• Loş ve yarısı boş bir odanın tam ortasında oturuyordu. Dizelerini gövdesine yapıştırmış çenesini dizlerine yaslamıştı. Önünde duran sıvası dökülmüş duvarı seyrediyordu. Sadece bir kaç dakika da o kadar çok anlam çıkarmıştı ki, en çokta kendi yaşamına benzetmişti onu. Kirli beyaz bir duvarın tam ortasında kocaman bir delik...

    Kafasını önündeki duvardan çevirerek sağ tarafına baktı. Odanın hemen girişinde duran ayakları pas tutmuş, kumaşları sokak hayvanları tarafından parçalanmış olduğu anlaşılan sandalye, onun az ilerisinde terkedilmişliğin dokunaklı görüntüsü olan örümcek ağı, içinde yanmış bir kaç odun parçası bulunan şöminenin ön tarafını tamamen kaplamıştı. Hemen üzerinde tozlu kırmızı bir oyuncak araba duruyordu. Gözleriyle bütün odayı taradı. Arkasında ki kahverengi deri koltuğun karşı pencereden aldığı güneş ışığıyla iyice yıpranmış olduğunu farketti. Odada pek eşya kalmamıştı yağmacılar iyi bulduğu her şeyi almışlardı. Oyuncak arabanın yanında, tozdan görünmeyen kitaplara ise hiç kimse dokunmamıştı. Oturduğu yerden kalkıp balkon kapısına doğru ilerledi. Attığı her adımda yerden çıtırtılar duyuluyordu. Ev her haliyle inliyordu. Kapıyı açtığı anda geçmiş aniden bir simülasyon gibi canlanmıştı gözünde. O balkonda ne kadar çok oyun oynamıştı. Bir keresinde abisiyle arasında geçen trajikomik bir anıyı hatırladı.
    "var mısın benle iddiasına? Sen bu balkondan atlayamazsın! Korkaksın çünkü sen. Her şeyden korkuyorsun. Hahahaha korkak korkak kooooorkaaaak." Abisinin bu kışkırtıcı sözlerine dayanayıp kendini  balkondan aşağı atmış, sağ kolu ve sol bacağını kırmıştı.

    Yüzünde hüzünlü bir tebessümle kapıyı geri kapattı, evden çıkmak için dış kapıya doğru ilerledi. Çocukken hep korktuğu demir, dik ve dar merdivenlerin başındaydı. Yine içinde o korkuyu yaşıyordu. Korkuluğa tutunarak yavaşça aşağı indi, oraya son kez veda ediyormuş gibi bir duygu hissetti. Biraz ilerledikten sonra kitapları alması gerektiğini düşündü. Hızlı aldımlarla tekrar eve dönüp kitapları aldı, hafif bir yağmur olduğu için etrafta poşet benzeri bir şeyler aradı ama hiçbir şey bulamadı. Sonra çürümüş deri koltuğun kılıfını yırttı tozdan kuru bir öksürüğe tutuldu. Neyse ki istediği şekilde bir parça kesmişti. Bir kaç kitap için girdiği hale güldü. Kitapları yerleştirip bohça gibi bağladı "Bir kadının en güzel çeyizi kitaplarıdır." Diyip saçma bir kahkaha attı.

    Uzun süren bir gece yürüyüşünden sonra sonunda evine varmıştı. Hemen odasına girip diğerlerinin yanına koymak için kitaplarını temizlemeye koyuldu. Bohçasını açıp ilk kitabı çıkardı. Onu ne zaman düşünse içine hep bir hüzün dolardı. Son sayfasını açıp gök yüzüne baktı "hiç göremediğimiz, bir koyunun bir gülü yediği ya da yemediği (acaba hangisi?) öyle çok şeyi değiştirir ki...Gökyüzüne bakın. Kendi kendinize sorun: Yedi mi? Yemedi mi? Ne kadar çok şeyin değiştiğini göreceksiniz...Hiçbir büyük bunun ne kadar önemli bir sorun olduğunu anlayamaz!" dedi, derin bir iç çekerek sayfaları karıştırmaya koyuldu. Exupery'nin yaşamını düşündü. Ortadan kayboluşunu, belki de küçük prensi ziyarete gitmişti, sonra da dönmek istememişti. Kim öyle bir dostu bırakmak isterdi ki‽

    Pek arkadaşı olduğu söylenemezdi Makbule'nin. Genelde çocuklarla arkadaşlık etmeyi severdi. Karşı dairede oturan Fatma teyzenin torunu Mustafa'yı çok severdi. Çok zeki bir çocuktu, henüz beş yaşındaydı, yaşından beklenmedik laflar ediyor, karşısında ki insanın en ufak bir ruhsal değişikliğini fark edebiliyordu. Makbule, bazen Mustafa'nın özel bir çocuk olduğunu düşünürdü. Çünkü çoğu kez ağladığı sırada kapıyı çalıp hiç bir söz etmeden Makbule'ye sarılırdı. Ona hep "Küçük Prens"im derdi. Henüz okumayı bilmiyordu "Okumayı öğrendiğimde bana bu kitabı alır mısın Abla?" diye sormuştu bir keresinde. Sabah olunca elinde ki kitabı ona hediye etmek düşüncesinin heyecanıyla uykuya daldı.

    Çalan kapı sesiyle birlikte alelacele yataktan fırladı. Kapı deliğinden baktığında kimseyi göremedi. Tam geri dönerken tekrar kapı çaldı, bu defa direkt kapıyı açtı karşısında küçük Mustafa duruyordu. Kocaman kara gözleriyle ona bakıyordu. Makbule onun boyuna indi. Mustafa yine zamansız gelmişti.
     
    " sen öğleden sonra dörtte geleceksen, ben saat üçte mutlu olmaya başlarım. Mutluluğum her dakika artar. Saat dörtte artık sevinçten ve meraktan deli gibi olurum. Ne kadar mutlu olduğumu görmüş olursun. Ama herhangi bir zamanda gelirsen yüreğim saat kaçta senin için çarpacağını bilemez..." dedi Makbule. Mustafa her zaman ki gibi boynuna sarıldı. Hemen mutfağa geçip kahvaltı etmek istediler.

    "Yaklaşık iki aydır görüşemiyoruz küçük prens. Nasılsın bakalım?"

    "İyiyim abla. Hastane işleri işte yapacak bir şey yok prosedür böyle"

    "Bak sen! prosedürü nasıl söyledin öyle tek seferde. Anlamını bilip bilmediğini sorgulamıyorum haddim değil."

    "İçerdeyken çok şey öğrendim. Hemşire ablalar elimin üzerinden kan aldıklarında canım acıyor. Anneannem kızdığındaysa 'prosedür' böyle diyorlar."

    Makbule gülmekle ağlamak arası bir duyguya kapılmıştı. Boğazında düğümler... üst üste yutkundu bir kaç defa ancak konuşmaya devam edebildi.

    "Saçların mı çıktı senin? Bir yakışıklı göründün gözüme."

    "Gerçekten mi? İşe yaramış demek ki"

    "Ne yapıyorsun ki ?"

    "Dedem benle kalıyor ya, uyumadan önce süt ve sarımsak karışımı sürüyor bende o uyuduktan sonra kalanı kendi kafama sürüyorum."

    "Ooof bende bu koku ne diyorum! Neyse bak sana ne getirdim."

    "Nedir bu?"

    "Daha önce bahsetmiştim ya 'Küçük Prens' işte o, okumayı öğrendiğin zaman ilk bu kitabı okumanı istiyorum olur mu?"

    Mustafa gözlerinde bir ışık parıltısıyla  Makbule'ye baktı, sanki hiç gitmeyecekmiş gibi hissettirdi.

    "Olur tabi... Abla sana bir şey sormak istiyorum. İnsan bir şeyler yazabildiyse ölmüş sayılmaz değil mi? Geçen gün Doktor Hanım anneannemle konuşmuş o da dedeme anlatırken duydum. Kanser hastaları çok yaşayamıyormuş. Keşke yazmayı bilseydim o zaman ben öldüğümde insanlar yazdığım harflere bakıp, belki de beni düşünecekler. Düşündüren biri yok olmuş sayılmaz değil mi?"

    Makbule ne diyeceğini kestiremedi. Küçük bedenin hak etmediği ölüme bu kadar hazır oluşu, söylenilecek hiçbir sözü anlamlı kılamazdı. 

    "Elbette sayılmaz. Onu bunu bırak da  benim için bir şeyler yazmaya ne dersin?"

    "Yazayım ama ben hiç okula gitmedim, kalem tutmasını bilmem ki hem ben boyama bile yapamam"

    Makbule odadan kalem kağıt almaya giderken, giderek yükselen bir sesle
    "O zaman bu günü yazar Mustafa Güçlü'nün imza günü ilan ediyoruz."

    Getirdiği kağıdı masanın üzerine bırakıp kalemi Mustafa'ya uzattı. Küçük ipincecik parmaklarıyla, dolma kalemi kavradı. Kağıda gelişi güzel çizgiler çizmeye başladı. O kadar çok mutluydu ki evin o soğuk sessizliğini kahkahalarıyla ısıttı. İnsanlar bir iz bırakmayı neden bu kadar çok seviyorlardı? Bir insanı hatırlamak ne kadar önemliydi?

    Her tarafı çiziklerle dolan kağıdı aldı. Mustafa'nın önüne yeni bembayaz bir kağıt bıraktı. Elindeki kağıda bakarak.

    "Hayatımda bu kadar çirkin bir imza görmedim. Bunu hemen her gün görebileceğim bir yere asmalıyım" dedi.

    Odasına gitti yatağının başlığına yapıştırdı kağıdı. Geri mutfağa döndüğünde beyaz kağıt ve Mustafa'nın maskesi artık kırmızıydı. Kuş kadar hafif bedeni kucakladı. Bir kaç defa seslendi. Hızla telefona sarıldı. Yaklaşık on dakika sonra ambulans kapıya geldi. Hastaneye vardıklarındaysa, Mustafa çoktan B-612 ye varmıştı...
     
    Acil kapısında beklerken Mustafa'nın dedesi Makbule'nin yanına geldi. "Sabah yediyi biraz geçiyordu, uyandığımda yatağında yoktu, bir kaç gün önce doktoru bugün yarın hazırlıklı olun demişti. Biz konuşurken duymuş olmalı, hep seni görmek istediğini söyleyip duruyordu. Tüm hastaneyi aradık bulamadık aklıma sen geldin ama evi nasıl bulabilir ki dedim hem bilse bile o halle nasıl gelebilirdi... bir kaç saat oldu burda polislerden bir haber bekliyordum. Şimdiyse evladımın mezar yerini ayarlamam gerekiyor" deyip dopdolu gözlerle Makbule'ye sarıldı.

    " Suç ve Ceza da ki Sonya'yı biliyor musun?"

    "Evet efendim biliyorum."

    "Benim için sen de o kadar asil bir insansın bunu unutma. Seni bu işe iten şey her neyse basit bir sebep olmadığını biliyorum."

    "Teşekkür ederim efendim."
    Bu sözlerden çok etkilenmişti Makbule çünkü zaten lakap olarak bu adı kullanıyordu.

    Bir kaç saat sonra eve döndü mutfağa baktı. Masanın üzerinde ki kanlı kağıdı aldı katlayıp Küçük Prensin arasına koymak için bir sayfayı açtı. Sandalyeyi çekip oturdu.

     "Hoşça kal," dedi.
    "Hoşça kal," dedi tilki. "İşte sana bir sır, çok basit bir şey: İnsan yalnız yüreğiyle doğruyu görebilir. Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez."
    "Asıl görülmesi gerekeni gözler göremez," diye yineledi küçük prens; unutmamalıydı bunu.
    "Gülünü senin için önemli kılan, onun için harcamış olduğun zamandır."
    "Onun için harcamış olduğum zaman..." diye yineledi küçük prens. Unutmamalıydı bunu.
    "İnsanlar unuttular bunu," dedi tilki. "Ama sen unutmamalısın. Evcilleştirdiğimiz şeyden sorumlu oluruz. Sen gülünden sorumlusun..."
    "Ben gülümden sorumluyum," diye yineledi küçük prens. Bunu da unutmamalıydı..." Kısmını okudu içi burkuldu. "Hoşça kal Mustafa" dedi gözyaşlarını silerek.

    Odasına geçti başlığa astığı kağıdı gördü. O saçma karışık çizgilerin ona bir şeyler söylediğini fark etti.  Evet okuyabiliyordu.

    "Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
    "Bulamıyorlar," diye yanıtladım. "Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
    "Doğru," dedim. Küçük prens ekledi: "Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."

    "Bir tanecik Ablam'a KAHKAHALARLA...
                                    
                                        Mustafa GÜÇLÜ."
  • (Altıncı Hikaye Eklendi)
    #40037668 iletisi kapsamında yazılan öyküler bu başlık altında paylaşılacaktır. Paylaştığınız öyküleri yorum olarak bildirebilirsiniz.

    HİKAYELER
    ---------------------
    1. Murat Ç - Berlin,1933: Yak Gitsin!!! - #40160734
    2. Sukûnet - Konuşan Kitap - #40260160
    3. Osman Y. - Kitaplar ve Kardeşlik - #40815242
    4. Derya (Bahir) Deniz - Mahalleden Kütüphaneye - #40833683
    5. Kevsers - Prens Mustafa - #40849350
    6. Aysun - deli hamile kız ve fındık - #40832437
  • Genç Osmanlılar 1865'te İstanbul'da kuruldu.
    Kurucuları:
    -Namık Kemal Bey,
    - Reşat Bey,
    -Menapirzâde Nuri Bey,
    -Ahmet Mithat Efendi.
    O zamanlar da Harp Okulu Kumandanı Süleyman Paşa, Zaptiye Nazırı Muavini Mustafa Asım Paşa, Karakollar Kumandanı Ömer Naili Paşa, Sadullah Paşa gibi kişilerde onlara katılıyordu. Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa onlara parasal destek veriyordu.

    Kurucular 1867'de Veliefendi Sarayı'nda toplandılar. Yeni bir strateji çizdiler. Amaçları 40 kişilik bir fedai gurupla Babıâli'yi basarak Ali Paşa'yı devirmek ve Mahmut Nedim Paşa'yı sadrazamlığa getirmekti. Ama ne yazık ki aralarında Ali Paşa'nın casusları vardı. Sadrazam bunları öğrenince kurucuları yakalatmaya kalktı, kaçan kurtuldu.

    Genç Osmanlılar çalışmalarını Paris'te sürdürmeye karar verdiler, Mustafa Fazıl Paşa da onlara destek oldu. Mustafa Fazıl Paşa, Mısır Hıdivi İsmail Paşa'nın kardeşiydi. İsmail Paşa'dan sonra onun Hıdiv olması gerekiyordu. Ama İsmail Paşa cin gibi bir adamdı, kardeşini hiç sevmiyordu. Bir yandan padişahla, bir yandan da Ali ve Fuat Paşa'larla anlaştı, saraya, sadrazamlara ve nazırlara büyük hediyeler vererek veraset fermanını değiştirtti ve Hıdiv'in ölümünden sonra yeniden kardeşinin değilde, oğlunun Hıdiv olmasını saraya kabul ettirdi. Mustafa Fazıl Paşa da Genç Osmanlılar'ı tuttu.
  • Diğer okurlarında kolay kitap seçmesi açısından şimdiye kadar okuduğum kitaplardan beni en çok etkileyen kitapların bir listesini oluşturmak istedim. Seçtiğim kitapların genelde kurgu kitap olmasına özen gösterdim. Sizde listeyi kontrol ederek bu konuya destek verebilirsiniz. Listedeki sıralama tamamen karışık hazırlanmıştır. Konuyu paylaşarak daha çok kişiye ulaşmasını sağlayabilirsiniz.

    1- Denizin Çağrısı
    2- Uçurtma Avcısı
    3- Çocuk Soğuk - Bir Soyutlama Kiler Neden Nefes
    4- Sıfır Noktasındaki Kadın
    5- İntihar
    6- Uyuyan Adam
    7- Huzursuzluk
    8- Zaman Makinesi
    9- İlk Öğretmenim
    10- Tuhaf Kütüphane
    11- Fırın Saldırısı
    12- Yüzbaşının Kızı
    13- Müfettiş
    14- Kabuk Adam
    15- Vanya Dayı
    16- Lyon'da Düğün
    17- Vişnenin Cinsiyeti
    18- Zamanımızın Bir Kahramanı
    19- Bir Delinin Anıları
    20- II. Edward
    21- Karanlığın Yüreği
    22- Usta ve Margarita
    23- Bir Yaz Gecesi Rüyası
    24- Asturya'da İsyan
    25- Sis
    26- George Dandin
    27- Lord Arthur Savile'in Suçu
    28- Hoşgör Köftecisi
    29- Sesler Adacığı
    30- Martin Eden
    31- Yavaşlık
    32- Elveda Gülsarı
    33- Uyku
    34- Beyaz Diş
    35- İntihar Dükkanı
    36- Hileli Tartı
    37- Kumarbaz
    38- Dorian Gray'in Portresi
    39- Dikanka Yakınlarında Bir Çiftlikte Akşam Toplantıları
    40- Semerkant
    41- Siddhartha
    42- Küçük Kara Balık
    43- Olağanüstü Bir Gece
    44- Haydut
    45- Bir İdam Mahkumunun Son Günü
    46- İçimizdeki Şeytan
    47- Kendine Ait Bir Oda
    48- Yakıcı Sır
    49- Alemdağ'da Var Bir Yılan
    50- Katip Bartleby
    51- Seni İçime Gömdüm
    52- Dr. Jekyll ile Bay Hyde
    53- Ayaktakımı Arasında
    54- Toprak Ana
    55- Venedik'te Ölüm
    56- Korku
    57- Semaver
    58- Casus
    59- Son Kuşlar
    60- Kürklü Venüs
    61- Otomatik Portakal
    62- Süper İyi Günler
    63- Kuyucaklı Yusuf
    64- Denemeler
    65- Kreutzer Sonat
    66- Sokrates'in Savunması
    67- Genç Bir Doktorun Anıları
    68- İvan İlyiç'in Ölümü
    69- Yeraltından Notlar
    70- Babalar ve Oğullar
    71- Böğürtlen Kışı
    72- Ermiş
    73- Senden Önce Ben
    74- Aylak Adam
    75- Echo'nun Kemikleri
    76- Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat
    77- Hamlet
    78- Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu
    79- Çavdar Tarlasında Çocuklar
    80- Açlık
    81- Hayvan Çiftliği
    82- Genç Werther'in Acıları
    83- Kırmızı Pazartesi
    84- Bülbülü Öldürmek
    85- Suç ve Ceza
    86- Sol Ayağım
    87- Mrs. Dalloway
    88- Momo
    89- Beyaz Gemi
    90- Amok Koşucusu
    91- Köpek Kalbi
    92- İnsan Neyle Yaşar
    93- Yaşlı Adam ve Deniz (İhtiyar Balıkçı)
    94- Kör Baykuş
    95- Palto
    96- Fareler ve İnsanlar
    97- Küçük Prens
    98- 1984
    99- Kadınsız Erkekler
    100- Satranç
    101- Kabil
    102- İnci
    103- Albaya Mektup Yok
    104- Martı Jonathan Livingston
    105- Yabancı
    106- Veronika Ölmek İstiyor
    107- Kürk Mantolu Madonna
    108- Simyacı
    109- O Muydu?
    110- Mustafa Kemal
    111- Düğüne
  • Bu bahsi uzatıyorum galiba.
    Altı üstü bir tanışma faslı.
    Ama her ilişkinin mayası bu ilk anlarda, ilk saniyelerde gizli değil midir?
    Gizli olsa da ilgi çekici bir yönü yok. Bir kitabevinde ilk karşılaşma, hediye edilen rabıtalı bir kitap, basmakalıp konuşmalar.
    Her şey alelâde.
    Doğrusu anlatacak bir şey yok.
    Bu sıradan sahneleri biraz parlatabilsem. Mesela tezgaha bırakılmış kasımpatı demetini kapıp iki kadın önünde dans ederek bir reverans ile Feride'ye yeniden takdim etsem. O sırada guguklu saatin kumrusu bu eşsiz ânı ebedileştirmek üzere yuvasından fırlayıp ötüverse. Kapının önünde beyaz atlı bir araba dursa. Ben kızı öpüp, Sevim'in faltaşı gibi açılmış gözleri karşısında bir prens olsam.
    Edebiyat bu mu?
    Evet, "edebiyat yapmak" bir yapaylığı tarif için kullanılıyor. Bense Feride ile ilişkimizde (bakın "ilişki" kelimesi de nasıl deforme olmuş, Ahu Tuğba'nın mı bu isimde bir filmi vardı) bir yapaylık olsun istemiyordum.
    Lakin olaylar beni aştı.
  • 256 syf.
    ·3 günde·10/10
    “Özgürlük bir kimsenin başkasına zararlı olmamak şartı ile dilediğini yapmasına denir. Hükümet bazı aşırı görüşlü kimselerin sandığı gibi halktan üstün bir varlık olarak kabul edilse bile onun millet üzerinde vasilik yapması kabul edilemez.” NK

    Öncelikle itiraf etmeliyim ki bu benim ilk Hıfzı Topuz kitabımdı. TÜYAP’ ta bu yıl düzenlenen kitap fuarında, Ekin Yazın Dostları Kurucu Üyesi olan Sayın Aydın Ergil’e bir Hıfzı Topuz kitabı okumak istiyorum, hangisiyle başlayayım dediğimde bana bu kitabı önermişti. Kesinlikle doğru seçimmiş.

    Hıfzı Topuz, Allah uzun ömür versin, son derece orijinal bir kişilik. Çok iyi eğitim almış bir Frankofon. Yetenekli bir araştırmacı, akademisyen, hem akademik hem de alaylı çok iyi bir gazeteci. Cumhuriyetimizle aynı yaşta, 1923 doğumlu. 75 yaşına dek hemen tüm eserleri araştırmacı-gazetecilik üzerine. 1998 yılında, ilk romanı Meyyale’yi yayınlar. Son romanı da, şu an incelemesini okuduğunuz, 2013 Ekiminde Remzi Kitabevi’nden çıkan “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal’in Romanı”.

    Topuz’un üslubuna gelince: Yılların okuyucusuyum ama bu kadar narin, sıkmadan, su gibi bir anlatıcı sadece Yaşar Kemal’i bilirdim. Bu bir belgesel roman ama Topuz, iyi bir hikâye anlatıcısı olma sıfatıyla, son derece nesnel, üzerine ekleyip yorum katarak tarihi bozma gibi bir niyeti olmadan, başarılı bir kurguyla Namık Kemal’in (NK) hayatını ete kemiğe büründürmüş. Üşenmeden saydım, romanda tam 102 adet Osmanlıca sözcük var. Hepsine parantez içinde güncel karşılıklarını yazmış. Ayrıca NK’in Osmanlıca şiirlerini anlayalım diye günümüz Türkçesine çevirip hemen altına parantez içine yerleştirmiş, büyük bir kibarlık. 247 sayfalık romanı neredeyse tek oturumda okudum. Topuz, romanın hemen sonuna, eserin hayat bulmasında katkılarından dolayı yardımcıları ve dostlarına bir teşekkür yazısı ile bir de meraklıları için dizin eklemiş…

    Romanın Hikâyesi

    NK, 21 Aralık 1840’ta Tekirdağ’da doğar. Annesini çok erken yaşta kaybeder. Çocukluğu, önceleri Tekirdağ Vali Yardımcısı ve daha sonra da 1853’te Kars Mutasarrıfı olan dedesi Abdüllatif Paşa’nın yanında geçer. 48 yıllık ömrünün 18 yılını sürgünlerde, son 9 yılını da Devlet Memurluğunda geçiren NK, Türkiye topraklarında sadece 1,5 yıllık mektep eğitimi alır. Osmanlı hükümetiyle arasındaki sorunlar nedeniyle 3,5 yıl kaçak olarak yaşadığı Londra’da, İngiliz hocalardan gazetecilik ve hukuk dallarında dersler alır ve İngilizcesini epey ilerletir. Çocukluk yıllarında şiir niyetine yazdığı ilk iki dize: “Dinine yandığımın kaldırımı, Acıttı baldırımı” dır. Tekirdağ ve Kars’ta geçirdiği ergenlik döneminde avcılık ve ata binmekten gayrı yaptığı pek bir şey yoktur. 15 yaşında ve dedesi de Sofya Kaymakamıyken, 12 yaşındaki Nesime Hanım ile evlendirilir. İleride NK’in oğlu Ali Ekrem şöyle diyecektir: “Babam ateş gibi bir zekâ parçasıydı, annem ise bir alıklık sembolü.”

    Yeni Osmanlılar Cemiyeti

    NK, 1861’de Tercüme Odasında memurken, 1865’de yöneticiliğini de üstleneceği, Tasvir-i Efkâr gazetesinin sahibi, Osmanlı aydını Şinasi ile tanışır. Tercüme Odasındaki işiyle paralel olarak tüm dikkatini gazeteciliğe verir. Odadaki arkadaşlarıyla yaptığı tartışmalar, akşamları ev sohbetlerine de sirayet eder. Bir Tanzimat Dönemi aydını olan NK ile dostları; Mutlakıyet Rejiminin kaldırılarak Meşrutiyet’e geçilmesini ilk kez Belgrad Ormanlarında yaptıkları bir piknikte, 1865 yılının Haziran ayında, ulu ağaçların gölgesinde görüşürler.

    Devletin borcunu iki milyondan yüz milyona çıkaran hesap bilmez Padişah Abdülaziz, Kavalalı Mehmet Ali Paşanın torunu olan Mısır Hıdivinin kardeşi Mısırlı Prens Mustafa Fazıl Paşa’yı Paris’e sürgüne gönderir. Paşa NK’e Tasvir-i Efkâr’ da yayınlanması için şu minvalde mektuplar gönderir: “Osmanlı milleti içinde ilerici düşüncelere bağlanmış kimseler devlet işlerinin kişisel çıkarlarından önce geldiğine inanırlar. Gençlik de bu inançtadır.” Beyoğlu’nda Courrier d’Orrient matbaasının sahibi Jean Pietri, Mustafa Fazıl Paşa’nın NK tarafından Fransızcadan Türkçeye çevrilmiş önemli bir mektubunu el ilanı şeklinde 50 bin adet bastırır ve tüm İstanbul’a dağıttırır. Bu olaydan hemen sonra, matbaanın ofisinde, NK ve o dönemin ünlü şair, yazar ve devlet adamı Ziya Bey ilk defa bir araya gelirler. NK, Ziya Bey, Ali Suavi (sonradan fundamentalist görüşleri ve yazılarıyla Osmanlı Cemiyetinden dışlanacak ve Çırağan sarayına yaptığı başarısız bir darbe girişimi sonucu askerlerce öldürülecektir), Agâh Efendi, Sağırzade Mehmet Bey, Kayazade Reşat Bey, Menapirzade Nuri Bey ve gruba Paris’te katılacak olan Kani Paşazade Rıfat Bey, işte Osmanlı Cemiyetinin kemik kadrosu (Reşat, Nuri ve Mehmet; Mayıs 1871 Paris Komününde çatışmalarda bilfiil savaşan tarihimizdeki tek Türklerdir). Tüm bu kadro, İstanbul’da kendi hayatları ve özgürlükleri tehlikeye girdiği vakit, Fazıl Paşanın ve İstanbul Fransız Konsolosunun gayretleriyle, Mayıs 1867’de İstanbul’u terk edip Paris’e Paşanın yanına kaçarlar. Kaçaklar Marsilya limanına ulaştıktan sonra, Genç Osmanlıların önünde yeni bir ufuk açılır. Fazıl Paşa, Cemiyeti uzun bir süre, 4 yıla yakın finanse eder. NK ve arkadaşları kendi sorunlarına o kadar gömülmüşlerdi ki, burunlarının ucunda, Avrupa’da Karl Marx önderliğinde, Uluslararası İşçi Derneğinin kurulup Enternasyonalin toplantıları yapılırken bu gelişmelerden bihaberdiler. Lakin Cemiyet, iki Firavun kardeş arasında yoyo olmaya başlayınca dağılmaya yüz tutar.

    Avrupa’da Jön Türkler

    Paris’teki Liberté gazetesi, Genç Osmanlılar için: “Türkiye’nin kurtarıcıları ve ilerleme ordusunun öncüleri. Fransız ulusu, ilerleme düşüncesinin bayraktarlığını yapmakta olan bu genç yurtseverlere sevgi ve saygı duyguları ile kucağını açarken özgürlük yolunda onlara yardım etmeyi onurlu bir görev sayar” diye yazar. Genç Osmanlılar, Paris-Londra-Cenevre-Belçika gibi Avrupa’nın merkezi bölgelerini davaları uğruna arşınlarlar. NK, uzun hazırlıklar sonunda Hürriyet’i 29 Haziran 1868’de Londra’da yayınlar. Agâh Efendi gazetenin yöneticisidir. Tüm yazılar NK ve Ziya Bey’in kalemlerinden çıkar. NK’in son Hürriyet yazısı 6 Eylül 1869’da yayınlanır. Bu arada ekseni kayan Ali Suavi, Hürriyet yayınlandığı esnada, kendi Muhbir gazetesinde “Büyük İslam Birliği”nden dem vurmaktadır…

    “Çapulcu” Söylemi

    Romandaki şu noktaya dikkat etmenizi isterim: Hürriyet gazetesi İstanbul Beyoğlu’nda Mösyö Coq’un Kitapçı dükkânın camında herkesçe okunabiliyordu. Zaptiye Nazırı Hüsnü Paşa, zaptiyelerine emir vererek: ‘Takip edin şu çapulcuları! Nasıl okurlarmış bu gazeteyi’ dediği aktarılıyor. Hıfzı Topuz Bey “Çapulcu” sözcüğünü kullanmış. TDK Web’ de bu kelime için şu yazıyor: “Düzene aykırı davranışlarda bulunan, düzeni bozan, plaçkacı: ‘Çapulcuların teklifine boyun eğilmesini asla kabul etmem’ –N. F. Kısakürek. NFK bu sözcüğü, Abdülhamit Hanın kışkırttığı 31 Mart Vakasında, İslamcı ayaklanmayı kontrol altına alan Harekât Ordusu Komutanı ile harekâtın kâğıt üstündeki planlayıcısı Mustafa Kemal için söylemişti. Sanırım Topuz, “Gezi Olayları” na ve günümüz gençliğinin uyanışına bir gönderme yapmaktadır romanın bu kısmında.

    Nükteli Bir Adam NK

    NK, Magosa sürgününe giderken, arkadaşı Nuri Beye şunu yazar: “Birader iş fena. Ben Magosa’ya gidiyorum. Siz de Akka’da Fizanî boylarsınız. Telaş etmeyin Kâğıthane’ye gider gibi gidiyorum. Magosa’da iyi nar olurmuş. Akka’da yoksa bana yaz, gönderirim.” NK bir fıkra fabrikasıdır. Arkadaşlarına yazdığı mektuplar espri ve küfürlerle doludur.

    Son Dönemleri

    NK, 1870 Ekiminde Londra’daki kaçak hayatını bırakıp yurda döner Bir süre sonra Gelibolu mutasarrıflığına atanır. Sonra da 3 yıllık Magosa sürgünü. 31 Ağustos 1876’da Abdühamit Han başa geçer. 12 Şubat 1877’de NK tutuklanır. 19 Temmuz 1877’de Midilli adasına sürgüne gönderilmesine karar verilir. Midilli sürgünü öncesi ve sonrası arkadaşlık ettiği ve mektuplaştığı Mehmet Nazım Bey, 1902 yılında doğacak olan büyük Türk şairi Nazım Hikmet’in büyükbabasıdır. Nazım, Kemal Tahir için bir ankete şu mülakatı verir: “Namık Kemal, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde kendine yol açmak isteyen burjuvazinin bayraktarıdır”. Yine Nazım, 1935’de Peyami Safa’ya şu şiiri gönderir:

    O takma aslan yeleli

    Namık Kemal üstadın senin

    Abanoz ellerinden

    Zenci kölelerin

    Som altın taslarla şarap içerek

    Ve ‘didarı hürriyet’ in dizinde

    Kendi kendinden geçerek

    Yüksel ki yerin bu yer değildir

    Dünyaya geliş

    Hüner değildir…

    Abdülhamit Han yumuşayıp lütuf göstererek, 21 Aralık 1879’da NK’i Midilli mutasarrıflığına atar. Ve böylece NK’in özgürlük dönemi biterek bağımlılık dönemi başlamış olur. 20 Ekim 1884’de Rodos’a atanır. Aralık 1887’de son durağı olan Sakız adasındaki mutasarrıflık görevine nail olur. Ziya Beyin ölümünden beridir hep hasta olan NK, görevi esnasında, 2 Aralık 1888’de zatürreden dolayı vefat eder. Mevtası, oğlu tarafından adadan alınıp, projesini Tevfik Fikret’in çizdiği, Gelibolu Bolayır’daki son istiratgâhına nakledilirken sanırız ki hep bir ağızdan (bu özdeyiş kendisine aittir), şu söylenir: “Hakk’a el bağlayalım er kişi niyetine”…

    NK, Abdülaziz ile hemen hiç anlaşamamasına rağmen Sultan Abdülhamit Han ile çok iyi ilişkiler içerisine girmişti. Abdülhamit onu ve ailesini ihya etmişti, sağlığında da öldükten sonra da. NK bir vatanperver, bir şair, bir gazeteci, bir özgürlük savaşçısı, bir oyun ve tarih yazarı, dürüst ve çok başarılı bir devlet adamı, halkçı ve devrimci, iyi bir baba, kötü bir koca, iyi bir evlat, iyi bir dost, Padişahının sevgili tebaası, bir şeriatçı, alfabe devrimine muhalif, anti sosyalist, saltanatçı, İslamiyet’e gönül veren bir mümin, boğma rakı ve su teresi dostu bir akşamcı olarak yaşadı ve öldü. Asla bir dönek değildi. Kalemini kimseye satmadı. Öldükten sonra arkasında: Vatan Mersiyesi, Osmanlı Tarihi ve Vatan Yahut Silistre (ilk defa 20 Mart 1873’de Gedik Paşa Tiyatrosunda oynanır) oyunu gibi şaheserler ile dilden dile dolaşan şiirler bıraktı. Memleketin istibdadı ve kaderi için, bireylerin özgürlüğü, hak edildikleri gibi yönetilmesi için yıllarca sürgünlerde –çok sıkıntılı olmayan- bir hayat yaşadıysa da son döneminde kraldan çok kralcıydı. Mesela NK’in şu uz görüşü yoktu: “Vatan, insanların ve atalarının doğup büyüdüğü yerdir. Aralarında ortak paydalar olan insanların yüzyıllardan beridir üzerlerinde yaşadığı topraklar onların vatanıdır”. Bu yüzden de Osmanlı’dan ayrılan ve bağımsızlığını ilan eden ülkeleri mantığı bir türlü almıyordu.

    Mustafa Kemal, NK’in Vatan Mersiyesi’ndeki iki mısraını, tek bir değişiklikle, Mart 1922’de TBMM’de şu şekilde okur:

    “Vatanın bağrına düşman dayasın hançerini

    Bulunur (yoğimiş) kurtaracak bahtı kara mâderini.”

    Süha DEMİREL, 22 Aralık 2013.

    ***

    Romanın Künyesi:

    Hıfzı Topuz
    “Vatanı Sattık Bir Pula, Namık Kemal‘in Romanı”
    Remzi Kitabevi
    1. Baskı Ekim 2013
    255 sf