İnsan kadife bir hatıradan başka nedir ki? Geçmiş; üstümüzü her gece onunla örttüğümüz... Uykuların derininde kor yankılarına düşer gibi olduğumuz ve sonra unuttuğumuz. Dağın doruğu ile dağın derini arasındaki mesafeden başka nedir ki insan: derininde kor tutmuş haller, doruğunda ıssızlık bilgisi...
İki yanım dağ, üşüdüm heybetinden.
Bir adım daha güneşe, bir adım daha
bir adım derken.. genişledim
uzağım artık kendimden.
Kurumuş bir bataklık göğsümde,
ayaklarımdan uzak duruyor su.
Ve sessizliğin yankısıyla kuruyorum
kendimi yeniden...
...Bir cümle kaç kez baştan yazılır ve bir cümle kaç kez yeniden giyinir manasını bilmeden. Tekrar tekrar bas kendi ayaklarına. Kendini yakaladığın her köşe başında gözlerinin içine bak. Kendinle göz göze geldiğin her an göğe bak. Göğe bak ki kuşlar geçsin öfkenden, ağaç dalları dokunsun asla açmadığın camlarına. Düşün; göğü ne zaman gördüğünü hatırlamayacaksa insan, niye ve nereye koşturup durur böyle? Çimendeki çiğle ıslanmayacaksa ayak parmakları, niye yürünür onca yol?...
Düşün; kesilen dalları, susulan anları, sebepsiz ölen çocukları, boş salıncakları, ulu orta alınıp satılan hayatları ve en çok da bilgisiz fikrin ahkâmına şapka çıkaranları... Düşün mesela, bir aslan bir geyiği parçalamış diye, doğrultmalı mıydık gerçekten silahımızı bir kekliğe? Kim demiş? Ya da ne bileyim para ve güçle sivriltiyorken dişlerini bazı adamlar, dünyanın midesinde, yani Ortadoğu'da diş biliyorken çaresizlik; bir televizyon yarışmasının sonucuna bu kadar kızmalı mıydık? Uhrevi olanın merakına takılıp, dünyevinin kurgusuna nail olamamışken ve üstelik sırf tüm bunlar kendi evinin bahçesinde olmuyor diye görmezden gelmek normallik miydi? Başkasının acısına kanamadıkça, öte dünyadan merhamet beklemek akıllılık mıydı sahiden? Düşün. Düşündükçe gerçek ve rüyanın denge noktası değişsin içinde. Düşündükçe, yalanın ve doğrunun inatçı çizgisi soluklaşsın.