• 6. sınıf öğrencilerime "iyilik" konusunu anlatmak için hazırladığım sunumda, bir kısa film izletmiş ve sonrasında da "Mutluluğa tanık olmak için iyiliğe yanık olmak şarttır." gibi bir cümleye yer vermiştim biraz da şiirsel bir üslupla. İşte yaşadığım ve şimdi yazacağım olay tam olarak bu cümleyle alakalı.

    Görev yaptığım ortaokuldan, kendi okuluma geçip, fakülte kütüphanesinde birkaç saat ders çalıştıktan sonra otobüsle evime dönüyorum. Otobüsün arka bölümünde karşılıklı ikişer kişilik koltukların olduğu bölümde cam kenarında oturuyorum. Kulağımda kulaklık, elimde ise ertesi gün gireceğim sınavın ders notları.. Kardeşimle yaşıt olabileceklerini tahmin ettiğim üç liseli kız öğrenci gelip oturuyor diğer üç boş koltuğa. Kim olduklarının pek önemi de yok doğrusu. Bir müddet sonra birlikte iniyorlar otobüsten. İçlerinden birinin koltuğun kenarına düşürdüğü cep telefonunu fark ediyorum. Otobüs de sonraki durağı geçmiş, ikinci durağa yaklaşıyor. Hemen düğmeye basıp telefonu alarak apar topar iniyorum ben de otobüsten, çantam yarı açık, elimde iki telefon ve ders notlarıyla. O telefonu teslim edeyim derken kendi telefonumu düşüyorum bir de. [ Neyse ki hala sağlam:) ] İki durak geriye yürüyorum ve bir taraftan da "İnşallah bi yerlere gitmemişlerdir de kolayca bulup, teslim ederim" diyorum kendi kendime. 5 dakika, ya geçmiş ya geçmemiştir ki o durağa ulaşıyorum. Bir taraftan telefonu otobüste düşürdüklerini fark etmişler, telaşla ne yapacaklarını konuşuyorlar, aynı zamanda da sonraki otobüs durağa gelmiş ve o otobüse binmek üzereler.

    Yetişip telefonu uzatıyorum "az önce indikleri otobüste unuttuklarını" söyleyerek. Birisi "bu telefonu bize vermek için mi otobüsten inip, buraya kadar yürüdünüz?" diye soruyor şaşkınlık ve mutlulukla karışık bir ses tonuyla. Telaşlı ve sıkıntılı halleri yerini rahatlamaya bırakıyor ve mutlulukları yüzlerinden okunuyor. Belki telefonu bulmak için saatler sürecek bir koşuşturmadan, belki de telefona bir daha ulaşamama düşüncesinin meydana getirdiği sıkıntı verici düşüncelerden kurtulmanın verdiği bir rahatlama.. O neşeyle teşekkür ediyorlar hemen ve içten gelen bir dua: " Allah razı olsun ".

    Değeri hiçbir şeyle ölçülemez anlamlı bir anı yaşamanın verdiği huzur dolduruyor içimi. Yazımın başında ifade ettiğim şeyin tam olarak içinde olduğumu hissediyorum: "Mutluluğa tanık olmak". Geçmiş olsun dileklerimi sunup, güzel temennileri için teşekkür ediyorum, 10 dakika sonra gelen diğer otobüse binip tekrar yoluma devam ediyorum...

    Bu yazıyı okuyanların "gösteriş vs." için böyle bir yazı yazdığım şeklinde kötü bir düşünce taşımayacakları ve iyi niyetle dikkat çekmek istediğim noktalara odaklanacaklarını umut ediyorum. Bu olayı yaşayan siz olsaydınız da aynı şekilde davranacağınıza eminim..

    Ama şöyle düşünmekten kendimi alamadım sonra. Birbirimizi görmezden gelmeye ne kadar alışmışız. Varlığımızı hisseden, bir ses veren insanlarla karşılaşmak ne kadar şaşırtır olmuş bizi. Tamamen karamsar bir tablo çizmek istemiyorum. Tüm eksikliklik ve kusurlarımıza rağmen neyse ki az çok bu bilince sahip insanlarız (okuyan, düşünen, bilinçli olan kitap dostları böyledir diye umut ediyorum)

    Gönül ister ki bu farkındalıkla yaşasak her zaman. Ötekini görmezden gelip yok saymaktan vazgeçsek. Görsek, bir ses versek.. Yürürken yolda karşılaştığımız temizlik görevlisini, marketteki kasiyeri, duraktaki yaşlı teyzeyi amcayı, bindiğimiz otobüsün şoförünü, o otobüse binmeye çalışan engelli kardeşimizi, yolumuzun üzerindeki çocukları, akşam eve dönerken karşılaştığımız komşumuzu ve sizin aklınıza gelen benim yazamadığım onlarca insanı... Bir görebilsek. O zaman ne kadar da çok şey değişecek aslında hayatta, ya da en azından kendi hayatımızda ve dünyasına dokunduğumuz insanların hayatında..

    Bilmem siz ne düşünürsünüz vurdumduymazlıklarımız hakkında. Son olarak okuyup değerli zamanınızı ayırdığınız için teşekkür ediyorum. Mutlu günler...
  • Cumartesi ürkütücü, pazar korkunçtur; pazartesi rahatlama getirir. Durum böyle değilmiş gibi yapmak kötü niyetlilikten ve budalalıktan başka bir şey değildi.
  • Ebeveynlik hakkında başladığım okumalarımda ilk kitaptır. Bugüne kadar bizlerin büyütülme şekillerinin, anadan-atadan duyma bazı bilgilerin ne kadar da sorunlu olduğunu anlatıyor. Ebeveynliği doğal, yani içten geldiği gibi tanımlıyor. Bir anneye sürekli söylenen onu yapma, bunu yaparsan çocuk şımarır gibi söylemlerin aslında ne kadar yanlış olduğunu ve yeni doğmuş bir bebekte ileriye dönük yaratacağı travmaları anlatıyor. Doğal ebeveynliği 7 maddede açıklıyor.
    1. Bebekle doğumda bağlanmak: bir komplikasyon olmadığı süre normal doğumla bebeğine kavuşan bir annenin yaşayacağı/yaşaması beklenen temel süreçler.
    2. Emzirmek: anne ve bebek arasındaki en temel hissiyat ve ihtiyaç olan emzirmenin kalıplara sokulmadan, belirli bir takvime bağlı kalmadan bebeğin ihtiyaçları doğrultusunda ve sıklıkta gerçekleştirilmesi.
    3. Bebeği askıyla taşımak: Tıpkı maymunlarda olduğu gibi bebekler "sling" denilen kumaşlarla anne tenine temas haline taşınmasının çocukta yaratacağı güven duygusunun altının çizilmesi.
    4. Bebeğe yakın uyumak: bebeğinizle aynı yatakta uyumanın sürekli söylenilen şımartma fikrinin aksine bebekte yarattığı rahatlama ve güvenli bağlanma duygusu.
    5. Bebeğin ağlamasını dikkate almak: son dönemde pek popüler hale gelen bebek eğitimi/uyku eğitimi konusundaki yanlışlar ve bebeğe yetişkin muamelesi yaparak eğitim vermeye çalışmanın yanlışlıkları.
    6. Denge ve sınırları: Tüm doğal ebeveynlik süreçlerinde anne ve babanın kurması denge ve sınırlar nelerdir.
    7. Bebek eğiticilerine dikkat: Size sürekli nasıl iyi bir anne baba olacağınızı söyleyen, yaptıklarınızı eleştiren kişilere karşı nasıl dikkatli olmanız hakkındaki bölüm.
  • Oysa ki ölüm nasıl da tarifsiz bir rahatlama getirirdi! Buna rağmen bu keskin, parlak baltanın biraz daha alçaldığında göğsümü yarıp geçeceğini düşünmek sinirlerimi geriyor, beni tir tir titretiyordu.
  • Bir topluluk zirve noktasına ulaştığında (nüfusun toplanmasına sebebiyet veren ekonomik avantajların sınırlarına vardığında)
    ya istikrar kazanmalı,
    ya yeniden dönüşmeli
    ya da dağılmalıdır.

    "Zirve noktasına ulaşmış ve hiçbir rahatlama tecrübesi geçirmemiş bir topluluk, büyük ihtimalle bir durgunluk haline girecektir."*
    Max Weber
    Sayfa 32 - Yarın Yayınları, Kitabın Orjinal Adı;''The City'', *Robert E. Park, Ernest W. Burgess ve Roderick D. McKenzie'nin The City (Şehir) adlı kitabından alıntılanmıştır.
  • Kravatımı çekiştirerek işe gidiyorum. Telefon çalıyor. Montumun cebinden çıkarıyorum telefonu. Arayan Yasemin. “Aşkım günaydın. Kahvaltını yapmadın diye umuyorum. Çünkü sözleştik dünden. Amerikan Çöreği aldım. Günün ilk filtre kahvesini de Starbucks’da içeriz,” diyor. Sözleştiğimizi hiç hatırlamıyorum ama “Olur Yasemin,” diyorum. Arabama biniyorum. Doğruca Yasemin’le buluşmaya gidiyorum.

    Arabamı uygun bir yere park edip doğruca Yasemin’in yanına gidiyorum. Filtre kahvelerimizi alıyoruz. Amerikan çöreklerini kutudan çıkarıyor Yasemin. “Bunlar olmadan asla güne başlayamıyorum aşkım,” diyor. “Yaseminciğim iyisin hoşsun da be güzelim hani biz Tokat’tan geldik buraya. Tokat yani. Yerleştik. Düzen kurduk. Doğamıza aykırı böyle şeyler. Ne ara yitirdik biz böyle yerelliğimizi,” demek geçiyor ama diyemiyorum. “Öyledir,” diyorum. “Ben de güne Starbucks’ın filtre kahvesini içmeden başlayamıyorum.”

    Yasemin durduk yere, “Bizi çekemiyorlar aşkım hiç. Gözleri var üzerimizde. Başarılarımızı kıskanıyorlar,” diyor.

    “Politik bir aktör müyüz biz bebeğim, ne kıskanılması yahu. Kimiz biz. Koca evrenin içinde bir toz zerresiyiz. Millet işini, gücünü bırakıp bir de bizi mi düşünecek tüm gün.” demek geçiyor ama yine diyemiyorum. “Haklısın, hep bizi kıskanıyorlar hep. Gözleri çıksın onların gözleri,” diyorum.

    Yasemin tabletini çıkarıyor çantasından. milyon kez gösterdiği düğün, nişan, gelinlik, dış çekim konseptlerini gösteriyor. Kaydetmiş hepsini teker teker telefonuna. Garry Kasparov’un kararlı yüz ifadesini takınmış Yasemin’in gösterdiklerine birer birer bakıyorum. “ O sanki biraz eksik kalmamış mı? Şunu şunla bir kombinlesek sanki daha güzel durabilirdi,” diyerek yorumluyordum büyük bir ciddiyetle. “Hafızam da çok doldu, bir hafıza kartı ekletsem fena olmayacak. Bunları da hem yedeklemiş olurum,” diyor. “Yapalım,” diyorum. “Bunlar önemli. Gelecek nesile miras bırakmamız gerek diyorum. Nesil bilmezse bunu maazallah dünyanın dengesi yerinden oynar. Ne hesap veririz sonra.”

    Arabaya biniyoruz. Yasemin’i işine bırakıyorum. İş yerime geliyorum. Herkes yine büyük bir ciddiyetle bir oradan bir buraya koşturuyor: Emel hanım, dün gelen raporları Hikmet beye ulaştırdınız mı? Cemil bey, kapak hesaplarını sisteme giriş yaptınız mı? Hesap dökümlerine bakmamız lazım Nazmi bey. Sergen bey yarın onları cariye kaydederiz…

    “Kerem bey hoş geldiniz,” diyor sekreterim. Bugün çok önemli bir toplantınız var. Ajandanızda kayıtlıydı. Şimdi geldiler. Onları toplantı salonumuza aldım. İçerde sizi beklemekteler. Her zaman olduğu gibi çayınızı tek şeker mi alırdınız? Onaylar bir şekilde kafamı sallayıp toplantı salonuna giriyorum. Herkes yerli yerine oturmuş. Kürsüye geçiyorum. Epeydir işini almak için uğraştığımız firmayla ilgili uzun süredir hazırlamış olduğum raporlara sunuma başlamadan önce göz atıyorum. Öyle güzel yalanlar söylüyorum ki işi alabilmek için ben bile şaşıyorum: Sektörel gelişim, vizyon, büyüme, yatırım, birikim, kalkınma vs… birtakım iktisadi terimleri birbiri ardına sıralıyorum. İşi alıyoruz. Patronum mutlu, çevremdeki iş arkadaşlarım mutlu ama ben değilim. Sırayla tebrikleri kabul ediyorum.

    Kafamın içi allak bullak. Bu kaçıncı döngüydü bilmiyorum yaşadığım. Elimi, yüzümü yıkamak için izin istiyorum. Lavoboya gidiyorum. Aynaya bakıyorum. Aynada gördüğüm kişiyle tanıdığım kişinin aynı olmadığını fark ediyorum. Doğruca tekrardan salona dönüyorum. İşi aldığımız firmanın yöneticilerine sunmuş olduğum raporu olduğu gibi ellerinden çekip alıyorum. Yırtıp atıyorum. Herkes şaşırıyor. Bir ben şaşırmıyorum. Bu büyük bir yalan ve ben artık yokum,” diyerek terk ediyorum iş yerini.

    Dışarı çıkıyorum. Derin bir nefes alıyorum. Arabaya atlayıp doğruca eve gidiyorum. Telefonum yol boyunca çalıyor. Açmıyorum. Yasemin mesaj atıyor. Cevap vermiyorum. Arabanın camını yarıya kadar açıp telefonu fırlatıp atıyorum. Eve girer girmez doğruca yatak odama gidiyorum. Ben bile kendime o an inanamıyorum. Sanki bir güç beni tekrardan kendime döndürmüş gibiydi. Eşyalarımı topluyorum. Cüzdanımı çıkarıyorum. İçinden kredi kartlarını alıp teker teker kırıyorum. Evin içindeki eşyaları teker teker pencereden fırlatıp sokağa atıyorum. Bir rahatlama hissediyorum. Azalarak çoğalmak gibi bir rahatlama. Evin içi huzur doluyor. Kendimi ilk defa bu kadar tutsaklarından kurtulmuş gibi özgür hissediyorum.

    Doğruca bir oto galericiye gidip son model arabamı satmaya karar verdiğimi söylüyorum. Çok cüzi bir miktarı sorgusuz sualsiz kabulleniyorum. Ne kadar az eşya o kadar mutluluk mantığıyla elimdeki her şeyi paraya dönüştürüyorum. Tüm parayı cebime koyuyorum, tekrardan eve dönüyorum. Garajı açıp, dedemden miras kalan emektar 92 model Toros’u çıkarıyorum. Toros’a biniyorum. Torpido gözünü açıyorum. Birbirine karışmış kaseti bulduğum kalemle sararak teybe yerleştiriyorum. Müzik başlıyor.

    ..Şimdi benim adım n'olur n'olmaz. Bu işler artık bana inan ki koymaz. Birinde az muhabbet kiminde naz. Sende ne var bende biraz...

    Camı tamamen açıyorum. Dışarda püfür püfür bir rüzgar esiyor. Bir kolumu atmışım cama, elimde sigara. Diğer elim direksiyonda. Yolu izliyorum. Kendimi izliyorum. Yol götürüyor beni. Ben yola gidiyorum…

    Doğruca küçüklüğümün şehri Tokat’a gidiyorum. Her yer yeşillik. Mutluluk bu ya diyorum. Bizim eski evin hemen karşısında bulunan, çocukluk arkadaşımın işlettiği bakkalın önünde durduruyorum arabayı. Kornaya abanıyorum. Namık çıkıyor bakkaldan. “Hey yavrum hey, bizim üniversite sınavı birincisi Kerem’e bak. Altında Toros,” diyor. İniyorum, sıkı sıkı sarılıyoruz birbirimize.

    “N’oldu lan! Nereden esti buralara gelmek şimdi durduk yere,”diyor Namık. “Çok sıkıldım oğlum ya. Büyük şehir sonunda bana kafayı yedirtti. Dayanamadım. Her şeyi satıp geri döndüm, memlekete artık burada yaşayacağım,” diyorum. “İyi lan. Hadi git şöyle bir su dokün de gel. Çayı koyayım. Fırından birazdan yağlı da çıkar. Şahane peynirim var onu da çıkarırım sana. Mis gibi bir kahvaltı yaparız. Hadi çabuk çabuk,” diyor. “Namık lan” diyorum. Namık bana bakıyor. Gülümsüyorum. “İyi ki varsın lan!”


    Eve gidiyorum. Pencereleri açıyorum. Temiz bir havayla doluyor evin içi. Mahalleden beni görenler kendi aralarında konuşmaya başlıyor. Raziye’nin hayırsız oğlu Kerem gelmiş. Hani şu üniversite sınavında birinci olan oğlu. Ah garibim Raziyem nasıl da üzerine eğilirdi çocuklarının. Nasıl da uğraşır, didinirdi. Oyaları var ki oyaları ne güzel işlerdi. Rahmet istedi rahmet…

    Doğruca banyoya giriyorum. Bir güzel duş alıyorum. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyorum. Kahvaltı hazırlanmış. Çayları bardağa, yağlıları masaya koyuyor. Bir güzel yiyoruz. “Şahane peynir şahane,” diyorum.

    Yıllar önce bir daha dönmemek üzere terk ederek İstanbul’a gittiğim ama tekrardan döndüğüm memleketime gelişimin üzerinden tam iki hafta geçmişti. Ben mahalleye iyice uyum sağlamıştım. Sabah erken uyanıyor, yürüyüş yapıyor, duş alıyor. Sonra doğruca Namık’ın yanına gidiyordum. Tüm gün burada aylaklık yapıyordum. Öğlenleri "Algida" marka dondurma plaj şemsiyesinin altında tavla oynuyor ve at yarışı kuponu yapıyorduk Namık’la.

    Burada çok mutlu bir hayat sürmeye başlamıştım. Akşamları mahalledeki çocuklara matematik anlatıyordum. Gerçi anlamıyorlardı. Baktım anlamıyorlar kendi sıkıntılarımı anlatmıştım ben de. Ekonomiden bahsettim. Vizyon dedim. Gelişim dedim. Büyüme dedim. Baktım dinliyorlar beni. Yetmedi bir de son olarak Yasemin'den bahsettim. Hepsi de hak verdi. Özellikle de Namık’ın küçük oğlu Cenker. Elini omzuma atıp, “Haklıçın Kerem ağabey. Ekönemik geliçimimiç ektesadi büyümemiçe bağlı. Yaçemini de düçünme. O çana heç de uyuşumlu biri değelmiç” dedi.

    Namık doğruca eve yolladı Cenker’i. Eve yolladıktan sonra Namık, “Oğlum biz sana matematik anlat diyoruz. Sen gidiyorsun, kendi sorunlarını anlatıyorsun. Küçücük çocuk lan bunlar. Anlamaz öyle. Bizim Cenker geçen gelmiş, baba biçim çektörel büyümemiç için kurumçallaçmamıç lazım,” diyor. Sekiz yaşındaki çocuk büyüme, kalkınma, vizyon diyor lan! Girme oğlum şu çocukların akıllarına. Bulandırma akıllarını. Zaten akılları az bir de iyice sen karıştırma,” dedi. “Doğru söylemiş oğlum. Küçücük kaldın burada,” dedim. “Hastir lan oradan. Böyle daha iyi. Kurumsallaşıp da n’apacağız? Bak mis gibi yerellik. Sen kurumsallaştın da n’oldu. Bak döndün işte. Hani kurumsallık?” dedi.

    “Haklısın. Biz hiç kurumsallaşmayacaktık. Zaten n’olduysa ondan sonra oldu," dedim ve kalemi elime alıp, "Rüzgar Gibi Geçti"yi son ayakta kupona yazdım...
  • " Hayır, hiçbir hüzün yok ! " Tam tersine , az önce size tek başına ölmekle ilgili duygularımı anlatırken çok güçlü bir rahatlama hissi yaşadım. Ne söylediğim değil , söylemiş olmamdı önemli olan, sonunda biriyle , en sonunda biriyle duygularımı paylaşmış olmamdı "