• Bir umut varsa, o da proleterlerde...
    George Orwell
    Sayfa 93 - Can
  • 224 syf.
    ·3 günde·8/10
    Yoksa siz hala komünistleştiremediklerimizden misiniz?
    İncelemeye bu başlıkla başlamamın sebebi komünist manifestonun yazım amacının da Kapital gibi analitik değil de daha ikna edici , retorik tarzda yazılması. Ve itiraf etmeliyim ki gerçekten oldukça cesur , etkileyici ve hatta halk diliyle gaza getirici bir metin.
    1. Burjuvalar ve proleterler
    2.Proleterler ve komünistler
    3. Sosyalist ve komünist yazın
    4. Komünistlerin çeşitli muhalefet partileri karşısındaki konumları

    Kabaca dört bölüme ayrılmış bir metin ve üçüncü bölümün alt başlıkları da var.
    Aslında bu çok meşhur ve tartışmalı metni sayfa sayfa dahi incelemek istesem de daha kısa ve genel değineceğim.
    Öncelikle biz bu metinde Marx’ın burjuvayı ve kapitalizmi yerden yere vurduğunu düşünürüz ancak üzerinde tepinmeden önce birinci bölümde detaylı bir şekilde burjuvanın tarihsel değişimine ve modern devletteki konumuna değinir. Burjuvazi bugün modern devlette yürütmenin bile onun çıkarlarını koruduğu önemli bir sınıf. Yerden yere vurmaya başlarsak ‘’Burjuvazi, üstünlüğü ele geçirdiği her yerde, bütün feodal, ataerkil, pastoral ,ilişkilere son verdi. İnsanı ‘doğal efendilerine’ bağlayan çok çeşitli feodal bağları acımasızca kopardı ve insan ile insan arasında çıplak çıkardan katı ‘nakit ödeme’den başka hiçbir bağ bırakmadı’’syf 119 daha neler neler modern köleliğimizin ve kamçılarımızın sorumlusu ‘burjuvalar’ modern şeytanlarımız. Peki gerçekten biz insanlar daha önce hiç sömürülmeyi tatmamıştık da bir zamanların feodal soyluluğunun egemenliği altında ezilen bu sınıf üstünlüğü ele geçirdiğinde biz birdenbire sömürülmeye başladık? Tabi ki de hayır ‘’Tek sözcükle, dinsel ve siyasal yanılsamalarla maskelenmiş sömürünün yerine, açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürüyü koydu.’’ Syf 119
    Yani artık egemen sınıf bizi dolaylı yoldan değil hiç lafı dolandırmadan sömürüyor. Marx burjuvaziyi sadece yeriyor mu ? Hayır bu da yetersiz bir bakış olur ‘’İnsan etkinliğinin neler yapabileceğini ilk gösteren o oldu Mısır piramitlerini , Roma’nın su kemerlerini ve Gotik katedralleri kat be kat aşan harikalar yarattı; daha önceki bütün tarihsel göçleri ve haçlı seferlerini gölgede bırakan seferler düzenledi ‘’syf 120
    Acaba burda burjuva sınıfıyla birlikte kapitalizmin olanaklarına ve yapabileceklerine de mi bir atıf var? Sonuçta tüm bunları egemen sınıf kapitalizmin imkanlarıyla gerçekleştiriyor. Yani bu ilişki sadece burjuvaziyi yermek olmadığını daha geniş bir inceleme olduğunu görüyoruz. Belki de Marx- Kapitalizm ilişkisi sadece nefret ilişkisi değildir de inişli çıkışlı tutkulu bir aşk hikayesidir. Ploreter ise kısaca bir meta haline gelmiş bir ticaret nesnesidir. Makinenin bir uzantısı haline gelişi, becerisiz bir iş yapması , yaratıcılığını yitirmesi meşhur ve aşina olduğumuz kavramlar.
    Metnin ikinci kısmı daha çok komünistlere yöneltilen eleştirilere cevap veriyor ve benim de ilgimi oldukça çeken bir bölüm. Çünkü kendimi ne komünizm davasının yılmaz bir yoldaşı ne de bir kapitalist olarak tanımlarım. Marx’ı da bir şeytan olarak ilan edenler en çok özel mülkiyeti elimizden alıp bizi devlet idaresine mahkum etmekle suçlar. Bu sorulara çok detaylı ve farklı yönlerden cevaplar var. Özel mülkiyetin zaten ancak toplumun onda birinin tekelinde olması , küçük köylü ve zanaatkar mülkiyetinin ise zaten sanayileşmeyle yok olması , ücretli emeğin proleter için asla mülkiyet oluşturmaması dahası zaten sermaye denen şeyin kolektif bir çabanın ürünü olması gibi ikna edici açıklamalar var. Şu meşhur sona gelecek olursak ‘’Varsın egemen sınıflar bir komünist devrim korkusuyla titresinler. Proleterlerin zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyleri yok. Kazanacakları bir dünya var. ‘’
    ‘’BÜTÜN ÜLKELERİN İŞÇİLERİ, BİRLEŞİN’’
    Marx işçilerin bir vatanı olmadığını işçi sınıfına dahil olduklarını söylüyor , o yüzden bütün ülkelerin işçilerinin birleşebileceğini düşünüyor. Yani ezilen ezene karşı. Sahi mümkün mü böyle bir şey ? Yoksa Marx’ın söylediği gibi o kadar da maskesiz sömürülmüyor muyuz acaba ? Hala sarıldığımız , uyuştuğumuz ‘değerlerimiz’ var. Burjuvaların dayattığı değerler.
  • Çünkü sen evinin kumlar üzerine kurulmasının
    sorumluluğunu kabullenmiyorsun. Tavan çöküyor, ama sen benim “proleter onurum”, “ulusal onurum” var diyorsun. Yer ayağının altında kayıyor, ama sen durmadan bağırıyorsun: “Yaşasın Führer, Yaşasın Alman, Rus, Yahudi onuru!” Su borusu patlamış, çocuğun neredeyse boğulacak, sen ise bu eğitim sistemini övüyorsun. Eşin verem olmuş, yatağa düşmüş, sen ise küçük adam, kayalar üzerine ev kurmayı, “Yahudi icadı”dır diye reddediyorsun.
  • ... İçi çocuk dolu bir cankurtaran sandalı göründü tepesinde bir helikopter dolanıyor, önde orta yaşlı bir kadın oturuyordu Yahudi olabilir kucağında üç yaşlarında küçük bir erkek çocuk, küçük çocuk korku içinde haykırıyor ve içinde kaybolmaya çalışırcasına başını kadının göğüslerinin arasına sokuyordu ve kadın
    çocuğu kollarının arasına alıyor ve kendisi de tir tir titremesine karşın kollarıyla onu mermilerden koruyabilecekmişçesine kendini çocuğa siper etmeye çabalıyordu, sonra helikopter üstlerine 20 kiloluk bir bomba bıraktı korkunç bir alev çaktı ve sandaldan geriye tahta parçalan kaldı.Sonra müthiş bir çekim vardı bir çocuğun kolu havaya uçuyordu helikopterin önündeki bir kamerayla çekilmiş olmalıydı ve partililerin oturduğu koltuklardan büyük bir alkış koptu ama salonun proleter bölümündeki bir kadın birden ter ter tepinmeye bunları çocukların önünde gösteremezsiniz bunları çocukların önünde göstermeye hakkınız yok diye bağırmaya başladı sonunda polisler onu dışarı attılar kadının başına bir şey geldiğini sanmam proleterlerin dediklerine hiç kimse aldırmaz tipik proleter tepkisi der geçer onlar hiçbir zaman...
  • 1970'lerin ve 1980'lerin ilk yıllarının yüzyılımızın bu on yılından [1990'lar] ne kadar farklı olduğunu genç insanlara anlatabilmek çok zor. Birleşik Devletler'de, bir kuşak öncesinin radikal ekoloji hareketi, aslında 1960'ların Yeni Solu'nun, özellikle anarşik eğilimlerinin bir uzantısıydı. 1960'ların sonlarında bu geniş harekete katılan hemen hemen tüm sosyalistlerin, özellikle daha militan öğrenci kanadın, ekolojik meslelere, 1930'ların proleter sosyalizmin ötesine pek geçmemiş olan kendi sorunsallarını değiştirme girişimine yönelik bir küçümsemeyle, hareketin ilgisini "sınıf savaşı"ndan uzaklaştıracak "küçük brjuva sapmaları" olarak baktıklarını unutmak o yılları yaşayan insanlar için bile kolaydır.
    Murray Bookchin
    Sayfa 14 - TÜRKÇE BASIMA ÖNSÖZ (1994 yılı basımı için 7 Şubat 1994 tarihli önsöz)
  • 352 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Kitabın giriş bölümünden başlayacak olursak,
    Kitap 3 farklı devletten söz etmektedir. Bunlar; Okyanusya Doğu Asya Avrasya
    3 devlette totaliter sistemle yönetilmektedir. Sürekli olarak aralarında savaşmaktadır. Bu savaşlar bitmeyen savaşlardır. Bitmemesinin farklı sebepleri vardır. ilk sebep Üretim fazlası malların askeri güçte kullanılması farklı bir sebepte proleter sınıfın sürekli savaş halinin yönetilmeye ihtiyaç duyması isteğidir. Savaş parti için aslında barıştır.
    Asıl sistemi totaliter bir sistem olan Okyanusya'dan bahsetmektedir. Okyanusya sınıflı bir toplum yapısına sahip ve bu sınıflanmanın yüzde seksene yakını proleterler tarafından oluşmaktadır. Partinin gücü sistemden gelmektedir. Sistemin en büyük silahı yeni dili olan YENİSÖYLEMDİR.

    Sistem körü körüne bağlanmak gerekliliğini vurguluyor. Körü körüne bağlılık denen bir konuyu detaylandırarak anlatmaktadır. Bizleri sürekli tele-ekranlar tarafından izleyen ve her saniye duyabilecekleri , detaylandırmak gerekirse tuvalette, yatakta, uykuda, banyoda, rüyamızda bile BÜYÜK BİLADERİN bizi izlediğini düşünüyor ve biliyoruz. Görmemiz gerekenleri görmüyor, duymamız gerekenleri duymuyoruz. Bunları aslında Parti tek başına yapıyor. Parti insan yaşantısının tümünde varlık göstermektedir. Şöyle ki zihnimizde bile aykırı bir şey düşünemeyiz, çünkü oda sürekli izlenmektedir. Bunu yapacak olursak aykırılıkları düşünecek olursak düşüncesuçu denen suçla yargılanırız. Bu yargılanmanın sonucu ölümdür. Sırf bu yüzden çalışmakta olan düşünce polisleri vardır.
    Düşüncelerimize de farklı yollarla dahil olmaktadırlar. Yenisöylem ile birlikte kullandığımız kelimeleri azaltarak zihnimize oyun oynuyor ve aslında öyle bir şeyin olmadığını kabul ettiriyorlar. Örneğin dilden özgürlük kelimesini çıkarırsanız özgürlük düşüncesini zamanla yok etmiş olursunuz. Düşüncelerimize dahil olmanın bir farklı yolu da Parti Başkanı'nın gözümüzün alacağı her yerde bizi izliyor olmasıdır. Kaldı ki posterlerin altlarında sizi izliyoruz yazmaktadır.
    HAYATIN HER ALANINDA PARTİNİN BİR ELİ VARDIR.
    Öyle ki Parti insanların parfüm sürmesine yakışıklı giyinmesine somurtmasına dalmasına hatta cinsel hayatına bile karışabilirdi. Cinsi münasebetlerin Proleter sınıfta özgürce yapılması fakat buna karşılık bağlılık hissiyle tümüyle bağlı olunan parti mensupları tarafından kesinlikle yapılmaması gerektiği hatta Parti cinsi münasebetin evliliğin temeline bile dayandırmadan evliliği yalnızca yeni parti üyeleri cinsi münasebeti sonucu doğacak çocuklara bağlamıştı . EVLİLİĞİN PARTİ İÇİN YALNIZCA BİR AMACI VARDI: PARTİYE HİZMET EDECEK YENİ ÇOCUKLARIN DÜNYAYA GELMESİ.
    Parti bizlere 2*2 = 5 diyor ise bunu tartışmadan kabul etmek gerekir, hatta 3 ediyorsa bile kabul etmek, hatta ve hatta hiç bir şey etmiyor ise bile bunu kabul etmemiz gerektiğini söylüyor.
    GARİP
    Yatak odalarımıza kadar girmiş olan şeylere karşı baş kaldıramıyoruz. Baş kaldırmak bir yana dursun bunu düşünemiyoruz bile. Düşüncesuçu denen bir suç bizim bunları düşünmemizi bile yasaklamaktadır. Dahaca zihnimizin yüz yüzünün bize ait olmadığı duygusu tühlerimizi ürpertiyor. Hırçınlaşıyorum.
    PROLETER SINIF
    Bağnazlıktan cehaletten bir adım bile öte gidilmemiş, Okyanusya'nın yüzde seksenini kaplayan bu sınıf bu halkı Partiden kurtarabilecek tek güç olarak görünüyordu fakat Proleter sınıf oldukça bilinçsiz ve cahildi. ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR. İşte partinin bu sınıfa dikta ettiği tam olarak bu slogandı. ÖZGÜRLÜK proleterlerdedir.

    Bizler yanlış yönetilmeye aç insanlar değiliz ana karakterimiz Winston'da bizimle aynı fikir içerisinde yanlış yönetilmeye baş kaldırmak için bir yola kalkışıyor! Fakat yolun sonu pekte aydınlık değil, Ölüm karanlığıdır. Bunu kendisine bittabi bilmektedir. Fakat bildik yokoluş içerisinde baş kaldırmaktan vazgeçmiyor. Bir yıldırma uygulanıyor ki bilmeyiverin.

    AYDINLIKLARDA BULUŞMAK ÜZERE BAY WİNSTON.
  • Maarif Vekâleti, güzel sanatları himaye için her sene en güzel sanat eserini veren ressam, muharrir, musikişinas ve heykeltıraşa vereceği mükâfattan başka devlet sanatkârı unvanını vermeyi kararlaştırmış. Bir memleketin güzel sanatları, kültür seviyesinin bir ölçüsüdür. Medeni milletler arasında yer alabilmek, halkı yüksek bir kültür seviyesine çıkarmak için, güzel sanatların himayesi lazımdır. Maarif Vekâletinin sanatkârlara karşı gösterdiği himaye ve teşvik, devletin sanata karşı duyduğu hürmetin bir tezahürü olmak itibariyle çok ileri bir adımdır.
    ***
    Yalnız, senenin en güzel eserini veren sanatkâra devlet sanatkârı unvanının verilmesindeki hikmeti anlamadım. Sanat bir cemiyetin muayyen devirlerdeki bedii (estetik) duygularının, zevklerinin, içtimaileşmiş bir ifadesidir. Sanatkâr bu duyguları yaşadığı cemiyetin içinden alır.
    İlk cemiyetlerde sanatkâr doğrudan doğruya kitlenin hislerini ifade eder. Saz şairleri, halk şairleri gibi..
    Derebeylik ve saltanat devirlerinde sanatkâr, kitleden ayrılır. Yüksek sınıfın, sarayın hizmetkârı olur.. Divan şairleri gibi..
    Demokrasilerde, muhtelif sınırların sanatkârları vardır, burjuva sanatkârı, küçük burjuva, halk, proleter sanatkârı gibi. Fakat tekâmülün bu merhalesinde bir devlet sanatı olmadığı gibi, devlet sanatkârı da yoktur.
    ***
    Maarif Vekâleti'nin en güzel eseri veren sanatkâra devlet sanatkârı unvanını vermesi, devlet sanatkârının, halk sanatkârının fevkinde (üstünde) olduğu hissini veriyor ki, kafalarda istifham (soru) yaratıyor. Bugün bizde de, her memlekette olduğu gibi, yüksek sınıfın hislerini ifade eden, halkın hislerini ifade eden sanatkârlar vardır, fakat bunların hiçbirisi devlet şairi, devlet muharriri, devlet heykeltıraşı değildir ve olmamalıdır. Ve en güzel sanat eserine biçilen kıymet, realiteyi en kuvvetle veren, en yüksek unvan da, devlet sanatkârı değil, halk sanatkârı unvanı olmalıdır.
    *
    [Adsız Yazıcı / Tan, 15.3.1937]