• Selamlar. Bugün itibariyle sigarayı bırakmış olmamın 3. sene-i devriyesine geldim. Üniversiteye başladığım hafta ilk paketi alıp, 5 sene sık sık içtiğim ve hatta son senelerde parasızlıktan 'kaçak' içip, bu da 'kesmediği' için günde 2 paket içmeye başladığım sigaraya 3 senedir elimi sürmedim.

    1 kitap ve 15 gün kullandığım bir ilacın yardımı sayesinde temelli bırakmıştım.
    Kitap: Sigarayı Bırakmanın Kolay Yolu
    İncelemem: #4596592
    İlaç: Devlet hastanelerinin sigarayı bırakma merkezlerinde verilen Champix isimli ilaç

    Son zamanlarımda zaten sigaradan bıktığımı hatırlıyorum. Kitap irademi kuvvetlendirdi. İlaç da başlangıçta gelen bir kaç krizi kolaylıkla atlatmamı sağladı. İlacın artısı, kesinlikle nikotin içermemesi. İlaçtan her bir hap aldığınızda üst üste 5-6 sigara içmiş gibi oluyorsunuz.

    3 senenin ilk 1-2 ayı dışında herhangi bir şekilde ne canım istedi, ne kriz geldi. Yalnız kitaptan da anladığım ve tecrübe edindiğim kadarıyla tekrar başlamak çok basit. Bir dal yakarak direkt hiç ara vermemiş gibi tekrar başlayabiliyorsunuz. O yüzden bir süre ciddi anlamda bıraktından sonra, kesinlikle hiçbir şekilde elinizi sürmeyin. Kitapta da mealen beynin şöyle bir yanılsamaya girdiği anlatılmıştı: "Bir kaç aydan sonra kişi sigara kokusundan tiksinir hale gelir. Ben bu mereti bunca zaman nasıl içmişim der. Sonra karşısına bir sigara çıkınca, örneğin bir arkadaş ortamında, bu kadar tiksinç bir şeye bu tecrübeyle hayatta bir daha alışmam deyip, alışma korkusu yaşamadan bir fırt çeker. İşte o ilk fırtta, her şeyi mahveder. Her şey başa döner.“

    1 sene gibi geçtikten sonra, canım sıkıldığında ya da özgüvenim eksildiğinde ‘sigarayı bıraktım lan ben’ diye düşünüp mutlu oluyordum. Öyleki kabus gibi bazen rüyamda sigara içtiğimi görüyordum. Sabahları lütfen rüya olsun, sigaraya başlamış olmayayım diye uyanıyordum. :) Sigarayı gerçek anlamda bırakmadan, sigaranın hayat kalitenizi ne kadar düşürdüğünü gerçekten anlayamazsınız. Üniversitedeki öğrenci evi odamın tavanı dumandan siyahlaşmıştı. Düşünün, elbiselerinizi yıkayıp bavulunuzu alıp memlekete ailenin yanına gidiyorsunuz. Anneniz elbisenize sinen sigara kokusundan dolayı tekrar yıkıyor aynı elbiseleri.

    Son olarak, ‘sigarasız yemek mi?’, ‘sigarasız film mi?’, ‘sigara içmeyenler nasıl mutlu oluyor abi?’ gibi sorular sorduğunuz biliyorum. :) Şahsen ben kül tabağını masaya koymadan, kod yazamıyordum. Kitapta en beğendiğim kısım sigara-mutluluk-konstantre meselesini anlattığı kısımdı: ‘Normal bir insanın mutluluk derecesi %70 olsun. Bu insan sigaraya bağımlı olduğunda, bir süre sonra canı nikotin çekmeye başlar. Örneğin 20-30 dakikada bir canı nikotin çeker. Bu aradaki süreler gittikçe kısalmaya başlar. Hatta uzun süredir içenler bilir, bazen sigarayı içerken, bir sonraki sigaranızı düşünmeye başlarsınız. :) Dolayısıyla sigara bağımlısı bir insanın mutluluk derecesi %70’ten, %40-%50’lere kadar düşer. Sonra her sigara içip, nikotin ihtiyacını karşıladığında, bir rahatlama hisseder. Mutluluk seviyesi %60-%65’lere kadar çıkar.’ Kısacası, evet bu doğru bir şey. Sigara içince daha iyi ders çalışılıyor. Daha iyi konsantre olunuyor. Daha mutlu olunuyor. Fakat bunun nedeni, sigaraya bağımlı olmanız. Sigara içmeyen bir insanın böyle bir bağımlığı olmadığından dolayı, o zaten konsantre. Zaten normal mutluluk seviyesinde. Yani, evet büyük sırrı açıklıyorum, sigarayı tamamen bıraktığınızda daha konsantre ve daha mutlu olacaksınız. Filmlerden, yemeklerden daha çok zevk alacaksınız. Bunu garanti ediyorum.

    Herkese sağlıklı günler, iyi okumalar dilerim.
  • Ağlamak en büyük rahatlama biçimiydi ama ben hiç kendi kendime acıyıpta ağlamayı beceremedim.
  • İyi dinlemeler..
    https://youtu.be/bmgwVuXeyZs


    Yorgunsun. Hissettiğin bu yorgunluğun ne kadarı fizikseldir bilemiyorsun; ama ayakların gövdeni taşıyacak güçten giderek yoksunlaşıyor. Ayakların ağırlaşıyor, ayakların bir ton ağırlığında sanki. Bazen kıpırdayamıyorsun bile. Sanki çok kötü bir haber almışsın ve olduğun yerde donakalmışsın. Ne bir adım ileri ne de bir adım geri.
    İnsan, bedenen ve ruhen aldığı en büyük tahribatı haraket halindeyken değil, durağanken yaşar. O yüzden akmalıdır insan, çağıldayıp gürül gürül akamıyorsa bile en azından damlamasını bilmelidir. Günden güne suyu buharlaşan, çoraklaşan ve sonunda verimsiz bir toprağa dönüşen insanların yaşadığı bir dünyada olduğunu düşün. Bu söylediklerim kötümserlik olarak algılanabilir ama insana dair konuşurken ve gerçeklerden bahsederken kötümser olmayı iyimser olmaya tercih ederim. Eğer üzüleceksem hemen üzülmeliyim, ağlayacaksam bu bir an önce olmalı. Ertelenmiş üzüntüler, hüzünler ve acılar tüm hayatını kaplar çünkü.
    ...
    Hayatın ağırlığı üstüne çökmüş. Önünü göremediğin gibi bazen geçmişine de yabancılaşıyorsun. İnsanın geçmişi hatırlaması mı daha zordur, yoksa geleceğe dair öngörüde bulunması mı?

    Geçmişte yaptığın hataların etkisi bile silinmeye başlıyor. Olumlu ya da olumsuz her ne varsa, hepsi buhar olup uçuyor. Elinden bir şey gelmiyor. Gözünün önünde her gün içinden bir şeylerin koptuğunu ve senden hızlıca uzaklaştığını hissediyorsun. Giderek azalıyorsun, azaldıkça hafifliyorsun ama bu bir rahatlama sağlamıyor. Sen hafiflettikçe seni daha kalın iplerle ve daha sert çeliklerle bağlıyorlar. Geçmişini alıyorlar, üzerindeki tozları sildiklerini ve bu halinle daha parlak ve yeni bir görüntüye kavuşacağını söylüyorlar. Hayatının tozlarını kimyasal temizliyicilerle siliyorlar. Önce suni bir temizlik ve ferahlık hissediyorsun. Zaman geçtikçe kendi kokunu özlüyorsun, kendine hasretin artıyor. Bir bebeğin yıkandıktan sonra üzerinden giden kokusu, masumiyetin kokusu, günahsızlığın kokusu, melek kokusu. Tekrar bebek gibi kokmasını nasıl da bekler annesi. Aynı onun gibi kendi öz kokunu bekliyorsun hasretle.
    ...
    Geçmiş bugünden daha çok hayatımızın içindedir. Bugüne dair söylenen sözlerin çoğu geçmiş için söylenmiştir. Aslında geçmiş hiçbir zaman geçmeyecek olandır, gelecek ise her zaman bir ihtimal olarak kalacak.
  • İnsan her acıya bir sorumlu bularak rahatlama yolunu seçmez mi zaten.
  • Hiç kimsenin evrenin genişliyor ya da büzüşüyor olabileceğini tahmin etmemiş olması, yürminci yüzyıl öncesindeki genel düşünce ikliminin ilginç bir yansımasıdır. Evrenin ya da geçmişte sonlu bir zaman içerisinde hemen hemen bugün gözlediğimiz biçimiyle yaratılmış olduğu genel kabul gördü. Bunun nedeni, kısmen insanların ezeli ve ebedi doğrulara inanma eğiliminde olması, kısmen de kendileri yaşlanıp ölecek olsalar bile evrenin sonsuz ve değişmez kalacağı düşüncesinde buldukları rahatlama hissi olabilir.
  • “Kişi kendi gerçekliğini yaratır, diyorsunuz,” dedi Veronika, “peki, gerçeklik nedir?”
    “Çoğunluk ne diyorsa odur. İlle de en iyisidir ya da en mantıklısıdır anlamına gelmez bu, toplumun bir bütün olarak isteklerini en yakından karşılayandır. Boynumdaki şu şeyi görüyor musun?”
    “Kravatınızı mı yani?”
    “Tastamam! Yanıtın, tamamıyla normal bir insanın vereceği mantıklı, uyumlu bir yanıt: kravat!.. Oysa deli olan biri boynumdaki bu şeyin saçma sapan, yararsız, renkli bir bez parçası olup çok karmaşık bir biçimde bağlandığını, ciğerlerime hava gitmesini ve kafamı çevirmemi zorlaştırdığını söyleyecektir. Yalan da değil, bir vantilatöre falan yaklaştığımda çok dikkatli davranıyorum, bir kaptırdım mı bu bez parçası yüzünden boğulabilirim.
    Bir deli, bana bu kravatın ne işe yaradığını soracak olsa, ister istemez hiçbir şey, demek zorundayım. Yalnızca süs olarak kullanıldığı bile söylenemez, çünkü günümüzde cesaretin, gücün, üstünlüğün simgesi haline geldi. Tek yararlı işlevi, eve gidip de çıkardığınızda duyduğunuz rahatlama; insan sanki bir şeyler kurtulmuş gibi oluyor, neden kurtulduğunu bilemiyor o başka.
    Peki, o rahatlama duygusu bu mereti takmamız için geçerli bir neden mi? Hayır. Gene de bir deliye ve bir normal insana bunun ne olduğunu sorsam, aklı başında olan “kravat” yanıtını verecektir. Kimin doğruyu söylediği değil, kimin doğru yanıtı verdiği önemli.”
  • dudaklarını inatla dudaklarıma bastırdı, ta ki dudaklarım bu baskı altında açılana kadar ve dillerimiz doyumsuz bir şekilde birbirine dolanana dek. Parmakları adeta mengene gibi bileklerimi sardı. kollarımı arkaya doğru bastırdı, baskın çıkmak istedi. Ve ben onun karşı konulmaz arzusuna yenik düştüm. Beni kucağına alarak yatağa taşıdı. beni yatağa attı ve kabaca bacaklarımı ayırdı. Hiçbir kelime etmeden eziyet ederek içime girdi. Korkmuş bir vaziyette nefes almaya çalıştım, aleti ferç dudaklarımın arasından içeriye iterek girerken vahşice ve herhangi bir hassasiyet olmadan. ona sıkıca sarıldım tırnaklarımı etine geçirdim ve beni almasına izin verdim.kalçaları vahşi bir hızla hareket ediyordu, hiç yorulmadan aletini içime soktu, ara vermeden, tekrar tekrar.
    bir eliyle yataktan destek alırken, diğer eliyle ensemi yakaladı ve beni yüzüne bakmam için zorladı.
    "Sen bana aitsin, dedi ve ensemi daha da sıkı tuttu. "Sadece bana. Beni anladın mı?"
    Vuruşlarının gücü ve sarf ettiği kelimelerin tesiri beni suskun hale getirdi. Fakat ben olumlu anlamda başımı salladım ve bu arada tek bir gözyaşı yanağımdan aşağı süzüldü. Ben ona aittim. Bunu biliyordum. benim sahibimdi. Gözyaşım tuhaf karışımın ifadesiydi, sevincin, korkunun ve beni dolduran çaresizliğin... gözlerindeki ateş alevlenmeye başladı, vahşi ve kaba hareketlerle bedenime ve ruhuma acı çektirirken.
    "Canını acıtıyorum senin," dedi kaba bir şekilde. "Aynen istemiş olduğun gibi, Durayım mı?"
    Bir "hayır" dudaklarımdan çıkıverdi, kafam evet diyemeden önce. Buna takiben sesli bir inilti geldi yeniden içime deler gibi girerken.
    kurtuluş bekleme hissinden çok uzakta. Onun o güçlü vuruşlarından dolayı yarığım ağrıyordu,dudaklarını göğsüme dayadı ve göğüs ucumun etrafında daireler çizmeye başladı. Sonra ansızın dişlerinin arasına alarak çekiştirdi ve önceden uyarmadan ısırdı. Çığlık attım. Göğsümü hamur gibi yoğurdu ki hassas dokuların içerisindeki kan uğuldamaya başlayana kadar. Ardından yine ısırdı ve narin göğüs uçlarımı dişlerinin arasında sağa sola kaydırdı. İçimde bir yerlerde bir şeyler değişmişti, yerini buldu . O andaki acı esrime dönüştü. içime girdikçe sadece yanma, dilimin üzerinde tat ve dişlerinin göğsümde oluşunu hissettim.. hareketlerini yavaşlattı, buna rağmen zonklayan klitorisime sürtünmeye devam ediyordu, ardından kollarına aldı beni, kendisine çekerek şişmiş olan göğüslerimi yumuşak öpücüklere boğdu. yana yuvarlandı, bedenlerimizin birbirinden ayrılmaması için bir hayli dikkat ederek ve ardından yavaş, kaygan vuruşlarla içimde hareket etmeye başladı.
    beni öptü. Öpücüğü sıcak ve derindi, öpücüğü oldukça uzun bir süre sürdürdü, ta ki dudaklarımdan sessiz bir inilti gelene kadar. sadece yavaş, zevkli bir öpüşme hırpalanmış vücudumun erimesine sebep olan. Yine de, garip bir canlılık hissettim. Eziyet ve tatmin olmak düşüncesi, tenimin diken diken olmasına neden oldu; duygularım beni yenmekle tehdit ediyordu. Elimi göğsüne dayadım, hemen sakin ve düzenli bir şekilde çarpan kalbinin üzerine, onun hayvani ihtiyaçları nihayet bulunca. Kalplerimiz aynı ritimde atana kadar bekledim. kalçalarını hareket ettirdi. O, hâlâ içimdeydi, Bedenimdeki sancı çok dan azalmıştı ve rahatlama hissine dönüşmüştü. Titreyen parmaklarla, tişörtünün ucuna indim. Elimi kumaşın altına götürünce ve parmak uçlarıyla onun sıkı karın kaslarının üzerinde dolaşırken Alexander gözlerimin içine baktı. Onun nasıl gerildiğini fark ettim.
    Alexander'ın gırtlağından kaba bir inleme çıktı fakat geri çekilme teşebbüsünde bulunmadı ve durdurmak için komut vermedi. Elimi itinayla karnının üstüne koydum,Elimi yukarıya doğru götürmeye devam ettim, kaburgalarından doğru ve yara izlerini hissettim, onun bu muhteşem vücudunun şeklini bozan yara izlerini... Bir an duraksadım, avucumun altındaki düğümlü cildi algıladım fakat bedeni ürpertiyle sarsılırken parmaklarımı çekmedim üzerinden. Çok yavaş bir şekilde kalçalarımla daireler çizmeye başladım, büyüyen bir cesurlukla şimdiye kadar benden gizlemiş olduğu o yeri araştırırken. nefesi hızlandı ve başını göğsüme sakladı, öyle ki elimi daha fazla hareket ettiremedim. Aynı zamanda kaba etimi sıkıca tuttu ve ben bu arada kendimi gitgide ona doğru kıvrılıyordum, ta ki şehveti utancına galip geldiğinde ve o, içimde hareket etmeye başlayana kadar. Ben, yaralı ve tamamen bitkin bir haldeydim fakat içimde resmen patlaması ve beni tohumu ile tamamen doldurmuş olması hissi, olağanüstüydü ve beni benden alıp götürdü