan tutun da grup seksin pozisyonlarına kadar her türlü sapkınlık mevcut.

    Marquis De Sade okumaya başlamadan önce Kafka, Nietzche, Sartre ve hatta Dostoyevski'nin başucu yazarı olduğunu ve Sade'dan çok etkilendiklerini bilmenizde fayda var

    Etkilenmeniz ve etkilenmemeniz dileğiyle. İyi okumalar.
  • Etik, varoluşu her zaman aşkın degerlere yükleyen Ahlak'ın yerini alır. Ahlak, bir Yaıgı sistemi olan, Tanrı yargısıdır. Ama Etik yargı sistemini tersine çevirir. Degerlerin çatışmasının yerini (İyilik-jötülük), varoluş kiplerinin (iyi-kötü) niteliksel farklılıgı alır.
  • Pratik anlamıyla İslam, Müslümanların; yoksul ve yoksunların iyi davranış gördükleri adil, eşitlikçi bir toplum yaratması anlamına gelir. Kuran'ın ilk ahlaki mesajı basittir: zenginlik biriktirmek ve kişisel servet yığmak yanlıştır, insanın zenginliğinden belirli bir oranı fakirlere vererek toplumun refahını paylaşması iyidir. Zekat, namazla birlikte; İslamın beş temel "direği"(rükn) de ikisidir. İbrani peygamberleri gibi, Muhammed de, tek Tanrı'ya tapınmanın sonucu olarak sosyalist diyebileceğimiz bir etik vaaz etmiştir. Tanrı konusunda zorlayıcı öğretiler yoktur: gerçekten de Kuran teolojik, kurgular konusunda fazlasıyla kuşkucudur kimsenin gerçeğini bilemeyeceği ve kanıtlayamayacağı konularda kendi başına ve aklından tahmini akıl yürütmelerde bulunması zann olarak reddedilir.
  • Eger Etik ve Ahlak aynı temel kuralları farklı şekilde yorumlamakla yetinselerdi, aralarındaki ayrım sadece kuramsal olacaktı. Ancak durum böyle degildir. Spinoza bütün yapıtında bıkıp usanmadan üç tür kişilik oldugunu bildirir: Kederli tutkuların insanı; kendi iktidarını kurmak için bu kederli tutkulara ihtiyaç duyan ve onları sömüren insan; ve insanlık durumundan ve genel olarak insanın tutkularından dolayı kederlenen insan (bu kişi bu tutkulardan tiksindigi ölçüde, bu tutkularla alay da edebilir, bu alay aslında kötü bir gülüştür). Köle, despot ve papaz..., ahlaksal üçlü.
    Gilles Deleuze
    Sayfa 34 - Norgunk yayıncılık
  • 248 syf.
    ·Puan vermedi
    Judith Butler; feminist felsefe, queer kuramı, siyaset felsefesi ve etik dallarına katkı sağlamış Amerikalı postyapısalcı filozof. Kaliforniya Üniversitesi, Berkeley'de Retorik ve Karşılaştırmalı Edebiyat bölümlerinde profesör olmanın yanı sıra European Graduate School'da Hannah Arendt Felsefe Profesörü'dür.
     Etkilendiği kişiler ise Michel Foucault başta olmak üzere, Simone de Beauvoir, Sigmund Freud, Jacques Lacan'dır.

    Kitapta yazar "beden"i şöyle değerlendirmektedir; Beden statik bir fenomen değildir. Bir yönelmişlik hali, yöneltimiş bir güç ve bir arzu halidir. Beden tüm yaşamsal mücadelelerin çabaların yaşanılıp deneyimlendiği bağlamdır. Beauvoir 'kadın doğulmaz kadın olunur' derken, bu 'oluş' hali cisimsizleşmiş bir özgürlük durumundan kültürel bedensellik/cisimlilik haline bir geçiş olarak düşünülmemelidir der Butler. Bir kimse en başından beri bir kişinin bedenidir ve ancak bundan sonra birinin toplumsal cinsiyeti olabilir.Yaşantılanan ve deneyimlenen cinsiyetimiz de başından beri toplumsal cinsiyetlidir.
    Yani bilinç her zaman bedenli bir bilinçtir ve bu beden de en başından beri cinsiyetli bir bedendir. Ama başından beri cinsiyetli bir beden oluşumuz içsel veya 'doğal' addedilen bir özle dünyaya geldiğimiz anlamına gelmez. Bu 'öz'e sahip olduğumuz beklentisi dilsel ve tarihsel olarak kurulmuştur. Erkek ya da dişi olarak sınıflandırılırız ve toplum bu kategorilere göre bedenli varlığımızdan dolayı bizden bir takım beklentiler içerisine girer. Hangi kategoriye ait olduğumuza biz karar vermiyoruz belki ama toplumsal cinsiyet performansımızı bu beklentilere bağlı olarak oluşturmakta bedenli bilincimizin bir tercihi olacaktır. Fakat Butler'a göre sorgulanması gereken bu ikili 'cins' kategorisinin kendisi olmalıdır.

    Cinsiyet kategorilerinin üç farklı söylemsel bağlamda soykütüksel eleştirisini yapan Butler, bedensel kategorileri doğallıktan çıkarma ve yeniden imlemeye yönelik bir strateji olarak bir dizi parodik pratik betimliyor ve öneriyor; bu pratikleri, beden cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve cinsellik kategorilerini kesintiye uğratan ve bunların altüst edici bir biçimde yeniden imlenip ikili çerçevenin ötesinde çoğalmalarına vesile olan toplumsal cinsiyet edimlerine dair performatif bir kurama dayandırıyor.

    Butler diyor ki, çalışmasının bütününde, cinseliğin tek anlamlılığını, toplumsal cinsiyetin iç tutarlılığını ve hem cinsiyet hem toplumsal cinsiyet için geçerli olan ikili çerçeve, eril ve heteroseksist baskının çakışan iktidar rejimlerini, pekiştirip doğallaştıran düzenleyici kurgular olarak ele almıştır; bedeni ise imlenmeyi bekleyen hazır bir yüzey olarak değil, siyasi olarak imlenip sürdürülen bir dizi bireysel ve toplumsal sınır olarak değerlendirmektedir.

    Kitap üniversitelerde yüksek lisans ve doktora derslerinde okutulan bir kitap biçimsel olarak incelediğimizde ise dili ağır bunda çevirinin de etkisi yadsınamaz ve ihtiva ettiği alanla ilgili terimler çok fazla ve akademik dille yazılmış bir kitaptır okumaya başlamadan önce cinsiyetle ilgili yeterli okumanın yapılması, alanla ilgili terimlerin öğrenilmesi gerekmektedir. Bu alanla ilgili çalışma yapanların oldukça faydalanacağı bir kitap fakat akademik çalışma şeklinde olduğu icin roman okur gibi okunmuyor.Keyifli okumalar.
  • Meselenin gazetelere havale olmasından evvel, son bir kaç yıldır, çıktığımız üniversite gezilerinde sotasında cam kenarı için kitap bulunduran arkadaşlarımızla ve kantinde Malbaro-Light - Araba anahtarı - Cep telefonu troykası yerine masada kitap tutmayı yeğleyen arkadaşlarımızın yeni gözdesi Kavgam'dı. Kitap yalnızca bilgilenme aracı değil, sahibinin hedef kitlesine vermek istediği bir zarf, bir mesaj, bir göz kırpması da olabildiğinden, ilkin, piyasacı arkadaşlarımızın kof bir marjinalazisyon hamlesi deyip, geçmiştik.
    Oysa vakit ilerledikçe, önce vakıf üniversitelerinin sosyal bilimler bölümlerindeki öğrencilerine ücret karşılığı ödev yapan arkadaşlarımız tuhaf istekler almaya başladıklarını, "Ödevi basit yapın da hoca anlamasın" klasiğinin yanı sıra "Bir de Kavgam'a referans olursa sevinirim" opsiyonunun da eklendiğini ve bunun sık yaşandığını şaşkınlıkla paylaştılar. Meseleyi deşince, sınıftaki tartışma bölümlerinde öğrencilerin kitaba sıklıkla referans verdiğini ve bu kitaptan yola çıkarak tartışmalar yaşandığını, ödevde bu kitaba yer verilirse ödevin öğrencinin kendisi tarafından yapılmadığının anlaşılmaması için sigorta teşkil edeceğinden bunun söylendiği anlaşıldı. Sonra popüler internet sitelerinde, forumlarda ve mail gruplarında kitaptan alıntılarla karşılaşmak sıradanlaştı. Kavgam'ın bulunmadığı kaçak kitap tezgahı kalmadı. Ve nihayet 17 Mart günü, Ülker-Maccabi Tel-Aviv basketbol maçında en büyüğü taş çatlasa 17 yaşında olan 120 kişilik bir grup,
    Maccabi trübünlerinin tam karşısına mevzilenerek maç boyunca Nazi selamıyla "Yaşasın Hitler!" sloganı atıyor, tüm tribün, polisler, biri "bok" dese elindeki mikrofonuyla "alooo, ayıp oluyor" diye gürleyen görevli susuyor, şaşırmıyor, oralı bile olmuyordu.
    Kavgam'ın çok satan olmasından hareket edip analizlere girişmenin pahası ucuz, kalitesiz bir Adornoculuk'a düşebilme ihtimali: bu veriden yola çıkarak gençliğin faşizme kaymakta olduğuna, Yahudi düşmanlığının siyasileşebileceğine ve Kürt düşmanlığının hortlamasına ulaşmak, ki bu yönde yeteri kadar emareyi üretebilmiş olmamıza karşın, toptancı ve bonkör değerlendirmeler.
    Yine, Kavgam'ın çok satan olmasını Emre Aközgil bir hoyratlıkla kitabın ucuzluğuna, gençliğin kanıkaynarlığına, Türkiye'de tirajla okunma oranı arasındaki meçhul korelasyona, çevreye marjinal poz yapma kapasitesine ve Hitler'in psikolojisini öğrenme merakına indirgeyip görmezden gelmek de, ki bu yönde yeteri kadar emraye sahip olmamıza karşın, tutumlarla siyasal yönelimler arasındaki bağı ıskalayan ve baştansavıcı değerlendirmeler.
    Üniversite öğrencilerinin bu kitabın barındırdığı söylemi belki her zaman benimsemesinin değil ama kesinlikle merak etmesinin ardında yapısal bir neden var.
    Kavgam, İdeolojik ayrımların anlamsızlaştığı ve gitgide siyasetin küresel sisteme
    entegrasyonu ve oryantasyonu regüle eden bir tür teknisyenliğe dönüştüğü kabûlu karşısında, yaşamakta olduğu düzenden memnun olmayan, artık bu düzenden her neyi kast ediyorsa onu adeletsiz, acımasız ve yanlış bulan üniversite gençliği için yalnızca tuzukuru bir analiz değil aynı zamanda sorunların çözüm yolunu da gösteren bir yapıt. Hele hele, ABD-İsrail ittifakının uluslararası politika mecrasındaki çözümsüzlüklerin, sorunların, alicengizlerin nedeni olarak gören, devasa Sebataycı-anti-semit litaratürden etkilenmiş bir gençliğin nazarında, Hitler'in kesif anti-semitizmi, dünyayı milletler arasındaki menfâat yarışı olarak yorumlaması ve "acırsan acınacak duruma düşersin" mottosuyla kafasındaki dünyayı anlamalandırması için birebir.
    Yukarıdaki, ancak kısmî olarak doğrulanabilir, betimlemelerde sıkışıp kalmamak, daha gelişkin neden-sonuç ilişkileriyle dünyayı kavramaya çalışmak gerektiğini biliyoruz. Nedensellikleri kurgularken dünya politikasının karmaşık yapısını kabullenmek, tikele özgülük marjı tanımak, farklı ekolleri incelemek çok fazla zaman, sabır, zahmet ve irade gerektirdiğinden, artık temel gayesi mezuniyetinin ertesinde içine sindirebileceği bir iş bulabilmek için piyasa koşullarına uyum sağlama yarışında geride kalmamak olan bu gençlikten beklenebilir mi ? Olguların görünen aldatıcı yüzüyle uyumlu gözüken, ilkelleği paçalarından akan yıkıcı varsayımların kısa sürede zahmetsizce düz mantıkla anlaşılabilecek basitliğini barındıran Kavgamve türevi kitaplar ve tezler, yarından umudu azalan, piyasa koşullarında arzuladığı geleceği kuramayacağını düşünen gençliğin içerisinde yaşadığı topluma baktığında ister istemez kapılacağı benzer bir sosyal-Darwinist yorumla çakışırken yedeğinde tutacağı bir kitap olduğunda şaşırmamak gerekiyor.
    Üniversite öğrencilerinin, tüm öğretim hayatlarını yüksek not ortalamaları tutturmak, hiç bir yazı beyhude etmeden çok uluslu şirketlerde stajlar yapmak, sektörün belli başlı dergilerini takip etmek, kulüpler aracılığıyla konferanslara katılıp içeridekilerle sıcak temas kurmak, kişisel gelişim seminerlerine katılmak yoluyla tüm enerjisini, birikimini ve konsantrasyonunu piyasanın kendisinden beklediği koşullara uydurma, yoksa işsiz kalma, tehlikesi karşısında giriştiği CV sosyalleşmesiyle tümden bir kariyer ideolojisi tarafından kuşatılmış halde. Eskilerin verimsiz nostaljik hayıflanmalarıyla eskiden genç dediği, sistemin içerisine henüz girmediği için ona dışarıdan muhalif de olabilen gençlik artık piyasanın yüksek standartlarını entegre olabilmeye harcıyor zamanını. İçlerinde yine de siyasete karşı soğuk kalmayanlarının bu 'performans terörü' kıskacında, analitik okumalar yapmalarını beklemek güçleşiyor her gün.[1]

    KAVGAM’IN TEHLİKESİ

    Kavgam'ın yaratacağı tehlike, Hitler'in tezlerini benimsemeye yatkın olabileceğimize; tanıdık faşizmlere kaymamıza, azılı Yahudi düşmanları olmamıza yol açacağı değil. Bu tehlikeleri tetikleyeci unsur olabilir ya da etkinliğinin kısıtları yüzünden olmayabilir. Tehlike, Hitler'in dünyayı algılama biçimini, metodolojisini, önceliklerini içselleştirerek, onu rasyonel sayarak içerisinde yaşadığımız topluma ve siyasete bakmak.
    Tehlikeyi böyle okuduğumuzda, bir tane Kavgam yok piyasada. Toplumsal formasyonumuz, hayatında bu kitaptan haberi bile olmasa da Semra Hanımlar'a, Caner'lere, ölen kamyon şoförlerimizin ardından "kalan sağlar bizimdir" diyen, diyebilen işadamlarına, "etik, tetik yok kardeşim" diyen haber müdürlerine Hitler'in diliyle var oldukları dünyanın bu halinde her gün pratik olarak Kavgalarını ve başarı hikeyelerini yazdırıyor.
    Esnek istihdam piyasasında kariyer canavarıyla boğuşan, nefes almak için başını kaldırdığında bu medyalar yoluyla bilgilenen üniversite gençliğinden Hitler'le değil Wallerstein'larla, Sorokin'lerle, Kennedy'lerle, Huberman'larla, Skockpol'lerle, Tilly'lerle, Keyder'lerle, Harvey'lerle dünyayı algılamasını otomatikman bekleyecekseniz hemderdimiz değilsiniz.
    [1] "Gençlik" üzerine yazmaya heveslenen herkesin içi boş Özal Kuşağı geyikleri yerine gençliği anlayabilmek için Foti Benlisoy'un Toplum ve Bilim Dergisinin Güz 2003; 97. sayısında yer alan "Öğrenci Muhalefetinin Güncelliği" yazısını referans almasında ciddi fayda var.


    Birikim dergi Samet İnanır