• Modem devrimler gerçek mi yoksa hayali mi?

    Devrimci bir çağ eylemci bir çağdır; bizimki ise reklam
    ve propaganda çağı. Gerçekte hiçbir şey olmaz ama her yerde propaganda vardır. Bu çağda bir isyan en düşünülemez şeydir. Böylesi bir güç ifadesi çağımızın hesapçı zekâsına göre saçma görünecektir. Öte yandan siyasi bir virtüöz olağanüstü bir başarı kazanacaktır. Genel kurula insanların bir isyan üzerinde anlaş­ması konusunda öneride bulunan bir manifesto yazabilir ve bu manifestonun sözleri öyle dikkatle seçilir ki sansürden bile geçer. Toplantıda izleyicilerinin isyan ettiğine dair bir izlenim yarata­bilir, ki bundan sonra sessizce evlerine dağılırlar —çok güzel bir akşam geçirdikten sonra.
  • “Meclisteki bireyler açıkça kitapları yakmanın işe yaramadığını, yazarların yakılması gerektiğini söyledi.”

    Jean-Jacques Rousseau

    *
    Yazının icadından; Kil tabletlere, Kil tabletlerden; Rulo Papiruslara, Kodekslere, İpek Yazmalara, Kitaplara… Dünden, bugüne ve yarına... Ateşin çemberinden, kitabın tarihine bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculuk pek iç açıcı olmayacak.

    Kitabın tarihi ile ilgili bilgilerim, bu kitapla beraber alt üst oldu. Bildiğim her şeyi bir kenara bıraktım, bilmediğim ne varsa hafızama almaya çalıştım. Bilmediğim şeylerin çok olduğunu anlayınca, yavaş yavaş okumaya ve not almaya başladım. İncelemenin yarısını kitap bitmeden önce yazmaya başladım. Okumanızı tavsiye edeceğim ama, canınız yanacak şimdiden uyarayım(!)

    *

    Kitapların yok olma nedenlerini William Blades şu şekilde sıralamış; “ATEŞ, su, gaz, ısı, toz, ihmal, bilgisizlik, kötülük, koleksiyoncular, kitapçılar, kitap kurtları, böcekler, çocuklar ve hizmetçiler.”

    Baze’in araştırmasına göre kitapların %60’lık bir oranı hesaplanarak, yani bilerek yok edilmiştir. Çoğunluğu yakılarak. Geri kalan %40’ın içinde ise, yangınlar, kasırgalar, seller, depremler, tsunamiler, hortumlar, muson yağmurları var. Geçmişte kil tabletlere yazılırdı, en kolayı su baş düşmanıydı. Kağıt üzerine yazılmaya başlandığında ise; baş düşmanı bağnazlık ve yardımcısı ATEŞ’ti. Sadece kitap yakmadılar, fikirleri yaktılar, geçmişi yaktılar, yaşam biçimlerini yaktılar, yetmedi İNSANLARI yaktılar, kazıklara oturttular, çarmıha gerdiler, bir direğe bağlayıp taş yağmuruna tuttular, dine küfür saydılar; kafir ilan ettiler, engizisyon birlikleri ve mahkemeleri kurdular insanlığa ve dünyaya korku saldılar.

    Kitabın geçmişi, aynı zamanda insanlığında geçmişidir.

    *

    Tarihte gerçekleşmiş olan gerçekliğe, ironi ile yaklaşalım…

    Kur'an mı, YAK GİTSİN!
    İncil mi, YAK GİTSİN!
    Tevrat mı, YAK GİTSİN!
    Bütün Dini kitapları YAK GİTSİN!

    Hepsini yakmışlar, yok etmişler. Mağaralara saklamışlar, buldurmuşlar yakmışlar. Toprağa gömmüşler, onları da bulmuşlar. El yazması olanları ayırmamışlar, ateşe atmışlar. Çoğaltılması yasaklanmış, karşı çıkanları yakmışlar. Kitapları yakacakları için, ezberlemişler. Kitaplar yandıkça ezberlerinde olanı yazmışlar. Bu bize şu soruyu en başından sorduruyor, geçmişten gelen metinler, gerçekten ilk yazılı olan hali ile karşımızda mıdır? Cevabı incelemeyi okudukça, kendiniz vereceksiniz buna eminim.

    Kil tabletler, YAK GİTSİN!
    Kodeksleri, YAK GİTSİN!
    Metinleri, YAK GİTSİN!,
    Kitapları, YAK GİTSİN!
    Mürekkebi, YAK GİTSİN!
    Matbaayı, YAK GİTSİN!
    Yayınevlerini, YAK GİTSİN!
    Kitap Satanları, YAK GİTSİN!
    Düşünenleri, YAK GİTSİN!
    Şairleri, YAK GİTSİN!
    Yazarları, YAK GİTSİN!
    Öğretmenleri, YAK GİTSİN!
    Din adamlarını, YAK GİTSİN!
    İlk Çağı, Orta Çağı, Yeni Çağı YAK GİTSİN!
    Aztekleri, Sümerleri, Antik yunanı, YAK GİTSİN!
    Moğolları, Çinlileri, Bizansı YAK GİTSİN!
    Tükleri, İngilizleri, Amerikalıları, YAK GİTSİN!

    İlk önce yazılı olan her şeyi yakmışlar, yetmemiş insanları yakmışlar. Herkesi, her şeyi yakmışlar. Milyonlarca kitabı yakmışlar, kütüphaneleri yakmış, yıkmış, yağmalamışlar. Krallar yaktırmış, Papazlar yaktırmış, Hahamlar yaktırmış, Hocalar yaktırmış, Komutanlar yaktırmış, Yazarlar yaktırmış, Kraldan çok Kralcı olanlar yaktırmış, sonra kralcıları da yakmışlar. Ateşin ortasına atıp, cayır cayır yakmışlar.

    MS. 3. Yüzyılda, bolca kitapların özetleri çıkmaya başlamış. Yani Platon yazmış, herhangi birisi bunu kopyalamış, yazmış, çarşıda satmış. Kitaplar Yunan’da o şekilde satılırmış. Şimdi adını vereceğim düşünürlerin, yazarların, şairlerin yazıları ve kitapları bir şekilde günümüze kadar gelmiş, gelmiş gelmesine de nasıl gelmiş? Özelikle uzun kitapların özetleri çıkarılmış, sonra çeşitli nedenler ile kitapların asılları yok edilmiş, toplatılmış, yakılmış vs. geriye özetler kaldığı için, değer görmeye başlamış. Bir eserin kendisi değil de, günümüze özetleri kalmış.

    Şimdi, kitaplığıma baktım, Homeros’un İlyadası’nı gördüm. Hem kitabın içeriğine baktığımda, hem geçmişte yaşanmış kitap katliamlarına baktığımda bu kitabın orijinal bir metin olma ihtimali yok gibi duruyor. Bir de şöyle garip bir durum var ki, kitap kopyacıları kitabın orijinal halini de değil, kendi fikirlerini de eklerlermiş, hatta düzeltme yapılır, o şekilde satılırmış. Çok ilginç bir durum.

    Mısır, Antik Yunan, İskenderiye, Çin, Roma, İstanbul’un Fethi, İslam Dünyası, Orta Çağ, Latin Amerika, Rönesans, İngiltere, Fransa, İspanya, Amerika…. Şili, Arjantin, Bosna-Hersek…

    YANGINLAR, SAVAŞLAR… Kitap Kıyımının olmadığı dönem yok.

    İncelemenin bu kısmını kitabın yarısını okuduğumda yazdım. Geri kalan kısmı ise, daha can yakıcı olmakla birlikte, neşteri vurup, hastayı kurtaramadığımız bölümdür!

    *

    TITANIC BUZDAĞINA ÇARPTI, İÇİNDEKİLERLE YOK OLDU. KİTAPLAR İSE İNSANLIĞA ÇARPTI, TIPKI BİR VOLKANİK DAĞA ÇARPAR GİBİ, KÜL OLDU!

    Kitapların yakılması dediğimizde aklımıza hep Naziler geliyor sanırım. Muhtemelen bunun nedeni görseller. Yaptıklarını göstermeyi ve propagandayı sevmeleri, yaşanmış ya da yaşanmamış birçok olayda Nazilerin adını ön plana çıkarıyor.

    İlk metinlerden, bugüne gelindiğinde yaşanmış acıların bir tarifi yok. Fırınlarda yakılan kitapların, insanların yakılmasına esin kaynağı olduğu düşünülüyor. Kitapları yakanlar elbet insanları yakacaklardı, yaktılar da. Yalnız, kitapları yakanların bir özelliği var. Kitap okumayı ve kütüphane oluşturmayı sevmeleri. Bunun en çarpıcı örneği Hitlerin ve Nazilerin Propaganda Bakanı Goebbels.

    "1933'te Nazilerin kitap yakmasını ciddi bir kitapsever olan Joseph Goebbels organize etti." #39272793

    Goebbels’in nasıl iki yüzlü olduğunu size bir fotoğrafla kanıtlamak isterim.
    Bu fotoğrafın adına “Nefretin Gözleri” adı verilmiş. 2018 yılında Twitter da paylaşılmıştı ben de kaydetmiştim.
    Fotoğraf: https://ibb.co/34LKdq3
    Hikayesi İçin buyurunuz: http://wwturkiye.org/nefretin-gozleri/

    Fotoğraf hikayesi de aynı kitaplarda ki durum gibiydi. Hitler de okuyordu, Goebbels’te okuyordu. Ama bu durum değişmeyen bir şeyi de ortaya çıkarıyordu. George Orwell ‘ın Hayvan Çiftliği ‘ni okuyanlar şu manifestoyu hatırlarlar:

    "BÜTÜN HAYVANLAR EŞİTTİR
    AMA BAZI HAYVANLAR
    ÖBÜRLERİNDEN DAHA EŞİTTTİR!" #39870000

    1984 , Cesur Yeni Dünya , Yakma Zevki , Fahrenheit 451 ve niceleri benzer alıntılarla doludur…

    1933 Yılında Naziler bir kıyımın tüm ülkede nasıl uygulanabileceğini gözler önüne serdi. Planlı bir şekilde organize olunmuş ve meydanlarda kitaplar yakılmıştı. Kitapları yazanlar, bu durumu izlemek durumunda kalmıştı. Seslerini çıkaramamış ve göz bebeklerine yansıyan alevleri yüreklerinde hissetmiş, içten içe yanmış, insanlıklarını belki de orada bırakmışlardı.

    Törenler düzenlenerek kitaplar yakılmış, olay Goebbels’in deyimiyle “Alman ulusunun iç ve dış temizliği” olarak dünyaya takdim edilmişti.

    1933’ten birkaç kare;

    https://ibb.co/qBthL3P

    https://ibb.co/xLNVqJN

    https://ibb.co/mSmg1Zc

    https://ibb.co/zRjLqr8

    İspanya İç Savaşı zamanında ne kadar kitap yakıldığı, ne kadar kütüphane tahrip edildiği, insanlığa ne kadar zarar verildiği bilinmiyor. Karmakarışık bir savaşın içinde, karmakarışık kararlar nadide el yazmalarının sonsuza dek yok olmasına neden olmuş.

    Bilinçli ya da bilinçsiz yapılan her yok etme olayları, korkunun yansımasıydı. Eleştiriden ve fikirlerden öyle korkmuşlar ki, çözümü kitap kıyımında bulmuşlardı. Belli oranda bunu gerçekleştirdiler. Bazı el yazmaları ve kitapların kopyaları yoktu. Ender eserler sonsuza kadar yok oldu. Franco’nun zararı hem insanlığa hem de tarihin anlaşılmasına darbe vurdu.
    Mao’nun Kızıl Muhafızları,
    Hitlerin SS’i SA’sı,
    Franco’nun Polisleri, Aşırı Radikal Askerleri,
    Stalin’in NKVD’si vardı.

    Hepsi tek bir parmak işaretini bekliyordu…

    Hepsi kendi içlerinde tüm güçlerini aldıkları emirleri uygulamakla kullanmışlardır. Sorgulamadan itaat etmişlerdir. Milyonlarca insanı katletmişler, milyarlarca metni yok etmişlerdir. İnsanları katledenlerin, kitaplara masumca yaklaşması beklenebilir miydi?

    Sovyetlerde, Nazilerde, İspanya’da ne olduysa Çin’de de o olmuştur. Hiçbir farkı yoktur. Binlerce kütüphane talan edilmiş, yazarları idam edilmiş, yayıncılar kurşuna dizilmiş, satanlar hapislere atılmış.

    Mayıs 1933’te ki kitap yakma eylemleri esnasında Sigmund Freud “Orta Çağ’da olsa beni yakarlardı. Bugün kitaplarımı yakmakla yetiniyorlar.” diyecekti.

    Kitapkırım ve Kitap Soykırımı tabirleri artık gazetelerde yankılanmaya başlamıştı. Günümüzde ki teknoloji sayesinde, birçok şeye hızlıca erişebiliyoruz. Sansür bile çok fazla dayanmıyor. O yıllarda bu eylemlerin yani kitap yakmanın boyutları çok fazla anlaşılmamıştı. Daha sonra fark edilmiş, sonuçları ağır olmuştu. Bir tarih, bu eylemlerle yok olmuştu.

    https://ibb.co/HC5ZSNv

    Avrupa Utancın bir diğer adı da Din üzerinden en büyük kıyımları yapan “ Engizisyon Mahkemeleri” idi. Orta Çağ’da kurulmuş olan bu bağnaz yapı, Avrupa’nın bir nevi terör örgütü gibiydi. Yasaklı kitaplar üzerinden, yapmadıkları kıyım kalmamıştır. Aynı şekilde diğer örnekler gibi insanlığa hakarettir. Sovyetler zamanında ihbar nasıl bir can simidi olmuşsa, bu dönemlerde de aynı şeyler yaşanmıştır. İnsanlar bir gün daha yaşayabilmek için, arkadaşlarını, akrabalarını, babalarını ihbar etmiştir.

    Kitapta da geçen bir durumu size başka kaynaktan aktarmak istiyorum.

    “Engizisyonun düşman olup cezalandırdığı insanlar arasında ünlü felsefeciler ve bilim adamları da bulunuyor ne yazık ki. Bunlardan en bilinenleri; Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno ve Galileo Galilei’dir. Büyütecin mucidi olan Bacon’ın suçu Fransisken tarikatını eleştirmekti. Bu nedenle 15 yıl hapis yattı. İngiliz filozof William, Papalığa karşı imparatorluğu desteklemenin İncil’e uygun olduğunu söylediği için mahkum edildi ancak hapis yatmadı ve kaçarak Münih’te sürdürdü hayatını. Bruno, Kopernik’in tezini destekleyip evrende dünyadan başka pek çok gezegenin de yer aldığını iddia etti. Maalesef o diğerleri kadar şanslı olamayacak ve “dinden çıktığı” söylenerek diri diri yakılacaktı. Galileo ise dünyanın ve diğer gezegenlerin güneş etrafında döndüğünü savundu. Fakat kilise tarafından yargılanınca, görüşlerinin yanlış olduğunu kabul ederek canını kurtarmayı tercih etti. Ardından da sürgüne gönderildi.”
    https://www.wannart.com/...izisyon-mahkemeleri/

    HEPSİ YAKTI!
    MİLYONLARCA EL YAZMASINI, KLASİKLERİ, KİTAPLARI YAKTI!
    OKUMADAN YAKTILAR!
    KENDİLERİNCE DEVRİMLERİNE ZARARLI OLAN HER ŞEYİ YAKTILAR!
    İSPANYA’DA KURŞUNA DİZDİLER,
    ALMANYA’DA FIRINLARA ATTILAR,
    KİTAP KÜLLERİ GİBİ, İNSANLAR BACALARDAN UÇUŞTU!

    Kitap KIYIMI, aynı zamanda İNSANLIK kıyımıydı. Her bir kitapta İNSANLIĞI yaktılar!

    Yevgeni İvanoviç Zamyatin ... Distopya dendiğinde ilk akla gelmesi gereken Biz i yazmıştır. 1984’ün, Cesur Yeni Dünya’nın ve birçoğunun fikir babasıdır. SOVYET rejimi tarafından sürgüne gönderilmiştir. Ve sürgünde ölmüştür. Ölümünden önce ise şu sözleri söylemiştir;
    “Rusya’da bir yazarı onurlandıran şey kitaplarının yasaklı yayınlar listesinde olmasıdır.”

    Bu kıyımları yapanlar, BİZ kitabında şu alıntıya kulak verebilse ve biraz insan olabilselerdi keşke…

    "Ancak dostlarım, biraz düşünmek lazım, çok faydalı oluyor." #29045984

    Geçmişe bir bakalım, hangi kitaplar yakılmış, hangi yazarlar yasaklanmış… Günümüzün değerini anlamak için, bu listelere ve kitapların konularına iyi bakmak gerekir.

    * İvan Denisoviç’in Yaşamında Bir Gün, Aleksandır Soljenitsin,
    * Gazap Üzümleri, John Steinbeck,
    * Felsefenin Temel İlkeleri, Georges Politzer,
    * Don Kişot, Cervantes,
    * Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley,
    * Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell,
    * Bülbülü Öldürmek, Harper Lee,
    * Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Erich Maria Remarque,
    * Anne Frank’ın Hatıra Defteri, Anne Frank,
    * Alis Harikalar Diyarında, Lewis Carroll,
    * Canterbury Hikâyeleri,
    * Doktor Jivago, Boris Pasternak,
    * Dönüşüm, Franz Kafka,
    * Hamlet, William Shakespeare,
    * İnsan Hakları, Thomas Paine,
    * Kruşçev’in Anıları, Nikita Kruşçev,
    * Hayvan Çiftliği, George Orwell,
    * Madame Bovary, Gustave Flaubert,
    * Tom Amca’nın Kulübesi, Harriet Beecher Stowe,
    * Ulysses, James Joyce,
    * Çıplak Şölen, William S. Burroughs,,
    * Zabit ve Kumandan ile Hasbıhal, Mustafa Kemal,
    * Yaşadıkça, Rıfat Ilgaz,
    * Azizname, Aziz Nesin,
    * Böyle Bir Sevmek, Attilâ İlhan,
    * Yengeç Dönencesi, Henry Miller,
    * Yaşam ve Yazgı, Vasili Grossman,
    * Harry Potter ve Felsefe Taşı, J.K. Rowling,
    * Medarı Maişet Motoru, Sait Faik Abasıyanık,
    * Türlerin Kökeni, Charles Darwin (…)

    Birbirinden farklı yazar ve kitaplardan üzücü bir seçkiye tanık oldunuz. Bunun daha fazlası elbet var. Bir kısmı yasaklandı, bir kısmı basılırken toplatıldı, yakıldı, parçalandı ya da yeniden dönüşümde hamur kağıdı yapıldı.


    KÜLTÜREL KARARTMA

    Şili, Arjantin, Bosna… Hepsi birbiri ardına aynı kıyımları yaptılar. Bosna için ayrı bir parantez açmamız gerekiyor. Kitabı okuyana kadar, yaptıklarının büyüklüğü hakkında bilgim yoktu. İnsanlık tarihine insan kıyımları ile yazılmışlardı. Dünyanın en büyük kültürel kıyımını yaptıklarını bilmiyordum. Bu savaş esnasında yapılan kıyımı, Naziler bile başaramamıştı.

    Nefretin Özel Bir Türü: BOSNA!

    Bosna-Hersek kütüphanesi, savaş esnasında üç gün boyunca yanmış. 25 Ağustos 1992’de topçu ateşine tutulmuş, Sırp General Ratko, 25 yangın mermisiyle ateş emrini vermiş. Kütüphane de 1,5 Milyon Cilt Kitap, 155 nadir bulunan metin, 478 el yazması ve milyonlarca süreli yayın bulunuyormuş. Bir kısmı kurtarılmış ama büyük bölümü yok olmuş.

    1888’de kurulan Bosna-Hersek Ulusal Müzesi’nin baş kütüphanecisi Kemal Bakarsic “Saldırı yarım saatten az sürdü,” diye yazar ve devam eder:

    “Yangın ertesi güne kadar devam etti. Güneş kitapların dumanıyla örtüldü, yanmış kâğıt yaprakları, gri külden kırılgan sayfalar siyah bir kar gibi aşağıya süzüldü. Bir sayfayı yakaladığınızda sıcaklığını hissedebiliyordunuz ve sıcaklık dağılıp da sayfa avucunuzun içinde toza dönüşene kadar, bir an için garip bir tür siyah gri negatifte bir metin parçasını okuyabiliyordunuz.” Sy.270

    ARJANTİN
    1983’e kadar dikta rejimi ile yönetildi. Milyonlarca kitap yakıldı. 30 Ağustos 1980’de CEAL Yayınevi tarafından basılmış 1,5 Milyon kitap boş bir arsaya dökülüp yakıldı.

    Dünya da yüzyıllar boyu; Milyonlarca kitap yakıldı, binlerce yazar hapsedildi, sakat bırakıldı, dinden aforoz edildi, öldürüldü, ibreti aleme örnek olsun diye kurşuna dizildi, yayınevleri basıldı, yakıldı, yıkıldı, sansür uygulandı, matbaalar talan edildi, makineler parçalandı, kütüphaneler yakıldı, bilinçsizce harap edildi, el yazmaları yok edildi, tarihin büyük bir bölümü bu kıyımlara kurban gitti.

    (…)


    Hacı Seydaoğlu Kitap Paylaşım Sitesi mi Kurmuş, YAK GİTSİN!
    Erhan Öykü mü yazmış, YAK GİTSİN!
    Oğuz Aktürk Çok mu düşünüyor, YAK GİTSİN!
    Osman Y. Kafka mı seviyor, YAK GİTSİN!
    Metin T. Sistemi mi anlıyor, YAK GİTSİN!
    Ayşe* Çok mu eleştiriyor, YAK GİTSİN!
    Tuco Herrera Kafa karıştıran inceleme mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    Ebru Ince Çok mu okuyor, YAK GİTSİN!
    Hakan S. ‘in Hikayeleri mi yayınlanıyor, YAK GİTSİN!
    Moiz Efendi Çok mu öğreniyor, YAK GİTSİN!
    Necip G. Ortalarda çok görünmüyor, YAK GİTSiN!
    https://1000kitap.com/AdemYesil Tarihi iyi mi biliyor, YAK GİTSİN!
    Mete Özgür Şiir mi yazıyor, YAK GİTSİN!
    https://1000kitap.com/diyetcibaba Dini mi sorguluyor, YAK GİTSİN!
    Begüm Çakır Kitap videoları mı çekiyor, YAK GİTSİN!
    Samet Ö. Çok derin düşünceleri mi var, YAK GİTSİN!
    İbrahim (Sisifos) Rakamlarla kafayı mı yemiş, YAK GİTSİN!
    Semih Bilimkurgu mu okuyor, YAK GİTSİN!

    (…)
    Bütün hepsini, Bütün herkesi, YAK GİTSİN!
    Gamze Ö. Gülşah şirin €sra D. wabi sabi Yusuf Çorakcı https://1000kitap.com/beyzayz Yasee Ömer Gezen Nilüfer CEYLAN* Nesrin A. https://1000kitap.com/shadowfax Gül Mira mira Neytiri İlgen Aktürk Esra Koç M. Sadık özlem Derya (Bahir) Deniz ali1919 Beyza UmAy Begüm(şimdi düşünmeliyim) https://1000kitap.com/nemesis13 fazi Mithril / Mia Sezen B. Tuğba Dk Hakan Arık Çaça https://1000kitap.com/pikacu_ Volkan Karadağ https://1000kitap.com/rolann https://1000kitap.com/Kadimce Oğuzhan Afacan Rose kai Froz siyal EndoplazmikGaripbirKulum Damien Tayfun

    ve nicelerini… Tüm okurları; YAK GİTSİN!

    *

    İstanbul’un fethi sırasında yaşananlar, denizlerde ki Türk korsanlar ve gemilerin batması nedeniyle yok olan kitaplar, Moğollar, Irak kültürel mirasının bile istene talan ettirilmesi, kitapların bakımsızlıktan yok olması, kütüphanelerin bakımsızlıktan çürümesi, kitapların üretim kaynaklı asitli bileşenlerden dolayı kendi kendine yok olması, kemirgenlerin hasar verdiği kitaplar ve benzeri konulara değinemedim. Bu ve daha fazlasını kitapta bulacaksınız. Kitapların başına gelmiş olan her şeyi bu kitapta bulacaksınız. Her bir konu, her bir örnek araştırmanız için, okumanız için size yeni bir kapı açıyor. Bu kitabın kaynakça ve dipnotlar bölümü ayrı bir zenginlik içeriyor. Rakamlarla bu yıkımı yakından hissedin. Faydalanmanız dileğiyle…

    Not: Kitabın PUAN ortalamasına inanmayın, birileri kitabı okumadan puan vermiş ve ortalamasını düşürmüş. Titizlikle yıllara yayılan bir emeğin ürünü olan bu kitap, verilecek 10 Puandan bile daha fazlası. Kitap kıyımı ne ise, bile istene puan ortalaması düşürmekte aynı kafadır.

    Dünyanın insanlara ve bilgiye katlanabildiğini sanmıyorum…

    *

    Kitapları sevdiğinizi söylüyorsunuz ve bu kitabı hala okumadınız mı?
    O zaman kitapların ve insanlığın acı tarihini okumak boynunuzun borcu olsun!
    10/10

    *

    John Milton:
    “İyi bir kitabı öldürmekle bir insanı öldürmek aynı şeydir(...)" #39271972

    -Bu inceleme 10 Word Sayfası uzunluğundadır, 2165 sözcük içermektedir.-

    O zaman, İncelemeyi de YAK GİTSİN!


    Kitap Kıyımının Evrensel Tarihi
  • - "... Sonuçta, belki de böylece, güzellikle ıstırap, insan sevgisi ile yaratma çılgınlığı, dayanılmaz yalnızlık ve yorucu kalabalık, red ve rıza arasındaki ezelî gerginlik içinde sanatın büyüklüğüne eriyoruz.
    Sanat, iki uçurum arasında gidip geliyor: Propaganda ile havaîlik. Büyük sanatçının yürüdüğü bu tepe yolunda her adım bir macera, sonsuz bir tehlikedir. Gene de bu tehlikede ve sadece bu tehlikede, sanatın özgürlüğü vardır. Güç müdür bu özgürlük, daha çok bir kilise disiplinine mi benzer? Hangi sanatçı inkâr eder bunu? Hangi sanatçı kendisini bu sonsuz ödevi başaracak kudrette sayabilir? Bu özgürlük, bir yürek ve vücut sağlamlığı, ruhun kuvveti kadar dayanıklı bir üslûp, sabırlı bir savaşçılık gerektirir. Her özgürlük gibi bu da, daimî bir tehlikedir, yorup bitiren bir maceradır ve işte bunun içindir ki, her türlü kulluğa katlanarak, hiç değilse böylece ruhun rahatını sağlamak gayesi ile bu maceradan kaçınılır..."
  • Türkçülük bir ülkü, siyaset ise iktidara geçme taktiğidir. Bu sebeple bir ana inanç ve ana düsünce olan ülkü

    asla değismediği halde siyaset yani taktik her zaman değisir. İnsanlar iktidara geçmek için partiler kurarak çalısırlar. İktidara geçmek oy kazanmakla mümkün olduğu için oy sahiplerinin fikrini ve gönlünü almaya uğrasırlar. Bunu sağlamak için taviz verirler; propaganda yaparlar; kendilerini beğendirmeye çabalayıp bol bol da yalan söylerler. Hatta rakiplerine iftira attıkları da olur. Bu, bütün dünyada böyledir. Bizde "İttihat ve Terakki", "Hürriyet ve İtilaf" partileri arasındaki iğrenç ve ahlaksızca mücadeleyi bir tarafa alıp Cumhuriyet çağına, onun da Halk Partisi ile Demokrat Parti arasındaki savas zamanına göz attığımız zaman karsılastığımız manzara sudur: İktidar, iktidarda kalmak için haksızlıklar yapmış, muhalefet bundan sikayet etmistir. Sonra, Muhalefet iktidara geçince aynı haksızlıkları kendi yapmaya baslamıs, bu sefer evvelce haksızlık edenler aynı haksızlığa uğrayınca feryadı göğe yükseltmişlerdir. Partilerde ülkü yoktur İktidara geçmek veya orada kalmak için en asırı tavizlerden çekinmezler. Demokrat

    Parti'nin iktidara geçince Türkçe ezanı yine Arapçalastırması samimî kanaatinden değil, oy toplamak kaygısındandır. Asırı Kemalist olan ve dinle ilgisi bulunmayan Celal Bayar'ın bunu isteyerek yaptığı veya yaptırdığı söylenemez. Bununla ileriki seçimleri teminata almak istemis ve almıstır. Sade dinsiz değil, aynı zamanda Tanrısız bir rejim olan komünizm ise İkinci Cihan Savasında Almanlar karsısında tutunabilmek için dinden yardım beklemis, Sovyetler Birliği'nin Hıristiyan ve Müslüman vatandasları için kiliseler ve camiler açılıp dinî liderler seçilmistir. Türkçülük, Türk miliyetçiliğidir ama her milliyetçi Türk, Türkçü değildir. Milliyetçilik pek umumî bir deyimdir. Her normal insan az çok milliyetçidir. Türkiye'nin bütünlüğü ve emniyeti üzerinde duygulu olup Türk milletine bağlı kalmak süphesiz milliyetçiliktir. Fakat böyle milliyetçiler arasında Dıs Türkler'le hiç ilgilenmeyen, hatta onların varlığından habersiz olan, siyasî sınırlar dısında Türk ülkeleri olduğunu bilmeyen, tutsak bir Türk ülkesinin kurtarılması için göze alınacak savası istilacılık sayan nice insanlar

    vardır. Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar. Türkçülükten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçülerce tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık, seçik ortada bulunduğu için bugünkü tutumları ile hiçbir parti Türkçü değildir.

    Aslında beynelmilelci olan sosyalizmin Türkiye'deki mümessilleri de milliyetçi olduklarını söylerler. Hatta Orta Asya'daki atalarımızla ilgimizi inkar edip bu topraklar üzerinde Hititler'den baslayarak üstüste yığılmıs olan etnik döküntülerinin karması olduğumuzu ileri sürenler de milliyetçilik davasındadır. Komünistlikten hüküm giymis olanlar, Türk milliyetçiliğinin kökünü kazımak için kampanya açmıs olan partiler, Islam beynelmilelciliği davası güdenler de hep milliyetçi olduklarını söylerler. Türkçülük bu türlü eksik ve yanlıs milliyetçiliklerin hepsini reddeder. Türkçüler için İzmir'i kurtarmak üzere yapılan savasla Kıbrıs'ı kurtarmak için yapılacak savaslar arasında hiçbir fark yoktur. Çünkü Türk milleti bir bütün olduğu için Türkçülük ancak ve yalnız bütün Türkleri içine alan bir milliyetçilik davasını ülkü edinir. Türkler ise Türk soyundan gelenlerle Türk soyundan gelmişler kadar Türklesip kendini o soya bağlayan ve

    beyninde hiçbir yabancı ırk düsüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur. Türkçülük bugün siyasî değildir. Fakat bir gün siyasî bir kurulus durumuna gelirse bütün Türkleri kurtarıp birlestirecek bir program ile ortaya çıkacaktır. O zaman, süphesiz çağı. durumu ve ortamı kollamakla beraber bunlara bağlanıp kalmayacak, bu kaygıların üstüne çıkacaktır. Dünün gerçeklerin yeniden gerçeklestirecektir. "Türkçü" kelimesi bugün birçoklarını ürkütüp tedirgin etmektedir. Bunun altında bir nazizm, diktatörlük,

    kafatasçılık heyulaları görmektedirler. Türkçülük kelimesinin bu korkunç hale getirilmesinde yerli Moskofçuların rolü büyük olmustur Onlar Moskova usağı oldukları içi Rusya'yı yere vuracak her düsünceye düsmandırlar, ikinci olarak Türklüğe gizli bir hınç besleyen devsirme artıkları, üçüncü olarak da Tükiye'de solculuğun anası olan Halk Partisi gelmektedir. Halk partililer arasında bir tane Türkçü gördünüz mü? TİP dısında bütün partilerde Türkçü bulunur ama Halk Partisi'nde bulunmaz. Gerçek çehrelerini de son kurultaylarıyla ortaya koydular. Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar Türkçülükten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçülerce tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık seçik ortada bulunduğu için bugünkü tutumları ile hiç bir parti Türkçü değildir. Partiler bakımından Türkiye henüz oturmamıstır. Bu kaynasmalar durulduktan sonra kaç parti kalacak, belli değildir. Belli olan tek sey Halk Partisi'nin ölmüs olduğudur. Millî vicdan sosyalizmden iğrendiği için sol partilere de hayat hakkı tanımayacaktır. "Demokrasilere sol partiler de lazımdır' sözü bazı safların da inandığı bir komünist uydurmasıdır. Tam bir demokrasi olan Amerika'da sol parti yoktur. İlerde sartlar hazır olunca, mesru partilerden biri Türkçü parti haline gelir veya bir Türkçü parti kurulursa Türkçülük o zaman siyasete girmis olacaktır. Su da unutulmamalıdır ki, Türkçülüğün iktidara geçmek için mutlaka parti kurması lüzumu yoktur. Türkçülük beyinle ve gönüllere suurla yerlestikten sonra bu, partisiz de olabilir.

    ( Ötüken, 104. sayı, Subat 1970 )
  • Ahlak meselemiz ve Ebu Hanife
    15.12.2018
    Hilmi Demir

    Çağımızda insanımızın en çok şikâyet ettiği şeylerin başında ahlak sorunu geliyor. İslam son din, Hazreti Peygamber son peygamber, dinimiz çok güzel ama nedir bu Müslümanların hâli!.. Bir Müslüman gördüğümüzde neden, güvenemiyoruz. Mesele çok derin ve çetrefilli bir soru aslında...
    Şimdilik bu meseleyle hesaplaşmayı bir kenara bırakıyorum. Benim asıl dinlemenizi istediğim mesele başka. Neo-Mutezili akımlar ve Selefiler Müslümanların ahlaki zaaflarının nedeninin, Ehl-i sünnetin 14 asırlık iman tanımı olduğunu iddia ediyorlar. Meğer Müslümanlar amelleri imana dâhil etmedikleri, ameli imandan bir cüz kabul etmedikleri için ahlaken zayıf düşmüşler. Okuyucularımız için bu amellerin imana dâhil olmaması meselesini biraz açmak istiyorum...
    Ebu Hanife hazretlerinin formüle ettiği ve daha sonra da Ehl-i sünnet tarafından ortak bir ilke olarak kabul edilen tanıma göre iman: Kalp ile tasdik dil ile ikrardır. Diğer bir deyişle iman, bireyin ihtiyari kesin bir onayıdır. Bu tanımda ameller imana dâhil edilmemiştir. Dolayısıyla amellerin imana dâhil olmaması demek, bir kişinin günah işlese veya Allah’ın emrettiklerinden bazılarını yerine getirmese dahi Müslüman ve mümin kabul edileceği anlamına gelmektedir. Ebu Hanife hazretleri ve daha sonra onu takip eden Ehl-i sünnet amellerin imanın aslına dâhil olmadığını, dolayısıyla büyük günah işlese dahi bir Müslümanın imanının kalacağını söylemişlerdir.
    Peki, bu konuda delilleri nedir? Öncelikli delilleri Kur’ân’ın büyük günah işleyen kimseleri, mümin olarak isimlendirmeye devam etmesidir. Söz gelimi Tahrim suresi 8. âyette ve birçok benzerinde Yüce Allah “Ey müminler! Hepiniz Allah’a tövbe ediniz” buyurmaktadır. Tövbe ancak günah için istendiğinden burada müminin aynı zamanda günahkâr olduğu sonucu da zorunlu olarak ortaya çıkar. Aynı şekilde Yüce Allah Kur’ân’da zina eden, adam öldüren kimseler için de “Ey iman edenler!” hitabında bulunmaktadır. Bu ve benzeri birçok âyet Kur’ân’da Yüce Allah’ın günah işleyenleri mümin ve Müslüman olarak isimlendirdiğini göstermektedir. O hâlde Allah’ın onlar hakkında esirgemediği mümin ismini biz nasıl yasaklayabiliriz?
    Bir diğer delil de Sahabenin de bu şekilde davranmış olmasıdır. Çünkü Hazreti Ali (radıyallahü anh) Haricileri amellerinden dolayı tekfir etmemiş ve Allah Kur’ân’da büyük günah işleyen kimselere “Ey iman edenler” olarak seslendiğinden onların da mümin olduğunu söylemiştir. Ameller imana dâhil olmuş olsaydı, günahlar sebebiyle iman da zarar görür ve yokluğuna hükmedilebilirdi. Bu da tekfirin kapısını açardı. Bu nedenle Ehl-i sünnet “iman”da ihtiyari kesin onayı asıl kabul etmiş, bu onayın, tasdikin olduğu yerde imanın olduğunu, amellerin bulunmamasının kişiyi günahkâr yapacağını ama dinden çıkarmayacağını söylemiştir. Ebu Hanife’nin dediği gibi iman, ancak girdiği kapıdan çıkar. İman onay/tasdik olduğuna göre onu yok edecek şey de karşıt bir onay yani tekzip/yalanlama ve inkârdır.
    Şimdi bugün özellikle radikal gruplar, Modernistler ve Neo-Mutezililer bu tanımın amelleri önemsizleştirdiği, Müslümanları gevşekliğe, lakaytlığa sevk ettiği gibi oldukça absürd bir iddiada bulunmaktadırlar. Onlara göre bu tanımdan dolayı ahlaki açıdan düşük bir Müslüman kimliği ortaya çıkmış, Müslümanlara amellerin değersizliği öğretilmiş. Mantıkta buna “Genelleştirme Safsatası” yani A dicto secundum quid ad dictum simpliciter, denir. “Meşru müdafaa için adam öldürmek yanlış değildir” derseniz, bunlar hemen "bak, bunlar adam öldürmeyi meşru görüyor” diye bağırmaya başlarlar. Ama olsun nasıl olsa, bu kara propaganda tutmaktadır. Ehl-i sünnetin gönümüzdeki kaderi de böyle bir şeydir. Ayağı kaysa düşse sorumlusunu Ehl-i sünnet bilecek bir topluluk vardır memlekette. Neredeyse 14 yüzyıldır büyük bir Müslüman çoğunluğun inandığı itikadi ilkeyi, günümüzdeki ahlak buhranının sorumlusu olarak ilan etmek de böyle bir kafanın ürünüdür.
    Öncelikle bu iddia tarihsel vaka ile çelişmektedir. Eğer bu iddianın sahiplerinin dedikleri doğru olsa Müslüman Sünni çoğunluğun, 14 yüzyıldır ahlaken zaaf içinde olması gerekirdi ki bu iddia edilemez. Yani bu ilkeye inanan, savunan Mezhep İmamları, Sufiler, Alperenler, âlimler bugünün modernist Selefilerinden daha az mı ahlaklıydılar!.. İslam toplumu 14 yüzyıldır ahlaksız mı yaşamıştı? Biliyorum iddianın ne kadar saçma olduğunu tarihsel vaka bile ispata yetmektedir. Ama yine de biz amelleri imana dâhil olmayanların gerçekte ne demek istediğini daha iyi anlamaya çalışalım.
    Ebu Hanife ve diğer Ehl-i sünnet âlimler, amelleri imana dâhil görmeyerek, Müslümanın hayatında amellerin önemsiz olduğunu mu söylemek istemişlerdir? Elbette ki hayır, bu onların kesinlikle onaylamayacakları bir iddia olur. Tam aksine Ebu Hanife de diğer Sünni âlimler de amellerin yerine getirilmesinin önemini her zaman vurgulamışlardır. Onlara göre iman bizi ebedi cehennem azabından korur ama asla tek başına kurtuluşumuzu garanti altına almaz. İmanı elinizdeki “bir” gibi düşünün, amelleriniz o “bir”in yanına atacağınız sıfırlar gibidir. Dolayısıyla ne Ebu Hanife ne de diğer Ehl-i sünnet âlimleri asla "imanınız varsa amelleriniz olmasa da, ne gerek var amellere..." dememiştir. Ebu Hanife amelleri imanın semeresi, meyvesi olarak görür. İman toprağa dikilen fidan gibidir, ahlak ise bu fidanın yeşermesi ve meyve vermesidir. Biz meyve vermiyor diye hemen nasıl her fidanı söküp atmazsak, günahkâr Müslümana da sırtımızı dönemeyiz. Bir Müslümanın iyi, güzel ve doğru eylemler yapması için onunla ilgilenmek zorundayız.
    Dolayısıyla bu tanım amelleri önemsizleştirmek şöyle dursun aksine ameller için ne yapmamız gerektiğini de bize söylemektedir. Ehl-i sünnete göre ahlak kesbi, kazanılmış bir hâldir. Birey doğuştan ne iyi ne de kötü doğar, fıtratımız iyiliğe doğru meyillidir ama bu iyliğin ortaya çıkıp çıkmaması öğrenilmiş davranışlara ve ortama bağlıdır. Kimse doğuştan katil doğmaz. Ama kötüye meyilli olan bir birey de geri kazanılabilir; yeter ki biz ondan umudumuzu kesmeyelim. Bu ilkenin kazandırdığı en temel özellik bizi sosyal sorumluluk sahibi kılmasıdır. Hepimiz önce kendimizden sonra da çevremizden sorumluyuz. Hem iyi, güzel ve doğruyu yapmak hem de iyi, güzel ve doğrunun yapılacağı ortamları hazırlamak zorundayız. Çevre, kültür ve inşa ettiğimiz şehir bu nedenle ahlaka uygun olmalıdır.
    Bina yaparken komşusunun güneşini, gölgesini kesmeme duyarlılığını ya da kuş yollarının geçiş güzergâhlarını kapatmama sorumluluğunu, göç eden kuşların aç kalmaması için onlara kuş köşkleri yapan zarafet ve merhameti ortaya çıkaran bu Ehl-i sünnet inancıdır. İslam dünyasında sanat, estetik ve ahlak metinleri yazan âlimler ve irfan ehlinin beslendiği ruh Ehl-i sünnetin ruhudur. Osmanlı’nın büyük âlimlerinden Kınalızade Ali Çelebi, yazdığı Ahlak-ı Alâî’de teorik olarak Ehl-i sünnetin bu ilkesine dayanır. Çünkü amelleri imana dâhil etmemek, amellerin özel olarak ahlak disiplini içinde ele alınmasını gerektirir. İmanı kemâl dercesine çıkarmak ahlakla mümkün olacağından, imana dâhil edilen her eylem ahlakın bir parçası hâline getirilir. Böylece ilm-i ahlâk, ilm-i tedbîrü’l-menzil ve ilm-i siyaset ameli hikmet imanın kemalinin sonucu hâline getirilir. Böylece her iman eden zorunlu olarak ahlaklı olmaz ama her iman eden kemâl için ahlaklı olmaya gayret eder. Çünkü ahlak, olduğumuz değil olacağımız bir şeydir. Nefsin tekamülü ile imanın tekamülü birbiriyle ilişkilendirilmiş olur. İman bizi ebedi azaptan kurtarır, imanın kemâli diğer bir deyişle nefsin kemâli yani ahlaklı olmak ise bize hem bu dünya hem de ahiret saadeti sağlar.
    Görülüyor ki, günümüz Müslümanının ahlaki zaaflarının sebebi, ne Ehl-i sünnettir ne de amellere imanın dâhil olmadığı, ilkesidir. Peki nedir sebep derseniz, sanırım bunun için bir başka yazı daha yazmak gerekecek. Fakat kısaca şunu söylemeliyim ki; bugün yaşadığımız ahlak veya inanç krizi sadece bize ait değil, aslında çağ bir kriz içinde. Ralph Keyes “Hakikat Sonrası Çağ” adlı eserinde dünyanın giderek daha fazla yalan söylediğini ve yalanı sevdiğini yazıyor. Neden mi? İnanın Ehl-i sünnetten dolayı değil. Ehl-i sünneti bilen var mı ki? Ahlak sorunu tüm insanlığın hızla yayılan temel bir sorunu. Bu konuda yazan uzmanlar meselenin teknolojiden, sosyal medyaya kadar uzanan geniş bir nedenler skalası bulunduğunu söylüyor.
    Belki de bizim aklıevveller Ehl-i sünnete saldırmak için bahane aramak yerine eğitime, teknolojinin gençliği nereye savurduğuna “post truth” denilen hakikat sonrası çağa baksalar. Gençlerin internette gördükleri her yazıya hakikat gibi sarılmaları, sosyal gerçekliği sanal sitelerde aramaları ciddi bir bilgi kirliliği oluşturuyor. Hakikat dediğimiz şey anlamını yitiriyor. Geleneği olan ülkeler bu fırtınaya karşı daha dirençli kalabilirken, geleneği olmayan toplumlar ya da gelenekle bağını yitirmiş toplumlar daha kolay savruluyor. Ahlak sorunu bugün için egoistleşen, bencilleşen ve yalnızlaşan insan sorunundan bağımsız düşünülemez. Çıkarın kutsallaştırıldığı bir çağı yaşıyoruz. Kul hakkını itikadi bir mesele olarak gören Ehl-i sünnet mi, liyakatsizliği ilke yapın dedi? Ehl-i sünnete saldırmak yerine bunları konuşmanın zamanı gelmedi mi, ne dersiniz?
  • YOLDAŞ JOSEF STALİN



    18 Aralık 1879 - 5 Mart 1953 yılları arasında yaşamıştır.

    Nisan 1922– 5 Mart 1953 tarihleri arasında Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteridir.

    Vladimir İlyiç Lenin’den sonra Parti lideridir.

    Yakov Cugaşvili, Vasili Yosifoviç Stalin, Svetlana Alliluyeva adında çocukları olmuştur.

    Askeri hizmeti; bağlılığı, Kızıl Ordu. Branşı, Kara Kuvvetleri. Hizmet yılları; Rus İç Savaşı: 1917-1922, II. Dünya Savaşı: 1941-1945, Kore Savaşı: 1950-1953.
    Çatışma/savaşları; Rus İç Savaşı, II. Dünya Savaşı, Kore Savaşı.

    Yoldaş Stalin 18 Aralık 1879 Gori, Tiflis Guberniyası’nda (Gürcistan) doğmuştur.

    Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin en önemli kurucularındandır.

    1922-1953 Sovyet mareşalliği yapmıştır.

    Sovyetler Birliği Komünist Partisi Genel Sekreteri Yoldaş Lenin’inden sonra bu görevi uzun yıllar Yoldaş Stalin üstlenmiştir.

    Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nde Marksist-Leninist ideoloji uygulamıştır.

    Yoldaş Stalin, Ekim Devrimi'ni planlayan ve zafere ulaştıran liderlerdendir.

    Yoldaş Stalin, Rus İç Savaşı'nda cephe komutanlığı ve II. Dünya Savaşı'nda muzaffer olan Kızıl Ordu'nun başkomutanlığını yapmıştır.

    Yoldaş Stalin, 1930'lu yıllarda Sovyet ekonomisindeki büyük kalkınmayı ve II. Dünya Savaşı'ndaki zaferi gerçekleştirmiştir.

    Yoldaş Stalin, Gürcistan’da 10 yaşında rahip okuluna devam etti, 16 yaşında Gürcü Ortodoks Rahip Okuluna gitmeye hak kazandı ancak daha o yıllarda Devrimci Sosyalist Komünist lider özellikleri sayesinde burada otoriteye karşı başkaldırır ve 1899 yılında okuldan atılır.

    Yoldaş Stalin, o yaşlarda Yoldaş Lenin'in eserlerini okuyup ve Marksist bir Devrimci Sosyalist Komünist olmaya karar verir.


    Tiflis'teki RSDİP (Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi)’ne katılır.

    1901 yılında Tiflis'te Yoldaş Stalin’inin liderliğinde örgütlenen 1 Mayıs gösterileri Çarlık askerleri tarafından bastırılmasının ardından Yoldaş Stalin Batum’a geçer.



    Burada Yoldaş Stalin petrol işçilerinin örgütlenme faaliyetlerine başlar.

    Mart 1902'de petrol işçilerinin greve gitmesini örgütler.

    Yoldaş Stalin 1903 yılında Bolşeviklere katıldı.

    Yoldaş Stalin, Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi II. Kongresi’nde kararlı ve Devrime Sosyalizme Komünizme destek veren tavrıyla Yoldaş Lenin'in dikkatini çeker.
    Daha sonra RSDİP'in ve Bolşeviklerin Kafkas bölge temsilcisi konumuna gelir.

    Ohranka (Rus çarlığına bağlı Gizli polis servisi), Yoldaş Stalin’i devamlı izlese de onun profesyonel devrimci olarak illegal parti faaliyetlerini yürütmesini engelleyemezler.

    Özellikle Kafkaslar bölgesinde parti çalışmaları, propaganda, grev örgütleme, banka soygunu gibi alanlarda en üst seviye de faaliyetler sürdürür.

    Yoldaş Stalin, 1905 Devrimi sırasında Tiflis'deydi.

    S. Petersburg'da Aralık ayı öncesi yapılması planlanan ancak sonradan Finlandiya'ya alınan Bolşevik Konferansına delege seçildi.
    Ayrıca 24 Aralık 1905 günü Tampere'de yapılan toplantıya katıldı.

    Yoldaş Stalin, Tiflis'e döndüğünde Çarlık askerlerinin ve Karayüzlerin devrimi bastırdığını ve çok şiddetli katliamlar yaptığını gördü.

    Tiflis de yapılan bu katliamlar sonrası Çarlık Ordusu komutanı General Fyodor Griyazanov'a Yoldaş Stalin tarafından cezalandırılmıştır.

    Nisan 1906’da Stockholm'de Partinin 4. Kongreye katıldı.

    Yoldaş Stalin bu kongrede sonradan birlikte çalışacağı Kliment Voroşilov, Feliks Dzerjinski, Grigori Zinoviev, Aleksey İvanoviç Rikov ile tanıştı ve Mihail Kalinin ve Stepan Şaumyan ile yeniden buluştu.
    Yoldaş Stalin, Yekaterina Svanidze ile 15-16 Temmuz 1906 akşamı evlendi.

    İlk oğlu Yakov dünyaya geldi.

    Bir süre sonra Bakü’ye geçti.

    Bakü’de illegal faaliyetlerini sürdüren Yoldaş Stalin, Çarlık taraftarlarına karşı örgütlenmeyi çok daha ileriye götürdü.

    27 Nisan (10 Mayıs) 1907 günü Stepan Şaumyan ile birlikte İngiltere’de 5. Kongreye katıldı.
    Yoldaş Stalin, Bakü'de özellikle Müslüman işçiler arasında örgütlenme faaliyeti gösterdi.

    Bakü'de Çarlık yanlısı Karayüzler örgütüne karşı en zor koşullarda mücadele etti.

    Bolşevikler için zengin petrol madeni sahibi zenginlerin gasp ettiklerini işçilerin ve müttefiklerin çıkarları için el koydu.

    O yıllarda Kafkasya'daki parti tabanında Yoldaş Lenin’den sonra en etkili kişi oldu.

    İlk kez 1911 yılında Bolşeviklerin büyük örgütlerinin bulunduğu Moskova veya St. Petersburg'a gitmeye karar verdi.

    Gelir gelmez 1911 Eylül ayında S. Petersburg örgütüne katıldı.

    Yoldaş Stalin, Ocak 1912'de yapılan ve Bolşeviklerin ayrı bir parti olduklarını açıkladıkları ilk toplantı olan Prag Parti Konferansında, ilk kez Merkez Komitesine seçildi.

    Çarın ajanları bu dönemde Bolşeviklerin önde gelenleri yakalandı.

    S. Petersburg’da Nisan 1912’de Pravda’nın yayınlanmasında görev aldı.

    Bundan sonra yazılarında ve parti içinde Rusça “çelik adam” anlamına gelen Stalin mahlasını kullanmaya başladı.

    Yoldaş Stalin, Temmuz ayında tutuklandı ve Sibirya'daki Narym kasabasına sürgün edildi. Ve çok geçmeden oradan kaçtı.

    Yoldaş Stalin Polonya’daki Kraków'daki Yoldaş Lenin’in yanına gitti.

    Oradan Viyana’daki Bolşeviklerin yanına geçti.

    Viyana’da Mart 1913'de yayınlanacak ünlü eseri Marksizm ve Ulusal Sorunu yazdı.

    S. Petersburg'a Şubat 1913'de döndü ve tutuklanıp 4 yıl sürecek olan Kuzey Kutup dairesindeki Turhansk bölgesi küçük Kureika köyüne sürgün edildi.

    I.Dünya Savaşından zor durumdaki Çarlık rejimi tarafından 1916 yılının Aralık ayında orduya alınmak üzere tüm siyasi sürgünlerle birlikte çağrıldı.

    Şubat 1917'de çocukluğundan beri sakat olan sol kolundan dolayı askere alınmadı.
    Şubat Devrimi'den özgür kaldı ve 12 Mart günü S. Petersburg'a geldi. (devam edecek)

    YOLDAŞ JOSEPH STALİN
    SÖZLER

    Kapitalistleri astığımızda, halatları bize onlar satacaklar.
    *
    Yazarlar insan ruhunun mühendisleridir.
    *
    Hitler gelir ve gider, ama Almanya ve Alman halkı kalacaktır.
    *
    İpek eldivenlerle devrim yapamazsınız.
    *
    Savaşta hainlere ve korkaklara yer yoktur.
    *

    Savaşları yok etmek için; emperyalizmi yıkmak gerekir.
    *
    Suçlanması gereken, ezilen halk değil; kapitalist sistem ve onun aygıtı devlettir!
    *
    Sovyet ordusunda geri çekilmek ileri gitmekten daha çok yürek ister.
    *
    Ben gittiğimde, kapitalistler sizi kör kedi yavruları gibi boğacak.
    *
    Demek adı herif öldü! çok kötü; onu canlı ele geçiremedik. (Nisan 1945. hitler'in intihar ettiğini duyunca.)
    *
    Proletarya diktatörlüğü, burjuvaziye karşı zor kullanmaya dayanan devrimci bir iktidardır.
    *
    Bir insanın ölümü trajiktir, on insanın ölümü dramatiktir, bir milyon insanın ölümü ise sadece bir istatistiktir.
    *
    Bizler gelişmiş ülkelerin 50 ya da 100 yıl gerisindeyiz ve bunu 5 yıl içinde düzeltmeliyiz. Ya bunu yaparız ya da bizi yok ederler.
    *
    Yahudi karşıtlığı, ırkçı şovenizmin aşırı bir türü olarak, yamyamlığın en tehlikeli eseridir.
    *
    Savaşların kaçınılmazlığını yok etmek için, emperyalizmi yeryüzünden silmek gerekir!
    *
    Fikirler silahlardan daha güçlüdür. Biz düşmanlarımızın silah sahibi olmalarına izin vermedik, neden fikir sahibi olmalarına izin verelim ki.
    *
    O yüzden şovenist çığlıklar atmak yerine; gerçekten barışı istiyor ve ölümlerin durmasını arzuluyorsak, bilimsel sosyalizmin yolunda ilerlemeliyiz.
    *



    Eğer kapitalistler teslim olursa, her şey iyi ve olması gerektiği gibidir. Eğer teslim olmayı reddediyorsalar, onları biz teslim oldurtmalıyız.
    *
    Nefret söylemleriyle ezilen halka kin kusanlar, kime hizmet ettiklerini bir kere daha düşünmek zorundadırlar. Zira bu savaş keyfiyetten değil zorunluluktan, bir halkın özgürleşme isteminden doğmuştur.
    *
    Eğer sermaye, Sovyetler Cumhuriyeti'ni dağıtmakta başarılı olursa ne olacak? Bütün kapitalist ve koloni ülkelerde karanlık bir karşı saldırı çağı başlayacak, işçi sınıfının ve ezilenlerin boğazlarına yapışılacak ve uluslararası komünizmin bütün cepheleri kaybedilecektir.
    *
    Bu savaş başka türlü bir savaştır (ikinci dünya savaşı ya da soğuk savaştan bahsediyor). Herkes sistemini ordularının erişebildiği yere kadar empoze eder. Bu başka türlü de olamaz. Eğer şu anda Paris'te Komünist bir hükümet yoksa bunun sebebi 1945 yılında Sovyet ordusunun oraya erişecek kadar güçlü olmamasıdır.
    *



    ANARŞİZM Mİ? SOSYALİZM Mİ?

    SUNUŞ

    1905-06 kışında, Prens Peter Kropotkin'in izleyicilerinden olan Gürcistan'daki bir grup anarşist, Kafkasya'da, Marksistlere karşı şiddetli bir ideolojik kampanyaya girişti. Bu grup, şimdi, Tbilisi olan Tiflis'te birkaç gazete yayınladı. Anarşistler, işçi sınıfı arasında hiç bir desteğe sahip değillerdi, ama sınıf-dışı (declassed) ve küçük-burjuva gruplar arasında bazı başarılar elde ettiler.

    Stalin, anarşistlere karşı "Anarşizm mi? Sosyalizm mi?" genel başlığı altında, Gürcüce bir dizi makale yazdı; bu kitapçık bu makalelerden oluşmaktadır.

    İlk dört makale, Haziran-Temmuz 1906'da (20 Hazirandan 14 Temmuza kadar), Tiflis'te, Josef Stalin'in (sayfa 7) yönetimi altında yayınlanan günlük Bolşevik gazetesi Akhali Çovreba'da ("Yeni Yaşam") orijinal haliyle yayınlandı. Gazete yetkili makamlarca kapatıldığından dizi devam edemedi. Makaleler, Aralık 1906 ve Ocak 1907'de, biraz düzeltilmiş bir biçimde, 14 Kasım 1906'dan, Tiflis valisinin emriyle 8 Ocak 1907'de kapatılana kadar Tiflis'te yayınlanan haftalık bir sendika dergisi olan Akhali Droyeba'da ("Yeni Zamanlar") yayınlandı. Editöre ait bir açıklamada şöyle deniyordu:

    "Geçenlerde, Hizmet İşçileri Sendikası bize bir mektup yazarak, sosyalizm, anarşizm ve benzeri sorunlar üzerine makaleler yayınlamamızı önerdi. ...Diğer bazı yoldaşlar da aynı istekte bulunmuşlardı. Bu istekleri hoşnutlukla karşılıyor ve makaleleri yayınlıyoruz. Bu makalelere gelince, bazılarının, Gürcistan basınında zaten yayınlanmış olduğunu belirtmemiz gerekiyor, (ama yazarın elinde olmayan nedenlerden ötürü bunlar tamamlanmamışlardır). Gene de, bütün makalelerin tamamını yayınlamayı gerekli gördük ve yazardan, onları halkın daha iyi anlayacağı bir biçimde, yeniden yazmasını istedik ve o da bunu severek yaptı."

    Tiflis Bolşevik günlük basınında dizilerin yayını sürdürüldü: bunlar, Şubat 1907'den -"aşırı eğilimi" yüzünden- 6 Mart 1907'de kapatılmasına kadar Çıveni Çovreba'da ("Yaşamımız") ve sonra da Nisan 1907'de Dro'da ("Zaman") yayınlandı.

    Ancak, dizi hiç bir zaman tamamlanamadı. 1907 ortalarında, Stalin, Bakü'ya gitmek üzere Tiflis'ten ayrıldı, birkaç ay sonra da orada tutuklandı. Eşyaları aranırken son bölümlere ait notları kaybolmuştur. (sayfa 8) (devam edecek)
    Kaynak: Anarşizm mi? Sosyalizm mi? – Josef Stalin