• Kimse zamanında çıkmak istemiyor bu büyülü odadan. Odanın büyüsünü onlarla birlikte yaratıyoruz. Ben yalnızken büyü falan kalmıyor burada. Onların enerjisiyle benimki öyle bir harmoniyle birleşiyor ki, hüzünle mutluluk iç içe giriyor sanki ve her biriyle ayrı bir şarkı besteleniyor bu odada. Kıskançlık var, nefret var, aşk, sevgi, mutluluk var, bazen ölüm var, ayrılık var bu şarkılarda. Bunlar olmasa hayat böyle anlamlı olabilir miydi acaba? Sonra kendi şarkılarını alıp kendi hayatlarına doğru akıp gidiyorla. Onların şarkılarındaki ahenk, benim hayatımın şarkısını da etkiliyor. Ve bir gün daha, bu ahenkle birlikte yavaş yavaş soluyor, akşam oluyor. Akşam her zaman ağırdan alır. Sabah güneşi gibi küstahça dalmaz pencereden içeri. Renkler yavaş yavaş solar, gölgeler çoğalır. Ve o zaman bilirsiniz bir günün daha geçmişte kaldığını.
  • Gustav Jung: "Değişmeler ve Remzler" isimli eserimden sonra LİBİDO kavramını kafamdan silemez olmuştum. Libido'yu bedene âit bir enerjiyle eş gördüğüm için, o zamanlar amacım LİBİDO teorisini müşahhas biçimden kurtarmaktı. Başka bir ifâdeyle, artık "açlık, saldırganlık ve cinsi içgüdülerden" söz etmek istemiyor ve bunların hepsini "enerjinin-kuvvetin" kendisini ifâde ettiği vakıalar olarak görmek istiyordum.
    Fizikte de enerjiden ve onun elektrik, ışık, ısı vesaire gibi değişik ortaya çıkış biçimlerinden söz ederiz. Psikolojide de durum öyledir; özünde enerjiyi görürüz, onun da daha az veya çok nisbette olduğunu söyleyebileceğimiz yoğunluk ölçüleri vardır ve ortaya çıkış biçimi farklılıklar gösterebilir. LİBİDO'yu enerji olarak ele aldığımızda, cinsiyet mi, güç mü, açlık mı veya başka bir şey mi olduğu gibi nitelik sualleri önemlerini yitirirler. Arzum, Psikolojiye de fen bilimindeki enerji teorisinin sağladığı mantıklı ve geniş kapsamlı bir görüş açısı kazandırmaktı. RUHİ ENERJİ isimli çalışmam bunun ürünüdür. Bence insan içgüdüleri, enerji süreçlerinin değişik ortaya çıkış biçimleri oldukları için, mesela, ışık ve ısı gibi enerjilerle eşdeğerde güçler olarak alınmalıdırlar. Günümüzde bir fizikçi nasıl bütün güçlerin mesela, ısıdan geldiğini düşünmezse, bir "psikiyatrist-ruh hekimi" de bütün içgüdüleri cinsiyet kavramıyla özetlemekten kaçınmalıdır. Freud'un başlangıçta yaptığı hata buydu. Daha sonra "ego güdüleri" olduğunu farzederek düzeltti. Daha sonra da "süper ego-büyük ego" kavramını getirdi ve ona tam bir hakimiyet sağladı
  • - Kendisinden sonraki bütün RÜYA arştırmalarında derin bir etkiye sahip, Romalı bir kahin; Efesli Artemidorus… Oneirocritica isimli, rüya ve tabiri üzerine bir eser yazmış; Mısır ve Yunan kültüründen aldığı malzemeyle, onlar gibi, "rüyâ ve hayâllerin insanların yararına olarak verildiğini" savunan. Hiç bir rüyâ boş değildir; mesele, hâl ve makamına uygun olarak onu yorumlayabilmekte.
    - M.Ö. 2. yüzyılda yaşamış olan Artemidorus'un zamanında, rüyaların Tanrılardan geldiğine ve rahip ve tedavi ediciler yerine, büyücü ve kahinlerin ilgi alanına girdiğine inanılırdı... Artemidorus, bir rüyâyı yorumlarken gereğinden fazla basitleştirmemesi ve iki sebepten bir netice çıkarır gibi kolay ve keyfî davranmaması gerektiğini anlamıştı:
    -" Rüyâyı tabir usulleri genel değildir, bu yüzden de herkesi tatmin edemez; zamana ve kişiye bağlı olarak değişik yorumlar söz konusu olabilir!"
    - Artemidorus, bir rüyâyı tahlil ederken rüyâ görenin adını ve mesleğini, rüyanın hangi şartlar altında görüldüğünü de ele almıştır. O Freud'un daha sonra "serbest tedai", yani "rüyadaki görüntünün akla getirdiği her şey" dediği metodla çalışmıştır. Freud için, rüyâların rüyâ gören için mânası önemliyken , Artemidorus için rüyâyı görenin kendisi için mânası önemli: Freud, rüyâyı görenle rüyâsı arasında psikiyatrist olarak dururken, Artemidorus bizzat rüyâ görenin rüyasının onun için anlamı üzerinde duruyordu... Dediği şu:
    -" Tanrılar, içimizde olanları öğrenmemiz için bize rüyâ gördürüyor. Ama onların bu yardımları sırasında gereksiz sorular sormamalıyız; ve bir cevap verilmişse , teşekkür edip kurban sunmayı unutmamalıyız..."
    - Artemidorus'un rüyâlar hakkındaki bilgisi, olağanüstü derecedeydi. tavsiyelerinin çoğu iki bin sene geçtiği halde uygulanabilir nitelikte... Onun eserinden faydalananlar arasında Freud ve Jung'da var
  • BİR KAÇ İYİ FİLM :))
    Film önerisi isteyenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum..

    1- Yağmur Adam (Otizm)
    2- Benim Adım Sam (Zeka geriliği olan bir baba ve kızı)
    3- Sol ayağım (Fiziksel engeli olan bir adam)
    4- Guguk Kuşu (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    5- Aklım Karıştı (Psikiyatri kliniğinde geçen olaylar)
    6- Akıl Oyunları (Şizofreni)
    7- Wilber Ölmek istiyor (İntihar ve Depresyon)
    8- İçimdeki Deniz (Ötenazi isteyen bir adam)
    9- Kimlik (Çoklu kişilik bozukluğu)
    10- Şanslı
    11- Atlı Karınca
    12- Zenne
    13- Siyah Kuğu (Mükemmliyetçilik psikolojik gerilim)
    14- Gözlerimi de Al (Karı koca ilişkisi)
    15- Karanlıktakiler (Sosyofobi- cinsel taciz)
    16- Otomatik Portakal (Vicdan deneyi- vicdan var mıdır? var edilebilir mi?)
    17- Sineklerin tanrısı (İnsanların medeniyetten uzaklaştıklarında “id” lerinin nasıl devreye giridğini anlatıyor)
    18- Babam Büfe (Fakir bir aile yapısı)
    19- Benny’nin Videosu (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    20- Funny Games (Psikolojik gerilim – Aile ilişkileri)
    21- Hayat güzeldir (Nazi Almanyası, baba oğul ilişkisi)
    22-İnsomnia (Polisiye , gerilim uyuyamayan bir polisin maceraları)
    23- Akıl defteri (Hafıza Kaybı)
    24- Tehlikeli ilişki (Freud- jung)
    25- Dövüş kulübü (Saldırganlık)
    26- Ceket (Psikolojik gerilim)
    27- Truman şov (Kurgu bir yaşamda insan psikolojisi)
    28- Makinist (Uykusuzluk problemi- insomnia)
    29- Gizli pencere (Paranoya)
    30- Nietzsche Ağladığında
    31- Sen ne dilersen (İki kız kardeşin ilişkisi
    32- Dönüş (Aile içi ilişkiler)
    33- Yirmi Üç (Takıntılı kişilik)
    34- Sil Baştan (İki farklı kişiliğin beraberliği- bilinçte yolculuk)
    35- Piyano öğretmeni (Aşırı tutucu bir kişilik ve beraberinde getirdiği cinsel sapkınlığı anlatan bir film)
    36- Takva
    37- Büyük balık (Baba- oğul ilişkisi)
    38-Abim evin tek çocuğu (Aile ilişkileri- özellikle kardeş ilişkisi üzerinde durulmuş)
    39- Beyza’nın kadınları (Çoklu kişilik bozukluğu)
    40- Max ve Mary (Asperger sendromu)
    41- Babam ve Oğlum
    42- Benim Adım Khan / Konusu: Rizwan Khan Otizm türü rahatsızlığı olan sperger sendromu hastasıdır..
    43-Beşir'le Vals
    44- İnception
    45- 3 İdiot
    46- Her Çocuk Özeldir
    47- 28 Gün (Bağımlılık ve Alkol)
    48-Yukarıya Bak (Animasyon)
    49- Sybil
    50- Oğul Odası
    51) Ekim Düşü
    52) Muhteşem Üçlü
    53) Gökten İnen Melek
    54) Son Armağan
    55) Kırmızı Köpek
    56) Tavuklar Firarda
    57) Neşeli Günler
    58) Yumurcak (Yabancı Film)
    59) Altına Hücum
    60) Düşler Ülkesi
    61- Gen
    62- Ölü Ozanlar Derneği
    63- The Game
    64- Black (Kör bir kız çocuğunun hayatı)
    65- Billy Elliot
    66- Forrest Gump
    67- Atlıkarınca
    68- Tavşan Deliği
    69- Herkes Mi Aldatır?
    70- Mozart ve Balina
    71- Good Will Hunting (Can Dostum)
    72- American Psycho
    73- Rüzgar gibi geçti
    74- İn Treatment (Dizi Film, her bölüm bir danışma seansıdır)
    75- Lie To Me (Beden Dilini Anlatmaktadır)
    76- Sherlock Holmes (Psikolojik analizler ve vaka çözümlemeleri)
    77- Umudunu Kaybetme
    78- Zindan Adası
    79- Zoraki Kral
    80- Öğretmenim Mori
    81- Özgürlük Yazarları (Varoş bir okulda bir idealist öğretmenin verdiği mücadele)
    82) The Mentalist (Dizi)
    83- Uçurtmayı Vurmasınlar
    84- Kelebek Etkisi
    85-Çıldırış
    86- Ghajini
    87- Kuzuların Sessizliği
    88- Kır Zincirlerini
    89- Aile Babası
    90- Başkalarının Hayatları
    91) K Pax (Uzaydan geldiğini söyleyen bir adamın ilginç anlatıları)
    92) Shine (Pırıltı) (Sıradışı kabiliyetli bir çocuğun müzikteki başarısı ve ailesini bir arada tutma çabası anlatılmaktadır)
    93) Tabutta Rövaşata (Evsiz barksız bir adamın (hüzünlü) hikâyesini konu edinir)
    94) Anayurt Oteli (Otel müdürünün birbirine benzeyen olaylar içinde, iç dünyasındaki fırtınaları dizginlemeye çalışmasını anlatır)
    95) Kader ve Masumiyet (Hayat kadınına saplantılı bir adam olan Bekir (Haluk Bilginer), hapisten yeni çıkmış amaçsız biri olan Yusuf (Güven Kıraç) ve annesinin hamileyken yediği dayaktan dolayı sağır ve dilsiz doğan Çilem (Melis Tuna) etrafında gelişen sıradan olayları ele alır)
    96) Six Feet Under (Dizi) (Geçimlerini başkalarının ölümlerinden kazanan bir ailenin hikâyesi)
    97) Fil (Elephant) (Okulda şiddeti konu alıyor
    98) Prestij (Önceleri birlikte çalışan iki sihirbazın daha sonra rekabete ve hatta düşmanlığa dönüşen öyküsü anlatılmaktadır
    99) Korkuyorum Anne (İnsan nedir ki? Film bunu merak ediyor)
    100) Mama-Anne-(2013): Anne babalarının öldürülmesinden sonra ormanda kaybolan iki kız kardeşin hikayesi. Kızlar yıllar sonra kurtarılır ancak yeni hayata adapte olabilecekler mi ?
    101) Life Of Pi -Pi'nin Hayatı- (2012): Okyanusun ortasında bir salda mahsur kalan Pi'nin hayatta kalma savaşı. Pi keskin zekası ile bu savaşı kazanacak mı acaba ? Dev kaplan ile birlikte yaşamayı öğrenip adaya varacak mı ?
    102) Lorenzo'nun Yağı(1992): 7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    103) Fil Adam-The Elephant Man (1980): Genetik şekil bozukluğu. John Merrick'in hayatının anlatıldığı filmde John Merrick' in görünüşünden dolayı gördüğü kötü muamele ve biz insanların yapabileceği kötülüğün sınırının olmadığını gözler önüne seren bir baş yapıt.
    104) Yazı- Tura (2004): Doğu Anadolu bölgesinde askerlik yapan iki gencin hayatları boyunca atlatamadıkları travmalarını ele alıyor film.
    105) Cennetin Rengi (1999): Dramatik bir İran filmi. Görme engelli Muhammed'in çevresini sadece dokunarak ve duyarak anlamaya çalıştığı masalsı hikayesi. Baba evlilik planlarını bozacağından korktuğu Muhammed'ten kurtulabilecek mi ?
    106) Cennetin Çocukları (1997): Yoksul bir ailenin çocukları olan Ali ve Zehra'nın aynı ayakkabıyı paylaşmasının öyküsü.
    107) Mozart ve Balina(2005): Otizmin bir türü olan Asperger sendromlu olan iki gencin aşk hikayesi. Donalt ve Isabella toplumun baskısını, asperger sendromunun getirdiklerini yenip ortak bir hayat kurabilecekler mi ?
    108) 21 Gram(2003): Bir kaza sonucu yolları kesişen 3 kişinin yaşadıklarını ele alan filmde ayrıca "şans" denen şeyin geçmiş, şimdi ve gelecek zamanda hayatları nasıl etkilediği ele alınmıştır.
    109) Şifre Merkür(1998): 9 yaşında otistik bir çocuğun Amerikan hükümeti güvenlik birimi tarafından yapılan hiç kimsenin çözemeyeceği bir şifre olan "merkür"ü kırması ve başından geçenler anlatılmaktadır.
    110) Maraton-Marathon(2004): otistik Cho-won' un yılmamak ve yorulmamak prensibi ile devam ettirdiği hayatını ele alıyor film.
    111) Kelebekler Hürdür- Butterflies Are Free(1972): Don, ailesinde, toplumdan uzak hayatını devam ettirmeye çalışan bir genç. Yaşadığı yerde hippi bir kız olan Jill ile tanışır aşık olurlar. Jill Don'a yaşama sevinci aşılayabilecek mi ?
    112) Kelebeğin Rüyası(2013): Veremli iki şairin 2. dünya savaşı döneminde halka şiiri sevdirme çabası ve kendi geleceklerini kurabilme adına gösterdikleri çabayı ele alıyor film.
    113) Ben X(2007): Ben otistik bir gençtir. Çevresiyle uyum sorunları yaşamaktadır. Ben, internet ortamında oynanan bir oyunda gerçek hayatında olduğunun tam tersi bir hayat kuracaktır kendisine.
    114) Koro(2005): Müzik öğretmeni Clement yatılı bir okula müdür olarak atanır. Kendisinden bu yatılı okuldaki çocukları rehabilite etmesi beklenilir ancak çocukların umursamazlıkları ve baskıcı eğitim sistemi başlarda onu hayal kırıklığına uğratır ancak Clement müziğin gücünü kullanacaktır.
    115) Ron Clark'ın Hikâyesi-The Ron Clark Story(2006): Gerçek bir hikayeden alınan filmde öğretmen Ron Clark'ın öğrencilerinin hayatını nasıl etkilediğini izleyiciye sunan biyografi filmi.
    116) İnception-Başlangıç(2010) : Rüya içinde rüya. Bilim kurgu ve aksiyon dolu bir film. Filmin başrol oyuncusu Leonardo Dicaprio için zihnin bilinçaltı derinliklerinde saklı değerli bilgileri çalmak için rüya görme anı kadar daha değerli bir an olamaz.
    117) Erkek Severse (1994): Alkolizmin pençesinde bir aile ve bu ailenin bu büyük soruna rağmen sevgi ve aşk ile birbirlerine destek olma çabaları
    118) Saklambaç(2005): Annesi intihar ettikten sonra Emily depresyona girer psikiyatrist olan babası kızına yardımcı olmaya çalışır ancak kendisi de çeşitli sorunlar yaşamaktadır. Yeni taşındıkları evde Emily hayali bir arkadaş edinmiştir.
    119) Benden Bu Kadar(1997): Udall "obsesif kompülsif" başarılı bir yazardır.
    120) Kevin Hakkında Konuşmalıyız(2011): Çocuk gelişimi ve anne çocuk ilişkisini ele alan filmde anne Eva kariyerini ve planlarını bir kenara bırakarak çocuğu Kevini dünyaya getirir. Ancak Kevin toplumsal normlardan uzak kurallara aykırı bir hayat yaşar, çete gruplarına katılır. Anne Eva çocuğunun davranışlarından dolayı derin bir sorumluluk duymakta ve nerde hata yaptığını sorgular.
    121) Tehlikeli Oyun-Die welle (2008): 1967 yılında Kaliforniya'da geçen gerçek bir olayı perdeye aktaran filmde insanları robotlaştıran ideolojilerin insanlar ve toplum üzerindeki etkisi ele alınıyor. The Wave grubu ilk başlarda dayanışma, saf bir birliktelik olarak ortaya çıkmışsa da durum kontrolden çıkmaya başlar ve farklı boyutlara ulaşır
    Toplum psikolojisi nasıl harekete geçirilir nasıl bir tehlikeli bir hal alır, bunu anlatıyor. Olay bir lisede geçiyor. Basit bir proje ödevi olarak başlayan hareket, çok tehlikeli bir hale dönüşüyor.
    122) Experiment (Deney): Bir bilim adamı grubunun, hapishane ortamına deney yapmak amacıyla girmesini ve sonrasında işlerin çığırından çıkmasını konu almaktadır.
    123) Billy Elliot(2000): Billy 11 yaşında bir çocuktur ancak yaşına fazlasıyla olgundur. Yeri geldiğinde babası ve abisi ile birlikte grevlere katılmaktadır. Ancak Billy bir gün bale yapmak istediğini söylediğinde ailesi nasıl bir tepki verecektir ?
    124) 12 Kızgın Adam-12 angry man (1957): Grup psikolojisinin, yabancı düşmanlığının kararları vermede ne kadar etkili olduğunu ortaya koyan bir film. Filmde babasını öldürmekle suçlanan latin amerikalı genci suçlu bulan 11 jüri üyesi ve genci suçsuz bulan 1 jüri üyesinin arasında geçen muhteşem diyologlar.
    125) İçinde Yaşadığım Deri(2011): Tarantula adlı romandan çevrilen filmde Ünlü bir plastik cerrahın kaza sonucu yanan eşine deri yaratmak için 12 yıl boyunca uğraşması, eşinin intiharı ve bu intihar sonucu psikolojik travma yaşayan küçük kızını konu alır ancak olanlar sadece bunlarla sınırlı kalmayacaktır. Plastik cerrahın kızı tecavüze uğrar ve baba intikam için tecavüzcü üzerinde deri deneyleri yapar.
    126) Amedeus (1984):8 dalda Oscar ve birçok ödül kazanan filmde ünlü besteciler Amadeus Mozart ile Antonio Salieri' nin başından geçenlere tanık olacaksınız.
    127) Beethoven'i Anlamak -Copying Beethoven (2006): Beethoven' ı daha iyi, daha yakından tanımak isteyenler için güzel bir film. Sağırlığı giderek artmakta olan Beethoven son bestesini bitirmeyi hedeflediği sürede bitirip başarısına başarı katabilecek mi ?
    128) Küçük Gün Işığım(2007): Hoover ailesinin küçük bireyi yarışmaya katılmak için ailesini ikna eder ve calofirniya' ya doğru eğlenceli bir yolculuk başlar.
    129) Bir Zamanlar Anadolu'da(2010): Bir Nuri Bilge CEYLAN filmi. Filmde cinayet soruşturmasında doktor ve savcının 12 saatlik gerilimli hikayesi.
    130) Baran -Yağmur(2001): Majid Majidi yapımı bir iran filmi. Büyük bir kinin derin bir aşka dönüşmesinin hikayesi.
    131) Kulübe-Enter Nowhere(2011): Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    132) Kız kardeşimin Hikâyesi(2009): Kate adından çocukları olan çift kısa bir süre sonra çocuklarının lösemi olduğunu ve ilik nakli yapılmazsa bir kaç yıldan fazla yaşayamayacağı bilgisi ile hayatları altüst olur. Çift bir çare olarak Anna adında bir bebek daha yaparlar ve 11 yaşında kate'e böbrek nakli yapılması gerekmektedir. Ancak anna kendisinin bu amaçla kullanılmasına karşı ailesine dava açar.
    133) Dorothy Mills(2008): Ailesini trafik kazasında kaybeden bir psikiyatrist ve daha sonrasında yolları kesişen aynı kazadan kurtulan bir kız çocuğu ile yaşadığı garip olaylar.
    134) Uyanış -Awakenings- (1990) (Dr. Sayer, uzun süre bilincini kaybetmiş hareketsiz bir nevi koma durumunda olan hastalarını iyileştirmek amacıyla çabalamaktadır. L-Dopa adlı ilacı deneyecektir ancak pahalı olduğu için sadece bir kişi üzerinde deneyecektir. Ancak ilacın yan etkileri de kaçınılmazdır.
    135) Behzat Ç. -Seni Kalbime Gömdüm-
    136) Aynı Yıldızın Altında (2014) – 3 yıldır troid kanseri ile boğulan 16 yaşındaki bir genç kız ve kanserli hastalar için oluşturulan terapi grubunda yaşadıkları.
    137) Lorenzo’nun Yağı(1992) –7 yaşına kadar diğer çocuklar gibi normal bir hayat yaşayan Lorenzo amansız bir hastalığın pençesinde bulur kendisi. Gerçek bir hikayeden alınan filmde lorenzonun ailesinin mücadele azmini göreceksiniz. Ailesi Lorenzoyu bu amansız hastalıktan kurtaracak ilacı bulabilecek mi ?
    138) Sevgili Öğretmenim (1967) – Asıl mesleği mühendislik olan Thackeray iş bulamadığından öğretmenlik yapar. Ancak idealist öğretmenimizi okulun haylaz öğrencileri rahat bırakmayacaktır. Thackeray pes edecek midir ?
    139) Tedavi – The Great Hypnotist(2014) – Xu, alanında uzman bir o kadar da ukala çinli, bir psikiyatristir. Hayalet gördüğünü iddia eden hastasına inanmamakta ve hastasını hipnoz terapisine alacaktır.
    140) Musaranas (2014) – 1950 İspanyasında geçen psikolojik gerilim filminde Montse agorafobisi (açık alan korkusu) bir bireydir. Hayatı bir apartman dairesinde geçmektedir. Montse hayatının kalanını bu apartman dairesinde mi geçirecek yoksa başına çok daha farklı olaylar mı gelecek ?
    141) Edit ve Ben (2009)– Psikoloji bölümü okuyan genç zekasını arttırmak amacıyla kendisine çip taktırır ancak içinde yapay bir benlik olması nedeniyle birçok tuhaf olay yaşayacaktır. Bir yandan da otistik olan matematik dehasının gizli araştırmanın formülünü çözmesi Edit ile yakınlaşmasını sağlar.
    142) İnfaz-Calvary (2014)– Psikolojik ögelerin yer aldığı bir kara komedi filmi. Günah çıkartmak için Rahibi ziyaret eden bir adam rahibe onu öldüreceğini söyler ancak rahip adamın yüzünü görememiştir. Rahip bir yandan ölüm hazırlıkları yaparken bir yandan da bu adamın kim olduğunu bulmaya çalışır.
    143) Koku -
    144) Yalanın İcadı –
    145) 12 yıllık esaret
    146) Şeytan Üçgeni -Triangle (2009) – Arabasıyla giderken çaptığı bir martı nedeniyle trafik kazası geçiren Jess, bu kazanın hayatının değiştireceğini sonradan öğrenecektir.
    147) İhtiyarlara Yer Yok (2007)- Birçok ödül alan filmde uyuşturucu çetelerinin kanlı bir pazarlığına denk gelen Moss'un hikayesine yer verilmektedir. Moss parayı alıp gidecektir ancak akşam yaralı birisine yardım amacıyla tekrar dönecektir. Ancak başına neler geleceğinin farkında değildir
    148) Yüksek Tansiyon (2003)– Psikopat bir katilin evdekileri teker teker öldürmesini ele alan gerilim dolu bir film.
    149) İhtiyar Delikanlı -Old Boy (2003)– Muhteşem bir psikolojik film. 15 yıl boyunca tek başına bir odada esir tutulan bir adam ve yaşadıklarının hikayesi. Aklını yitirmemesi için Oh Dae-Su' ya şizofreni ilaçları verilmektedir. Oh Dae-Su bu esaretten kaçıp kurtulabilecek mi ?
    150) Yalın Ayak -Barefoot(2014) – Annesini kaybetmiş, psikiyatrik bir hasta olan Daisy, zengin bir ailenin çocuğu olan Joy ile tanışır. Romantik komedi tadında saflık ve masumiyet dolu bir film.
    151) Kayıp Otoban -Lost Highway (1997) – Fred, eşinin geçmişinden habersiz onunla evlenir ancak işler yolunda gitmeyecektir. Fred' in kişilik bölünmesi yaşaması, cinayet, bir korku hikayesi ..
    152) Enter Nowhere -Kulübe (2011) – Gizem dolu izlenilesi bir film. Film ormanda kaybolan 3 gencin bir kulübede buluşması ve bir türlü kurtulamamalarını ele alıyor. Bu gençler farklı zamandan ve mekandan mı gelmişler ?
    153) Onur Savaşı (2012)– Küçük bir kız tarafından cinsel istismar ile suçlanan ve sonrasında da toplumsal histeriye maruz kalan bir adamın dramatik hikayesi. Film birçok ödül almıştır.
    154) Etki Altında Bir Kadın (1974) – Bir ev kadınının eşi ve çocuklarıyla kendini var etme çabası. Mabel'in manik davranışları, çok fazla gülmesi gibi bir çok psikolojik rahatsızlığı ile eşi baş edebilecek mi ? Toplumsal eleştiri ögelerini de barındıran film ağır gelebilir ancak izlenilmesi tavsiye edilir.
    155) Trainspotting (1996)-(Psikolojik, Macera, Uyuşturucu kullanımı)
    156) Öldüren Sis -The Mist (2007) – Tutucu insanların bulunduğu bir kasaba ve bu kasabada bulunan hür düşünceli gençler..
    157) İntihar Odası (2011) – ( Farklı bir birey olan Dominik depresyonun eşiğine gelmiştir. Ailesinden ilgi görmeyen ve sürekli dışlanan Dominin kendini internet oyununa verir. İşte bundan sonra olanlar olur.
    158) Davetsiz -The Uninvited (2009) – Annesinin ölmesi üzerine travma yaşayan ve bir süre psikiyatri kliniğinde yatan genç bir kızın hikayesi. Babasının bir hemşire ile evlenmesi genç kızın depresyon yaşamasına neden olacaktır.
    159) Bir Rüya İçin Ağıt (2000)– Uyuşturucu bağımlılığı olan bir genç ve televizyon bağımlılığı olan annesi arasında giderek yükselen bir uçurum ve iletişimsizlik.
    160) Şampiyon -The Wrestler (2008) – Ünlü bir güreşçinin kalp krizi sonrası şov dünyasına veda etmesi ve tezgahtar olarak işe başlaması. Ailevi bağları bozulmuş bir adamın hikayesi.
    161) Bipolar (2014) - Harry çekingen bir adam ve aynı zamanda bipolar bozukluğu olan bir hastadır. Yeni bir tedaviyi denemek üzere bir kliniğe yatar ve tüm günü kamera ile izlenilecektir. Harry düzelme gösterebilecek mi ?
    162) Kukla - The Beaver (2011) – Sıkıntılarla dolu günler sonrası hayatını ve ailesini yeniden keşfe çıkan bri adamın hem esprili hem de duygu yüklü hikayesi.
    163) Phobe Harikalar Diyarında (2008) – Geniş bir hayal gücüne sahip olan bir çocuk ve kendini Alice Harikalar Dünyasında piyesi için olan rolüne fazlasıyla kaptırması nedeniyle kendini birden bu dünyanın içinde buluverir.
    164) Sineklerin Tanrısı (1963) - Bütün yetişkin insanların öldüğü bir uçak kazasında hayatta kalan küçük bir grup küçük çocuk ve hayatta kalma savaşları.
    165) Aklım Karıştı (1999) Bir gencin 18 ay boyunca akıl hastanesinde kalışı ve yaşadıkları
    166) Ara (2008) - Tek bir apartman dairesinde geçen filmde 4 kişinin birbirini seven ve aldatan, kıran ama bırakmayan hikayelerini ele alınmaktadır.
    167) Aç Gözünü (1997) – Psikolojik gerilim filmi. Çok güvendiği güzel yüzünü kaybedince Cesar'ın hayatı çok farklı bir yöne doğru gidecektir.
    168) Beyaz Köpek (1982) (Klasik Koşullanma) Eski sahipleri tarafından sadece siyahları saldırması ve öldürmesi yönünde eğitilmiş bir köpek. Yeni sahibi bu köpeğin koşullamasını söndürebilecek mi ?
    169) Büyük Yalnızlık –
    170) Cennet –
    171) Gölgesizler –
    172) Güneş Yanığı –
    173) Küçük Kıyamet
    174) Solaris –
    175) Gerçeğe Çağrı –
    176) Küp –
    177) Ölüm Kitabı (Misery)
    178)Esaretin bedeli
    179)godfather 1-2
    180)kaplumbağlarda uçar
    181)bajrangi bhaijaan
    182)rab ne de bana di jodi
    183) Ekşi Elmalar
    184)Azap yolu
    185) Öteki
    186) Kadın kokusu
    187) La la land
    188)Benim komşum bir melek
    189)Bay hiçkimse
    190) Yaralı yüz
    191) Paramparça köpekler ve aşklar
    192) Ateş böceklerinin mezarı
    193) Cesur yürek
    194) Gladyatör
    195) Özgürlük yolu
    196) The İntouchables ( Can dostum )
    197) Aynı Yıldızın Altında
    198) Leon ( Sevginin gücü )
    199) Lucy
    200) Karanlıkta dans
    201) Remember ( Hatırla)
    202) Zorba
    203) Peekay
    204) Ekmek ve çiçek
    205) Sarhoş atlar zamanı
    206) Kirazın tadı
    207) Kış uykusu
    208) Üç maymun
    209) Şimdi yada asla
    210) Piyanist
    211) Yeşil yol
    212) Prestij
    213) Çingeneler zamanı
    214) August Rush
    215) Amelie
    216) Otomatik Portakal
    217) Ucuz Roman
    218) Rezervuar köpekleri
    219) Zincirsiz
    220) Kanlı elmas
    221) Adalet
    222) Schindler'in listesi
    223) Er Ryan'ı kurtarmak
    224) V for vandetta
    225) Köprüdeki kız
    226) The revenant ( Diriliş)
    227) Gone girl ( Kayıp kız )
    228) Titanic
    229) Nostalghia
    230) Libertarias
    231) Özgürlüğe giden uzun yol

    Film listesi Facebook/Yeraltı Edebiyatı Sayfası Admin’inin kişisel tercihleri ve sayfa üyelerinin desteği ile oluşturulmuş, yaklaşık bir yıldır faydalanmakta olduğum listedir. Ben sadece aracıyım, sitede böyle bir ihtiyaç gördüğüm için paylaştım. Teşekkürler oluşturulmasında emeği geçenleridir.
  • Bazen sanki karşısında biri varmış gibi konuşup, çok değişik bir ses tonuyla gülüyordu. Zaman zaman birden öfkeyle bir bağırıyordu ki, neye uğradığımızı şaşırıyorduk. Ben de de panik atak başlamıştı. Yerinden kıpırdarsa, ben aniden çok korkuyordum. Yanımda bir başkası yükses sesle konuşsa, öksürse çok korkuyordum. O sinirlenince elim ayağıma dolaşıyordu. Ne isterse hemen yetiştirmeye çalışıyordum. Neyi nereye koyduğumu hemen unutuyordum. Fakat kendime hep hakim oluyordum. Soğukkanlılığımı muhafaza etmeye çalışıyordum. Kendimi bırakırsam veya ona sabır göstermezsem daha da hasta olur diye düşünüyordum.

    Bir gün iğnesi yapılmıştı, biraz rahatlamıştı. Ben başını okşarken elimle ensesini tuttum aniden bağırdı: "Ensemi tutma, cinler oradan beynime giriyor" dediğinde çok şaşırdım. O hastalığından böyle hissediyordu. Kafasındaki sesleri farklı algılıyordu. Zaman zaman "almıyorum senin kızını, almıyorum git başımdan giiiit" diye bağırıyordu. Ben "kime git diyorsun' diye sorduğumda, "siyah cübbeli kel bir adam benim kızımı al" diyor dediğinde şaşırdım.
    Aniden kafasını duvarlara vuruyor, parmaklarını duvardaki elektrik prizine tutuyordu. "yapma" dediğimde "kafamdaki sesleri öldürmeye çalışıyorum" diyordu. Yine bir gün çok şiddetli atak yaşıyordu. Doktoru, iğne yaptırmak için ikna etmeye çalışıyordu, iğnesini yaptırmak istemiyordu. Çok kötü korku ve panik içerisindeydi. Bana bağırıp yalvarıyordu; "anne bana iğne yaptırma, doktor beni iğneyle öldürecek" diyordu. Doktor hanım, "tamam istemiyorsan yapmayalım, ama bak bir saattir iğneni yaptırmak için uğraşıyoruz, senin iyiliğin için, rahatlaman için; bak saat geç oldu, benim de evde bebeğim var, eve gitmem gerekiyor" dediğinde hemen; "tamam özür dilerim, yapın iğnemi" dedi. İki hasta bakıcı, ben, hemşire hanım, Serdar'ı ikna edememiştik. Doktor hanımın bebeğini duyunca ikna olmuştu. Doktor hanım Serdar'ın iyilikle yola geldiğini, şiddetten hoşlanmadığını söyledi. Haklıydı. Serdar hep iyilikle yola gelirdi. Sık sık doktorların odasına girip, "benim ne hastalığım var, neden beni çıkarmıyorsunuz, söyleyin" veya "beni siz hasta ettiniz, hasta olmam için beni burada tutuyorsunuz" gibi saçma sapan sözler söyleyip bağırırdı. Biraz sonra gidip özür dilerdi. Bunu her gün defalarca tekrarlardı. Sağolsun doktorlar oğluma çok sabır ve sevgi gösteriyorlardı. Zaman zaman hemşireleri bana şikayet ediyordu. Geceleri ona zarar verdiklerini söylediğinde, böyle bir şey olamayacağını, sürekli kendisinin yanında olduğumu söylediğimde; "anne hayır sen görmüyorsun, hemşirelerin cinleri, ruhları geliyor" diye tuttururdu. Bazen insanların onu başbakan yapmak istediklerini, kafasındaki düşüncelerini çaldıklarını söyleyip çok kötü korku yaşıyordu. Bunun gibi saçma sapan şeyler... Oğlum ne kadar da korkunç halüsinasyonlar içinde kıvranıyordu. Anlattıkları bizim için saçmaydı, fakat onun beynindeki gerçekleriydi. Ben kendi doğrularımı ona kabul ettirmeye çalışmıyordum. Zorlasaydım bana da güvenmeyecekti. Hafta sonları eve geldiğimizde korkuyor diye babası onun odasında yatıyordu. Bir müddet sonra, babasından da şüphelenmeye başladı. "Babam uyurken beni öldürecek" dediğinde babası da ben de çok üzüldük, ama biliyorduk ki ölüm korkusu oğlumuzun hastalık saplantılarındandı.

    Evde olduğu zamanlarda, sanrıları, hezayanları artınca, "çabuk beni hastaneye götürün" diye bağırmaya başlardı. Çaresiz geceleri alıp götürürdük. Defalarca sabah taburcu olup gece hastaneye geri dönmüşüzdür.

    Allah insanı çaresiz bırakmasın çaresizlik çok zor. Tek istediğim şey, çok yüksek dağların tepesine çıkıp haykırarak, bağırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında hiç ağlamıyordum. Sürekli ona polyanacılık oynuyordum. Morali iyice bozulmasın diye. Göz yaşlarım içime akıp kuruyordu, sanki artık yaşamanın benim için bir anlamı kalmamıştı. Sadece oğlumun iyileşmesini düşündükçe yaşamak istiyordum. Hayat devam ediyordu, güneş yine doğuyordu, yine akşam oluyordu ama benim için bir anlamı yoktu. Zaman mevhumunu kaybetmiştim. Evladımın hastalığı beynimde sabitlenmişti. O çaresizlik içinde kıvranırken, ben dünyada yaşadığımı unutuyordum. Demek ki insan acı çekmeyle ölmüyordu; aksine acılar beni daha çok güçlendirmişti. Hep dua ederdim. "Evladım iyileşsin Allah'ım benim canımı al" diye. ​Ben iki evladımı kara toprağa zamansız vermiştim. Dayanmıştım fakat bu acılar çok derinden yaralamıştı beni. Evladım toprakta değil yanımdaydı, fakat benden çok uzaktaydı. Ulaşılması çok çok, zor olan bir yerlerdeydi. Ben gece gündüz hep ona ulaşmaya, yetişmeye çalışıyor fakat yetişemiyordum. Yine de bir gün evladıma kavuşacağımı biliyordum. Bir gün oğlum bize dönecekti. Sürekli "ne olur Serdar dön bize pes etme hastalığa" dediğimde zaman zaman "tamam" diyor, bazen de beni ne yazık ki hiç duymuyordu. Sık sık ellerini tutup "başaracağız korkma oğlum, ne olur dayan" derdim. Hep cesaret veriyor, sabretmesini sağlamaya çalışıyordum. Bazen 'Eyüp Peygamber' aklıma gelirdi. Hz. Eyüp yedi yıl hastalığına sabretmiş, peygamberlik mertebesine ulaşmıştı. Dualarımda "Allah'ım Serdar'ıma da Eyüp peygamberin sabrını nasip et, dayanma gücü ver, ızdırabı çok, yardım et Allah'ım" diye gece gündüz dua ediyordum. Hala da ediyorum. Bazen derinlere dalıp çocukluğumu ve ailemi düşünüyorum. Sarıkamış'ın orman kokan havasını, kışını ne kadar özlüyordum. Ailemi, yakınlarımı çok özlüyordum. Ne yazık ki hepsini çok zamansız kaybettim, sadece anıları kaldı. Benim ilk torun olmam, ailemin tek kızı olmam bana hep avantaj sağlamıştır. Annemin babamın ilk çocuğuydum, biraz da nazlı büyütülmüştüm. Ne yazık ki tüm sevdiklerim bu fani dünyayı terk etmişlerdi. Acılarımı üzüntülerimi paylaşacak, bana destek olacak hiçbir büyüğüm kalmadı. Keşke annem veya babam sağ olsalardı, onların manevi destekleri belki beni biraz rahatlatırdı. İnsanların her yaşta nasihate ve desteğe ihtiyaçları olduğu kanısındayım. Yine de eşimin desteğiyle dayanma gücü buluyorum. Bu hastalıkta aile birliği ve desteği çok önemli. Aile bağı güçlü olunca insan bir çok güçlüğün üstesinden geliyor. Allah'ım bu hastalığı verdiğin kulunu sahipsiz ve yoksul etmesin, işte o zaman çok zor bir yaşam olur.

    BİZDEN ÇOK UZAKTA

    Oğlum bazen bizden sanki çok uzaklarda, bazen bizim yanımızda oluyordu. "Allah'ım ne olur oğlumuz bize dönsün" diye yalvarırdım. Sanki yavrum bir girdap içinde dönüp duruyordu. Çok dalgındı. Sürekli içinden kendi kendine konuşup gülüyordu. Ben kafasını sallayıp gülmelerinden oğlumun, yine bizden, gerçek dünyadan çok uzakta olduğunu anlar kahrolurdum.

    Eskiden olduğu gibi, "Serdar dediğimde "efendim anne" demesini, yavrumun eski halini ne kadar da özlemiştim. Ama o bizden çok çok uzaktaydı. Ne kadar koşsam da yetişemeyeceğim uzaklıktaydı. Bazen kendine gelirdi. Bir gün yapılan iğnenin etkisiyle biraz sakinleşti. Bana, "Anne, ben yaşayan bir ölüyüm" demişti. Bunu hiç unutamam. Nedense, banyoya elini yüzünü yıkamaya bile gitse banyoda çok fena oluyordu, kafasındaki seslere durmadan bağırıyordu. Onun bağırmalarına sağ olsun doktorlar koşarak gelirdi. O kadar yoğun sıkıntılarına, ağır hastalığına rağmen banyosunu yapar traş olurdu. Tabii ki bağırıp çağırarak, sanki banyoda biri varmış gibi. Üstünde bir leke olsa hemen üzerini değiştirirdi. Bir gün doktor hanım "Serdar'ın özel bakımını siz mi yapıyorsunuz" dediğinde "hayır kendisi yapıyor" diye söylediğimde "çok ilginç" dedi çünkü genellikle bu hastalar öz bakımlarını yapamazlar. Fakat oğlum yapıyordu.

    Bir gün hemşire hanım, "bugün evinize gidin biraz dinlenin, ben nöbetçiyim Serdar ile ilgilenirim" demişti. Akşam üzeri eve geldim. Ne göreyim? Küçük oğlum odasında acılar içinde kıvranıyordu. Hemen alıp Tıp Fakültesi'ne geri döndüm. Oğlumu acile götürdüğümde böbrek sancısı olduğunu ve böbreklerinde taş olduğunu söylediler. Tedavisini yaptılar ve eve gidip bol su içmesini önerdiler. Eve dönmeden önce hastanenin üst katında yatan Serdar'ıma uğradım. Hemşire hanım sakin olduğunu söyledi. Eve döndük. Yolda, "nedir bu başımıza gelen Allah'ım, sen sonunu hayır eyle" diyerek ağlamaya başladım. Ertesi gün, diğer oğlumla ilgilenmem gerektiğinden hastaneye gidemedim. Ama aklım Serdar'daydı. Gece saat onbir sıralarında çok kötü içim sıkıldı. Eşime beni hemen hastaneye götürmesini söyledim. Hemen yola çıktık. Yol her zamankinden daha uzun gelmişti bana. Sanki bitmek bilmiyordu. Hastaneye geldiğimizde, hemşire hanıma hemen "Serdar nasıl?" diye sordum, "iyi odasında uyuyor" dedi. Odasına koştum, odası karanlıktı. Sadece gece lambası yanıyordu. Kendisi yatakta oturuyordu. Işığı yakınca şok geçirdim, sol kolunu yataktan sarkıtmış, yer kanla kaplanmıştı. Babası neden yaptığını soruyor, fakat o hiç konuşmuyordu. Hemşire hanım hemen doktoru çağırdı. Doktoru da hemşire de çok şaşırmışlardı. Acile götürdük, bileğine dikiş attılar, odasına çıkardık. Rengi çok solgundu. Hiç sesini çıkarmıyordu.

    Günler sonra sordum; "neden yaptın, neyle kestin bileklerini" diye? 'Kafasındaki seslerin' sürekli bileklerini kesmesini söylediğini ve dayanamayıp kestiğini söyledi ama neyle kestiğini söylemedi. Biz ne kadar kesici hiç birşey bulundurmazsakta o neyle kestiğini nereden bulduğunu bize söylemedi.
    ​VE TABURCU OLDU

    Bir yıl sonra taburcu olmuştu. Hastaneden eve geldik. Yattığı dönemlerde arada bir hafta sonu izinli eve geliyorduk. Fakat çok sıkıntılı olduğu için hemen hastaneye geri dönüyorduk.

    Evet. Bir yılın sonunda eve gelmiştik. Fakat hiç de iyi değildi. Yaklaşık üç saatte bir iğne yapılıyordu, ilaçlarını saatinde düzenli içiyordu. Hiç te iyileşme göstermiyordu. Doktorları bize kötüleşirse getirin demişlerdi. Kısa bir zaman sonra evde daha da kötüleşti. Çok hırçınlaştı. Bir dediğini iki etmiyorduk. Geceleri yatmıyordu. Sürekli bana sorular soruyordu. Birini cevaplamadan ötekine geçiyordu. Artık takıntılarından ne yapacağımızı şaşırmıştık. Sorularına verdiğim cevabı anlamazsa, bağırıp çağırıp gece babasını ve kardeşini uykudan uyandırırdı. Hep beraber oturup onu ikna etmeye çalışırdık. Tabi ki başarılı olamazdık, o yine bildiğini okurdu. Zaman zaman "anne seni dövmek geliyor içimden, beni ya bağla yahut iğne yap çabuk!" diye bağırırdı. O bağırdığı zaman benim ellerim titremeye başlardı. Ve böylece kısa bir süre sonra hastaneye geri döndük.

    Hemen yatışını yaptılar. Artık hastane bizim ikinci evimiz olmuştu. Yine ilaçlar ayarlandı. Ama oğlumu hiç etkilemiyordu, ilaçlara istenilen cevabı vermiyordu. Bir gün doktor hanım bana, "oğlunuza bir ilaç vermek istiyoruz, belki bu ilaç iyi gelir. Fakat bu ilaç ülkemizde yok. Yurt dışından getirtebilir misiniz" dedi. Çok sevinmiştim. Hemen reçeteyi alıp eve geldim. Birkaç gün içinde yurt dışından getirtmiştik. Hemen ilaca başlandı. Yavaş yavaş iyiye gidiyordu. Biraz rahatlamıştı. Bir ay olmuştu kullanalı. Hafta sonu eve gelmiştik. Ertesi gün oğlum öksürmeye başladı. Ateşi vardı. Rengi çok solgundu. Endişelenip hemen hastaneye götürdüm. Doktorları hemen tahlillerini yaptılar. İlaç kan tablosunu bozmuştu, ilacı hemen kestiler. Oğlum mikrop kapmasın diye bir sürü önlem aldılar. Başka ilaç vermediler. Bu oğlumun iyiliği içindi. Artık başka ilaç içmediği için çok kötü alevlenmeler başlamıştı. O ilaç kan tablosunu bozduğu için bir daha o ilaçtan kesinlikle verilmemesini söylediler. O zaman doktorları haklıydılar.

    Evet bu ümidim de sönmüştü. Oğlum şimdi çok kötü bir durumda idi. Alevlenmeleri çok şiddetliydi. Yine yatağına bağlanıyordu. Hareketsizlikten olsa gerek, "topuklarım ağrıyor" diye arada bir sızlanıyordu. Bense sürekli ayaklarının altına (topuklarına) pamuk koyuyordum. Böylece günler geçiyordu. Ve yine eski ilaçlarına başlandı, iğneler yine vuruluyordu. Yine bizden, dünyadan uzaklaşmaya başlamıştı. Her zamanki gibi yine yanından hiç mi hiç ayrılmıyordum. Artık bizimle hiç konuşmuyor, beni hiç duymuyordu. Kendi dünyasına kapanmıştı, sadece zaman zaman bağırıyordu. Bazen korkunç bir ses tonuyla kendi kendine gülüyordu. Saatlerce dalıp bir noktaya bakıp kendi kendine konuşuyordu zaman zaman. "Sizin söylediklerinizi yapmayacağım, sizin emirlerinizi dinlemiyorum" diye kafasındaki seslere bağırıp duruyordu. Bense çaresiz onun bu haykırıp çırpınmalarını içim kan ağlayarak bazen de korkarak sabırla dinleyip, onu üzmeden yatıştırmaya çalışıyordum.

    Sürekli onunla konuşmaya çalışıyordum. Onun sevdiği ve hoşlanacağını bildiğim şeyleri, ona sürekli anlatıyor, onunla konuşmaya, onu konuşturmaya çalışıyordum. Bir gün bir hasta annesi odamıza gelip, "sen duvarlarla mı konuşuyorsun" dedi. Ben, "Hayır, yavrumla konuşuyorum" dedim. O anne bana, "Oğlun seni duymuyor ki. Hiç mi bıkmıyorsun" demişti. Ben yine "oğluma bir şeyler anlatıyorum" dedim. "Oğlum şimdi belki beni duymuyor ama bir gün "o beyin" uyanacak uykusundan, oğlum beni duyacak, konuşacak" deyip, ağlamaya başladım. Korkuyordum. Köksal'ım ve Hakan'ım gibi bu yavrum da ellerimi bırakıp beni terk edecek... Bunları düşündükçe oğluma daha çok destek olmaya çalışıyordum. Hep kafamda çareler arıyor fakat bulamıyordum. Allah'ım hiç kimseyi çaresiz bırakmasın çok çok zor...​Yine yılmadan, usanmadan oğluma, dünyada olup bitenleri, gazetelerdeki haberleri, akrabaları sürekli anlatmaya çalışıyordum. O benimle hiç konuşmasa da, beni hiç duymasa da...
    Bir anne olarak sürekli çare arıyordum. Allah insanı çaresiz bırakmasın. Çevremdeki insanlar hacı hoca öneriyordu. Ben, isteksiz de olsa duyduklarıma gidiyordum. O maddi ve manevi sıkıntılı yıllarımızda, hemen hemen Türkiye'nin yarısını dolaşmıştık. 'hacı hoca' derken, 'biyoenerji', 'akapunktur', 'hipnoz', 'bitkisel ilaç', hepsini denemiştik.
    Şimdi düşünüyorum, çaresizlik insanı nerelere sürüklüyor. Yazık! Para ve zaman kaybı. Başka da hiçbir şeye yaramıyor. Yine de en iyisi müsbet ilim, gerisi boş şeyler. Hastalığının ilk yıllarında yine çok yanlış bir şey yapmıştık.
    Serdar'ı 'hoca'ya' götürmüştük 'hoca' bir tasa su koydu. Oğluma bir şeyler okuduktan sonra "suya bak bir şeyler görüyor musun" dedi. Zaten oğlum hastalığından dolayı halüsinasyon görüyordu. Serdar saçma sapan bir şeyler söyleyince, hoca "tamam" dedi "bunlar senin cinlerin". Hocanın bu saçma konuşması bizim on yılımıza maloldu.

    Böylece Serdar on yıl boyunca ruhlara, cinlere inanıp bize de kendine de çok zor yıllar yaşattı. Ben kendimi bu yüzden affetmiyorum. İnşallah bu yazdıklarımı hasta yakınları okur da benim yaptığım yanlışları yapmazlar. Doktor ve ilaçtan başka şey düşünmesinler. Yine eş dost hacı hoca öneriyordu. Bir gün eşim haklı olarak isyan etti bana "Duayı kendin oku, sen Alllah'a yalvar, anasın, Allah senin duanı kabul eder. Kullardan mı medet, yardım umuyorsun. Allah ile arana elçi mi koyuyorsun?" demişti. Haklıydı. Ama çaresizlikten, her şeyden herkesten yardım bekliyor insan. Ben o zaman gökteki yıldızlara bile yalvarıyordum, belki sesimi duyarlar diye ama nafile sesim duyulmuyordu. Yine de sürekli dua ediyordum, hala da ediyorum çünkü duaya inanan bir insanım. Çaresizlik insanı hep bir umuttur diye bir takım arayışlar içine itiyor, istemeden bir takım yanlışlara yöneltiyor. Biz böylece yavaş yavaş yılları deviriyorduk. Alışması, kabullenmesi zor olsa bile...

    Gerçeği ne kadar erken kabul ederse insan, o kadar daha mantıklı hareket ediyor. Birkaç ay sonra yine hastahaneden taburcu olmuştuk. Ama hiç iyi değildi. Çok mutsuz, sinirli, şüpheci ve kendi dünyasındaydı. Sanki yıllardır o kadar yoğun tedaviler oğluma yapılmamıştı. Hezeyanları aynen devam ediyordu. Uzun bir seyahate çıkmanın belki yararı olur diye düşündük. Amcası görevi nedeniyle 'Elazığ'ın maden' kazasındaydı. Oraya çok zor bir yolculukla gittik, ilk günler biraz rahattı. Birkaç gün sonra yine sıkıntıları başlamıştı ve anladım ki nereye götürsek götürelim maalesef, oğlum hastalığı nedeniyle pek te farkına varmıyordu. Yine şüphelenmeye, insanlardan uzaklaşmaya başlamıştı.

    Eve döndük. Evde yine çok huzursuz. Malum takıntılar devam ediyor, ilaçlarını içiyordu. Yemeklerden şüpheleri azalmıştı, artık yemek yiyordu ama sofraya oturunca, ne yediğinin sanki farkında değildi. Çok ta sinirli oluyordu. Bazen ani bir hareketle sofrayı yerle bir ediyordu. Sürekli bir şeyler arıyordu. Ne aradığını sorduğumda kulaklarına şiş batırıp sesleri öldürmek istediğini söylerdi. Bense evde ne kadar kesici, delici alet varsa kaldırmıştım. Yine de onu en çok rahatsız eden tabii ki seslerdi. Bütün gün ruhlarla cinlerle uğraşıyordu. Kendine de bize de hayatı zehir ediyordu. Bir gün aniden balkona koştu, kendisini aşağıya atmak istedi. Ben sadece "Allah'ım Serdar!" diye bağırabildim. Ani bir hareketle geri dönüp bana baktı. Bense donup kalmıştım, vazgeçti. Balkona koştuğumda bana sarılarak ağlamaya başladı;
    "Anne; kurtarın beni bu seslerden, bu hastalıktan, yaşamaktan bıktım. Ben dünyada yapayalnızım hiç arkadaşım yok, günlerim acıyla, şüpheyle, korkuyla geçiyor, yaşamak istemiyorum" dedi. Ne kadar zordu. Koca dünya oğluma da bize de dar olmuştu. Milyarlarca insanın yaşadığı dünyada oğlum yapayalnızdı. Ben de artık yaşamaktan bıkmıştım.

    Bir gece çok şiddetli atak ve alevlenme geçiriyordu. Sabaha yakın uyudu. Bense çaresizlikten ne yapacağımı şaşırmış, evladımın çektiği ızdırabın belki bin katını çekiyordum. Bir anda kararımı verdim, intihar edecektim. Fakat Serdar'ımı arkamda bırakmayacaktım. Odasına girdiğimde yavrum bir melek gibi uyuyordu. Birden kendime gelmiştim. Yok Serdar'ımı bu ızdırabıyla bu dünyada bırakamazdım. Kendi hayatım benim için önemsizdi. Ama yavrumu annesiz çaresiz bırakamazdım. Hastaneye gittiğimizde doktoruna ağlayarak anlattım. Doktoru çok üzüldü, "sakın böyle bir şey yapma, Allah'tan ümit kesilmez" dedi. Sabredin belki bir gün bu hastalığın çaresi bulunur demişti. Bilim çok ilerledi, yeni ilaçlar çıkıyor sabredin demişti. Evet; 'yeni ilaçlar'... Bu kelime beni çok mutlu etmişti, yine ümit doğmuştu.​

    OĞLUM ŞİZOFRENİ

    Bu ümitle hastaneden eve döndük. Fakat yine süreli sorular soruyor, bazen dalıp dalıp gidiyor ve aniden bağırıp kafasındaki seslerle sanki kavga ediyordu. Artık oğlumun takıntılarını biliyordum. Hastalığını biliyordum. Onu nelerin çok rahatsız ettiğini biliyordum. Hezeyanlarını biliyordum. Ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Oğlumun malum takıntıları; kedileri, cinleri v.s. gibi bu takıntılarıyla bütün gün uğraşıyor, geceleri uyumuyor, sabaha kadar bizi de kendini de çok yıpratıyordu. Gece bile iğne yapıyorduk. Bir iki saat ancak uyuyordu. Onun için de, bizim için de günler, aylar çok sıkıntılı ve acıyla geçiyordu.

    Bense artık yıllardır uykuyu unutmuştum. Bir gün rengi kıpkırmızı oldu. Ne olduğunu sordum. Nefesini tuttuğunu, kafasındaki sesleri; cinleri, ruhları öldürmek istediğini söyledi, ilaçlarını saatinde içmesine rağmen yavrum çaresizlikten ne yapacağını şaşırmıştı. Babasıyla düşündük, taşındık. Bir de başka yere götürelim dedik. Başka küçük bir ilde bulunan "Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi"ne götürmeye karar verdik ve götürdük.

    Doktorlar hemen yatışını yaptılar. Oğlum bu sefer bize zorluk çıkarmadı. Ne yazık ki yıllar önce, o ilk hasta olduğunda, bu hastaneden korku ve panikle çıkardığım yavrumu bu kez kendi ellerimizle getirip yatırdık. Yıllar önce doktor bey, "çıkarmayın, tedavi olsun, sonra kendi ellerinizle getirirsiniz" demişti. Ne kadar da haklıydı.

    O gün akşama kadar oğlumdan ayrılamadım. Bahçede oturduk. Ertesi gün doktoru bulup, durumu hakkında bilgi aldım. Doktoru, "sen oğlunun hastalığını ve ne kadar hasta olduğunu biliyor musun" dediğinde, "evet biliyorum, paranoid şizofren" dedim. Doktoru şaşırdı. Ben evladımın hastalığını ilk hastalandığı yıldan itibaren okuyarak, onu inceleyerek kendim öğrenmiştim. Oğlumu inceleyerek, kitaplar okuyarak, araştırıp sorarak... Okuduğum bir kitap bana her şeyi anlatıyordu. Kitaptaki anlatılanla oğlumun çektikleri aynıydı. Artık emindim oğlum 'şizofreni'di. O geceyi hiç unutmam. O anda sanki benim için 'kıyamet kopmuştu'. Ben ki ne acılara dayanmıştım ama bu acı dayanılacak gibi değildi. 'Serdar'ı' ne umutlarla büyütmüştüm. 'Köksal'ımın', 'Hakan'ımın' büyümesini görememiştim ama Serdar'ım üniversiteye kadar gelmişti. Fakat kadere bak.. Ne kadar acımasız tokat atmıştı yavruma... Hiçte hak etmediği halde... Eşime oğlumuzun ne yazık ki 'şizofreni' olduğunu söylediğimde bana gayet sakin bir halde "kim değil ki", "sen hastalığın adına, nasıl bir hastalık olduğuna değil, nasıl yardım edip ona yardımcı olacağına, nasıl tekrar hayata döndüreceğine bak" demişti. Onun bu sözleriyle bir anda kendime gelmiştim. Haklıydı. Eşime çok teşekkür ederim. Bana her zaman destek olmuş, yol göstermiştir.

    Bunca yıl, sağolsun doktorlar bana oğlumun şizofren olduğunu hiç söylemediler. Herhalde çok üzülür, umutsuzluğa düşeriz diye. Haklıydılar ama ben biliyordum. Ancak böyle bir hastalık, melek gibi yavrumu bu hale getirebilirdi. Yatışının dördüncü günü erkenden hastaneye gittim. Saat dokuz civarıydı. Hemşireye oğlumu sordum. Elektroşok yapıldığını söyledi. Biraz dışarıda bekledim. Ve içeri girip oğlumun kaldığı yeri görmek istedim. Hemşire hanım şaşırdı. "Olmaz" dedi. "Neden" diye sordum. "Bu serviste çok ağır hastalar var" dedi. Ben "Neden? Onlar da insan değil mi? Benim yavrum da orada yatıyor. Oradakiler de insandır" diye ısrar edince içeriye girdim. Yavrum yatakta yatıyordu. Şok yapılmıştı. Yavrumun o badem gözlerinden yaşlar akıyordu. Kendinde değildi. Ağzında kalın bir sargı bezi vardı ve çırpınıyordu. Gencecik bir hasta yavrumuzun yanına oturmuş, onu tutuyor, yataktan düşmesin diye bekliyordu. Bana, ses çıkarmamamı söyledi. "Oğlunuz şok oldu. Uyuyor. Ben de onu bekliyorum. Kalkarsa tansiyonu düşer. Yere düşmesin diye onu bekliyorum" dedi. Birazdan ağzındaki bezi alırız dediğinde çok duygulandım. Biraz sonra oğlum uyandı. Kaldığı yeri gördüm. Oradaki doktorlara, hemşirelere, hastalara ve tüm çalışanlara çok üzüldüm çünkü devletimizi yönetenlerin insana, insan sağlığına ve çalışanına ne kadar önem verdiği çok bariz bir şekilde belli oluyordu. Aslında devletimiz çok güçlü ve asil bir devlet ama şimdiye kadar bizi yönetenler de kabahat. Neyse oğlumu alıp bahçeye çıkardım. Bizim peşimizden o genç hasta geldi. Elinde bir dilim ekmek, üzerinde reçel vardı. "Teyze bunu oğlunuza yedirin. Şoktan sonra tatlı iyi gelir" dedi. işte böylece o çok ağır hasta denilen insanlarla çok iyi dost olduk. Her gün gittiğimde yanıma gelip, sohbet ederlerdi. Hemşire hanım bir gün, "siz çok cesursunuz" dedi. "Ben yıllardır burada görev yapmaktayım, bu servise kimse girmezdi, hasta yakınları bile kapıdan içeri girmezdi" dedi. Ben de "bu cesaretten değil insana olan sevgimden, buradakiler de insan, onlar bizden farklı değil, benim oğlum da burada tedavi görüyor. Ben oğlumu ne kadar seviyor üzülüyorsam o insanların anneleri de en az benim kadar üzülüyorlardır" diyebilmiştim.​

    Bir ay sonra oğlum taburcu oldu. Eve döndük. 'Şokların' etkisiyle, iki ay biraz iyiydi. O iyi günlerinde yeni bir saz almış, sazını zaman zaman çalıyordu. Bir gün Kayahan'ın "Allah'ım, neydi günahım" ve "kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime, titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime" şarkılarını çalmaya başladı. Söylerken ağlıyordu. Oğluma ağlamamasını, iyi olacağını söyledimse de fazla ikna edemedim. İki ay sonra yine Tıp Fakültesi'ne yatırdık. Yine aylar ayları kovalıyordu. Küçük oğlum ve eşim yine yalnızdı.

    Bazen eşim hastaneye gelmeyince, kardeşi gelirdi. Ona yiyecek birşeyler getirirdi. Oğlum hastanenin yemeklerini yemiyordu. Şüpheleniyordu. Zaman zaman doktorlarından da şüpheleniyordu. Bir gün bana "anne" dedi ve yine sustu. "Söyle oğlum ne olur söyle" diye ısrarla sordum. Geç te olsa cevap verdi. "Ben ölürsem çok ağlama, ama bil ki ben çok acı çekiyorum, bunu bilin" dedikten sonra yine derin bir sesizliğe gömüldü. Bir anda dünya başıma yıkıldı. Ben o anda kendimi zor salona attım, fenalaştım. Hemşire hanımlar sağ olsunlar çok ilgilendiler benimle. Doktor hanım bana bir iğne yaptırdı, moral verdi. Bu hastalığın insanı öldürmediğini söyledi. "Oğlunuzun söylediklerini ciddiye almayın, o çok ızdırap çekiyor ama hastalığından öyle konuşuyor" dedi. Oğlum ve onun gibi hasta olan insanlar ne kadar acı çekiyorlar bizler bunun farkında değiliz.

    Kardeşiyle bir gün onu alıp hastanenin alt katındaki kafeteryaya götürdük. Biraz oturduk. Fakat çok sinirli ve tedirgindi. Alıp odasına çıkarırken birden kardeşine sarılıp pencereye doğru sürüklemeye başladı. Sonra onu bırakıp, kendini camdan atmak istedi. Çok korkmuştuk. Zorla ikna edip odasına çıkardık. Kardeşi de çok korkup etkilenmişti. Kardeşine hastaneye gelmemesini söyledim. Artık sık gelmiyordu. Onu hep uzak tutmaya çalıştık. Etkilenmesin diye... O yavrum da hep yalnız kalmıştı. Zaten yıllardır yalnızdı. Okula gidiyordu. Babası da kendini iyice içkiye kaptırmıştı. Babası çok üzülüyor, bir türlü kabullenemiyordu. Üzüldükçe içkinin dozunu artırıyordu. Yine de o yavruma elinden geldiğince yardımcı oluyordu; yemek yapıyor, ütüsünü yapıp okula gönderiyordu.

    Yine de çok üzülüyordum. Çünkü ben ona yıllardır annelik yapamıyordum. O sıcacık yuvamız ne hale gelmişti. Hafta sonları bazen eve gelirdik. Evimiz sanki cenaze evi gibiydi. Herkes suskun, üzgün. "Allah'ım sen bize sabır ver, sen bana sabır ver" diye dua ederdim. Anlıyordum ki sabır ve cesaretle bunların üstesinden gelebilirdim. Başka çarem yoktu. Bir yandan hasta oğlum, bir yandan eşimin alkolü. Gün geçtikçe alkolün dozunu daha çok artırıyordu. Zaman zaman onunla uğraşmak Serdar'la uğraşmaktan daha zordu.

    O sıkıntılı çaresiz yıllarımızda, bir de eşimin alkolü... Eşim aslında uysal bir insandır, fakat alkol onu sanki esir almıştı. Ona da hak veriyordum. Çünkü acıları beraber yaşamıştık. Çok genç yaşında acıları yaşamış, evlatlarımızı kendi elleriyle toprağa vermişti. Ve Serdar'ın hastalığı onu büsbütün yıkmıştı. Alkolle kendini avutuyordu. Ömründe hiç sigara bile içmeyen bir insanın kendini alkolle avutmasını anlıyordum. Eşime de sabredip anlayış gösteriyordum. Yine de sadece dua edip, hayata dört elle sarılıyordum. Bir gün yuvamız yine eski haline dönecekti. Bundan emindim. Bu kadar çaresizlik ve yoğun sıkıntılarıma rağmen bir gün herşeyin düzeleceğine inanıyor, sabrediyordum. Bir anne, bir eş olarak benim tek silahım sabır, sevgi ve zamandı. Hele de zaman her şeyin ilacıydı.​Yine bir gün akşam üstü küçük oğlum hastaneye telefon açtı. "Anne eve gel, ben hastayım" dedi. Hemen eve gittim. Yavrum diş çektirmişti. Damaklarına dikiş atılmış, iki gündür yüzü şişmiş, hiç bir şey yiyememişti. Babası da iki gündür görevli, şehir dışındaymış. Çok ızdırap çektiğini, mecburen beni çağırdığını söyledi. Fakat Serdar'ı yalnız bırakamıyordum. Ne yapacağımı düşünürken o anda odamıza annesi ve babası 'Psikiyatri Profesörü olan ve kendisi de o zaman tıp öğrencisi olan 'Tolga' geldi, ondan rica ettim. "Serdar'ın yanında biraz kalır mısın? Eve kadar gitmem gerekiyor" dedim. "Tabii ki kalırım, siz gidin" dediğinde çok sevindim. Hemen eve gittim. Oğlumla ilgilendim ve gece hastaneye geri döndüm. Döndüğümde "Tolga" hala Serdar'ın yanında oturuyordu. O anda çok duygulandım. Anladım ki "Tolga" çok iyi bir doktor olacaktı. Şimdi Amerika'da psikiyatrist. TEŞEKKÜRLER 'Tolga' Küçük oğlumsa o dişinden çok ızdırap çekmişti

    Bu oğlum sessiz, sakin, uyumlu bir yapıya sahip. Kardeşiyle çok iyi anlaşan, onu iyi anlayan, hastalığını iyi bilen bir insan. Bazen düşünüyorum ya aksi olsaydı. Bir de onunla uğraşmak zorunda kalırdım. Bu yönden şanslıydım.

    Birkaç ay sonra taburcu olup eve geldik. Yine aynı sıkıntılar devam ediyordu. Gecemiz, gündüzümüz yine çok sıkıntılı geçiyordu. Babası kendini içkiyle avutuyordu. Bana da sabretmemi, bu hastalıktaki en iyi ilacın sabır olduğunu söylüyordu. Benim de sabretmekten başka hiçbir seçeneğim yoktu. Hep, "Allah'ım, bize sabır, yavrumuza şifa ver" diye gece gündüz dua ediyordum. Yıllardır hep yaptığım gibi, yanından hiçbir yere ayrılmıyordum. Onun sorularına cevap bulmaya çalışıyordum. Artık yıllardır akrabalardan hiç kimse de gelmiyordu evimize. Ne arayan, ne soran... Ailece iyice yalnız kalmıştık.

    Bazen düşünüyorum. İnsanlar ne kadar acımasız ve anlayışsız. Siz hastayla, hastalıkla uğraşırken insanlar nelerle uğraşıyor. En yakın akrabalarınız da sizi terk ediyor. Önceden sizi ziyarete gelenler, arayıp soranlar ne yazık ki hastalığın adını duyunca sizi terk ediyorlar. Yıllardır sizi telefonla bile aramıyorlar. Sanki bu hastalık sızın ve evladınızın seçimiymiş gibi, sanki siz günah işlemişsiniz de bu da cezasıymış gibi... Önceleri çok üzülüyordum. Ama artık üzülmüyorum. Alıştım çünki. ​ESKİŞEHlR'E TAYIN

    1995'te eşimin tayini Eskişehir'e çıktı. Sanki bu çektiklerimiz yetmiyormuş gibi anlamsız, çok zamansız bir tayin durumu idi. Çaresizdim. Oğlumuz hasta, hava çok soğuk, kış. Diğer oğlum okula gidiyor. Ne yapacağımı bilemiyordum. Eşimi ikna edip hasta çocuğumuzu evde, kardeşiyle bırakıp eşimle birlikte Ankara'ya gittik. Ertesi günü durumu Orman Genel Müdürlüğü yetkililerine anlattık ve tayini durdurdular.

    Bursa'ya evimize geri döndük. Eve geldiğimizde oğlumuz ağır bir alevlenme geçirmişti. Kardeşini dövmüş, evde bir çok şeyi parçalamış, kırmış, kardeşine üç gün yemek yedirmemişti. Yemeklerde zehir var diye hep engellemiş. Hemen hastaneye götürdük, iğnesini yapıp, hemen yatışını yaptılar. Böylece sık sık hastane yatışlarıyla zaman su gibi akıyordu. Yıllar geçtikçe çok üzülüyordum. Evladımın hayatla bağları sanki günden güne kopuyordu. Yine de sabırla ona yardımcı olmaya çalışıyordum. Artık hastalığını iyice öğrenmiştim ve oğlumun şüphelerine, halüsinasyonlarına çok zekice, onu yatıştırıcı cevapları vermeyi, onu kırmadan, sinirlendirmeden, dakikada bir anlamsız sorularını cevaplandırmayı öğrenmiştim. Ama yine de yeterli olmuyordum. Yıllarca hastanede, evde uyumamayı artık benimsemiştim. Adeta bir robota dönmüştüm. Yılları, ayları, günleri unutmuştum. Tek isteğim ıssız bir dağın çok yükseklerine çıkıp haykırarak ağlamaktı. Oğlumun yanında ağlayamıyor, hep sabrediyordum. Öyle bir sabır ki; bana ayların değil yılların sabrı gerekliydi, bunu biliyordum. Fakat zaman zaman sabrımın da tükendiğini hissediyordum. O zaman ıssız dağları çok özlüyordum. Rahatça ağlayabilmek için... Belki de beni dağlar anlardı diye düşünürdüm. Zaman mevhumunu çoktan unutmuştum. Saatler, günler, aylar, yıllar benim için hiç önemli değildi.

    Birgün hastanede camdan dışarısını seyrediyordum. Cama kar taneleri düştü. Birden irkildim ve "hangi aydayız" diye düşündüm. Fakat aklıma gelmiyordu. Hemşire hanıma sordum. Aralık ayında olduğumuzu söyledi. Şaşırdım. Aylar ne de çabuk geçiyor diye düşündüm. On bir yıl boyunca sekiz saat uyuduğumu hiç hatırlamıyorum.

    Sabahlara kadar oğlumun baş ucundan ayrılamıyordum. Biraz uzaklaşsam hemen çağırıyordu. Gündüzleri de öyleydi. Biliyordum; yanından ayrılsam hemen "anne" diye çağırıyordu. Sadece serum takılınca sesini çıkarmazdı. Sürekli dua ediyordum. Tek sahibim Allah'ımdı. Ona yalvarıyordum. Yağan kara, yağmura... Açan çiçeklerinin yapraklarını okşayıp ağlayarak "ne olur
    Serdar için sen de dua et" diye ağaçlara yalvarıyordum. Ne olur sizler de benimle dua edin Serdar'a. Allah'ım onun gençliğine acısın, şifa versin. Bazen, kendimi dünyada yapayalnız hissederdim. Balkondaki çiçeklerim benim dostlarımdı. Evde onlarla dertleşirdim.

    Bir gün çok yağmur yağıyordu. Ben balkona çıkıp, ellerimi gökyüzüne açıp, yağan yağmuru biriktirip, çaresizlikten yağmura, "sen de, sen de dua et yavruma" diye saatlerce ağladım. "Allah'ım yardımcımız ol" diye hep dua ederdim. Yoldan geçen insanlara, çıkan gürültüye, konuşulan her kelimeye... Arada set oluşturmaya çalışıyordum ama nafile. Ben doğrularımla ona yeterli olamıyordum. Evimizdeki kapı zilini iptal etmiştik. Telefonun fişini çekmiştik. Televizyon açamıyorduk. Bunlardan müthiş rahatsız oluyordu. Televizyondaki spikerden dahi şüpheleniyor, onun ve bizim beynimizi yıkadıklarını, düşüncelerini okuduklarını söyleyip, sinirleniyordu. Konuşulan her kelimeden bir anlam çıkarıyordu. Yine bir gün babasına çok sinirli sinirli bakıp, aniden büyük sehpayı kaldırıp tam babasının başına atarken ben sadece "Serdar o senin baban", diyebildim. Hemen sehpayı yere bıraktı, ilk defa o hareketi sabrımı taşırmıştı. Babasına, "neden Serdar'a bir tokat atmadın, ya sehbayı başına atsaydı" dediğimde babası tokatın çözüm olmadığını, aksine ona ters etki yapacağını söyledi.
    Evde nasıl hareket edeceğimizi şaşırıyorduk. Yok elinizi niye öyle tuttunuz, ayağınızı niye böyle koydunuz, niye öyle baktınız. "Bana hasta olmam için işaret ettiniz", gibi saçma sapan şeylerle sürekli bizimle uğraşıyordu.​Oğlum yirmi beşinci yaşına girmişti. Onsekiz yaşından, yirmibeş yaşına, nasıl bir hastalıkla mücadele ederek girmişti. Hayatının baharı zindan olmuştu. Bunca yılı hastaneler ve ev arasında geçirmişti. Bir gün profesör hanıma "artık hiç umudum kalmadı" dedim. Hoca "her zaman umut vardır, sabredin, çok iyi gelişmeler, çalışmalar var yurt dışında. Çok etkili ilaçlar çıkacak" demişti. Ben çok rahatlamıştım. Onun o sözünü unutamam. Yeni ilaçları beklemekten başka hiç umudum kalmamıştı.

    Artık iyice anlamıştım. Oğluma şimdilik tıbbın yapacağı fazla da bir şey yoktu. Herşey denenmişti. Çok dirençli, ağır hastaydı. Oğlumla, çaresiz, ayları, yılları, sıkıntı ve acı içinde geçiriyorduk. 'şizofreninin' oğluma verdiği acıyla, yıkımla kahroluyorduk. Yine de yeni ilaçların çıkmasını ümitle bekliyorduk. Elimizden geldikçe onu rahat ettirmeye çalışıyorduk. Bazen, keşke oğlum küçük olsaydı, yine onu kucağımda sallayarak uyutsaydım diyordum. Hep o günleri arıyordum. Fakat artık hiçbir şekilde ona gücüm yetmiyordu. Küçüklüğünde uyumadığı zamanlar beşiğinin yanına radyoyu koyardım, müzik dinletince uyurdu. Bazen gözlerimi kapatıp derin derin düşünürdüm oğlumun şimdiki yaşadıkları keşke rüya olsaydı diye... Ne yazık ki şimdi ancak iğnesi yapılınca biraz sakinleşiyordu. O zaman saçlarını okşardım, ses çıkarmazdı. Fakat kalçalarında iğne yapacak yer kalmamıştı. Kalçaları taş gibi sertti. Sık sık alkolü pamuk koysak ta iyileşmiyordu. İğne yapılırken hiç ses çıkarmıyordu artık, yıllardır alışmıştı. Fakat baldırlarından vurulunca yalvarıyordu; "bacağımdan yapmayın çok acıyor". Hemşire hanım da "üzülüyorum Serdar ama kalçaların artık ilacı almıyor çok sertleşmiş" diyordu. Kollarında da artık hal kalmamıştı. Serumları ellerinin üzerindeki damarlara yapılıyordu. Yine de bu tedaviler benim oğlumun iyileşmesi içindi. Bu kadar yoğun tedavi yapılmasaydı kim bilir daha çok hasta olurdu. Çünkü çok dirençliydi.

    Yine iğnesi yapılmış, rahatlamıştı. Başucuna oturup, saçlarını okşadım. "Geçecek aslan oğlum, badem gözlüm, sabret " diye onu iyice sakinleştirmeye çalıştım. Yüzüne baktım. Ağlıyor, o güzel gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Bana bakıp; "anne neden ben, söyle neden ben hasta oldum? Ben kime ne yaptım? Karıncayı bile ezmedim" dediğinde, sanki o sözleri hançer gibi kalbime saplandı. Ben de kendimi tutamayıp, dayanamayıp ağladım. Yine de, o sıkıntılı haliyle, "ağlama anne, ben iyi olacağım" diye moral vermeye çalıştı. Eğer onbir yıl yaşadıklarımı, oğlumun ızdıraplarını yazsam, inanın onlarca cilt kitap olurdu. Sık sık ellerini tutup, "oğlum biz başaracağız, bu hastalığı doktorların ve ilaçların yardımıyla, bizim desteğimizle yenecek iyi olacaksın, başaracaksın" dediğimde bazen yüzünde bir umut belirirdi, bazen beni hiç duymazdı. Ben yılmadan sürekli tekrarlardım. "Başaracağız, ne olur hastalığa teslim olma Serdar" diye yalvarırdım.
    Düşünün. Bir insanın hayatı, bir hastalıkla nasıl alt üst oluyor. Umutları yok oluyor, istikbali yok oluyor ve üstelik uzun yıllar, yirmidört saat acı içinde geçen bir ömür... Hem evladınızın hem sizin umutlarınız bir hastalıkla nasıl yok oluyor. Evladınız, yakınınız, düşünün... Bir anda kendini bir cehennemde buluyor. Ya annelerin yaşadığı acı? Cehennemden daha beter. Ben eminim ki evladı hasta olan tüm anneler benim gibi acı içindeler. Dünyada hiçbir hastalık 'şizofreni' kadar hastaya da yakınına da bu kadar acı, ızdırap ve yıkım vermiyordur. Düşündükçe kalbim kan ağlıyor.

    Yavrum sürekli isyan ediyordu, beni hastaneden çıkarın diye. O haklıydı fakat iyileşebileceği tek yer hastaneydi. Hastanedeki odamızın keşke dili olsa kimbilir neler anlatır diye düşünüyorum. Yıllar boyunca ne sıkıntılarımıza şahit olmuştur. Öyle zalim bir hastalık ki en yakın akrabalarınız hastalığın adını duyunca, ne yazık ki sizden uzaklaşıyor. Desteklerine ihtiyacınız olduğu zaman hiç kimseyi bulamıyorsunuz. Yıllar geçtikçe daha iyi anladım; insanın annesinden, babasından ve kardeşinden başka gerçek dostunun olmadığını... Yeter ki sabretmesini bilelim.
    Bir anne, biz şizofren hasta annelerinin çaresizliğini ve acılarını aşağıdaki dizelerle çok iyi dile getirmiş:
    Biliyorum oğlum;
    isteyerek üzmüyorsun beni
    beyninde fırtınalar kopuyor
    kurtaramıyorum seni.​

    ACABA NEREDE YANLIŞ YAPTIK?

    Sürekli derin derin düşünüyordum. Biz nerede yanlış yaptık, nerede hata yaptık diye. Hep bir sebep arıyor fakat bulamıyordum. Elimizden geldiği kadar evlatlarımızı iyi yetiştirmeye çalışıyorduk. Vatana, millete, hayırlı bir insan olmasını istedik. Ama hayat süprizlerle dolu... Nedense bize hep acı süprizler sundu. Yine de beni en çok üzüntü ve kedere boğan şey, okulların açılması, yaşıtlarının askere gitmesi, evlenip yuva kurmalarıydı. Çok üzülürdüm. Allah'ım hiçbirini yavruma nasip etmedi. Her yıl okullar açıldığında derinlere dalıp düşünüyordum.

    ilkokula başlaması...
    Okula başlayınca ne kadar sevinçliydik. Kaderini bilemeden...

    Derken ortaokul ve lise...
    Okuldan eve gelişi, ders çalışması, oyun oynaması, günden güne boy atıp büyümesi...

    Boyunun omuzlarımı geçmesi beni ne kadar da sevindirirdi. Çocukken her gün "denize gidelim anne" diyen oğlum ne yazık ki artık denizden çok korkuyordu.

    Okulu çok sevmesi, başarıları... Şimdi ise üniversiteyi kazanmasına rağmen ne yazık ki okuma gücü ve isteğini yitirmesi...

    Bunları düşündükçe sanki beynim parçalanıyor!

    Hayır! Bu gördüğüm kötü bir rüya olmalı! Serdar'ım hasta olamazdı! Çıldıracak gibi oluyordum. Allah'ım sabır ver!

    O yıllarda. Doğu ve Güneydoğu'da yüzlerce Mehmetçik şehit oluyordu. "Ne olurdu Allah'ım, oğlum da asker olup şehit olsaydı, bu hastalığa yakalanmasaydı. Bu ızdırabı, bu acıyı bize de, kendine de çektirmeseydi" diye çok dua ederdim. Şehit anaları ağlamasın, ben ağlayayım diye düşünürdüm. Çünkü benim yavrum çok ama çok hasta. Ben ona baktıkça her gün ölüyorum. Her gün daha da kötüye gidiyor. Allah'ım ya şifa ver, yahut ölüm diye ağlardım. Bir yandan da yeni ilaçların çıkması için dua ederdim. Küçük oğlum, biz hastaneden eve geldiğimizde o zamanlar abisinden korktuğu için eve girmeye korkardı. Zamanla onun gülmelerine, bağırıp, çağırmalarına alıştı. Artık o da abisine sahip çıkmaya başlamıştı. Evde kesici hiçbir şey bulundurmuyorduk. Sürekli intihar etmeyi düşünüyordu.

    Vücuduyla ilgili takıntıları daha da artmıştı. Durmadan burnunun şeklinin değiştiğini, ayaklarının bacaklarının çok değiştiğini söyleyip, bize durmadan sorular soruyordu. Verdiğimiz cevaplarla ikna olmuyordu. "Beni kulak burun doktoruna götürün, ortopediye götürün" diye tutturuyordu. Çaresiz götürsek yine de ikna olmuyordu. Hastalanmadan önce çektirdiği resimlerine bakıp sürekli ağlıyordu. Resimdeki yüzünün, gözlerinin değiştiğini, farklı biri olduğunu söyleyip duruyordu. Ne kadar ikna etmeye çalışsak da inanmıyordu. Resimlerini yırtıp atıyordu.​YİNE HASTANE AMA BAŞKA BİR İLDE

    Çok sıkıntılı günler geçiriyorduk. Bir gün eşimle düşünüp, çok büyük bir ilin hastanesine götürmeye karar verdik. Bir umuttur diye. Fakat benim için çok zor bir karardı, çaresizdik. Sağ olsun, doktorlar hemen yatışını yaptılar, iki ay tedavi gördü. Elektroşoklar yapıldı, ilaçlar verildi.

    Taburcu oldu fakat hiç iyi değildi. Hastaneden ayrıldık ve minibüse bindik. Kardeşimin evine gelmek üzere hareket ettik. Yolda minibüs, yolcu almak için durunca, arabadan hızla inip, hastaneye doğru koşmaya başladı. Hem bağırıyor, hem de koşuyordu. Ben de peşinden koşuyordum. Yorulup bir parkta oturdu. Az ilerde de üç genç oturuyordu. O gençlere çok sinirli bakmaya başladı. Ben gizlice gençlere kalkmalarını söyledim. Gençler yavaşça kalktılar. Biraz oturduk. Yalvarmaya başladım, ikna oldu. Tekrar hastaneye döndük. Doktoru onu çok kötü bir durumda gördü. Gerçekten durumu çok kötüydü. Doktor Bey, yapacak başka birşey olmadığını, eve götürmemi söyledi. Çok zor bir yolculukla eve geri döndük. Yine iyileşme olmamıştı. Ben artık umudumu yeni çıkacak ilaçlara bağlamıştım. Evde ne kadar elektronik eşya varsa fişlerini, kablolarını kesiyordu. Uzaydan onu dinlediklerini söylüyordu. Düşüncelerinin okunduğunu, bizim onun hakkında konuştuğumuzu, 'rus ajanları' tarafından takip edildiğini, onu öldüreceklerini söylüyor ve yerinde duramıyordu. Sonra evde, balkondan kendini atmak istedi. Zor kurtardık. Aynı gece, salonda oturmuş, yine de ne olur ne olmaz diye bekliyordum. Biliyordum ki uyumuyor, yine de evin ışıklarını söndürüp oğlumun uyumasını her zamanki gibi bekliyordum.

    Gece yarısı hızla mutfağa doğru koşup tedavi için aldığı ilacın bir kutusunu (50 tane) içti. Ben engel olmaya çalıştım. Beni hızla fırlatıp yere düşürdü. Kafamı çok kötü çarpmıştım. Bir yandan bana: "Neden beni dünyaya getirdin, acı çekmem için mi?" diye bağırıyordu. Babası yetişti. Fakat o ilacın hepsini içmişti. Hemen yine Tıp Fakültesi acil servisine yetiştirdik. Midesini yıkıyorlardı. Biz dışarıda bekliyorduk. Biraz sonra dayanamayıp bulunduğu yere gittim. Yanına vardığımda karnı çok şişmişti inliyordu. Kendinde değildi. Biraz sonra psikiyatri servisinden oğlumun doktoru da geldi, o gece nöbetçiymiş. Saat ikiyi geçiyordu. Bana, "burada biraz kalsın hemen yatışını yapalım, kliniğe gelsin" dedi. Sağ olsun her zamanki gibi doktor hanım çok ilgilendi ve böylece biz yine mekanımıza döndük.

    Bursa Tıp Fakültesi'nin psikiyatri kliniğinin profesörlerine, doktorlarına, tüm çalışanlarına binlerce kez teşekkür ederim, hepsine minnettarım. Bize ve çocuğumuza çok destek oldular. Ve bir sekiz ay daha bu hastanede yattı. Eğer bu hastanede uzun sürelerle yatmasaydı, belki de bir ömür boyu ilaçlarını içmezdi. Buranın sayesinde ilaçlara alıştı. O çok zor dönemlerde bu insanlar bize hep destek oldular.
    Profesör Sayın Bilgen Taneli Hocaya sonsuz teşekkürler. Profesör Suna Taneli Hocam o çok çaresiz yıllarımda, bana çok destek olup umut verdiniz, evladıma doktorluğun ötesinde bir anne şevkatiyle sabırla sahip çıkıp destek oldunuz size minnettarım. Sizlere ve çalışma arkadaşlarınıza sonsuz teşekkürler. Akrabalarımızdan göremediğimiz desteği, ilgiyi, sabrı bu değerli bilim adamlarından ve hastane çalışanlarından gördük. Yavruma sahip çıktılar, can siperane yardım ettiler. Eğer bu değerli insanlar da ilgilenmeselerdi, benim için artık yaşamın hiç bir anlamı kalmazdı.
    Oğlum adına, ailem adına ve özellikle kendi adıma Sonsuz Teşekkürler...

    Evet sonsuz teşekkür ederim o çaresizce çırpınmalarımızda evladımıza bize çok destek oldular.

    Bazen düşünüyorum da, ben galiba dayanamazdım. Evladımın sürekli gözümün önünde çaresiz haykırışları, şüpheleri, anlamsız kelimeleri, saçma sapan soruları, çok tuhaf gülmeleri, duvarlara, herhangi bir yere çok şiddetli bağırması, kendisinin başka birisi olduğunu söylemesi, annesi babası olmadığımızı söylemesi, evladımın ızdırap ve çaresizliğine sabredilip dayanılması çok da kolay değildi ve ben bunlara dayanmasını uzmanlardan öğrendim. Bir gün geçeceğine inandım, inatla sabretmeyi öğrendim. Uzun yıllar sürse de bu sabrı gösteriyordum. Zaman zaman ben de kendimi bir girdap içinde hissediyordum. Sanki bu girdaptan hiç çıkamayacağız gibi geliyordu. Yine de kendimi toparlayıp sabırlı olmayı kendi kendime telkin ediyordum. Ben sabırlı olup oğluma sahip çıkıp yardım etmeliydim. Onun bana çok ihtiyacı vardı. "Allah'ım bana sabır ver" diye dua ederdim. Oniki yılı böyle sabırla, ümitle geçiriyorduk. Bazen ümitlerim bir güneş gibi, bazen de bir mum ışığı gibiydi. Bir gün bu umutsuzluğun yerini umut alacaktı.​İSTANBUL'A TAYİN

    Eşimin tayini İstanbul'a çıkmıştı (1997). Ben çok sevinmiştim. Kardeşlerim, akrabalarımız İstanbul'daydı. Hiç olmazsa bana manevi destek olurlardı. Hemen İstanbul'a gittik, oğlumuzu Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi'ne yatırdık. O hastanede iken evimizi taşıyıp yerleştirdik. Oğlumuz da tedavi oluyordu. Fakat benim hiç umudum yoktu. Bu hastanede yanında kalmıyordum. Dokuz yıldır ilk defa ayrı kalmıştık.

    Yine de her gün ziyaretine gidiyordum. Doktoru yeni bir ilacın çıktığını, alabilirsek belki de bu ilacın oğlumuza iyi gelebileceğini söyledi. Fakat bu ilaç ta henüz ülkemize gelmemişti. Bu ilacı yurt dışından getirmemiz gerekiyordu. Reçeteyi alıp hemen eve geldim. Kısa sürede ilacı temin ettik. Doktorlar ilaca başladılar. Dört aya yakın bir süre iyiye gitti. Fakat dört ayın sonunda yine hastalandı. Zaten alevlenmeleri başladığında hemen anlıyordum. Yine kedilerle uğraşmaya, türbanlı bir kızın ruhundan ve kel kafalı siyah cüppeli bir adamdan bahsetmeye başlıyordu. Etraftan şüphelenmeye başlamıştı. Hemen hastaneye götürdük yine yatırdılar. Birkaç gün sonra doktorları yine yeni bir ilaçtan bahsettiler. Biz onu da yurt dışından getirttik. Yine hemen bu ilaçla tedaviye başlandı. Yaklaşık bir ay sonra taburcu edildi.

    Fakat yine iyi değildi. Akşamları vücudunda çok şiddetli kramplar oluyordu, yine aynı halüsinasyonları başlamıştı, yine ızdıraplı günler geçiriyorduk. Her zamanki şüpheleri fazlasıyla başlamıştı. "Allah'ım sen yardımcım ol" diye dua ediyordum. Çok yoğun sıkıntısı vardı ve gergindi.

    Evde yalnızdık. Bir şeyler olacak diye korkuyordum. Babası işe, kardeşi okula gidiyordu. Ben ne yapacağımı bilemiyordum.
    Yavaşça korkarak, "oğlum seninle biraz dışarıya çıkıp hava alalım olmaz mı"diye lafımı bitirmeden birden fırlayıp beni dövmeye başladı. Hayır, bu benim oğlum olamazdı. Çaresiz hiç sesimi çıkarmadan, o vurdukça ben telefona doğru gidip sadece yan komşuyu çağırabildim. Telefonu elimden alıp parçaladı. Kapı zili çalınca kendisi açtı, sessizliğe gömüldü.

    Komşu onu alıp evine götürdü, ben gizlice yatıştırıcı ilacını komşuya verdim, içirdi. Birkaç saat orada tuttular. Eve geldiğinde benden özür diledi ağlıyordu. "Anne ben sana vurmadım, sanki başkaları vuruyordu" diye üzülüyordu. Fakat yine sıkıntılıydı. Sürekli bir şeyler arıyor, kendini öldürmek istiyordu. Evde bulunan tüm kesici aletleri saklıyordum. Bazen banyodaki aynanın önünde saatlerce kendini seyrediyordu.

    Yine günler, saatler, dakikalar çok sıkıntılı ve üzüntülü geçiyordu. Güneşin doğuşu benim için yeni sıkıntıların, yeni üzüntülerin başlangıcıydı. Oğlum hiç olmazsa geceleri bir iki saat uyuyordu. Ben biraz dinlenip gündüz soracağı sorulara ne cevap vereceğimi düşünüyordum.​
  • SÜRVEYAN HEKİM

    “Doktordan satılık araba” diye ilan verirler, çok doğru aslında.
    Ne o arabayı kullanacak vakit bulursunuz, ne de düzenli bir hayatınız olur.
    Hele bir de cerrahsanız, o uyku denen tatlı şeyle bir türlü buluşamazsınız.
    Ben de Güneydoğu’da görev yaparken hem uykudan, hem de arabamdan mahrum kaldım. Zaten kullanmaya vakit bulsak bile, sokaklar öyle rahat rahat gezilebilecek güvenlikte değildi o zamanlar. Gece gündüz hastanedeydik, oturmaya bile vakit bulamazdık. Hem gidecek yer olmadığından, hem yatan yaralıları uzun süre bırakmak istemediğimizden, hem de her an yeni yaralıların gelebileceğini bildiğimizden.
    Ama bazen, canımız çeker, “Gidip lokantada bir şeyler atıştıralım” derdik.
    O bile kursağımızda kalırdı. Daha yolda, üzerimizden bir helikopterin hızla geçtiğini görür, dayanamaz, hemen U dönüşü ile acil servise kendimizi zor atardık…
    Ya da yemeğin tam ortasında, en lezzetli yerinde telsiz anonsu ile lokmalar boğazımızda düğümlenirken koşuşturmaya başlardık. Kaybedeceğimiz her bir saniyenin bile ne kadar değerli olduğunu bilir, böyle zamanlarda yerimizde duramazdık. Mesleğimin en heyecanlı, en hareketli yıllarını ben orada yaşadım.

    Bir ramazan akşamıydı. İftara hazırlanıyorduk. Sofra başında dakikaları sayarken o malum haber geldi. Ortopedist olarak ben vardım masada. Bir plastik cerrah arkadaşım, bir genel cerrah, bir kalp-damar cerrahı ve bir de psikiyatrist.
    Yine ağzımızda lokmalar hastanenin yolunu tuttuk.
    Bir yaralının ne şekilde geleceğini bilemezsiniz. Eğer yüzü dağılmışsa plastik cerrah, kemiklerde bir sorun varsa ben, damarlarda ya da kalpte hasar varsa kalp-damar cerrahı arkadaşım ve karın boşluğu yara almışsa da genel cerrahın bulunması zorunluydu. Eğer yarayı başından almışsa, maalesef hastaneye ulaştığında yapılacak bir şey kalmamış oluyordu. Psikiyatrist arkadaşım ise bilinci açık olanları sakinleştirmek için, ya da “Belki ben de bir şeyler yapabilirim” düşüncesiyle gruptan ayrılmazdı.
    Bu ekiple ilk anda her şeye müdahale edebiliyorduk.

    Hastaneye geldik ve beklemeye başladık. Bir yandan ağzımıza bir şeyler tıkıştırmaya devam ediyorduk. Bir süre sonra “Daha yaralı alınamadı. Beklemeye devam edin” haberi geldi. Çatışmanın sürdüğünü ve yaralının teröristlerle askerler arasında kaldığını, bu nedenle henüz ulaşılamadığını bildirdiler. Böyle durumlarda, sizi en çok etkileyen, çok basit bir tedavi ile kurtarılabilecekken, bir insanın orada, oracıkta kan kaybından, ya da daha basit bir nedenden hayatını kaybetmesidir.
    Çaresizlikten kahrolur insan… Ne yapacağını şaşırır… Ortalıkta dolaşır durursunuz.

    Gece saat 10’a doğru bir telefon daha geldi. Komuta merkezinden arayan binbaşıyı tanıyordum: “Yaralıyı kurtarmak için Özel Kuvvetler bir operasyon düzenleyecek. Doktor olarak sizin gelmenizi istiyoruz. Ama durum biraz riskli, çatışma devam ediyor. Yani bunu teklif ediyoruz ama kararı size bırakıyoruz” dedi. Tereddüt ettiğimi dahi hatırlamıyorum: “Hemen gönder sen aracı. Plastik cerrahla birlikte iki kişiyiz” dedim. Karşımdaki ses: “Çok sağolun çocuklar!.. Yaralının durumu kötüleşiyor” dedi.
    İyi hatırlıyorum, helikopterlerin gece görüş dürbünleri yeni gelmişti o yıl.
    Yani ilk gece operasyonlarından birisiydi bu. Koşarak odamıza gittik.
    Hazırlıklarımızı yaptık. Diğer cerrah arkadaşım silahlara meraklıydı.
    “Ben tabancamı da alayım mı?” diye sordu. İlk anda aklıma gelmemişti.
    Doğrudan çatışmanın ortasına gidiyorduk. “Tabancayla biz ne yapacağız kardeşim?” dedim. “Ancak kendimize yeter.”
    – Ben de o yüzden istiyorum. Heriflerin eline düşmemek için sıkarız birer tane kafaya.

    On dakika sonra bizi ciple aldılar. Kalkışa hazır olan Skorsky helikopterin içine girip oturduğumuzda işin ciddiyetini anlamaya başlamıştım. Arkadaşımın ilk tepkisi ise, özel harekât personelinin ellerindeki son model M-16 tüfekleri bana gösterip;
    “Silahımdan utanıyorum” olmuştu. Gergindik. Ama gülümsüyorduk.
    Başlarında kara bereler, gece görüş dürbünleri ellerinde, silahları ile bir savaş filminin karesinden çıkıp gelmiş gibiydiler. Onların hayatları buydu. Helikopter havalandığında “Abi, hoşgeldiniz… Helal olsun size” diye tek tek tebrik ettiler.
    Bir süre sonra her ikimize de birer kulaklık verdiler. Konuşan pilottu:
    – Hoş geldiniz. Yaklaşınca arkadaşlar size haber verecekler. Ben tamam dediğim anda aşağı ineceksiniz. Geri dönüş için tam bir dakikanız var. Hiç kimse için bir daha geri dönemem. Bunu ekipteki herkes bilir. Siz de aklınızdan çıkarmayın.
    Allah yardımcınız olsun.

    Plastik cerrahla göz göze geldik. Her şey gerçekti. Pencereden aşağıdaki köylerin ışıklarını ve önümdeki yüzleri maskeyle kapatılmış insanları seyrederken
    “Demek böyle oluyormuş” dedim kendi kendime. Bir saatten fazla bir uçuştan sonra, pilot iniş bölgesine yaklaştığımızı haber vermişti. Kulağımızdaki kulaklıktan pilotun yerdekilerle yaptığı konuşmaları dinleyebiliyorduk. Belki de pilotumuz bunu özel olarak sağlamıştı. “Doktor getiriyoruz!” denildiğinde aşağıdakilerin çığlıklarını duymamızı özellikle istemişti. O an dünya üzerinde bulunmak istediğim tek yerin, o helikopterin içi olduğunu anlamıştım.

    Helikopter alçaldıkça silah sesleri daha da yaklaşıyordu. Maskeli tim personeli yavaşça kapılara yanaştılar. Elleriyle bir yerleri işaret ediyorlar ve sürekli pilotla konuşuyorlardı. Hızla kapıyı açtıklarında içeri keskin bir soğuk dolmuştu. Açık kapıdan hâlâ çok yüksekte olduğumuzu görmüştüm. İkisi yarı bellerine kadar dışarı sarkmışlardı. İçlerinden biri, eliyle bekleyin işareti yapıyordu. Alçaldık… Alçaldık… Ve birden iki kişi kendini aşağı bırakıverdi. Askerlerden biri işaretle bizi kapının yanına çağırdı ve “Şimdi!..” diye bağırınca biz de kendimizi boşluğa bırakıverdik. Aşağıya bakmaya bile fırsat bulamamıştım. Nereye, ne kadar mesafeden düşeceğimi bilmiyordum.
    Dizlerime kadar karın içine saplandığımda, bizden önce atlayanların önümüzde sürünerek ilerdeki bir karaltıya doğru ilerlediğini gördüm. Arkama döndüm.
    O dev cüsseli helikopterin kardan bir karış yukarıda, havada asılı bir halde durduğunu fark ettim. Kuyruk tarafına baktığımda ise gözlerim fal taşı gibi açılmıştı… O manzara karşısında “Biz bu çocuğu kurtarmak zorundayız” dedim kendi kendime.
    Biz de karlar içinde sürünen iki kişiyi takip etmeye başladık. Bir dakikayı aştık mı bilemiyorum ama yaralıyı ve onu kurtarmak için geldiği sırada vurulan iki askeri daha, gecenin o karanlığında ve o karın içinde, helikopterin yanına kadar getirmeyi başarmıştık.

    Biner binmez, kapıları kapatamadan hızla havalandık. Yanımdaki cerrah arkadaşıma dönüp: “Bir manzara gördüm ki, bizim bu çocuğu hastaneye kadar yaşatmamız farz oldu. Şimdi sorma, varınca anlatırım” dedim. İlk yaralının durumu ciddiydi. Boynundan, çenesinin altından vurulmuştu. Gırtlak kısmı paramparçaydı. Bir türlü tansiyonunu alamıyorduk. Sadece ölüm anını anlayabileceğimiz, o, gözbebeklerinin büyümesi gerçekleşmemişti. Bir de çok cılız bir şekilde kalp atışı devam ediyordu, o kadar.
    O soğukta yaralının metabolizması yavaşlamıştı. Fiziksel ölüm gerçekleşmemişti.

    Küçücük bir ampul ışığı altında havaalanına, oradan da ambulansla hastaneye kadar, dizlerimizin üzerinde o çocuğu yaşatmak için savaş verdik. Tim personelinin bacakları arasında, o daracık yerde, arkadaşımla, değişe değişe kalp masajı yaptık, boğazından tüp atmaya çalıştık, nefes verdik, nabız dinledik.
    Farzı yerine getirmeyi başardık, ama o askeri ancak on iki gün yaşatabildik.
    Plastik cerrahı arkadaşım, “Neydi bana söyleyeceğin?” diye sorup da, anlattıklarımı dinleyince yüzü bembeyaz kesilmişti. O gece helikopterimizin kuyruğu dahil tüm arka kısmı, bir uçurum boşluğunun üzerindeydi. Atladığımız yerden birkaç metre gerisi derin bir yardı. Bunu görmüştüm. Ama daha sonra, can ciğer arkadaş olduğum özel kuvvetler personelinin anlattıklarını duyunca da, benim yüzüm bembeyaz olmuştu:
    O gece biz sürünürken, teröristlerle aramızdaki mesafe elli metre kadarmış. Ve telsizlerden öğrendiklerine göre, bizi silahlı Kobra helikopteri sandıkları için başlarını çıkartmamışlar. Bir Skorsky’nin gecenin bir yarısı oraya kadar gelebileceğine hiç ihtimal vermemişler. “Anlasalardı ne olurdu?” diye sorduğumda;
    “Boşver be abi, hadi yemeğimizi yiyelim” dediler.

    O gece yemekte, acıyı, hüznü, kahkahayı, umudu, anılarımızı paylaştık o çocuklarla. Allah’tan yaralı gelmedi de, gece yarısına kadar süren sohbetimiz bozulmadı.
    Ama bir başka gece, yine bir başka sohbetin tam ortasında bir haber geldi.
    Sanıyorum gece yarısı, saat bir civarıydı. Karargâhtan telefonla aradılar.
    “Yaralı var, hazırlıklarınızı yapın. Araçlar yolda” dediler. Telefonun ahizesini koyup diğer doktorlara döndüğümde, hepsini ayakta bana bakarken buldum.
    Hiçbir şey söylememe gerek kalmamıştı. Yüzümdeki ifadeyi görür görmez, bir anda dinlenme odası boşalıvermiş, birkaç dakika içinde hastanede koşuşturmaca başlamıştı. Ellerimi yıkayıp acil servisin önünde beklemeye başlamıştım. Yarım saat sonra, ambulans hastanenin ana kapısından içeri girdi. Önünde ve arkasında ikişer Land Rover cip vardı. İçinden iki yaralı çıktı. Arkadaşları, araçlarına roket isabet ettiğini söyledi. Durumları çok ağır değildi. Zaten kan kaybı, ilk müdahale ile büyük ölçüde durdurulmuştu. Bilinçleri de açıktı. Hemen muayeneye başladım. Her ikisinin de yüzü ve vücudunun diğer bölgeleri kesiklerle doluydu. Atılan roketin, aracın içinde dolaştığını söylediler. Birinin iki bacağında da derin yaralar ve kırıklar vardı.

    Sol bacaktaki yara daha büyük ve açıktı. Kırık vardı. Elimle kontrol ettiğimde sağ bacağın da rahatlıkla katlandığını gördüm. Diz kapağının hemen üstündeki yarayı elimle yokladığımda içerde büyükçe bir metalin bulunduğunu fark etmiştim. “Her iki bacağa da film çektirin” dedim. Filmleri beklerken, sonu ölümle bitme ihtimali olan bir vaka ile karşı karşıya olmadığımız için seviniyorduk. Rahatlamıştık.

    Filmler geldiğinde hep birlikte ışıklı panonun önüne yığıldık. Sahiden de sağ bacağın yan tarafında büyük bir şey duruyordu. Ampul dibi gibi, yumru bir metal parçaydı bu. Herkes birbirine baktı. “Bu ne ya?” dedi içimizden birisi. Vücuda saplanıp kalmış büyüklü küçüklü onca parça görmüştüm. Ama bu biraz farklıydı. Ve bacağın içinde ters duruyordu. Nasıl çıkarta-bileceğimizi tartışmaya başlamıştık.
    “İlk önce ne olduğunu bir anlayalım” dedim. Hastanenin idare amirini aradım.
    “Bir yaralımız var. Görmen lazım. Bakar mısın?” dedim. Birkaç dakika içinde acil servise girdiğinde biz hâlâ o parça üzerinde konuşuyorduk. “Bu ne böyle?” diye sorup, panoyu gösterdim. Filmi eline aldı, yüzüne yaklaştırdı, uzaklaştırdı. O da şaşırmıştı. Ağzından çıkacak kelimeleri bekliyorduk. Sonra bize dönüp
    “Vallahi hiçbir fikrim yok” dedi. “Ama, bir fünye parçası falan olabilir.”

    Anlamamıştık. Ters bir şeylerin olduğunu hissediyordum. Yaralıyı getiren konvoyun komutanından ve yaralılardan olayın ayrıntılarını öğrenmeye karar verdim. Pusuya düşmüşlerdi. Teröristler yolu kazmışlar, zırhlı araçla yolda giderlerken, yavaşlamak zorunda kalmışlardı. Kum yığınının arkasına saklanan adamlardan biri elindeki roketi beş metre mesafeden zırhlı aracın camından içeri göndermişti. Konvoy komutanının sözleriyle her şey netleşiyordu aslında:
    – Hocam, roket çalışmamış. Eğer patlasaydı, ordan kimse sağ çıkmazdı.
    – İyi de aslanım. Bu yaralar?
    – Kısa mesafeden atıldığı için, vurmanın verdiği etkiyle camı paramparça etmiş. Ben gördüm aracı. İçerde de bir sürü çelik parçayı kaldırmış.
    – Yani şimdi bu ne aslanım, sen bana onu söyle…

    Konvoy komutanı üsteğmen de filme uzun uzun baktı ve yine net bir yanıt veremedi: “Valla hocam, bir şey söyleyemem. Bir sürveyan bulsanız.” Üsteğmen, çevremdekilerden birinin “O ne ki?” sorusunu yanıtlarken, ben orduevinin yolunu tutmuştum. Karargâhla yapılan telefon görüşmeleri sonunda, gecenin saat ikisine doğru sürveyan astsubayın yattığı odayı bulduk. Patlamamış mühimmatların imha edilmesinden sorumlu olan patlayıcı uzmanı astsubayı uyandırmak hiç de kolay olmadı.

    Nerdeyse kapısını kıracaktık. Onun dışında, kattaki herkes uyanmıştı.
    Zavallı adam kapıyı açtığında uykulu gözlerle bana bakıyordu. Kendimi tanıttım.
    “Sizi tanıyorum komutanım. Hayırdır bu saatte?” dedi. Yardımına ihtiyacımız olduğunu söyledim. Işığı açtı, beni içeri aldı. Yatağına oturduk birlikte. Elimdeki filmi lambaya doğru tutup sordum:
    – Bu ne kardeşim?
    – Komutanım bu ne ki?
    – Kardeşim ben sana soruyorum…
    – Komutanım, bir saniye yüzümü yıkayıp geliyorum.

    Endişeliydim. Tahmin ediyor ama gerçeği duymak istemiyordum.
    Durup durup elimdeki filme bakıyordum. Tekrar tekrar o parçayı inceliyor, kemiğe ne kadar mesafede olduğuna bakıyor, girişi nereden yaparsam rahatlıkla çıkarabileceğimi düşünüyordum. Yüzünü kurulamadan yanıma geldi, filmi tekrar eline aldı.
    Tavana doğru tuttu. Parçanın sağına soluna baktı. Filmi ters çevirdi, yine baktı.
    – Komutanım, bu nasıl olmuş?
    – Zırhlıya roket atmışlar.
    – Yakından mı ?
    – Beş metreden dediler. Nerden anladın?
    – Komutanım, bu vatandaş sağ mı?
    – Durumunda pek bir şey yok. Sol ayak daha kötü ama ben bu parçayı anlamadım. Düzeltecez işte.
    – Komutanım bu vatandaş nerede şimdi?
    – Acilde…
    – Komutanım sıkı durun. Bu Rus yapımı RPG-7 roketinin fünyesi.
    – Eee?..
    – E’si komutanım, bu fünye patlamamış.
    – Nasıl olur bu ya?
    – Bu alet belirli bir mesafeden önce infilak etmez. Bir süre uçması lazım havada… Ne yapmayı düşünüyorsun komutanım?
    – Bilmiyorum… Sence ne zaman patlayabilir?
    – Artık roketin içinde değil. Uçmaya falan da ihtiyacı yok. Yani canı ne zaman isterse. Belki patlamıştır bile…

    Sürekli gülümseyen bir yüzü vardı. Filme bakarken öyle rahatça söylemişti ki bu sözleri.. Korktuğum çıkmıştı. Acil servisteki yaralının bacağında patlamamış bir fünye vardı. “Hadi canım kardeşim, sen de gel benimle” dedim. Giyinirken hiç konuşmadık. Olayı kavradığı anda uykusu açılıvermişti. Aslında neşe küpü bir adam olduğunu anlamıştım. Sürekli gülümseyen bir imha uzmanıyla, hastaneye doğru âdeta koşuyorduk. Ben yaralımı, ameliyatı düşünüyordum. Bir de o ana kadar patlamamış olmasını umut ediyordum. O ise, başına gelmiş buna benzer olayları anlatıyordu.
    Hasta ziyaretinde ölümden bahseden münasebetsiz ziyaretçiler gibiydi:
    – Komutanım valla, adamda da ne şans varmış ya…
    Aslında bırakacaksın orda, hatıra kalsın diye… Hani siz öyle yapıyorsunuz ya…
    Bu esprinin hoşuma gitmediğini anlamış olacak ki, konuyu değiştirmeye çalıştı;
    ama nafile:
    – Oluyor işte bizim meslekte komutanım… Bir keresinde, Trakya’daydım ben o zaman. Gündüzden atış yapılmış. Bizi çağırdılar. Dediler ki, patlamayan bir mermi var.
    O gün başka yerdeydik. Gidemedik. Ama birlik komutanı tüm tedbirleri aldırmış. Merminin yanına bir flama dikmiş, başına da nöbetçi koymuş. Bir de krokisini yapmış. İşte efendim, ağacın kaç metre kuzeyinde, burnu nereye bakıyor falan, görüyorsun öyle krokide. Keşke herkes böyle yapsa, değil mi komutanım…

    Duyuyordum ama dinleyemiyordum. Aklım tamamen fünyeli bacaktaydı.
    – Neyse komutanım?… Sonra, biz ertesi gün gittik oraya. Elimizde kroki. Bir baktım; merminin yeri değişmiş. Dedim ki; komutanım, bunu oynatmışlar. Mermi de havan mermisi ha… Aman bir kıyamet koptu. Sabaha kadarki tüm nöbetçileri dizdik yan yana. Tek tek soruyoruz. İçlerinden biri çıktı sonunda. Ne dese beğenirsin komutanım. “Komutanım, boşuna dert ediyonuz. O mermi patlamaz” dedi. Beyefendi ne yapmış biliyor musun komutanım? Flama rüzgârdan yıkılmış gecenin bir yarısı, etrafta o karanlıkta taş bulamayınca da, flamayı patlamamış havan mermisi ile çakmış toprağa. Bir de üstüne üstlük “Ben böyle yaptım bir şey olmadı, korkmayın o mermi patlamaz” diyor.

    Kahkahayla gülüyordu. Bende pek gülecek hal yoktu. “Ama komutanım ben havan mermisini patlatınca, o askerin yüzünü görmenizi isterdim” sözlerinin ardından konumuza döndüm:
    – Bak kardeşim, ben şimdi eğer çıkartmak istersem?.. Neler patlatır bunu?
    – Her şey komutanım… Ameliyatta kullanacağınız tüm elektrikli aletler. Pensler… Makaslar… Her şey… Komutanım, dedim ya, patlamamış bir fünye bu. Aslına bakarsanız, bacağını oynattığında bile olabilir. Ama hiçbir şey de olmayabilir. Ama benden size bir tavsiye. Biz genellikle, hep infilak edecekmiş gibi bakarız bu gibi durumlarda. Yani siz de öyle düşünseniz iyi olur.

    Bu rahatlığı sinirimi bozuyordu. Kendimi soğukkanlı biri olarak bilirdim. Çevremde de öyle tanınırdım. Ama böyle bir olayla ilk kez karşılaşıyordum. Acil servisten içeri girdiğimizde tüm meraklı gözler üzerimizdeydi. Doktorlardan biri “Neymiş abi?” diye sordu. Filmi tekrar ışıklı panoya astım. “Fünyeymiş” dedim. Sürveyan, diğer doktorlara ve hemşirelere durumu anlatırken, ben filmi bilmem kaçıncı kez inceliyordum. İşin içinden nasıl çıkacağımı düşünüyordum.

    Her kafadan bir ses çıkıyordu. Biri “Abi Ankara’ya gönderelim” dedi.
    İki yıl içinde yüzlerce ameliyat yapmıştım. İster istemez, harp cerrahisi dendiğinde
    akla gelen birkaç isimden biri olmuştum. Kalkıp da bu vakayı “Ben çıkartamadım,
    sen çıkart!” diye hocama gönderemezdim. Bu, insanlığa da, hekimlik kurallarına da sığmazdı… Kaldı ki, böyle bir hastayı hiçbir uçak almazdı. Ya da, bacağında patlamaya hazır fünye taşıyan bir yaralıyı ambulansla, o kadar uzak bir yoldan Ankara’ya göndermek mümkün değildi. Yıllarca tıp eğitimi almıştım. Böyle bir olayı ne kitaplarda okumuş, ne de duymuştum. Acil servisin ortasında, kendi aramızda bunları konuşuyorduk.

    – Amerika’da olsa, adam bunu üstünden böyle ampüte eder, hiç kendini de riske etmez. Ampüte eder, iş biter.
    Bunu söyler söylemez, doktor arkadaşlardan biri beni destekledi.
    – Biz de ampüte edelim abi. Yani eğer şey olursa, astsubay arkadaş sonucun pek iyi olmayacağını söylüyor, biliyorsun.
    Bu sözler üzerine, bir süredir bizi dinleyen yaralının, inlemelerinin arasında uzandığı yerden bize seslendiğini duyduk.
    – Komutanım, n’olur bacağımı kesmeyin.
    Her şeyi biliyordu. Bacağında patlamamış bir fünye taşıdığını o da öğrenmişti.
    Bu sözler durumumuzu daha da zorlaştırıyordu. Korkmuyordum ama tedirgindim. Hepimizin hayatı tehlikeye girebilirdi. Hatta o anda bile risk altındaydık.
    Yanımızdaki subaylardan biri yavaşça yaralının başucuna gitti. Kulağına eğildi. Saçlarını okşadı. Bir şeyler söyledi. Geri döndüğünde röntgen filmine bakıyor,
    hâlâ düşünüyorduk. Yaralı çocuğun sesiyle irkildim.

    – Tamam komutanım, siz ne yaparsanız yapın…
    – Ne söyledin sen ona?
    – Ameliyatı senin yapacağını söyledim. Seni tanıyormuş…
    Yaralının yanına gittim. Gözlerini gözlerime dikti:
    – Ben sizi çok duydum komutanım. Tamam. Siz ne yaparsanız yapın! Kesin gitsin!..
    – Bak koçum; sen de bunu kalkıp Sarayburnu’nda dolaşırken almadın yani.
    Kaderimiz burda birleşti işte, ne yapalım yani?
    – Kaderimiz beraber, burda mı komutanım? O zaman siz nasıl isterseniz, öyle olsun.

    Canla başla çalışıyordum. Yaptığımız ameliyatların, kurtardığımız hayatların haberlerinin hızla yayıldığını biliyordum. Bölgede tanındığımı, sevildiğimi biliyor, bundan gurur da duyuyordum. Ama sahip olduğum bu ünün beni bu derece sorumluluk altına sokabileceğini hiç tahmin etmemiştim. Bilmem hangi birlikten geliyor ve beni tanıyordu. Bana güveniyordu. Bacağını kessem de buna razı olacaktı. Ne yapabilirdim ki artık?

    Aslında riskimiz o sırada tahmin ettiğimizden çok daha büyüktü. O serseri fünye, çıkartırken infilak edebilirdi. Hiç de ağır sayılamayacak bir yaralımı kaybedebilirdim. Bacağın üzerine eğilmiş çalışırken, fünyeye en yakın olan ben de anında, oracıkta parça parça olabilirdim. Hemşireler, teknisyenler ölebilirdi… Ameliyathane elden çıkabilirdi. Ve arkamdan “İşgüzara bak. Ne gereği vardı? Kesseydi kurtarsaydı!” denirdi. Bunları biliyordum, ama düşünmek istemiyordum. Sonunda o çocuğun omuzlarıma yüklediği sorumluluk ve o havayla ameliyata girmeye karar verdim.
    Az sonra hava aydınlanacaktı. Patlamamış ve patlamaya hazır bir fünyeyi, saplandığı bacaktan çıkaracaktım. Aslında sol bacak daha fazla hasar görmüştü. Ama o hiç umurumda bile değildi. “Nasıl olsa hallederim…” diyordum. Önce ameliyata girecek personeli belirledik. Sürveyan astsubaya da eldiven verdik, önlük giydirdik.
    Bir teknisyen, bir hemşire, ben ve sürveyan astsubayımız; tıp tarihinde belki de hiç yaşanmamış, ya da çok ender karşılaşılmış bir olayın tanıkları, hatta kahramanları olacaktık. Sakindim, ama hepimiz olayın ciddiyetinin farkındaydık. Hastayı operasyona hazırladık, uyuttuk ve bacağın karşısına geçtim. Röntgen filmlerini tekrar tekrar inceledim. Sinirleri zedelediğim anda ameliyatın hiçbir anlamı olmayacağını da biliyordum. Nereye kadar bıçak kullanabileceğimi iyice hesapladım.
    Sonrasını ellerimle halledecektim.

    Sanıyorum ömrümüzden birkaç yıl gitmiştir o ameliyatta. Hele ben fünyeye yaklaştıkça yanımdaki teknisyenin “Hocam tamam, yavaş!..”, “Hocam yeter!..”, “Bak orda işte!..”, “Hadi çıkar artık şunu hocam!..” diye titreyen sesini hiç unutamam. Başımı kaldırıp dik dik baktıkça; “Tamam hocam ben bir şey demedim. Siz devam edin” diyordu.
    Sürveyan astsubayımız ise biraz geride, hayatında ilk kez açılmış bir bacak gördüğü için, pek iyi durumda değildi. Ara sıra bakışlarını tavana dikiyor, yüzünü ekşitiyordu.
    O, fünyeden çok kaslar, damarlar ve kemiklerle ilgileniyordu:
    “Ya komutanım, bu kemikler bu kadar beyaz mı olur?”, “Amanin, o damar mı? Komutanım kanıyor baksanıza!…”, “Komutanım, sizin işiniz de amma zormuş valla…”

    Hayatı patlamamış bombaları, mermileri, mühimmatları patlatmakla geçen ve sürekli gülümseyen bir astsubay, bana “Sizin işiniz de amma zormuş!” diyordu.
    Ona cevap verecek durumda değildim. Elimdeki metal parçaları bıraktığım anda nefesler tutulmuştu. Sağ elimle kas dokusunun arasından yavaş yavaş fünyeye ulaştım. Parmaklarımla ittire ittire, iyice açılmış yaranın ağzına getirdim. Hemşirenin ve teknisyenin gözleri büyümüştü. Son bir parmak darbesi ile fünye açığa çıkıvermişti.

    Sürveyan astsubaya seslendim:
    – Gel bakalım, al şu bebeği…
    – Doğurttunuz mu komutanım?
    – Hıı, doğurttuk. Gel de al şunu artık.
    Zavallı sürveyan karşıma geçti. Gözü fünyeden çok kas ve kemiklerdeydi.
    – Ya ben bu kanlı şeyi nasıl alacam komutanım? Siz şey etseniz…
    – Şunu alır mısın şuradan?..
    – Sportmen çocukmuş değil mi komutanım? Kaslara bak…
    Sağ elini uzattı, hiçbir yere dokunmamaya çalışarak fünyeyi iki parmağının ucu ile tuttu, çekti. Ama çıkaramadı.
    – Komutanım, daha çıkmıyor bu… Yapmayın komutanım, ben kötü oluyorum, böyle etlerin kemiklerin arasında…
    – Tamam yavaş ol, sen çekmeye devam et. Ben ittiriyorum alttan.
    İkinci denemede başarmıştık. Astsubayın gözleri fünye elindeyken bile,
    hâlâ açık bacaktaydı:
    – Komutanım, nasıl dikeceksiniz şimdi bunu?
    – Allah’ını seversen, götürür müsün şu lanet şeyi buradan?
    – Tamam, tamam gidiyoruz… Komutanım aslında bir fotoğrafını çektirseydik…
    Dediği gibi de yaptık. Beş dakika kadar kendimize gelmemiz için iyi bir fırsat oldu.

    Sonra imha ettiler. Ertesi gün sürveyan astsubayı teşekkür etmek için aradım. Fünyenin patlayıp patlamadığını sorduğumda, yine aynı şekilde cevap vermişti:
    – Keşke siz de gelseydiniz komutanım. Valla yüzünüzü görmek isterdim,
    infilak ettiğinde…
    – İstemez koçum, kalsın.
    – Komutanım size bir şey söyleyim mi, size artık bir sıfat daha eklemeleri lazım.
    – Neymiş o?
    – Sürveyan Hekim demeleri lazım size…

    Ertesi sabah koğuşuna gittiğimde, bacağından patlamamış fünye çıkarttığım yaralım mışıl mışıl uyuyordu. Dosyasını incelerken gözleri aralandı. “Büyük tehlikeler atlattık koçum” dedim. “Sağ olun komutanım…” dedi. Bitkindi… Başını tavana dikti:..
    Sonra kendini toplayıp sordu:
    – Yürüyebilecek miyim?
    – Yürüyeceksin aslanım.
    Sonra o da, biz de görevimize döndük. Bu olayın üzerinden üç dört ay geçmişti.
    Ciddi bir trafik kazası geçirdikten sonra gittiğim fizik tedavide kaderimiz yine kesişti bacağından patlamamış fünye çıkarttığım o çocukla. İkimizin de başında birer uzman, avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk. Ve o kendi acısından çok, benim için endişeleniyordu:
    – N’olur hocamı bağırtmayın, Allah’ınızı severseniz biraz yavaş olun.
    Hakan Evrensel
    http://www.hakanevrensel.com/guneydogudan-oykuler-3/