• ... İçi çocuk dolu bir cankurtaran sandalı göründü tepesinde bir helikopter dolanıyor, önde orta yaşlı bir kadın oturuyordu Yahudi olabilir kucağında üç yaşlarında küçük bir erkek çocuk, küçük çocuk korku içinde haykırıyor ve içinde kaybolmaya çalışırcasına başını kadının göğüslerinin arasına sokuyordu ve kadın
    çocuğu kollarının arasına alıyor ve kendisi de tir tir titremesine karşın kollarıyla onu mermilerden koruyabilecekmişçesine kendini çocuğa siper etmeye çabalıyordu, sonra helikopter üstlerine 20 kiloluk bir bomba bıraktı korkunç bir alev çaktı ve sandaldan geriye tahta parçalan kaldı.Sonra müthiş bir çekim vardı bir çocuğun kolu havaya uçuyordu helikopterin önündeki bir kamerayla çekilmiş olmalıydı ve partililerin oturduğu koltuklardan büyük bir alkış koptu ama salonun proleter bölümündeki bir kadın birden ter ter tepinmeye bunları çocukların önünde gösteremezsiniz bunları çocukların önünde göstermeye hakkınız yok diye bağırmaya başladı sonunda polisler onu dışarı attılar kadının başına bir şey geldiğini sanmam proleterlerin dediklerine hiç kimse aldırmaz tipik proleter tepkisi der geçer onlar hiçbir zaman...
  • 1970'lerin ve 1980'lerin ilk yıllarının yüzyılımızın bu on yılından [1990'lar] ne kadar farklı olduğunu genç insanlara anlatabilmek çok zor. Birleşik Devletler'de, bir kuşak öncesinin radikal ekoloji hareketi, aslında 1960'ların Yeni Solu'nun, özellikle anarşik eğilimlerinin bir uzantısıydı. 1960'ların sonlarında bu geniş harekete katılan hemen hemen tüm sosyalistlerin, özellikle daha militan öğrenci kanadın, ekolojik meslelere, 1930'ların proleter sosyalizmin ötesine pek geçmemiş olan kendi sorunsallarını değiştirme girişimine yönelik bir küçümsemeyle, hareketin ilgisini "sınıf savaşı"ndan uzaklaştıracak "küçük brjuva sapmaları" olarak baktıklarını unutmak o yılları yaşayan insanlar için bile kolaydır.
    Murray Bookchin
    Sayfa 14 - TÜRKÇE BASIMA ÖNSÖZ (1994 yılı basımı için 7 Şubat 1994 tarihli önsöz)
  • 352 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın giriş bölümünden başlayacak olursak,
    Kitap 3 farklı devletten söz etmektedir. Bunlar; Okyanusya Doğu Asya Avrasya
    3 devlette totaliter sistemle yönetilmektedir. Sürekli olarak aralarında savaşmaktadır. Bu savaşlar bitmeyen savaşlardır. Bitmemesinin farklı sebepleri vardır. ilk sebep Üretim fazlası malların askeri güçte kullanılması farklı bir sebepte proleter sınıfın sürekli savaş halinin yönetilmeye ihtiyaç duyması isteğidir. Savaş parti için aslında barıştır.
    Asıl sistemi totaliter bir sistem olan Okyanusya'dan bahsetmektedir. Okyanusya sınıflı bir toplum yapısına sahip ve bu sınıflanmanın yüzde seksene yakını proleterler tarafından oluşmaktadır. Partinin gücü sistemden gelmektedir. Sistemin en büyük silahı yeni dili olan YENİSÖYLEMDİR.

    Sistem körü körüne bağlanmak gerekliliğini vurguluyor. Körü körüne bağlılık denen bir konuyu detaylandırarak anlatmaktadır. Bizleri sürekli tele-ekranlar tarafından izleyen ve her saniye duyabilecekleri , detaylandırmak gerekirse tuvalette, yatakta, uykuda, banyoda, rüyamızda bile BÜYÜK BİLADERİN bizi izlediğini düşünüyor ve biliyoruz. Görmemiz gerekenleri görmüyor, duymamız gerekenleri duymuyoruz. Bunları aslında Parti tek başına yapıyor. Parti insan yaşantısının tümünde varlık göstermektedir. Şöyle ki zihnimizde bile aykırı bir şey düşünemeyiz, çünkü oda sürekli izlenmektedir. Bunu yapacak olursak aykırılıkları düşünecek olursak düşüncesuçu denen suçla yargılanırız. Bu yargılanmanın sonucu ölümdür. Sırf bu yüzden çalışmakta olan düşünce polisleri vardır.
    Düşüncelerimize de farklı yollarla dahil olmaktadırlar. Yenisöylem ile birlikte kullandığımız kelimeleri azaltarak zihnimize oyun oynuyor ve aslında öyle bir şeyin olmadığını kabul ettiriyorlar. Örneğin dilden özgürlük kelimesini çıkarırsanız özgürlük düşüncesini zamanla yok etmiş olursunuz. Düşüncelerimize dahil olmanın bir farklı yolu da Parti Başkanı'nın gözümüzün alacağı her yerde bizi izliyor olmasıdır. Kaldı ki posterlerin altlarında sizi izliyoruz yazmaktadır.
    HAYATIN HER ALANINDA PARTİNİN BİR ELİ VARDIR.
    Öyle ki Parti insanların parfüm sürmesine yakışıklı giyinmesine somurtmasına dalmasına hatta cinsel hayatına bile karışabilirdi. Cinsi münasebetlerin Proleter sınıfta özgürce yapılması fakat buna karşılık bağlılık hissiyle tümüyle bağlı olunan parti mensupları tarafından kesinlikle yapılmaması gerektiği hatta Parti cinsi münasebetin evliliğin temeline bile dayandırmadan evliliği yalnızca yeni parti üyeleri cinsi münasebeti sonucu doğacak çocuklara bağlamıştı . EVLİLİĞİN PARTİ İÇİN YALNIZCA BİR AMACI VARDI: PARTİYE HİZMET EDECEK YENİ ÇOCUKLARIN DÜNYAYA GELMESİ.
    Parti bizlere 2*2 = 5 diyor ise bunu tartışmadan kabul etmek gerekir, hatta 3 ediyorsa bile kabul etmek, hatta ve hatta hiç bir şey etmiyor ise bile bunu kabul etmemiz gerektiğini söylüyor.
    GARİP
    Yatak odalarımıza kadar girmiş olan şeylere karşı baş kaldıramıyoruz. Baş kaldırmak bir yana dursun bunu düşünemiyoruz bile. Düşüncesuçu denen bir suç bizim bunları düşünmemizi bile yasaklamaktadır. Dahaca zihnimizin yüz yüzünün bize ait olmadığı duygusu tühlerimizi ürpertiyor. Hırçınlaşıyorum.
    PROLETER SINIF
    Bağnazlıktan cehaletten bir adım bile öte gidilmemiş, Okyanusya'nın yüzde seksenini kaplayan bu sınıf bu halkı Partiden kurtarabilecek tek güç olarak görünüyordu fakat Proleter sınıf oldukça bilinçsiz ve cahildi. ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR. İşte partinin bu sınıfa dikta ettiği tam olarak bu slogandı. ÖZGÜRLÜK proleterlerdedir.

    Bizler yanlış yönetilmeye aç insanlar değiliz ana karakterimiz Winston'da bizimle aynı fikir içerisinde yanlış yönetilmeye baş kaldırmak için bir yola kalkışıyor! Fakat yolun sonu pekte aydınlık değil, Ölüm karanlığıdır. Bunu kendisine bittabi bilmektedir. Fakat bildik yokoluş içerisinde baş kaldırmaktan vazgeçmiyor. Bir yıldırma uygulanıyor ki bilmeyiverin.

    AYDINLIKLARDA BULUŞMAK ÜZERE BAY WİNSTON.
  • Maarif Vekâleti, güzel sanatları himaye için her sene en güzel sanat eserini veren ressam, muharrir, musikişinas ve heykeltıraşa vereceği mükâfattan başka devlet sanatkârı unvanını vermeyi kararlaştırmış. Bir memleketin güzel sanatları, kültür seviyesinin bir ölçüsüdür. Medeni milletler arasında yer alabilmek, halkı yüksek bir kültür seviyesine çıkarmak için, güzel sanatların himayesi lazımdır. Maarif Vekâletinin sanatkârlara karşı gösterdiği himaye ve teşvik, devletin sanata karşı duyduğu hürmetin bir tezahürü olmak itibariyle çok ileri bir adımdır.
    ***
    Yalnız, senenin en güzel eserini veren sanatkâra devlet sanatkârı unvanının verilmesindeki hikmeti anlamadım. Sanat bir cemiyetin muayyen devirlerdeki bedii (estetik) duygularının, zevklerinin, içtimaileşmiş bir ifadesidir. Sanatkâr bu duyguları yaşadığı cemiyetin içinden alır.
    İlk cemiyetlerde sanatkâr doğrudan doğruya kitlenin hislerini ifade eder. Saz şairleri, halk şairleri gibi..
    Derebeylik ve saltanat devirlerinde sanatkâr, kitleden ayrılır. Yüksek sınıfın, sarayın hizmetkârı olur.. Divan şairleri gibi..
    Demokrasilerde, muhtelif sınırların sanatkârları vardır, burjuva sanatkârı, küçük burjuva, halk, proleter sanatkârı gibi. Fakat tekâmülün bu merhalesinde bir devlet sanatı olmadığı gibi, devlet sanatkârı da yoktur.
    ***
    Maarif Vekâleti'nin en güzel eseri veren sanatkâra devlet sanatkârı unvanını vermesi, devlet sanatkârının, halk sanatkârının fevkinde (üstünde) olduğu hissini veriyor ki, kafalarda istifham (soru) yaratıyor. Bugün bizde de, her memlekette olduğu gibi, yüksek sınıfın hislerini ifade eden, halkın hislerini ifade eden sanatkârlar vardır, fakat bunların hiçbirisi devlet şairi, devlet muharriri, devlet heykeltıraşı değildir ve olmamalıdır. Ve en güzel sanat eserine biçilen kıymet, realiteyi en kuvvetle veren, en yüksek unvan da, devlet sanatkârı değil, halk sanatkârı unvanı olmalıdır.
    *
    [Adsız Yazıcı / Tan, 15.3.1937]
  • Proleterlerin zincirlerinden baska kaybedecek bir şeyi yok.Oysa önlerinde kazanacaklari bir dünyaları var.


    Proleter= İşçi sınıfı
  • BARIŞ
    Çocuğun gördüğü düştür barış.
    Ananın gördüğü düştür barış.
    Ağaçlar altında söylenen sevda sözleridir barış.
    Akşam alacasında, gözlerinde ferah bir gülümseyişiyle
    döner ya baba
    elinde yemiş dolu bir sepet;
    ve serinlesin diye su, pencere önüne konmuş toprak
    bir testi gibi
    ter damlalarıyla alnında . . .
    Barış budur işte.
    Evrenin yüzündeki yara izleri kapandığı zaman
    ağaçlar dikildiğinde top mermilerinin açtığı çukurlara
    yangının eritip tükettiği yüreklerde
    ilk tomurcukları belirdiği zaman umudun,
    ölüler rahatça uyuyabildiğinde, kaygı duymaksızın artık,
    boşa akmadığını bilerek kanlarının.
    Barış budur işte.
    Barış sıcak yemeklerden tüten kokudur akşamda
    yüreği korkuyla ürpertmediğinde sokaktaki fren sesi
    ve çalınan kapı arkadaşlar demek olduğunda sadece.
    Barış açılan bir pencereden, ne zaman olursa olsun
    gökyüzünün dolmasıdır içeriye;
    gökyüzünün, tek bir yürek olan çanlarıyla
    bayram günlerini çalan gözlerimizde.
    Barış budur işte.
    Bir tas sıcak süttür barış ve uyanan bir çocuğun
    gözlerinin önüne tutulan kitaptır.
    Başaklar uzanıp "Işık! Işık!" diye fısıldarken
    birbirine!
    Işık taşarken ufkun yalağından.
    Barış budur işte.
    Kitaplık yapıldığı zaman cezaevleri
    Geceleyin kapı kapı dolaştığı zaman bir türkü
    ve dolunay, taptaze yüzünü gösterdiği zaman bir
    bulutun arkasından
    cumartesi akşamı berberden pırıl pırıl çıkan
    bir işçi gibi.
    Barış budur işte.
    Geçen her gün yitirilmiş bir gün değil de
    bir kök olduğu zaman
    gecede sevincin yapraklarını canlandırmaya.
    Geçen her gün kazanılmış bir gün olduğu zaman
    dürüst bir insanın deliksiz uykusunun ardı sıra.
    Ve sonunda, yeniden duyumsadığımızda
    zamanın tüm köşe bucağındaki acıları kovmak için
    ışıktan çizmelerini çektiğini güneşin.
    Barış budur işte.
    Barış ışın demetleridir yaz tarlalarında,
    iyilik 'abecesi'dir o, dizelerinde şafağın.
    Herkesin kardeşim demesidir birbirine, yarın yeni
    bir dünya kuracağız demesidir;
    ve kurmamızdır bu dünyayı türkülerle.
    Barış budur işte.
    Ölüm çok az yer tuttuğu zaman yüreklerde
    mutluluğu gösterdiğinde güven dolu parmağı yolların
    şair ve proleter eşitlikle çekebildiği gün içlerine
    büyük karanfilini alacakaranlığın . . .
    Barış budur işte.
    Barış, sımsıkı kenetlenmiş elleridir insanların
    sıcacık bir ekmektir o, masası üstünde dünyanın.
    Barış, bir annenin gülümseyişinden başka bir şey
    •değildir.
    Ve toprakta derin izler bırakan sabanların
    bir tek sözcüktür yazdığı: Barış.
    Ve bir tren ilerler geleceğe doğru
    kayarak benim dizelerimin rayları üzerinden
    buğdayla ve güllerle yüklü bir tren.
    Bu tren barıştır işte.
    Kardeşler, barış içinde ancak
    derin derin soluk alır evren.
    Tüm evren, yüklenerek tüm düşlerini.
    Kardeşler uzatın ellerinizi.
    Barış budur işte.
    Fakir Baykurt
    Literatür Yayınları
  • Biliyorum biliyorum ne demek istiyorsun küçük adam, senin yurdunda bütün proleterlerin seksüel sorunu kendiliğinden çözümleyiverdiler bu Berlin'de proleter askerler geceler boyu bütün kadınların ırzına geçtikleri zaman görüldü: Sus! bunun doğru olduğunu biliyorsun, devrimci namus için senin öncü savaşçıların bütün ülkelerin bütün proleterlerin özgürlük askerleri dediler. bu yalnızca savaşta oldu mu diyorsun öyleyse sana Bir diğer gerçek hikayeyi anlatayım ,şimdilik henüz engelli ama proletaryanın diktatöryasına bayılan müstakbel bir önder seksüel ekonomiye de bayılmıştı bana gelip dedi ki siz müthişsiniz Karl Marx insanlara ekonomik açıdan nasıl bağımsız olmayı söylediyse sizde insanlara seksüel olarak nasıl bağımsız olabileceklerini söylediniz dediniz ki gidin canınızın istediği gibi cinsel ilişkide bulunun senin kafanda her sanat cinsel sapıklık oluyor benim aşkla sarmalamam senin kafanda pornografik eylem oluyor neden söz ettiğimi bilmiyorsun Küçük adam bu yüzden küçük adam her defasında geriye düştün.