Bu kitabı bir aşk romanı beklentisiyle okumaya başlamıştım; ancak Martin Eden'ın arayışının büyük bir felsefi ve toplumsal hesaplaşmaya dönüşmesiyle beklentimi oldukça aştı. Kitap ilk sayfalarda o dönemin sınıf ayrımını ve Martin’in bu süreçte çektiği zorlukları anlatıyor.Böylece Martin'in burjuva dünyasında kabul görme amacıyla başladığı kitap okuma tutkusu da doğmuş oluyor. Yazar, karakterin iç dünyasını ve yaşadığı hayal kırıklıklarını o kadar derin ve samimi bir dille aktardı ki, Martin'in mücadelesi benim de mücadelem oldu. Yayınevlerinden gelen her redde ben de aynı anda üzüldüm ve Martin'in nihayet zaferi yakaladığı o anlarda ben de onunla mutlu oldum.
Ve hikaye tam da bu noktada asıl mesajı vermeye başlıyor: Martin sonunda zafere ulaştı, ama arzuladığı her şeye kavuştuğunda, o dünyanın aslında ne kadar yüzeysel ve değersiz olduğunu fark ediyor. Gözünde büyüttüğü sanat, felsefe ve aşk, paranın ve statünün gölgesinde eriyor.O, hem kendi sınıfına hem de idealleştirdiği üst sınıfa yabancılaşarak, hiçbir yere ait olmamanın dayanılmaz yalnızlığıyla yüzleşiyor.
Kitaba hakkında bazı kötü yorumlar olduğunu gördüğüm için düşük beklentiyle başlamıştım ve başlardaki konu gidişatıyla da bu beklentim sabit kalmıştı. Sayfaları çevirip de ilerlediğimde beklentim hızlıca arttı. Artık Martin'i tanıdığım biri, bir arkadaşım olarak görüyordum.Sefil haldeyken bile Ruth'un yanına gitme çabası içimi acıtıyordu.Kitabın son sayfalarını da büyük bir heyecanla okuyup bitirirken Martin'e de veda etme zamanı geldi.Bu finalle sadece kitap bitmedi Martin'in arayışı da nihayete erdi.