• Allah’ım Gönlümüzde olanı hakkımızda hayırlı eyle, hakkımızda hayırlı olana gönlümüzü razı eyle!
    Duayı kabul eden, istemeyi veren, murat edince el açtıran, ancak sevdiği kuluna dua ettiren RABBİM. Ellerimizi boş çevirme inşallah.
    Ey Rabbimiz! Bize dünyada, ve ahirette iyi hal ver ve bizi o ateş azabından koru.. Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, âline, ashabına ve ihvânına, Senin razı olacağın şekilde ve onun hakkını eda edecek bir surette salât ve selâm et, bize ve dinimize selâmet ver. Âmin, ey Rabbü’l-Âlemîn. “DUA” sevgiliye yazılmış bir mektup gibidir.. Zarfın içerisine yüreğini koyanın, duası kabul edilir.. Son nefesimizde inşallah La İlahe İllallah Muhammeden Rasulullah demeyi mevlam bizlere nasip eder.
    Allahı’m! Habibiyeti ve salâtıyla Cennetin kapılarını açan ve ona getirdikleri salâvatlarla ümmeti için de o kapının açılışını teyid buyurduğun Habibin Aleyhissalâtü Vesselâma rahmet et.
    Ey gecenin sahibi.. Nasıl ki kudretinle geceyi gündüzle örtüyorsan; bizim de hatalarımızı, günahlarımızı rahmetinle ört.. Ey Rabbim! Bizlere seni hatırlatan haller, seni anlatan diller, sevginle dolup taşan aydınlık kalpler nasip eyle.. Yuvasız kuşa bile dal verip yuva kurduran Rabbim… Hakkımızda en hayırlısı neyse bizlere de onu nasip eyle… Amin.
    Allahım! Bizleri, imtihandan imtihana yorma Rabbim.. Değmeyende oyalama kalplerimizi.. Ey Rabbimiz! Günlerimizi geleceğimize hazırla ve hayatımızı bereketli ve mağfur kıl!
    Yüce Allah’ım! Kalp sarayımızın sahibi Sensin. Öyle bir yâr nasip eyle ki bu saraya, sürekli Sana secde etsin.. ALLAH’IM! Ruhumuzu Daraltma, Kalbimizi Karartma, Darda koyup Aratma, Hak yolundan Saptırma, Bizi SENDEN Başkasına YALVARTMA.. Dua’mdaki gözyaşım kadar edepliydi içime düş’en aşk.. Sebepler Sen’dendir; Edep bizlerden… Etme bizi Ya Rabb; Edepsizlerden.
    RABBİM, öyle bir eş nasib et ki bizlere, sevgi sözcükleriyle birlikte ayetler döksün yüreğimize.. ALLAH’ım sana açılan eller hürmetine, seni zikreden diller hürmetine, günahlarımızı affer. Bizleri cehennem azabından koru inşallah.
    Gözyaşı Allah içinse eğer, mübârek ve mukaddestir. Gözyaşı pişmanlıktır, gözyaşı tevbedir, gözyaşı gözün niyazıdır/duâsıdır.

    Rahmetinden bir Damla yüreğimize düşür Ya RAB.
    Allah’ım! Amellerimizi ihlasla derinleştir ve ümitlerimizi de ye’sin insafsızlığına bırakma!
    Öyle bir dua et ki; Günahın tövbenin büyüklüğünden ağlasın! Şeytandan yaradana sığın ki; nefsin seni değil, sen nefsini yakasın.
    Ya RAB.! SANA karşı olan mahcubiyetimiz bize yeter. Başkasının önünde bizi mahcup etme! Bizi SEN kaldır ki, kimseler düşürmesin.
    Ey bizleri halden hale çeviren rabbimiz! Bizim halimize en güzel hâle eriştir ve rızâna erdir.
    Ya Rahman! Rahmetinde sınır tanımayan! Rahmetini, merhametini çekme bir an bile üzeremizden..
    En “HAYIRLI” Dua, “ALLAH”tan Korkan ve “TEMIZ” Bir Kalbe Sahip Birinin Yaptığı “DUADIR”
    Allah’ım, mübarek günler, geceler hürmetine vatanımızı, milletimizi terör illetinden muhafaza eyle!
    Derdimize dermansın ey duam.. Seni gönlümüzden dilime düşürenimize.. Hamd olsun..
    Ya Rabbi! kalblerimizi ilminle süsle, ibadetinle bütün azalarımızı güzelleştir, takva ile keramete kavuştur.
    Hayat, fırtınanın geçmesini beklemek değildir ki!. Yağmurda dua etmeyi becerebilmektir..
    Takdir senindir, Ya Rabbi! Sen ki imkansızı mümkün kılansın; Darda koyma bizi, dara düştüğümüzde de şükredenlerden eyle bizi..
    Rabbim, en sevdiğini en sevdigimiz eyle; ve değmesin sana yaklaşmayacak sevgi yüreğimize..
    ALLAH’ım; Önce komşumuza ver sonra da bize.. Razıyım bana kalan paydan çoğa da aza da.. Şükürler olsun verdiğine de aldığına da.
    Sen sevdirmezsen sevemeyiz; Kalbimizi cemâline ve kemâline hayran eyle Allah’ım.. Kulluğunun kapısından ayırma Ey Rabbim..!
    Ya RAB! Sana tüm benliğimle yalvarıyorum beni iki yüzlü insanlardan ve sağ gösterip sol vuran insanların şerrinden uzak tut..
    Ayet ayet yaşat bu dünyayı rabbim, sana secde secde yürüyeLim, dua dua kabul et bizi, sana en yakın yerde ölelim..
    Ey Rabbim, gönlüme genişlik ver. İşimi kolaylaştır. Dilimdeki tutukluğu çöz-tâ ki sözümü iyice anlasınlar.
    Tek kurtuluşumsun dua’m. Seni yüreğimden dilime düşürüne hamd olsun.
    Allah’ım! Davranışlarımızı ”İnancımızla” bütünleştir; Sözümüzü de ”Özümüzle” birleştir..
    Allah’ım! Zelil olmaktan ve zillete uğramaktan sana sığınırız!

    Allah’ım! Zelil olmaktan ve zillete uğramaktan sana sığınırız!
    Ey yüceler yücesi, ey her derde deva, ilahi! Ya mevla, bizlerden rahmetini, şefkatini, hidayetini, bağışlayıcılığını esirgeme..
    Rabbimiz! Bize günahlarımızdan temizlenecek sebepler ver.. Gözlerimizi kapatan perdeleri kaldır, nurunla doldur yüreklerimizi..
    Yâ Rabbî Ben’i Ben’den al ama Ben’i Sen (c.c) ‘den uzak etme..
    Dostun dosta yaptığı dua kabul olurmuş…
    Amin..
  • Neler oluyor yahû
    Neler duyar olduk
    Neler işitiyoruz böyle ne olacak sonumuz
    Bir müslüman ülkesinde nelere şahit oluyoruz kim dur diyecek bu olanlara kim mani olacak bu rezilliklere nereye gidiyor sonumuz ne olacak
    Rabbim affeyle
    Bukadar mi alçaldı insanlık tecavüzü şiddeti ihaneti yetmedi şimdi hayvanlarda mi zülmünüz ne oluyor edep haya vicdan nereye kayboldu nedir bu olanlar nefsiniz bu kadar mı köreldi Allah ım her geçen gün yeni bir haber iğrenç ötesi yazılanlar kedisine tecavüzü kadına şiddeti ne oluyor hanı insanlık nerede ümmeti Muhammed kaldır başını gör bak neler oluyor durduramıyor kimse Rabbim sen hidayet ver ya da kahrı perişan eyle böyle olmaz kıyamet yakın bizleri muhafaza eyle
  • Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’ın rivâyet ettiği bir hadîs-i şerîfte, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in şöyle buyurduğu nakledilmektedir:

    “İsrâiloğulları arasında, biri ala tenli (abraş), biri kel, biri de kör, üç kişi vardı. Allah Teâlâ onları denemek istedi ve kendilerine bir melek gönderdi.

    Melek, ala tenliye gelerek:

    «–En çok istediğin şey nedir?» dedi. Ala tenli:

    «–Güzel (bir) renk, güzel (bir) ten ve insanların iğrendiği şu hâlin benden giderilmesi…» dedi. (Bu söz üzerine) melek onu sıvazladı ve vücudundaki ala tenlilik gitti, rengi güzelleşti. Melek bu defa:

    «–Peki, en çok sahip olmak istediğin mal nedir?» dedi. Adam:

    «–Devedir.» dedi. Ona on aylık gebe bir deve verildi. Melek:

    «–Allah sana bu deveyi bereketli kılsın.» diye duâ etti (ve yanından ayrıldı).

    Sonra kele giderek:

    «–En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kel:

    «–Güzel (bir) saç ve insanları benden uzaklaştıran şu kelliğin giderilmesi.» dedi. Melek onun (başını) sıvazladı, (bir anda) kelliği kayboldu. Kendisine gür ve güzel (bir) saç verildi. Melek devamla:

    «–Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:

    «–Sığır…» dedi. Ona da gebe bir inek verildi. Melek:

    «–Allah sana bunu bereketli kılsın!» diye duâ ettikten sonra körün yanına gitti ve:

    «–En çok istediğin şey nedir?» diye sordu. Kör:

    «–Allâh’ın gözlerimi bana geri vermesini ve insanları görmeyi çok istiyorum.» dedi. Melek (onun gözlerini) sıvazladı. Allah onun gözlerini iâde etti. Bu defa melek:

    «–Peki, en çok sahip olmak istediğin şey nedir?» diye sordu. O da:

    «–Koyun…» dedi. Bunun üzerine ona, döl veren bir gebe koyun verildi.

    Deve ve sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Neticede birinin vadi dolusu develeri, diğerinin vadi dolusu sığırları, ötekinin de bir vadi dolusu koyun sürüsü oldu.

    Daha sonra melek, ala tenliye, eski kılığında geldi ve:

    «–Fakirim, yoluma devam edecek imkânım yok. Gitmek istediğim yere, önce Allah, sonra senin yardımın ile ulaşabilirim. Rengini ve cildini güzelleştiren Allah aşkına, senden yolculuğumu tamamlayabileceğim bir deve istiyorum.» dedi.

    Adam:

    «–Mal verilecek yer çoook.» dedi. Melek:

    «–Ben seni tanıyor gibiyim. Sen insanların kendisinden iğrendikleri, fakirken Allâh’ın zengin ettiği abraş (ala tenli) değil misin?» dedi. Adam:

    «–Bana bu mal, atalarımdan miras kaldı.» dedi. Melek:

    «–Eğer yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi ve sonra eski kılığına girip kelin yanına gitti. Ona da abraşa söylediklerini söyledi. Kel de abraş gibi cevap verdi. Melek ona da:

    «–Yalan söylüyorsan, Allah seni eski hâline çevirsin.» dedi. Daha sonra körün kılığına girip bu sefer de onun yanına gitti ve:

    «–Fakir ve yolcuyum. Yoluma devam edecek imkânım kalmadı. Bugün önce Allâh’ın, sonra da senin yardımınla yoluma devam edeceğim. Sana gözlerini geri veren Allah aşkına, senden bir koyun istiyorum ki, onunla yoluma devam edebileyim.» dedi. Bunun üzerine (eski) kör:

    «–Ben gerçekten kördüm. Allah gözlerimi iâde etti. İstediğini al, istediğini bırak. Allâh’a yemin ederim ki, bugün alacağın hiçbir şeyde sana zorluk çıkarmayacağım.» dedi.

    Melek:

    «–Malın senin olsun. Bu, sizin için bir imtihandı. Allah senden râzı oldu, arkadaşlarına gazab etti.» cevabını verdi (ve oradan ayrıldı).” (Buhârî, Enbiyâ, 51; Müslim, Zühd, 10)

    Nîmetleri ihsân eden Cenâb-ı Hak’tır. Kula düşen ise, kendisine lûtfedilen nîmetlerin şükrünü îfâya gayret gösterip, nâil olduğu bu ihsan ve ikrâmı, Cenâb-ı Hakk’ın kullarına cömertçe tevzî edebilmektir. Zira nâil olduğu nîmet karşısında tevâzû içerisinde şükredip, karşılaştığı bütün sıkıntı ve musîbetler karşısında büyük bir metânetle sabredebilmek, murâkabe şuuruna ermiş bir kalbin sanatıdır. Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını kazandıran bu şuurdan mahrum bir gönül, darlık ve bolluk, felâket ve saâdet, hastalık ve sıhhat gibi farklı hâllerde dâimâ farklı davranacaktır. Bu hakikat, âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyrulmaktadır:

    “İnsan var ya, Rabbi kendisini imtihan edip de ikramda bulunduğunda ve bol nîmet verdiğinde; «Rabbim bana ikram etti.» der. Onu imtihan edip rızkını daralttığında ise; «Rabbim beni önemsemedi.» der.” (el-Fecr, 15-16)

    Bir imtihan yurdu olmasından dolayı dünya hayatı, dâimâ sevinç veya keder hâli üzere devam etmez. Bu sebeple, sevinç vesîlesi bir durumla karşılaşınca şımarmak, keder sebebi bir iptilâya uğradığında da ölçüsüz şekilde üzülmek, kişiyi büyük yanlışlara sürükleyebilir. İşte bu tehlikeli durumdan mü’min, ancak nîmete kavuşunca şükretmek, sıkıntıya düşünce sabır göstermekle kurtulabilir.

    Hazret-i Mevlânâ ne güzel buyurmuştur:

    “Senin iç dünyan bir misâfirhâne gibidir. Sevinçler de, kederler de gelip geçicidir. Ne sevinçlere aldan, ne de gamları kendine dert edin! Gamlar sürûruna mânî olursa üzülme; çünkü o gamlar, sabredersen senin için sevinç ve neşe hazırlamaktadır.”

    Dolayısıyla denilebilir ki, şükür ve sabır, bütün hayatı hayır üzere geçirebilmenin yegâne yoludur. Bunu da Allah Teâlâ yalnız mü’minlere ihsan buyurmuştur. Nitekim Ebû Yahyâ Suheyb İbni Sinân -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

    “Mü’minin durumu gıpta ve hayranlığa değer. Çünkü her hâli kendisi için bir hayır sebebidir. Bu özellik, sadece mü’minde vardır:

    Sevinecek olsa şükreder; bu onun için hayır olur. Başına bir belâ gelecek olsa sabreder; bu da onun için hayır olur.” (Müslim, Zühd, 64)

    Unutulmamalıdır ki şükür, şımarıklığa, aşırılığa, dolayısıyla da nîmetin zevâline engel olma irâdesidir. Nitekim Cenâb-ı Hakk’ın şükür hakkındaki vaadi, âyet-i kerîmede şöyle bildirilmiştir:

    “…Şükrederseniz (elbette size olan) nîmetimi artırırım…” (İbrahim, 7)

    Bu hakikati, Şeyh Sâdî-i Şîrâzî Hazretleri de şöyle ifâde eder:

    “İyilik bilen insanlar, nâil oldukları nîmeti, şükür çivisiyle mıhlarlar.” Yani Allâhʼa şükretmek sûretiyle o nîmetin elden gitmesine mânî olma firâsetini gösterirler.

    Ayrıca Hazret-i Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:

    “Nîmete şükretmek, nîmetten daha hoştur. Şükrü seven kimse, şükrü bırakır da nîmet tarafına gider mi? Şükretmek, nîmetin canıdır. Nîmet ise deri gibidir, kabuk gibidir. Çünkü seni Dostʼun kapısına ancak şükür götürür. Nîmet insana uyanıklığın zıddına gaflet de verebilir. Şükretmek ise, dâimâ uyanıklık getirir. Sen aklını başına al da şükür nîmeti ile gerçek nîmeti avla!”

    Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, “Şükür, îmânın yarısıdır…” (Süyûtî, I, 107) buyurmuşlar ve kendilerinde bulunan herhangi bir nîmetin başkalarında olmadığını gördüğünde de, hemen Allâh’a şükretmişlerdir. Nitekim bir defasında kötürüm bir hastanın yanına uğrayıp onun hâlini gördüğünde, hemen hayvanından inerek şükür secdesine kapanmıştır. (Heysemî, II, 289)

    Bu sebeple Şeyh Sâdî-i Şîrâzî de bizleri şöyle îkâz etmektedir:

    “Yolu üzerindeki kuyuyu fark etmekten âciz bir kör gördüğün zaman (sana verdiği görme nîmeti için) Allâh’a şükret. Şükretmezsen, sen de kör sayılırsın.”

    Yaratılışındaki izzet ve asâleti muhâfaza etmiş olan her insan, kendisine bir bardak su ikrâm edene dahî vicdânen bir teşekkür borcu hissederken, insanoğlunun, bütün nîmetlerin kaynağı ve ikrâm edeni olan Rabbine karşı alık ve abûs kalması, akıl, iz’an ve vicdan dışıdır. Bu hâl, ancak düşünce yoksulluğu ve his donukluğunun bir ifâdesidir.

    Buna rağmen, maalesef pek çok kimse, Allâh’ın kendisine lûtfettiği sayısız nîmetlere karşı gaflet içindedir. İnsanların bu derin gafleti sebebiyle Rabbimiz:

    “…Kullarımdan şükredenler pek azdır.” (Sebe, 13) buyurmaktadır.

    Şükürsüzlüğün, kişiyi dûçâr edeceği âkıbeti göstermesi bakımından Şeyh Sâdî’nin naklettiği şu hâdise de ne kadar ibretlidir:

    “Bir hükümdarın oğlu attan düşmüş ve boyun kemikleri birbirine girmişti. Öyle ki, boynu, fil boynu gibi gövdesine batmıştı. Başını çevirebilmek için bütün gövdesini döndürüyordu.

    Yurdundaki bütün doktorlar tedavisinde âciz kaldılar. Yalnız komşu ülkedeki bir doktor, başını eski hâline getirebildi ve damarlarıyla kemiklerini düzeltti. O doktor olmasaydı şehzâde sakat kalacak, belki de ölüp gidecekti.

    Şehzâde iyi olduktan sonra, onu tedâvi eden doktor, şehzâde ve hükümdârı ziyarete gitti. Kadirşinaslıktan zerre kadar nasibi olmayan nankör hükümdarla vefâsız şehzâde, ona hiç yüz vermediler. Doktor, hâlini onlara belli etmese de, kendisine revâ görülen bu nâhoş muâmele sebebiyle bir hayli üzüldü, incindi. Hükümdarla şehzâde utanacakları yerde doktor utanarak başını yere eğdi. Kalkıp giderken şöyle mırıldanıyordu:

    «Ben onun boynunu çevirip eski hâline koymasaydım, bugün yüzünü benden çeviremezdi.»

    Doktor, gördüğü bu hakâret karşısında, hükümdarla oğluna bir hikmet dersi vermek üzere şehzâdeye bir tohum gönderdi ve şu haberi yolladı:

    «Şehzâde bunu buhurdana koyup yaksın. Çok güzel ve şifalı bir tütsüdür.»

    Şehzâde doktorun gönderdiği o tohumu yaktıktan sonra dumanından aksırdı. Aksırınca başı eskisi gibi çarpıldı. Hükümdârın emriyle doktoru çok aradılar, fakat bir türlü bulamadılar. Kendisinden özür dileyeceklerdi. Ne çâre ki, iş işten geçmişti.”

    Şeyh Sâdî bu hikâyesine şu hikmetli söz ile son noktayı koyar:

    “Cenâb-ı Hakk’a şükürden yüz çevirme ki, yarın mahşer günü boynu bükük kalmayasın!..”

    Velhâsıl, şükür; kulun, kendisine lûtfedilen nîmetlere ve iyiliklere karşı sevinerek, onları ihsân eden Rabbine çeşitli söz ve davranışlarla hâlisâne bir kullukta bulunmasıdır.

    Lâyıkıyla şükreden bir kul olabilmek için de, sadece nâil olunan nîmetlerin Allâh’ın lûtfu olduğunu bilmek ve bunu dille ifâde etmek kâfî değildir. Rabbimize karşı îcâb eden ibâdet ve davranış güzelliklerini îfâ etmek, yâni amel-i sâlihlerde bulunmak zarûrîdir.

    Yâ Rabbi, bahşettiğin nîmetlerin şükrünü lâyıkıyla îfâ etmekten âciz olduğumuzun şuur ve idrâki içerisinde, sonsuz af, merhamet, lûtuf ve ihsânına sığınıyoruz. Biz âciz kullarını sabır ve şükür yolundan hiçbir zaman ayrılmayan ve neticede rızâ-yı ilâhîne nâil olan sâlih kullarından eyle…

    Âmîn…
  • Kardeşler! Dışı kâfire benzeyen insanın içi de ona benzemeye başlar.