• ...Aporetik olmayan, müphem olmayan bir ahlak, evrensel olan ve "nesnel temellere dayanan" bir etik, pratik olarak imkansızdır; hatta belki de bir oxymoron, terimlerdeki bir çelişkidir.
  • İKİ BİLİNEMEZİN ARASINDA BİR YOL ARKADAŞI OLARAK FELSEFE

    1. Giriş: İnsanın Evrenle Bir İlişki Biçimi Olarak Felsefe
    “Felsefe öldü.” 20. yüzyılın modern bilimin havai fişek gösterileriyle aydınlatıldığı dünyasında bu söz bir fizikçi tarafından söylendi. Stephan Hawking “Felsefe öldü” derken artık felsefenin sorularını devralmış yeni modern fiziği övüyor ama aynı zamanda kendi metinlerine gömülmüş, cevaplanmamış sorularla dolu 2500 yıllık ihtiyar felsefenin sonunu duyuruyordu. Felsefe ölmüştür çünkü felsefe ne kendi Gordion düğümlerini çözebilmektedir ne de fiziğin tartışmalarını anlayabilmektedir.
    Felsefe, “bilimlerin bilimi” bir fizikçi tarafından öldürülebilir mi? İnsan aklı evreni kavramaya çalışırken kendi kavrayış ve algı sınırlarından kaynaklanan bilinemezlik duvarlarına çarpar ve başlı başına felsefe de bu duvarların mimarı gibi davranır. İnsanın; dünya, bilinemez ve aynı zamanda bir “x”, bir bilinemez olarak yine kendisiyle ilişkisi tartışmalıdır. Bu yazıda insanın bilgi nesnesi olarak evrenle (yazıda “dünya” kavramı yerine “evren” kullanılacak) ilişkisi, evrene gerçekte sınırsız bir biçimde “açılmış” olup olmadığı tartışılacaktır. Öncelikle Kant’ın felsefesinde evren ve bilinemezlik kavramları incelenecek ardından “felsefeyi öldürme” iddiasında olan modern fiziğin evreni açıklarken karşılaştığı “bilinemezlik duvarları” ele alınacaktır. İnsan bilinçli bir varlık olarak evrenle olduğu kadar kendine de dönmekle yükümlüdür ve kendini de bir “x” olarak ele almak zorundadır. Bu nedenle bilgi alanı olarak insan bilgisi ve bir “x” olarak insan tartışılacaktır. Son olarak iki bilinemez duvar arasında (insanın bilinemezliği ve evrenin bilinemezliği) insanın kendini gerçekleştirme, ahlak değerleri ve yaşamın anlamı konularında ihtiyaç duyduğu yol gösterici; Hegel, Marx ve Nietzsche’nin felsefelerinin ışığında betimlenecektir. Bu yazının alt tartışması ise modern dünyada, felsefenin yerinin ne olduğuyla ilgilidir. Felsefe bir mezarlıkta mı yoksa sahip olduğumuz en değerli şeyler arasında mı? Evrenle ve bir x olarak kendimizle ilişkimizde ihtiyar felsefenin görevi ne olacaktır?

    2. Kant: Yıldızlı Gökyüzü ve Bilinemez
    Kant’ın Salt aklın Eleştirisinde yaptığı, kendisinden önce gelen Descartes, Spinoza, Leibniz ve Wolffçu metafiziği ve rasyonel evren modelini sorgulamak, sonrasında ise bilinemezi, metafiziğin spekülasyonlarından uzak sağlam sınırları olan bir çember içine yerleştirmektir. Kant, metafiziğin en sağlam tartışmacısı ve bilinemezin en güçlü koruyucusu olur. Salt Aklın Eleştirisi’nin önsözünde “Bilgiyi yok etmem gerekiyordu ki inanca yer açabileyim” diyerek başlar. Ancak Kant’taki “inanç” dini bir inanç değildir. Temelsiz metafizik yöntemin bilgisinin eleştirilmesi ve bilgilin yok edilmesinden sonra bilinemeze rağmen sağlam “inanç” temelleri üzerinde yükselen bir ahlak sisteminin taslağını çıkarmaktır Kant’ın amacı. İnsanın dünya algısının formları zaman ve mekândır. İnsan dünyayı bu formlar çerçevesinde algılar ve bu bakımdan insandaki “dünya” kavramı gerçekliğin kendisi değil insanın algısına, algı formları içerisinde yansıyan dünyadır. Bu nedenle, algıyla beraber insanın dünya ile ilişkisinde ilk bilinemeze çarpmış bulunuruz.
    Kant’ın ünlü “Kavramsız algılar kör, algısız kavramlar boştur.” sözü bu noktada devreye girer. Kavramlar algıdan önce gelir, aprioridirler ancak “boş” kalmamak için insan algısına mahkûmdurlar. Kant, felsefesi empirisizme yaklaşmadan algılarla en sağlam ilişkiyi kurmuştur. Peki, algıları tarafından sınırlanmış insanın evrenle ilişkisi nasıl olacaktır? Kant kategorik bilginin, anlığın bilgisinin incelenmesinden sonra daha yüksekten uçmakta olan Salt Aklın bilgisine geçer. Salt Akıl; Tanrı, evren, ruh gibi kavramları tartışır ancak bu kavramların hiçbiri bütün olarak insanın algısına yansıyabilecek kavramlar değildirler. Bunlar Salt Aklın İdeleri olarak boş kalmak zorundadırlar çünkü akıl, Kant’ın Transendental Diyalektik bölümünde tartıştığı bu gibi kavramlar hakkında bir sonuca varmak istediğinde, Kant felsefesinde sonuca varamadan dönüp durmayı ifade eden “diyalektiğin” içine düşer. İşte insan aklı için bilinemezin nihai sınırları çizilmiştir ve insan da bu sınırlar içerisinde olan evreni asla “sınırsız” bir biçimde bilemez. Bu durumda tartışmamızın birinci problemlerinden biri olarak belirlediğimiz insanın evren bilgisinin ve insanın evrene dair bilinemez sınırının Kant felsefesinde sınırlarını çizdik. Felsefenin görevi peki bu durumda ne olacak? Kant’ın yok ettiği bilginin ardından inancı inşa etmek mi? Peki Kantçı felsefe modern bilimin felsefeyi öldürme iddiasıyla başa çıkabilir mi?

    3. Modern Fizik ve Bilginin Sınırları
    Kant’ın doğa bilimlerine güveni tamdı. Hatta gençlik yapıtlarında Newtoncu fiziği felsefenin karakter olarak örnek alması gerektiğini de savunuyordu. Kendi felsefesinin inşasında matematik ve doğa bilimlerine verdiği yer çok büyüktür. Ancak Kant’tan sonra özellikle Einstein ve kuantum teorisiyle beraber fizik köklü değişiklikler geçirdi. Büründüğü yeni karakter ise Hawking’in savunduğu gibi felsefenin celladı olabilecek bir karakter değildi. Modern fizik Newton fiziğinin tahttan inişinden sonra arka arkaya bilinemezlik duvarlarına çarpmaya başladı. Heisenberg’in belirsizlik ilkesine göre insan asla bir atom altı parçacığın dönüş yönüyle, hızını ve konumunu aynı anda bilme şansına sahip değildir. Işığın karakteri hem parçacıklardan oluşur hem de dalgalardan ancak herhangi bir “t” anında ışığın o anki karakteristiğinin hangisi olduğu bilinemez. Kaos teorisine göre fizik, evren yasalarını bilebilir ancak karmaşık bir sistem ve etkileşimler bütünü olarak evreni açıklamaya kalkıştığında cevapsız kalır. Fizik iki büyük sınır arasında mikroskobik dünyanın (atom altı parçacıklar) ve makroskobik dünyanın (Astronomik uzay birimleriyle ifade edilebilen evrenin büyük boyutları ve sınırları) bilinemezlerinin ortasında kalmıştır. Fizik dönüşüm geçirdikten sonra artık Kant’ın felsefesinin büyük bir destekçisi konumuna gelmiştir. Evren sadece Salt Akıl için değil algı ve doğa bilimi için de bilinemez bir kavrama dönüşmüştür. Hawking felsefenin öldüğünü söyler çünkü fiziğin artık felsefenin görevini yerine getirdiğini düşünmektedir. Gerçekte olan ise fiziğin felsefeye dönüşmesi, fiziğin felsefi tartışmaların sınırlarına ortak olmasıdır. Artık Gordion düğümleri sadece felsefenin değil fiziğindir de.

    4. Farklı Bir Bakış Açısı Olarak Wittgenstein: Dil, Dünya ve Susmak
    Wittgenstein’ın başyapıtı olan Tractatus’un temel kavramları dil, dünya ve mantıktır. Wittgenstein hocası Russell gibi felsefenin mantığın karakterine bürünmesi gerektiğini savunur. Dünya Wittgenstein’ın resim kuramında ifade ettiği gibi dil tarafından resmedilir. Dünya benim dilimde resmedilen dünyadır ve bu nedenle sınırları da dilin sınırları içerisinde belirlenmiştir. Tümceler ifade etmek istediklerini en yalın haliyle söylediğinde önermelere dönüşürler. Önermeler ise doğru olan bir ilk önermenin doğruluk fonksiyonları olarak eklemlenirler. İnsanın dünyaya dair bilgisi dil tarafından ifade edilir. Bu nedenle Wittgenstein insan bilgisinin sınırlarını dilin sınırlarında bitirir. Dilde ifade edilebilen her sorunun bir cevabı vardır. Bu nedenle cevaplanamayan soru diye bir şey yoktur. Kant’ın Salt Aklının diyalektik içine düştüğü yer “gerçek” soruların bittiği, incelenip parçalara ayrılınca anlamsız ve mantık çerçevesinde çelişkili soruların başladığı yerdir. Wittgenstein felsefede çokça bulunan bu soruları cevaplamayı reddeder. Çünkü mantık ve dilin emniyet kemeri olmadan metafizikte savrulup durmak kabul edilemezdir. Wittgenstein dilin sustuğu yerde büyük bir sessizliğe gömülür. İnsanın dünya ile ilişkisine Kant’ın ifade ettiği aklın sınırlarına, dilin sınırları da eklenmiştir. İnsan felsefe yaparken dile mahkûmdur ve bu durumda evren, alıntıda ifade edilenin aksine hiçbir zaman insanın “sınırsız” bir ölçüde açıldığı bir evren değildir.
    Bu noktada insanın evren ile ilişkisinde bilinemezin yerini incelemiş bulunuyoruz. Ancak alıntıda ifade edildiği gibi insan için ikinci bir “x”, bir bilinemeyen olarak kendisi de söz konusudur. Bu problematik çerçevesinde Kant ve Wittgenstein’ın bilinemezlerle çevrili evrenlerinde ikinci bilinemeyen olan insanın araştırılması gerekir.

    5. Bir “X” Olarak İnsanı Okumak
    Descartes, tüm felsefe sistemini kendisine dair bilgisine, “cogito ergo sum”a dayandırmıştır. Ancak bunu yaparken yöntem olarak benimsediği metodik şüphenin insanın kendisine dair bilgisini de alaşağı edeceği bir zaman gelecekti. “Bilinç-Beden” problemi insana dair en büyük “X”lerden biri olarak biçimlenirken modern bilim, nörolojinin beyne dair bilgisini felsefenin hizmetine sunar. Ancak nörolojiyle felsefenin evliliği soruları cevaplamaya yetmez. Bilinç ve evrendeki en karmaşık şey olan nöral ağ, en büyük bilinemezlerden birine dönüşür. Kant’ın soğukkanlılıkla emin bir şekilde parçalarına ayırdığı insan aklının kendisi de belki de Salt Aklın İdelerinden biri olmalıydı. Çünkü ne kadar bilince ve zihne dayalı algımız var olsa da insanın düşünürken bunun dışına çıkamıyor olması, José Ortega y Gasset’in deyimiyle bir “perspektif” olarak kendi zihnine ve kendi bilincine sabitlenmiş, bunların dışında konumlanmasının mümkün olmaması, aklın kendisinin de aklın bir bilinemezi olmasına neden olabilir.
    Zihnimize dair bilgimizin bir “X” olmasına ek olarak “insan” kavramı da kendi içinde bir problemdir.
    Tarih boyunca “insan” kavramı idealize edilmiş, sürekli yeniden tanımlanmış ve evrendeki konumu tartışılmıştır. Atina’da Delhi tapınağının girişinde “Kendini Tanı” diye yazar. Ancak “insan”ı tanımaya dair tapınak kâhinlerinin buyurduğu şey belki de bir imkânsızı ifade etmektedir. İnsan zihninin bilinemez olmasının nedeni onun dışına çıkamıyor ve karmaşıklığını bilimsel olarak çözemiyor olmamızdı. “İnsan”a dair bilinemezlerimiz ise “insan” kavramının içinin boş olmasından kaynaklanır ancak Kant’ın ifade ettiği gibi algının olmamasından kaynaklanan bir boşluk değildir bu. İnsan kavramının insanın dendi yaratımı olmasından ve bu nedenle de içinin sürekli farklı tanımlamalar, dogmalar ve ideolojilerle doldurulmasından kaynaklanır. Evrimin bize açıkladığı “Homo Sapiens” “insan” kavramını tam karşılamaz. “İnsan” aynı zamanda “gerçekleştirmemiz” gereken “başarmamız” gereken bir şeydir ve bu bakımdan bulutsu ve kararsız bir yapıya sahiptir. “İnsan” bilmemiz gereken bir şey olmasının yanında bir eylemi, bir gerçekleştirmeyi, var olmayı ifade eder ve bu durumda zihnimize dair X’lerimizin yanına epistemolojik bir bilinemeyenden çok, bir “var oluş” ve bir “etik” bilinemezi olarak insan “X”i çıkmıştır. Felsefenin “öldürülemeyeceği” yer, Kant’ın inancı devreye soktuğu yer, işte tam bu insan “X”inin sonrasında, bir adım ötesinde başlamaktadır. Kant’a göre insan aklı dünyayı elbette bilmek ister. Ancak bir üst görev olarak başarması gereken “insan” olmanın gereğini yerine getirmektir. Ve bu “insan” olmanın sınırları felsefe tarafından inşa edilmelidir. Felsefenin görevi evrene dair bilinemezliklere fazla takılmadan gökyüzündeki yıldızlar kadar emin olacağı bir ahlak yasası inşa etmek, bir yaşam rehberine dönüşmektir. Bu Gordion düğümlerine rağmen bir sistem kurmayı ve bir “yaşama” biçimi oluşturmayı ifade eder. Bir “X” olarak evren ve insanın incelenmesinden sonra bir yaşam “insan” olmayı gerçekleştirme, alıntıda “davranma” kelimesinde gizli olan eyleme geçme bilgisini oluşturmaktır.

    6. Bilinemeze Rağmen Yaşamayı Öğrenmek
    Kant’ın evrensel ahlak yasasını betimlerken göreve koştuğu Pratik Akıl, Hegel’in Praxis felsefesinde bir adım öteye taşınmayı bekler. Pratik Akıl, Nazilere masum komşularını ihbar etmemek mi yoksa yalan söylememek mi sorusuyla karşılaşınca cevapsız kalır. Kant’ın temellendirdiği ahlak sağlam bir sistemin ifadesidir ancak usa vurum için aklın düşeceği eylemsizlik kabul edilemez. Bu nedenle Hegel, “tarihi” insanın başardığı, insanın “efendi köle diyalektiği” içerisinde inşa edeceği bir kavram olarak tanımlar. İnsan tarih içerisinde Kant’tan farklı olarak özgürdür ve tarihe maruz kalmaz tarihin yaratıcısıdır. Sonrasında Hegel’in felsefesi Marx tarafından baş aşağı döndürüldüğünde de yine aynı kaygıyla felsefe yapılır. Marx’a göre felsefe dünyayı dönüştürmelidir. Filozof salt bir aklı yürütmeyle değil bir eylem adamı olarak vardır. Varoluşçulukta ve Nietzsche’nin “üst insan”ında da yaşama rehberi olarak felsefe ortayı çıkar. Felsefenin görevi, hangi düşünce ve ahlak sistemi içerisinde olursa olsun, bilinemez olarak ”X”lerin ötesine geçmek, bilinemeze rağmen bir “değer” yaratıcısı, bir “anlam” inşaatçısı olmaktır.
    Modernizmden sonra, postmodernizm bilinemezin ve anlamsızlığın sisler arasına gömülürken felsefe bir sofistin ya da bir nihilistin görevinden fazlasını üstlenmelidir. Bu nedenle bilimin başarılarına ve kendisinin cevaplanamayan sorularına rağmen felsefe Wittgenstein’ın susmamızı söylediği yerde susamaz. Çünkü felsefenin nihai sessizliği ya da Hawking’in söylediği gibi “ölümünün” bedeli postmodern dünya için çok ağır olacaktır.

    7. Sonuç: Dünya, İnsan ve Bilinemezlik: Neden Felsefeye İhtiyacımız Var?
    Yazıda ilk olarak Kant’ın betimlediği Salt Aklın bilinemezleri incelendi ve Kant’ın felsefesi bilinemezle ilişkimizde bir yol gösterici olarak düşünüldü, ardından felsefenin celladı olma iddiasında olan bilimin Evreni açıklarken karşılaştığı X’lere örnekler verildi. Dünyaya dair bilinemezlerin yanında insan zihninin ve tek başına insan kavramının neden bir bilinemez olduğu açıklandı. Felsefenin, günümüz dünyasındaki görevinin insanın kendisi ve dünya karşısında gömülü olduğu X’lere ve felsefenin cevaplanamayan sorularına rağmen neden bir yaşama felsefesini ifade etmesi gerektiği ve neden X’lere rağmen susmayıp konuşması gerektiği vurgulandı. Felsefe kesin olarak hiçbir zaman sessizliğe bürünmemeli, “ölmemelidir”; çünkü bilinemeze dair tüm argümanlarımız kurmamız gereken yaşam felsefesi için Wittgenstein’ın deyişiyle sonradan kaldırıp atmamız gereken merdivenler olarak yorumlanabilir. Yanılgılara boğulmak ya da kesinsizlik içinde yaşamak belki de felsefenin kaderidir. Ancak bir X olarak “insan hudutsuz bir ölçüde dünyaya açılmış olarak davranırken” felsefe tüm kargaşası ve boşluklarına rağmen en iyi yol arkadaşı olabilir.
  • Çok çalışan, humma kurbanı da olan misyonerler inatla,
    bazen de umutsuzca görevlerine sarılıyor ve muhteşem bir ruh
    hasatına yol açarak özel bir tezahürün, bir dinsel ateş sağanağının
    gelmesini bekliyorlardı. Ama Yamyam Fiji inatla direniyordu.
    Kıvırcık saçlı yamyamlar, insan bedeni bolluğu devam ettikçe,
    tencerelerinden vazgeçmekte isteksizdi.
    Bazen, hasat çok fazla olduğunda, belli bir günde katliam ve
    mangal partisi yapılacağı haberini yayarak misyonerleri zorluyorlardı.
    Misyonerler de hemen kurbanların hayatlarını tütün çubukları,
    metrelerce bez ve litrelerce boncuk karşılığı satın almak
    zorunda kalıyorlardı. Şefler de böylece fazla etten kârlı bir alışveriş sonucu kurtuluyordu. Zaten, her zaman için gidip daha fazlasını yakalayabilirlerdi.

    İşte bu koşullarda, John Starhurst, Büyük Ülke’de bir kıyıdan
    diğerine İncili gezdireceğini ve işe Rewa Nehrinin kaynağının
    bulunduğu sarp dağlardan başlayacağını ilan etti. Sözleri kaygı uyandırdı.

    Yerli öğretmenler sessizce ağladı. Diğer misyonerler onu
    vazgeçirmeye çalıştı. Rewa Kralı, dağlarda yaşayanların
    onu kesinlikle kai-kai yapacağını söyleyerek uyardı –kai-kai “yemek”
    anlamına geliyordu– ve kendisi, Rewa Kralı da Lotu olduğundan,
    dağlarda yaşayanlarla savaşa girmek zorunda kalacaktı.
    Onları yenilgiye uğratamayacağını pekâlâ biliyordu.
    Nehirden aşağıya inip Rewa Köyünü yağmalayacaklarının da aynı
    şekilde farkındaydı. Ama ne yapabilirdi? John Starhurst gidip yem olursa,
    yüzlerce cana mal olacak bir savaş çıkacaktı.

    O gün, Rewa şeflerinden oluşan bir heyet John Starhurst’ü bekliyordu.
    Onları sabırla dinledi ve sabırla tartıştı ama amacından zerrece sapmadı.
    Diğer misyonerlere şehit olmaya hevesli olmadığını açıkladı;
    İncili Viti Levu’ya yayması çağrısı gelmişti,
    o da yalnızca Tanrı’nın arzusuna uyuyordu.

    Karşısına çıkıp en kararlı bir şekilde itiraz eden tacirlere şöyle dedi:
    “İtirazlarınız değersiz. Yalnızca işinizin uğrayacağı zarardan kaynaklanıyor.
    Siz para kazanmakla ilgileniyorsunuz, bense ruhları kurtarmakla.
    Bu karanlık ülkenin insanlarının kurtarılması gerekiyor.”

    John Starhurst bir fanatik değildi. Bu suçlamayı reddedecek ilk kişi o olurdu.
    Kesinlikle aklı başında ve pratik bir insandı.

    Görevinin iyi sonuç vereceğinden emindi; dağlıların ruhlarında
    Hıristiyanlık kıvılcımı ateşleyeceği ve dağlardan inip bir kıyıdan
    diğerine Büyük Ülkeyi enine boyuna kaplayacak, diğer adalara da
    yayılacak bir canlanmayı başlatacağına dair hayalleri vardı. Ilımlı,
    gri gözlerinde çılgınca ateşler değil, yalnızca sakin kararlılık ve
    ona rehberlik eden Yüksek Güce sarsılmaz bir güven görülüyordu.

    Yalnızca bir kişi projesini onaylıyordu ve bu da gizlice onu
    cesaretlendiren ve dağın eteklerine kadar kılavuzlar sağlamayı
    vaat eden Ra Vatu’ydu. John Starhurst de Ra Vatu’nun
    tutumundan çok hoşnuttu. Uygulamaları kadar kara yüreğe sahip
    bir kâfir olan Ra Vatu’dan ışık gelmeye başlamıştı.
    Hatta Lotu olmaktan bile söz eder olmuştu.
    Doğru, üç yıl önce de benzer bir amacı dillendirmişti ve John Starhurst
    dört karısını da yanında getirmesine karşı çıkmasa, kiliseye de girecekti.
    Ra Vatu’nun tek eşliliğe iktisadi ve etik itirazları vardı.
    Üstelik misyonerin saçlarını dimdik eden itirazı da onu kırmıştı ve
    özgür bir kişi, onurlu bir adam olduğunu kanıtlamak için muazzam
    savaş topuzunu Starhurst’ün başına doğru savurmuştu.
    Starhurst topuzun altından dalıp yardım gelene kadar onu tutarak
    kurtulmuştu. Ama tüm bunlar artık affedilmiş, unutulmuştu.
    Ra Vatu kiliseye geliyordu, üstelik yalnızca dine dönen bir kâfir
    olarak değil, dönmüş bir çokeşli olarak da. Yalnızca çok hasta olan
    en yaşlı karısının ölümünü beklediğine dair Starhurst’e güvence vermişti.

    John Starhurst, Ra Vatu’nun kanolarının birinde sakin
    Rewa’dan yukarı ilerledi. Bu kano onu iki gün boyunca taşıyacak,
    sonra da, yolun sonuna gelindiğinden geri dönecekti. Uzaklarda,
    Büyük Ülkenin omurgasını oluşturan büyük dumanlı dağların
    gökyüzüne yükseldiği görülüyordu. Gün boyu John Starhurst
    sabırsız bir özlemle onlara baktı.

    Bazen sessizce dua ediyordu. Bazen de yerli bir öğretmen olan
    Narau ona katılıyordu; yedi yıldır, Dr. James Ellery Brown tarafından
    yüz çubuk tütün, iki pamuklu battaniye ve büyük bir şişe ağrı kesiciden
    oluşan cüzi bir fiyat karşılığı sıcak fırından kurtarıldığı günden beri Lotu’ydu.
    Son anda, yirmi saat tek başına yakarıp dua ettikten sonra,
    Narau’nun kulakları John Starhurst’ün yanında dağlara,
    göreve gitme çağrısını duymuştu.

    “Efendi, kesinlikle seninle geliyorum,” diye bildirmişti.

    John Starhurst onu vakur bir hoşnutlukla karşılamıştı.
    Tanrı, Narau gibi hevessiz birini bile onunla gelmeye teşvik ettiğine göre, yanındaydı.

    Kanodaki ilk günlerinde “Ben gerçekten de ruhsuzum,
    Tanrı’nın araçlarının en güçsüzüyüm,” diye açıklamıştı Narau.

    “İnançlı, çok inançlı olmalısın,” diye azarlamıştı onu misyoner.

    O gün başka bir kano daha Rewa’dan yukarı yolculuk etmişti.
    Ama bir saat kadar geriden gitmiş ve görülmemeye özen göstermişti.
    Bu kano da Ra Vatu’nundu. İçinde de Ra Vatu’nun büyük kuzeni
    ve güvenilir fedaisi Erirola vardı; elinden hiç bırakmadığı
    bir sepette de bir balina dişi bulunuyordu.
    Bu muhteşem bir dişti, tam on beş santim uzunluğunda, güzel biçimli,
    rengi de zamanla sarı mora dönmüş bir diş.
    O da Ra Vatu’nun malıydı ve Fiji’de, böylesi bir diş ortaya çıktığında,
    işler yürürdü. Çünkü balina dişinin erdemi buydu:
    Bunu kabul eden, yanında ya da ardından gelen talebi reddedemezdi.
    Talep bir insanın hayatı ya da bir kabile ittifakı olabilirdi ve diş bir kez
    kabul edildiğinde, hiçbir Fijili talebi reddedecek kadar onursuz olamazdı.
    Bazen talep karşılanmaz ya da gecikirdi, o zaman da meşum sonuçlar doğardı.

    Yolculuğunun ikinci gününün sonunda, John Starhurst Rewa’nın
    yukarılarında, Mongondro adlı şefin köyünde mola verdi.
    Ertesi sabah, Narau’yla birlikte, şimdi yakından yeşil ve
    kadifemsi görünen dumanlı dağlara doğru yayan yola çıkmayı umuyordu.
    Mongondro yumuşak başlı, ılımlı tavırlı, küçük, yaşlı, miyop, fil hastalığı
    olan ve artık savaşın çalkantılarına eğilimi kalmamış bir şefti.
    Misyoneri sıcak bir misafirperverlikle karşıladı, kendi sofrasından
    yemek ikram etti ve hatta onunla dinsel konularda konuştu.
    Mongondro soruşturmacı bir ruh haline sahipti; şeylerin varlığı ve
    başlangıcı konusunda izahat vermesini isteyerek
    John Starhurst’ü hoşnut etti. John Starhurst, Tekvin kitabına göre
    Yaradılış’ı özetlemesini bitirdiğinde, Mongondro’nun derinden
    etkilendiğini gördü. Yaşlı şef bir süre sessizce tütününü içti.
    Sonra piposunu ağzından çıkardı ve hüzünle başını salladı.

    “Olamaz,” dedi. “Ben, Mongondro, gençliğimde keser işçiliği
    iyi olan birisiydim. Gene de bir kano yapmam üç ay aldı. Küçük,
    çok küçük bir kano. Ve siz diyorsunuz ki tüm bu toprak ve su,
    bir tek adam tarafından…”

    “Hayır, bir Tanrı tarafından yapıldı, tek gerçek Tanrı tarafından,”
    diye sözünü kesti misyoner.

    “Aynı şey,” diye devam etti Mongondro, “tüm toprak ve su,
    ağaçlar, balıklar, çalılar ve dağlar, güneş, ay ve yıldızlar altı günde mi yapıldı!
    Hayır, hayır. Sana diyorum ki gençliğimde ben becerikli bir adamdım
    ama gene de küçük bir kanoyu yapmam üç ayımı aldı.
    Bu çocukları korkutacak bir hikâye, ama hiçbir erkek buna inanmaz.”

    “Ben bir erkeğim,” dedi misyoner.

    “Doğru, sen bir erkeksin. Ama senin inandığın şeyin benim karanlık
    anlayışımda yeri yok.”

    “Sana söylüyorum, ben her şeyin altı günde yapıldığına inanıyorum.”

    “Evet, öyle diyorsun, öyle diyorsun,” diye yatıştırıcı
    bir ifadeyle mırıldandı şef.

    Erirola şefin evine ancak John Starhurst ve Narau yatmaya gittikten
    sonra süzüldü ve diplomatça bir konuşmadan sonra,
    balina dişini Mongondro’ya verdi.

    Yaşlı şef dişi uzun süre elinde tuttu. Bu güzel bir dişti ve onu istiyordu.
    Aynı zamanda buna eşlik edecek talebi de tahmin edebiliyordu.
    “Hayır, hayır; balina dişleri çok güzeldi” ve ağzı sulanmıştı,
    ama bin bir özürle bunu Erirola’ya geri verdi.

    ***

    Şafak vakti John Starhurst ayağa kalkmış, büyük deri
    çizmelerinin içinde, sadık Narau’nun önünde, Mongondro’nun öğle
    vakti erişecekleri bir sonraki köye rehberlik etmek üzere onlara verdiği
    çıplak rehberin arkasında uzun adımlarla ormandaki patikada ilerliyordu.
    Burada yeni bir rehber onlara yolu gösterdi. Bir buçuk kilometre
    kadar gerilerinde, omuzundaki sepette balina dişi sallanan Erirola geliyordu.
    İki gün daha misyonerin arkasından ilerledi, dişi köy şeflerine önerdi.
    Ama arka arkaya köyler dişi reddetti. Misyonerin gelişinden sonra
    hemen gelecek talebi tahmin ediyor ve reddediyorlardı.

    Dağların derinliklerine ilerliyorlardı ve Erirola gizli bir yola girdi,
    onların önüne geçti ve Gatoka Bulisi’nin kalesine geldi.
    Buli, John Starhurst’ün yakında gelecek oluşundan habersizdi.
    Aynı zamanda, diş çok güzeldi – olağanüstü bir parçaydı, rengi de
    en nadir cinstendi. Diş alenen sunuldu. Etrafı şefleriyle çevrili,
    arkasında üç yelpazeci bulunan ve en iyi battaniyesinin üzerine oturmuş
    olan Gatoka Bulisi, Ra Vatu tarafından takdim edilen ve dağlara
    kuzeni Erirola tarafından taşınmış bulunan dişi teşrifatçısının elinden
    tenezzül edip aldı. Armağanın verilişini ellerin çırpılması izledi ve
    huzurda bulunanlar, kabile önderleri, teşrifatçı ve yelpazeciler
    hep bir ağızdan haykırdılar:

    “A! Woi! Woi! Woi! A! Woi! Woi! Woi! A Tabua levu! Woi! Woi!
    A mudua, mudua, mudua!”

    Uygun bir aranın ardından, Erirola, “Yakında bir adam, bir beyaz adam gelecek,”
    diye başladı. “O bir misyoner ve bugün gelecek.
    Ra Vatu çizmeleri istemekten zevk duyar. Bunları iyi dostu Mongondro’ya
    vermek ister ve bunları, içinde ayaklarla göndermek ister,
    çünkü Mongondro yaşlı bir adam ve dişleri iyi değil.
    Ey Buli, ayakların da çizmelerle birlikte gittiğinden emin olun.
    Gerisine gelince, burada durabilir.”

    Balina dişinin neden olduğu mutluluk Buli’nin gözlerinden silinmişti,
    kuşkuyla çevresine baktı. Ama dişi kabul etmişti bile.

    “Bir misyoner gibi küçük bir şeyin önemi olamaz,” dedi Erirola.

    “Hayır, bir misyoner gibi küçük bir şeyin önemi olamaz,” diye yanıtladı
    kendine gelmiş olan Buli.

    “Mongondro çizmeleri alacak. Gidin gençler, üç ya da dördünüz,
    misyoneri yolda karşılayın. Çizmeleri de getirmeyi unutmayın.”

    “Çok geç,” dedi Erirola. “Dinleyin! İşte geliyor.”

    Sık çalılığı aralayan John Starhurst, arkasında Narau’yla birlikte
    sahneye girdi. Irmaktan geçerken dolmuş olan ünlü çizmeler,
    her adımda ince su sütunları fışkırtıyordu. Starhurst parlak gözlerle
    etrafına baktı. Sarsılmaz bir güvenle destekli olduğu, kuşku ya da
    korkunun yanından bile geçmediği için, her gördüğünden memnun oluyordu.
    Zamanın başlangıcından beri dağlardaki Gatoka Kalesine gelen
    ilk beyaz adam olduğunu biliyordu.

    Ot kulübeler dik dağlara yaslanıyor ya da hızla akan Rewa’ya bakıyordu.
    Her iki yanda muazzam bir uçurum yükseliyordu. En iyi koşullarda,
    bu darboğaza üç saat gün ışığı giriyordu. Ne hindistancevizi
    ne de muz görünüyor, yalnızca yoğun, tropik bitkiler her yeri kaplıyor,
    uçurumların çıplak yamaçlarından havai lambalar gibi sarkıyor,
    tüm yarık çıkıntılardan çılgınca dışarı uğruyorlardı.
    Boğazın uzak ucunda Rewa tek hamlede iki yüz elli metre birden dökülürken,
    kayalık kalelerin atmosferi bu düşüşün ritmik gümbürtüsüyle titreşiyordu.

    John Starhurst, Buli’nin evinden, o ve adamlarının çıktığını gördü.

    “Size güzel haberlerim var,” diye karşıladı onları.

    “Seni kim gönderdi?” diye Buli sakince onun yanına gitti.

    “Tanrı.”

    “Bu Viti Levu’da yeni bir isim,” diye homurdandı Buli.
    “O hangi ada, köy ya da geçidin şefi ola ki?”

    “O bütün adaların, bütün köylerin ve bütün geçitlerin şefidir,”
    diyen vakarla yanıtladı John Starhurst. “O yerin ve göğün efendisidir
    ve size onun sözlerini getirmek için geldim.”

    “Balina dişi gönderdi mi?” oldu, aldığı küstahça yanıt.

    “Hayır ama balina dişinden daha değerli olan…”

    “Şefler arasında, balina dişi göndermek âdettir,” diye sözlerini kesti Buli.

    “Dağlara eli boş geldiğine göre, ya sizin şefiniz cimri ya da sen bir aptalsın.
    Bak da gör, senden daha cömert birisi var karşında.”

    Bunu söyleyerek, Erirola’dan aldığı balina dişini gösterdi.

    Narau inledi.

    “Bu Ra Vatu’nun balina dişi,” diye Starhurst’e fısıldadı.
    “Bunu iyi biliyorum. Şimdi bittik.”

    “Cömertçe bir hareket,” dedi misyoner, bir yandan da sakalını
    sıvazlayıp gözlüklerini düzeltiyordu. “Ra Vatu iyi karşılanmamızı ayarlamış.”

    Ama Narau yeniden inledi ve o kadar sadakatle izlediği
    adamın arkasından uzaklaştı.

    “Ra Vatu yakında Lotu olacak,” diye açıkladı Starhurst,
    “ve ben de size Lotu getirdim.”

    “Ben senin Lotu’nu istemiyorum,” dedi gururla Buli.
    “Ve benim aklımdaki, senin bugün topuzu yemen.”

    Buli iri dağlılardan birine işaret etti, o da elinde bir topuzu
    sallayarak öne çıktı. Narau en yakındaki eve atıldı ve kadınlarla
    battaniyelerin arasına saklanmaya çalıştı ama John Starhurst topuzun
    altından yaylandı ve kollarını infazcının boğazına doladı.
    O noktadan tartışmaya girişti. Yaşamı için tartışıyordu,
    biliyordu ama ne heyecanlanmıştı ne de korkuyordu.

    “Senin beni öldürmen kötü bir iş olur,” dedi adama.
    “Sana kötülük etmedim, Buli’ye de etmedim.”

    Adamın gırtlağına öyle bir sarılmıştı ki diğerleri ona
    topuzlarıyla saldırmaya çekiniyorlardı. Ellerini bırakmadan,
    ölüm çığlıkları atanlarla tartışmayı sürdürdü.

    “Ben John Starhurst’üm,” dedi sükûnetle. “Üç yıldır Fiji’de çalışıyorum
    ve bunu çıkar için yapmadım. Aranızda iyilik için bulunuyorum.
    Neden birisi beni öldürsün ki? Beni öldürmek kimseye fayda sağlamaz.”

    Buli balina dişine bir bakış attı. Bu iş için iyi bir ödeme almıştı.

    Misyonerin etrafını bir çıplak vahşiler sürüsü çevirmişti,
    hepsi de onu yakalamaya çalışıyordu. Ölüm şarkısı, fırın şarkısı
    yükseliyordu ve uyarılar artık duyulmuyordu. Ama vücudunu
    tutsağıyla öyle ustaca koruyordu ki ölüm darbesi indirilemiyordu.
    Erirola gülümsedi ve Buli kızdı.

    “Çekilin kenara!” diye haykırdı. “Sahilde anlatılacak hoş bir öykü,
    bir düzineniz ve bir misyoner, silahsız,
    bir kadın kadar güçsüz, sizinle başa çıkıyor.”

    “Bekle, Ey Buli!” diye kalabalığın arasından haykırdı John Starhurst,
    “ben seninle de başa çıkarım. Çünkü benim silahlarım Gerçek ve Hak,
    hiçbir insan onlara karşı duramaz.”

    “Gel o zaman bana,” diye yanıtladı Buli, “çünkü benim silahım
    yalnızca sefil bir topuz ve dediğin gibi, sana karşı koyamaz.”

    Grup ondan uzaklaştı ve John Starhurst tek başına, muazzam,
    budaklı bir savaş topuzuna yaslanan Buli’nin karşısına dikildi.

    “Gel bana misyoner ve baş et benimle,” diye meydan okudu Buli.

    “Öyle olsa bile sana geleceğim ve baş edeceğim,” dedi John Starhurst,
    gözlüklerini silip doğruca yerleştirdi ve ilerlemeye başladı.

    Buli topuzu kaldırıp beklemeye başladı.

    “Öncelikle, ölümüm sana çıkar sağlamayacak,” diye başladı savına.

    “Yanıtı topuzuma bırakıyorum,” oldu Buli’nin yanıtı.

    Her söylediğine de aynı yanıtı verdi, bir yandan da kaldırdığı
    topuzun altına yapacağı o kurnazca dalışı kollamak üzere misyoneri
    dikkatle gözlüyordu. Sonra ilk kez, Starhurst ölümünün yakın olduğunu anladı.
    Kaçmak için bir girişimde bulunmadı. Çıplak elleriyle güneşin altında dikildi
    ve yüksek sesle duaya başladı – İncil, mermi ya da rom şişesiyle
    vahşi adamın her yerde karşısına çıkan kaçınılmaz beyaz adamın
    esrarengiz görüntüsü. John Starhurst de Gatokalı Buli’nin kayalık
    kalesinde öyle duruyordu.

    “Affet onları, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar,” diye dua etti.
    “Ah Tanrım! Fiji’ye acı. Fiji’ye merhamet göster.
    Ey Yehova, O’nun adına bizi duy; Senin, herkesin O’nun aracılığıyla
    Senin çocukların olmasını sağladığın Oğlun. Senden geldik ve zihnimiz
    Sana döneceğimizi söylüyor. Toprak karanlık, Tanrım, toprak karanlık.
    Ama Sen kurtaracak kadar güçlüsün.
    Elini uzat Tanrım ve Fiji’yi kurtar, zavallı, yamyam Fiji’yi.”

    Buli’nin sabrı taşmıştı.

    “Şimdi sana yanıt vereceğim,” diye homurdandı,
    bir yandan da iki eliyle topuzu sallıyordu.

    Kadınların ve battaniyelerin arasına gizlenmiş olan Narau darbenin
    sesini duydu ve ürperdi. Sonra ölüm şarkısı yükseldi ve anladı ki
    sevgili misyonerinin bedeni fırına sürükleniyordu; şu sözleri duydu:

    “Beni nazikçe sürükleyin. Beni nazikçe sürükleyin.”

    “Çünkü ben ülkemin savunucusuyum.”

    “Şükret! Şükret! Şükret!”

    Sonra patırtının içinden tek bir ses yükseldi ve sordu:

    “Cesur adam nerede?”

    Yüz ses birden yanıt verdi:

    “Fırına sürüklenip pişirilmeye gitti.”

    “Korkak nerede?” diye sordu ses.

    “Bildirmeye gitti!” diye yüz ses birden yanıt verdi.
    “Bildirmeye gitti! Bildirmeye gitti!”

    Narau ruhundaki azapla inledi. Eski şarkının sözleri doğruydu.
    O korkaktı ve ona gidip olanları bildirmekten başka yapacak bir şey kalmamıştı.
    Jack London
    Balina Dişi - Alfa Yayıncılık
  • "Hristiyanlık ve İslamla ortak kutsal coğrafyaya ve karşılıklı etkileşimlerin görüldüğü ortak tarihi tecrübeye sahip olan Yahudilik pek çok teolojik, etik ve pratik kural noktasında bu dinlerle benzerlik göstermektedir. Ortak kutsal kitap literatürü (Ahdi Atik), seçilmişlik ve kurtuluş kavramları bakımından Hristiyanlığa, tek Tanrı inancı, dini hukuk ve pratiğe yönelik vurgu, vahiy inancı bakımından İslam'a yakın durmaktadı."
    Cahit Akşit
    Sayfa 135 - Kamer Yayınları
  • 314 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Eser daha ziyade alan eğitimindeki öğrencinin profesyonel kariyer basamaklarına geçişindeki mesleki gelişimine katkılar sunmakta. Amerikadaki bir psikolojik danışmanın eğitimi Türkiyedeki meslektaşına kıyasla elbette daha profesyonelcedir ve eserdeki içerik de Amerikan Eğitim Sistemini baz almıştır. Umuyorum ki meslekleşme sürecindeki PDR için bu kitap da katkılar sunmaya devam etsin.
    Kitapdaki konu başlıkları şöyle sıralanabilir:
    (1)Yardım Mesleği (2)Psikolojik Danışma İlişkisi (3)Danışanlara Dikkati Verme (3)Psikolojik Danışmada İletişim Örüntüleri (4)Psikolojik Danışma Oturumunu Yönetme (5)Bilişsel İçeriğe Tepki Verme (6)Duygusal İçeriğe Tepki Verme (7)Sorunları Kavramlaştırma ve Hedef Belirleme (8)Bütünleştirici Psikolojik Danışma Stratejileri ve Müdahaleleri Kullanma (9)Deneyimsiz Psikolojik Danışmanların Karşılaştığı ortak Zorluklar
    Ek A(Etik Yönetmelikleri ve Meslek Örgütlerinin İlgili Standartları İçin İnternet Adresleri) ve Ek B(Psikolojik Danışma Stratejileri Kontrol Listesi)
    Türkiye'de daha ziyade yüksek lisans öğrencilerine tavsiye edilen bu kitap oldukça kapsamlı. Danışma oturumundaki beceriler, ilkeler, alanda klasikleşmiş makaleler, bütünleştirici perspektifler ve son bölümde işlenen süpervizyon, eseri nitelik olarak yükseltiyor. Süpervizyon alan psikolojik danışmanların yardım sürecini değerlendirmek amacıyla hazırlanan Ek B ise süpervizöre de çerçeve sağlamaktadır. Eserin beğendiğim yanı konu içerisinde uygulama alıştırmalarına yer verilmesiydi. Kimi uygulamalar grup gerektirse de bireysel olarak da çalışılabilir ve pratik kazanmak için birebir. Bu yönüyle uygulama öncesi iyi bir hazırlık olarak görüyorum. Yine de yazarların Türkçede yayımlanmış Psikolojik Danışma:İlke ve Teknikler (Mentis Yayınları) adlı kitabını da bu eserle birlikte okunmasını bütünlük kazandırması adına daha uygun görüyorum.