• ADALET AĞAOĞLU KİMDİR:

    13 Ekim 1929'da Ankara'nın Nallıhan ilçesinde doğdu. Ortaöğrenimini 1946'da Ankara Kız Lisesi'nde tamamladı. 1950'de Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'nin Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Açılan bir sınavla Ankara Radyosu'na girdi. 1951-1971 arasında TRT'de çeşitli görevlerde bulundu. TRT Radyo Dairesi Başkanlığı'ndan, kurumun özerkliğine el konulması sonucu istifa etti. Yazmaya 1946'da Ulus gazetesinde yayınlanan tiyatro eleştirileriyle başladı. 1948-1950 arasında Kaynak dergisinde şiirleri yayınlandı. Sevim Uzgören'le birlikte yazdığı "Bir Oyun Yazalım" adlı oyun 1953'da Ankara Küçük Tiyatro'da sahnelendi. İlk romanının yayınladığı 1973'e kadar sadece tiyatro yazırlığıyla ilgilendi.

    1973'ten sonra çalışmalarını öykü ve romanda yoğunlaştırdı. Eserlerinde toplumun çalkantılı dönemlerini ve bu dönemlerin bireyler üzerindeki etkilerini irdeledi.

    Konularının yanı sıra eserlerinin biçimsel yetkinliğiyle, özellikle ayrıntıları değerlendirişiyle, geriye dönüşler iç monologlar gibi değişik tekniklerden yararlanmadaki başarısıyla dikkat çekti.

    İlk romanı "Ölmeye Yatmak" 1973'te basıldı. Doğa, toplum, zaman ilişkilerinin insanın iç dünyasındaki yansımalarını düşünce üretebilecek boyutlarda irdeledi.

    Değişimler karşısında edebiyatın yapısal durumu bakımından da arayışçı davrandı, kendine özgü anlatım biçimleri geliştirdi.

    Aydın kimliği, aydın sorumluluğu, aydın bunalımı, özümsenmemiş modernizm, slogancılık esasına dayanan fikrî yapılar, sosyal ve siyasal alanda yaşanan tüm değişim süreçleri, kadın erkek ilişkileri, kadın kimliği, toplumsal baskı unsurları, cinsel konular romanlarında ele aldığı ana başlıklardır.

    ~~

    Sessizliğin İlk Sesi: Hikayeler.

    Okuduğum ve okumanızı istediğim kitap iki bölümden oluşuyor.

    Birinci bölümde altı hikaye:

    Sen Ey Kutsal Işık
    Muz
    Teşekkür Ederim
    Eskiden Bir Sabah
    Yan Kapı
    Bir Sevmekten... Bir Ölümden

    Evet, dolu dolu altı hikayeyle karşı karşıya kalıyoruz ilk bölümde.

    En etkilendiğim Sen Ey Kutsal Işık olduğundan ağırdan ağırdan bilgi vermek istiyorum.

    Sen Ey Kutsal Işık'ta yoksul insanlar için, kent dışında iki yüz hanelik yeni bir mahalle kurulmuş, bir de kilise yaptırılmıştır. Kilisenin, sağlanan mumlarla pırıl pırıl olmasına karşılık, mahalle ışıksızdır.
    Papaz inatla yoksul halkın kiliseye gelip ayinlere katılmasını ister ve o ışıl ışıl ortamda yoksul insanlar evdeki, ışıksız ve dağınık evlerindeki işleri düşünerek sıkılırlar.
    Ardından bir gece ayininde bir kadın papazı ve sözlerini dinlemeden yüzlerce mumun parlak tuttuğu kilisede bebeği için bir kazak örer ve bu durum diğer insanlarca da benimsenir.
    Artık herkes bir işini kilisede, aydınlıkta yapmaktadır.
    Tabii bu işi abartan bir adam bir gün testereyle tahta keserken papaz iç gıdıklayıcı sesi fark eder ve durum anlaşılır.
    O günden sonra insanlar kilisede işlerini yapamaz hale gelir ve bunun sorumlusu olarak gördükleri testereli adamı suçlamalara boğarlar.

    Bu suçlamalara katlanamayan testereli adamımız geceleri kilisenin deposundan -kilisenin deposu mahalleye yetecek kadar mumla doludur lakin mahalle zifiri karanlıkken o mumlar gelecek ayinler için saklanmaktadır- mum aşırmaya başlar.

    Çalar verir, çalar verir.
    Robin Hood gibi.
    Ama bir gün tüm bu çalıp dağıtmalardan yorulur üstelik papaz da onu fark etmiştir, ölür.

    Bedeni kutsanmadan gömülür ama halk hiçbir zaman onu unutmaz.
    Yüceltir.

    O kadar yüceltir ki heykellerini yapar.

    "Ama insanlar onu unutmamışlar. Mezarının başına heykelini dikmişler. Çocuklardan çocuklara mum hırsızlığı bilinmesin diye de, heykelin altına yeni adını salt ‘Büyük Kumandan’ olarak kazımışlar. Başında, karanlıklarını ışıtacak yeni bir büyük kumandana tezelden kavuşabilmek için dua etmişler."

    İronik olan, Büyük Kumandan heykelinin de fakir halka hiçbir yardım yapılmaksızın belediyelerce güç gösterisi olarak meydanlara dikilmesidir.

    Tamamen kara mizah...

    Şimdi ikinci bölüm:

    Hüzzam Mavisi
    H
    Akşamüstü
    Kulak Tıkaçları
    Nerde O Eski Ölümler
    Sessizliğin İlk Sesi

    Yeni öğrendim:
    Hüzzam Mavisi’nde Adalet Ağaoğlu, kardeşi, tiyatro yazarı, hikâyeci, şair Güner Sümer (ölm.1977)’in yaşam öyküsünü olanca sevgi ve acısıyla anlatıyor'muş.

    İkinci bölümde en etkilendiğim hikaye Nerde O Eski Ölümler.

    Hastane odasında iki kardeşin -birinin avurtlarına ölüm çökmüş- gülüşmeler içinde ölümü savsakladığı acı tatlı bir hikaye.

    Hasta bakıcıya "Nerede o eski ölümler, kendini paralamalar, yırtınmalar?" dedirten bir son gülüş armağan ediyor hasta.

    "Şimdi —yıllar sonra— kardeşinin nabzını avucunda tutuyor. Oradan bir sesin, tokmağı yedikçe gümbürdeyen davul gibi ortalığa yayılarak herkesi, her şeyi, en başta da kardeşini, onu, ta kendisini ayağa kaldırmasını bekliyor.
    Mavi tulumlu küçük bir oğlan çocuğunun sokak aralarında gümbürdettiği oyuncak bir davulun sesi de olabilir bu."

    Özetle şunu söyleyebilirim, kendi yalnızlığınızın kendi suskunluğunuzun kendi iç çekişmelerinizin ve yenilgilerinizin her bir hikayede bir ya da daha fazla karakterin zihninde bir yere kıvrılmış olduğunu göreceksiniz.

    Kendinize dokunmaktan korkmuyorsanız okuyun.

    -İlk incelemeyi ben yaptım yuppi emojisi-
  • Dikkat spoiler içerir.
    Radyo programcılığı ve stand up gösterisi yapan Mesut Süre'nin arkadaşları ile beraber yazdığı, çocukluk dönemleri, uzun boyu, okul ve kızlarla ilişkileri, mahalle kültürü, insanların karakterleri ile ilgili olarak yaptıkları analizlerin bulunduğu keyifli bir mizah eseri. Özellikle hayali yapılan Formula 1 yarışı ve altını temizlemeyi beceremediği için aşık olduğu öğretmene kıçını temizleten çocuğun dramı hikayeleri oldukça güzel olmuş. Keyifle bir solukta okunan bir kitap
  • Romanın Doğuşu

    Çalışma kamplarındaki insanlar, «neden, niçin, nasıl» orada bulunduklarının şaşkınlığı içindeyken, taş kırmaktan başlayarak her türlü işe koşturuluyorlardı. Soljenitsin de duvarcılık yaptı. Kamplarda uzun ve ağır geçen zaman, kafasındaki soruların aydınlamasına, rejim konusundaki görüşlerinin berraklaşmasına yardımcı oldu.

    Yazarın, «İvan Denisoviç’in Hayatı’nda Bir Gün»( A. Soljenitsin, «İvan Denisoviç’in Hayatı’nda Bir Gün», Altın Kitapları, İstanbul, 1974.) adlı eseri, kamplardaki hayatın izlenimlerini, Sovyet Rejiminin «Stalinizm Dönemindeki uygulamalarını anlatır. Bir gecede,«neden, niçin, nasıl»olduğunu bilmeden zirveden en aşağı yamaçlara düşürülen insanları.

    İvan Denisoviç’in Hayatı’nda Bir Gün, yazarın yayınlanan ilk eseri ve çalışma kampı tecrübelerinin ilk ürünü, ivan Denisoviç adlı bir mahkûmun çalışma kampında yıllarca bitmeyen bir gününün anlatımı.

    İlk Çember

    Stalin’in ölümünden bir yıl sonra 5 mart 1953’te Soljenitsin cezasını tamamladı. Cezasının bir bölümünü Moskova özel hapishanesinde geçirmişti. Burada edindiği tecrübeler, «ilk Çember» (A. Soljenitsin, «İlk Çember», e Yayınları, İstanbul, 1971.) adlı eserinin malzemesi oldu.

    Bu özel hapishane, Rusya’daki seçkin entelektüellerin toplandığı bir yerdi. İşte, «İlk Çember», Stalinizm Dönemi’nin entellektüel zümre üzerindeki yansımalarını verir. Kişiler, hırslarıyla, ümitleriyle, zaaflarıyla ve aydın tutkularıyla İlk Çember’de yer alır. Hapishane bir çemberdir, bir imtihandır, bir süzgeçtir.

    Maddî kaygıların, alâkalı bulunulan sosyal çevrenin çok uzaklarda bulunduğu bir ortamda, dünya problemleri ve dünyanın geleceği üzerine tartışmalar yapılır, tartışmalara yelken açılır, bu özel hapishanede.

    ***

    «Yeni gelenlerden biri Rubin’e:

    «Özür dilerim, dedi. Adınız ne?

    «Lev Grigoyiç.

    «Mühendis misiniz siz de?

    «Filologum.

    «Filolog mu? Burada filolog var demek?.

    «Saraşka (Bilgin ve teknisyenlerin toplandığı özel kamp)’da kim yok diye sorarsanız daha iyi edersiniz, dedi Rubin. Matematikçiler, fizikçiler, kimyagerler, radyo teknisyenleri, telefon mühendisleri, ressamlar, çevirmenler, ciltçiler, mimarlar, inşaatçılar. Yanlışlıkla getirilen bir jeologumuz bile var.» (A.g.e., s. 15.)

    Kadro tamdır. Zaman akar, insanlar direnirler çemberin içinde. İçlerinde ajanlar da vardır, cayanlar da. Bir edebiyat konusu, bir tarih ya da soyut bir kavramın günler süren —sayfalar süren— tartışması, bu çemberin içindekilerin hayatına renk katar. Ne ki, gelip gelip çember gerçeğine varılır:

    «Kötülük çemberi; kötülük çemberi! Ve bu kötülük çemberini kırmanın yolu bir türlü bulunamıyor.

    «Dünyayı düzene koymaya nereden başlamalı? önce başkalarını mı ele almalı insan, yoksa kendisini mi?(A.g.e., s. 490.)

    ***

    Eserde Stalin de yer alır. Stalin, çemberin hem içindedir hem dışındadır, içindedir, öldürttüğü insanların ruhlarının onu saran çemberinin; kendi kuşkularının içinde. Dışındadır, bir diktatör olduğu için. Profili de, ciddiyet ve mizah karışımının yoğurduğu Batı tipi bir diktatör gibi çizilir:

    «Matematik ve fizik Stalin’i daha çok çekiyordu. ‘Doğa’nın Diyalektiği’nde sıfır ve eksi birin karesi konusundaki tartışmaları gıpta etmeden okuyamazdı.

    «Ama Kisselef’in Cebir Kitabı ile Sokolof’un üst sınıflar için fizik derslerini istediği kadar karıştırsın bir esin kaynağı bulamazdı.»

    «Yeryüzünde fikri sorulacak kimse de yoktu. Yeryüzünün tek gerçek filozofuydu Stalin… Beria’ya (Polis Müdürü) mı telefon etmeliydi. Ama Beria da bir şeyden anlamıyordu.»(A.g.e., s. 119.)

    «Emir verdiği zaman başarısızlığa dayanamaz, parlak başarılardan da nefret ederdi… Kendisinden başka kimse bir şeyi eksiksiz bilmemeli, yapmamalıydı.» (A.g.e., s. 133-134.)

    «Stalin, bu düşünceyle kendinden geçmişti.

    «Genç ortaokul öğrencilerine on yıl verilir. Ama sakalları çıkmaya başladı mı yirmibeş yılı yapıştırırsın. Gençtirler, daha çok yaşarlar.

    «Şaşırtıcıydı, her şeyi biliyor, her şeyi düşünüyordu. Hem de kendisine sorulmadan önce biliyordu. Ülkeyi yöneten bir Tanrı gibi halkının isteklerini önceden biliyordu.» (A.g.e., s. 93.)

    ***

    İnsan, deneylerden, çemberlerden geçti mi, gözüpekleşir. Geç elde edilir bir şeydir bu! Ne ki kolay kaybedilmez.

    Ama, deneyin içinde bulunmak, çemberin sınırların içinde inancını yitirmeden sıcak tutmak, kolay mıdır bu?

    «Asla asla, diye bağırdı. Bir insanın manevî güzelliklerini hiç bir kamp yok edememeli.

    «Nerjin, acı acı güldü.

    «Belki yok edememeli, ama ediyor… insanlar, kişiler belirli özellikleriyle kampa girerler; çıktıklarında —eğer çıkabilirlerse— tanınmaz haldedirler, iyi bilinen bir şeydir: Birtakım koşullar bilinci belirler.

    «O an dünyayla savaşmaya hazır, uzun kollarını sallayarak, olur bu! öyleyse neden yaşamalı? Neden, söyleyin neden düştükleri halde birbirlerini seven kişiler var. Koşullar birbirine ihanet etmelerini gerektirmiyor mu? Bazen aynı kampta, aynı koşullarla karşılaştıkları halde insanlar neden çok değişik tepki gösteriyorlar?» (A.g.e., s. 293.)

    Stalin’in ölümünden bir yıl sonra —önceki satırlarda belirttiğimiz üzere— İlk Çember bitmiş, yazar cezasını tamamlamıştır. Bundan sonra yazar Kok Terek Köyü’nde matematik öğretmenliğine gönderilir. Bu arada ömür boyu sürgün cezasına çarptırıldığı, bildirilir. Cezasını Kazakistan’da çekecekken «kanser»e yakalanır, tedavi amacıyla Taşkent’e nakledilir.

    Böylece, yazara Nobel kazandıracak Kanser Koğuşu adlı eserin hammaddesi, malzemesi olacak bir ortam doğmuş oluyordu. Soljenitsin, Kanser Koğuşu’nda, insanı deşmek, iç hayatındaki dalgalanmaları olduğu gibi ortaya koymak imkânını bulur. Kanserliler Koğuşu, Rusya’nın her köşesinden gelmiş ya da getirilmiş insanların ve dramatik şartları doğuran partinin ustaca ele alındığı bir eserdir. Her olayın arkasındaki partinin uzun eli bir insanlık komedisi halinde yer alır eserde. (A. Soljenitsin, «Kanser Koğuşu», Kitaş Yayınları, İstanbul, 1970.)
  • Bir yazar düşünün ki çocukluğunun geçtiği sokaklarda, köşe başlarında hatta evlerden birinde sizin de çocukluğunuz dolaşmış olsun. Tarık Tufan benim için tam olarak bu anlamı taşıyan biri. Bu nedenle tanıyıp okumaya başladığım günden beri kaleminden, anlattıklarından oldukça etkileniyorum ve büyük ihtimalle okudukça daha da çok etkileneceğim.

    “Kekeme Çocuklar Korosu” okuduğum üçüncü Tarık Tufan kitabı ve bir sonrakini okuyana kadar da en çok etkilendiğim kitap olarak kalacak. Bu durum sadece yazara olan hayranlık ya da anlatılanların derinliğinden kaynaklanmıyor. Ben bu kitapta babamın çocuk işçiliğini, annemin bir odaya gelin gelip üç çocuk büyütmesini, amcalarımın konfeksiyon anılarını, ailemi, yakın çevremi, onların bana anlattıklarını, çocuk hafızamda kalanları, kaçak kılınan namazları ve üniversiteye perukla girdiğim zamanı buldum, hem de aynı mekanlar ile.

    Bir radyo sunucusunun kendi iç sesine ama aslında bizlerin vicdanlarına seslenişini işitiyoruz. Tarık Tufan benim sonradan öğrendiğim ve maalesef yetişemediğim radyoculuğu ile birer birer anlatıyor gerçekleri, görmezden geldiklerimizi, sıkıştırılmış ve bastırılmış hayatları.

    Çocuk işçilerin, taciz-tecavüze uğrayanların, dayak yiyenlerin, ezilmiş-bastırılmış koca bir kesimin, kendini arayanların, muğlakta kalanların, konfeksiyon işçilerinin kekeme seslerini duyuyoruz. Kitap bitince kesilmiyor sesler, devam ediyor. Kitabın kapağını kapatınca da duymaya devam ediyoruz. Sonuç olarak o kekeme sesler, aslında dünyada en gür çıkması gereken o bastırılmış sesler susmuyor. Tarık Tufan’ın da kitapta ifade ettiği gibi o sesler susmaz, fakat biz insanlar içimizdeki vicdanlarımızı kovmayı artık çok iyi biliyoruz.

    Hala duyulmaya devam eden o kekeme seslere dikkat kesilerek okumanız tavsiyesi ile…


    ---BU KISIM KİTAPTAN BAĞIMSIZ YAZAR İLE İLGİLİDİR---

    Ben Tarık Tufan'ı ilk defa kardeşimin ısrarı ile gittiğim bir söyleşisinde dinledim. Söyleşide Tarık Tufan’la beraber bir yazar daha vardı, o da aynı şekilde daha önceden takip etmediğim ama ismen tanıdığım biriydi. İkisi için “aynı camia”dan denilebilir. Fakat benim gözümde –bahsi geçen söyleşiden beri- Tarık Tufan yani Tarık abi kendi camiasına ya da artık nasıl etiketleniyorsa o kısma birkaç beden büyük gelir. Aslında düşünceleri ile etiketlerin hepsini yırtıyor da diyebilirim.

    Söyleşiye katılım orta yoğunlukta olunca, soru-cevap olarak sohbet havasında konuşmaya başladı ikisi de. Hem soruları yanıtlıyorlar hem de kendi hayatlarından, okul dönemi, ilk yazarlık gibi anılar anlatıyorlar. Derken konu benim normalde konuşmasını sevdiğim ama edebi bir ortamda uzak durulması gerektiğine inandığım “siyaset” konusuna geldi. Elbette her yazarın bir siyasi duruşu olur ki olmalıdır da, apolitik bir yazar düşünemiyorum. Fakat bu tür toplantılarda katılımın geneline hitaben apolitik olunması taraftarıyım.

    Konu ikinci konuk yazar çevresinde olunca konuşmayı o ele aldı. Düzeyli giden konu birden siyasi güzellemeye dönünce ortam biraz önceki hafif mizah kokan anılardan yavaş yavaş çıkmaya başladı. Konuşma öyle bir yolda ilerlemeye başladı ki, salonda konuşan yazarla aynı düşüncede olduğunu belli eden insanlar bile sonu nereye bağlanacak acaba merakı içerisindeydi. Bu süre zarfında Tarık Tufan salonu izledi, masadaki notlarına baktı, bir ara yanındaki arkadaşına döndü – bence kesinlikle “Abartmadın mı?” bakışı attı ama neyse.

    Sonunda konuşan yazar konuyu bir yere bağladı. Tam konuşma bitti, konu değişti sanıyorken “Tarık abi, sen ne düşünüyorsun?” demez mi? Ben o anda ikinci bir siyasi güzellemeye kendimi hazırlarken Tarık abi sadece bir cümle söyledi: “Ben bu konuda sana katılmıyorum.” Ve konuyu orada noktalayıp konuklarla sohbete devam etti.

    Elbette anlatacağı bir düşüncesi, görüşü mutlaka vardı. Böyle olduğunu kitaplarını okudukça daha iyi anlıyorum. Fakat o ortamda konuyu kapatarak salondakileri rahatlatmasını bugün hala örnek bir davranış olarak görüyorum. Kendisinin kitaplarını okumama biraz da bu olay sebep olmuştur.

    Bu anı belki birinin Tarık Tufan okumasına vesile olur…
  • 7 aralık 1942 2. dünya savaşı başlamış dünya kan gölü. Hitler her yeri kasıp kavuruyorlar mussoliniyle beraber. Amerikadan amerikanın sesi radyosu yayın yapıyor. Ülkemize Türkçe yayın yapıyor ve çok ünlü bir sinema oyuncusunu Hollywood yıldızını konuk ediyorlar Türkçe amerikadan. Biz radyomuzun başında dinliyoruz. O ünlü oyuncunun konuk olacağı haftalar önce duyrulmuş. 7 aralık 1942 bütün Türkiye radyo dinledi o gün çok ünlü bir oyuncu. Bir kadın spiker diyor ki sizi Türkiye de dinleyen sevdiklerinize bir mesajınız var mı. Var diyor çok ünlü bir oyuncu herkes kulak veriyor radyoya; Onlara bir Nasrettin Hoca fıkrası anlatmak istiyorum. Biz adama hayran o Nasrettin Hocayı biliyor. Başlıyor anlatmaya tabi hemen çevriliyor Türkçeye Hocanın bir gün kapısı çalınır hoca kapıyı açar komşusu, komşusu der ki hoca eşşeğini ödünç alabilirmiyim hocanın vermeye niyeti yok eşşeğim burda değil der. Peki der tam gidecekken adam eşşek ahırda anırır. Komşu döner hoca hoca utanmıyor musun şu koca sakalınla yalan söylemeye. Nasrettin Hoca şunu söyler be adam bana mı inanacaksın yoksa eşşeğin anırmasına mı. Bunu anlatır taa Amerikadan canlı yayın Türkiye ve şunu söyler o çok ünlü sinema oyuncusu der ki; İnsanlar artık bir karara varsınlar eşşeklerin anırmalarını mı dinleyecek yoksa insanların sözünü mü. Dünya kasıp kavrulurken her yer kan gölüne dönmüşken o çok sevdiğimiz sinema oyuncusu bize Nasrettin Hoca fıkrasını anlatıyor. Ve ertesi gün o yılların vatan gazetesi o ünlü sinema oyuncusunun fotoğrafınıda basarak radyoda ki konuşma metnini tam sayfa yayınlıyor. O fotoğrafıda o ünlü sinema oyuncusunun Hitlerle dalga geçtiği bir filminde bir kareden seçiyor.

    Charlie Chaplin... Şarlo...

    Charlie Chaplin bize hayatında bir kere seslendi onda da Nasrettin Hocayı anlattı. Şarlo bizim mizah geleneğimizin o güzel kahramanı Nasrettin Hocayı biliyordu. Charlie Chaplin Nasrettin Hocaya gülüyordu. Bugün sizler neye gülüyorsunuz bakarsınız bütün mizah anlayışına o zaman bu insanları daha çok seversiniz.

    Şunu da söyleyim bu metinden dolayı Vatan gazetisi 2 ay kapatıldı. Çünkü hitlerin adamı Von Papen Ankara da baskı yaptı. Hitlerle alay edildi kapatın diye. Bunun da anlamı şu tarihte Nasrettin Hoca ve Charlie Chaplin bir kez bir araya geldi onda da bir gazeteyi 2 aylığına kapattılar...
  • Yaşınız 30larda veya 30a yakınsa, 90lı yılları özlüyor ve o günlerle ilgili konuşmaktan, hatıraları anmaktan zevk alıyorsanız tam size göre bir kitap: Kime Çektim Ben Bilmem Ki...

    Türk halkının genel özelliklerini, orta sınıf vatandaşı çok iyi çözümleyen ve mizah unsurlarıyla birlikte bize tekrar sunan, çoğumuzun radyo programları sayesinde tanıdığı Zeki Kayahan Coşkun; bu kez ağırlıkla çocukluk anılarından bahsediyor biz okurlarına. Önceki kitaplarında annelerimizin özlü sözlerini, geleneksel adetlerimizin komik tarafını, tipik Türk halkını anlatmıştı bize. Bu kez bizi geçmişe, özellikle 90lı yıllara götürüyor "Zekirdek".

    Kitabın hoşuma gitmeyen 1. yanı; anı ve hikayelerin büyük bölümü çocukluk anısıyken, araya radyoculuk anıları da serpiştirilmiş. Bu da kitabın konu bütünlüğünü veya formatını bozmuş bence. Keşke tüm öyküler çocukluk anılarından oluşsaymış...

    Bu kitabın, ve Zeki Kayahan Coşkun'un diğer kitaplarında da genelde olan, beğenmediğim 2. yanı ise hikaye bitişlerinde oldukça fazla sayfa boşluğunun olması. Kitap 150 sayfa ise okuduğunuz sayfa en fazla 100 oluyor. Kitabın sayfa sayısı arttırılmak için mi, ticari amaçlı mı yapılmış bilmiyorum. "Ticari amaçlı mı acaba" sorusunu da bir kitaba veya filme yönelttiğimde ister istemez o eserden soğumaya başlıyorum. Kitap 60 sayfa olsun, bizim olsun, samimî olsun yeter ki. Yazarın samimiyeti bu kitapta da var halbuki. Bu samimiyet teknik açıdan da süslenirse daha hoş olacak, diye düşünüyorum.

    Kitabın samimiyeti kendimizden anılar, hikayeler bulmamızdan ve Zeki'nin mizahi uslubundan kaynaklanıyor tabi ki. Kitapta geçen bayram kutlama hikayesi, bire bir kendi yaşadığım bir anı olduğu için ister istemez hoşuma gitti ve gülümsetti. Sabahın körü geçtikten sonra yani saat10 gibi tanımadığım komşularla bayramlaşmaya çıkmıştım. Bayram sabahı saat 10'da hiçkimsenin uyumaması lazımdı benim çocuk aklıma göre. O yüzden uzun uzun bastım zile; ama ne açan var ne duyan. Kimse yok diye aşağı inerken atletli, biyıklı ve sinirli bir amca açtı kapıyı. "Ne var lan" diye bağırdı haliyle, haklı adam. "Bayramınız kutlu olsun" diyebildim en kısık sesimden. Buraya kadar hikayemiz neredeyse aynı ZKC ile. Benim amca biraz insaflı çıktı, "heee iyi o zaman" dedi ve pijamasının cebinden mi, fortmantodan mı, vestiyerden mi, komidinden mi hatırlayamadığım bir yerden çıkardığı 3 tane 10 kuruşu verdi bana. Bu on kuruş günümüzdekiyle aynı değerde olacakmış ki bir sakız bile alamayacağımı keskin matematiğimle hemen hesapladım. Sinirli amca kapıyı kapattıktan sonra kapının eşiğine geri bıraktım paraları. Buradan o amcaya selam olsun, kesin okuyordur şu an çünkü. Aha da rezil ettim seni amca, daha da yapmazsın artık böyle şeyler, bak önümüz yine bayram:)

    Sonuç olarak kitap eminim ki size de birçok anınızı hatırlatacaktır. Kafa dağıtmayı sağlayan, yer yer gülümseten, kısa sürede okuyacağınız eseri tavsiye ediyor, eğlenceli okumalar diliyorum...
  • Merhaba arkadaşlar :) Aziz Nesin'in hayatının belki de yarısının bu eserle uğraşmakla geçtiği için önce nasıl yazıldığından bahsedeceğim. Yaşar Ne Yaşar Ne Yaşamaz ilk başta 12 bölümlük radyo oyunu olarak yazıldı. Radyoda büyük başarı yakaladı. Bütün Türkiye radyolarını gezdi.Çok beğenildiği için tiyatro metni olarak istendi. O da yazıldı. 1300'den fazla oynadı. Yaşar Yaşamaz'ın başına gelenler o kadar ilgi çekti ki sonunda filmciler gelmeye başladı böylece senaryosu da yazıldı. Bir haftalık gazetede çizgi roman olarak yayınlandı. Daha sonra televizyon oyunu olarak da yayınlandı. Her şey bitti derken okurlar bu eserin romanını aramaya başladı. Böyle bir roman yoktu tabi. Aziz Nesin belki de bıkmıştı artık. Ama kararını verdi ve bu romanı yazdı.

    Kitabın öyküsü hapishanede geçiyor aslında. Bizim Yaşar'a soruyorlar ne oldu sana diye. O da başlıyor anlatmaya :) Her gece biraz biraz anlatıyor. Başına gelenler öyle olaylar ki inanması gerçekten güç. Bizim Yaşar kayıtlarda şehit olarak geçtiği için nüfus cüzdanı alamıyor bir türlü. Nüfus cüzdanı olmayınca da başına gelmedik kalmıyor. Hikayeler anlatılırken Aziz Nesin hem Türkiye'nin bürokrasi olaylarını eleştiriyor hem de bir yandan okuyucuya ders veriyor. Mizah tam yerinde. Okurken hiç sıkılmıyorsunuz. Kitaba 10 üzerinden 10 veriyorum. Herkese tavsiye ederim.

    Devamı için buyrun.

    http://kitaplarbenimhayatim.blogspot.com.tr/...amaz-aziz-nesin.html