• Yağmurları saymak bir çeşit çılgınlık, yani bir çeşit rahatlama olurdu doğrusu... Boş aynalara uzaktan bakmaktan daha rahatlatıcı bir iş.
  • Sorunun boyutunu ve ivediliğini görmek gerekir. Günlük hayatları oldukça sakin ve güvenli yerlerde geçen bizler için, Ruanda, Bosna veya Kasova'nın dehşeti gerçek değilmiş gibidir. Mezalimler akıldan çıkarılabilir. Televizyon haberleri işkence beye katliamları anlatır ve sıra siyasi bir skandala yada spora geldiği zaman bir rahatlama hissederiz.Biz seyirci kalanlar, kafanızı başka yöne çeviririz. Her zulmü bastırmak, dünyanın temelde katlanabilir bir yer olduğu şeklindeki aldatmacanın devam ettirilmesini sağlar.Fakat yine de, siz bu cümleyi okurken, bazı yerlerde insanların öldürülüyor ve bazılarında da işkence görüyor olacakları hemen hemen kesindir.
  • Guzel bir haftasonu icin biraz rahatlama zamani :)
    http://www.youtube.com/watch?v=c_pQjQl-ZB8
  • Romanlarındaki ağır havayı gittikçe dağıtıyor Orhan Pamuk. Bu da öyle bir roman. Romanda anlatılanları yahut benzerlerini defalarca dinlemişsinizdir çevrenizden ve hatta yaşamışsınızdır da bazılarını, tanıklık etmişsinizdir bizzat. Bu yüzden yakın bulursunuz bu romandaki kişileri, yerleri, hisleri, tatları.
    Dil konusunda da bi rahatlama var. Belki anlattıklarından kaynaklı ama rahat bi akış içinde ilerliyor roman. Bu akış içinde roman kahramanları da anlatıma müdahale ediyor zaman zaman ve konuşuyor okurla. Okuduğumuz kitabın bir yandan kurgu olduğunu düşünürken araya giren bu kahramanlar aslında bir gerçekliğin içinde olduğumuz da hissettiyor: kafamızda bi tuhaflık :)
    Değişen İstanbul’u ve insanlarını, değişen duyguları ve düşünceleri, siyasi olayları, sosyal hayatı, inançları anlatan Pamuk değişmeyenle bitiriyor romanını: aşk.
    Geçmişe şiddetle özlem duyulan şu zaman da ıskalanmaması gereken bir kitap
  • Eğer her şeyin olacağına varacağına gerçekten -tüm kalbinizle- inanabiliyorsanız, bu ne büyük rahatlama olur bir düşünsenize.
  • Eğitim Üstüne


    Bir kutlama günü genel olarak her şeyden önce bir geriye bakış, özel olarak da kültür hayatının gelişmesindeki paylarıyla ün kazanmış kişileri anıştır. Öncülerimize gösterilen bu dostça saygı ihmal edilmemelidir, çünkü geçmişin en iyi insanlarını anmak, yaşayanlar arasındaki iyi niyetlilerin daha yürekli olmalarını sağlar. Ama bunu gençliğinden beri bu devlete bağlı ve onun geçmişiyle senli benli olan biri yapmalı, bir Çingene gibi başı boş dolaşan ve türlü türlü memleketlerden görgü toplayan biri değil.
    Öyleyse bana düşen yalnız yer ve zaman dışı genel ve evrensel eğitim sorunları üstüne konuşmaktır. Bu konuda yetkili olarak da söz alamam: Nice akıllı ve iyi niyetli kişiler tâ eskilerdenberi eğitim üstüne görüşlerini açıkça ortaya koymuşlardır. Pedagoji alanının bir yabancısı olarak ben ne cesaretle düşündüklerimi söyleyebillrim? Düşüncelerimin kişisel görgü ve inançlarımdan başka dayanağı yoktur. Konu gerçekten bilimsel bir sorun olsaydı, bu durumumu düşünerek, susmam belki daha doğru olurdu.

    Söz konusu yaşayan insanlar olunca iş değişiyor. Burada yalnız doğruyu bilmek yetmiyor; tersine, bu bilgiyi yitirmemek için durmadan yenilemek gerekiyor. Bu bilgi çölde her an kumlar altında kalabilecek bir mermer heykele benziyor. Onun hizmetindeki işçiler durmadan çalışmalılar ki heykel hep gün ışığında kalabilsin.
    Geleneğin zenginliğini kuşaktan kuşağa aktarmakta en önemli araç ötedenberi okul olmuştur. Bu gerçek çağımızda eskisinden daha da belirlidir. Çünkü ekonomi hayatının gelişmesiyle, gelenek ve eğitimden sorumlu olan aile bir hayli zayıflamıştır. Bu yüzden de insan topluluğunun devamı ve sağlığı eskiden daha çok okula bağlı kalmaktadır.
    Kimlerine göre okul yetişen kuşağa mümkün olduğu kadar fazla bilgi vermek içindir. Bunu doğru bulmuyorum. Bilgi cansız bir şeydir, oysa okul canlı varlıkların hizmetindedir. Gençlerde toplumun refahını sağlayacak değerleri ve yetkileri geliştirmelidir. Ama bu insan tekselliğinin yokedilmesi ve teklerin arılar ve karıncalar gibi toplumun bir âleti haline getirilmesi demek değildir. Çünkü tekleri kalıplaşmış, kişisel özgenliği ve kişisel amacı olmayan toplum, gelişme gücü olmayan fakir bir toplum kalır. Tam tersine, bağımsız olarak işleyen ve düşünen tekler yetiştirmeye bakmalı, ama bu tekler hayatlarının en yüce sorunu olarak topluma hizmeti görmelidirler. Aldanmıyorsam bu ülküyü gerçekleştirmeye en fazla yaklaşmış olan İngiliz okul sistemidir.
    Bu ülküye ulaşmak için ne yapmalı? Ahlâk dersi mi vermeli? Hiç değil. Sözler boş seslerdir ve öyle kalırlar, ayrıca cehennem de iyi niyetlerle döşelidir. Kişilikleri yapan, duyular, söylenen şeyler değil, çalışma ve iş görmedir. Onun için eğitim yollarının en önemlisi her zaman öğrenciyi gerçek bir işe süreni olmuştur. Bu iş eğitimi yazı öğrenen ilk okul çocuğuna olduğu kadar doktora adayının tezine de uygulanabilir, hattâ bir şiirin ezberlenmesine, bir yazı ödevine, bir metnin yorumlanıp çevrilmesine, bir matematik probleminin çözülmesine, ya da spor alıştırmalarına.
    Ama yapılan her işin arkasında, temelinde bir itki vardır, ki o da işin gerçekleşmesiyle desteklenir ve beslenir. Burada öğrenciler arasında en büyük ayrılıklar ortaya çıkar ve bunların okul için eğitim bakımından değeri birinci derecededir. Aynı işin kaynağında korku ya da zorlama, üstünlük kazanma tutkuları, konuya büyük bir ilgi, gerçeği olabilir. Hattâ her çocukta görülen ama çok kez pek erken zayıflayan o kutsal öğrenme merakı da olabilir. Belli bir işi yapan öğrenci üstüne eğitimin etkisi çok değişik olabilir ve bu değişiklik öğrenciyi sürükleyen zarar korkusu, bencil tutku, keyif ya da rahatlama isteklerine bağlıdır. Okul yönetiminin ve öğretmen davranışlarının da öğrencilerin ruhsal gelişmelerinde etkisi olmadığını kimse ileri süremez.
    Bana kalırsa, bir okulda, en kötü şey korku, baskı ve herşeyi herkesten iyi bilir görünme yollarına baş vurmaktır. Böyle bir eğitim öğrencide sağlam duyguları, içtenliği, kendine güveni yok eder. Boyun eğen bir insan yetiştirir. Bu çeşit okulların Almanya da ve Rusya'da tutulmalarına şaşmamalı. Bu memleketin (Amerika ) okullarında bu kötü yolun tutulmadığını biliyorum. İsviçre'de ve her halde demokratik bir yönetimi olan her memlekette de bu yola gidilmemektedir. Okulları bu en büyük kötülükten kurtarmak da pek o kadar zor değildir. Şu kadarı yeter: Öğretmene mümkün olduğu kadar az zor kullanma hakkı vereceksiniz ve öğrencinin hocasına duyacağı saygının tek kaynağı onun insanlık ve düşünce değerleri olacak.
    Öğrenciyi sürükleyen güçlerin ikincisi olarak gösterdiğimiz yükselme tutkusunun, daha yumuşak bir deyimle, kendini gösterme, seçkinleşme isteğinin insan yaradılışında sağlam kökleri vardır. Bu türlü bir itki olmasa insanlar arasında iş birliği kurulamaz. İnsanın yaptığını başkalarına beğendirme isteği toplumun bağlayıcı güçlerinin en önemlilerinden biridir. Ancak, bir duygular karmaşığı olan bu isteğin içinde yapıcı ve yıkıcı güçler içi içe girmiştir. Beğenilme, görülme isteği sağlam, temiz bir itkidir, ama başkasından, okul arkadaşından daha iyi, daha güçlü, daha akıllı olarak tanınmak isteği insanı kolayca aşırı bir benciliğe düşürebilir, ki bu da hem kendisine hem de topluluğa zararlı olabilir. Onun için öğretmenler öğrencileri daha çok çalıştırmak için, işin kolayına kaçıp kişisel yükselme tutkularını körüklemekten de sakınmalıdırlar.
    Bir çokları Darwin'in yaşama savaşı teorisini ve ona bağlanan ayıklanmaya dayanarak yarışmacı eğitimi destekliyorlar. Bazıları da sözde bilimsel çalışmalarla, ekonomik yarışma alanında tekler arasında yıkıcı bir savaşın zorunlu olduğunu ispatlamayı denediler. Ama doğru değildir bu görüş; çünkü insan yaşama savaşındaki gücünü toplum halinde yaşayan bir canlı varlık olmasına borçludur. Bir karınca yuvasında nasıl tek tek karıncaların bir biriyle savaşması yaşamaları için zorunlu değilse, insan toplumda da teklerin yaşamak için birbiriyle savaşmaları şart değildir.
    Yaşamanın amacı kaba anlamıyla başarı olduğu inancını gençlere aşılamaktan sakınmalıyız. Çünkü başarı kazanan bir insan başkalarından büyük bir pay alır ve bu pay çok kez onlara gördüğü hizmetin karşılığını kat kat aşar. Bir insanın değeri verdiğiyle ölçülür, alabileceğiyle değil.
    Okulda ve hayatta çalışmanın en önemli etkeni çalışma zevki, yaptığını görme sevinci ve alınan sonucun toplum için değerini bilmedir. Gençlerde bu ruh güçlerini uyandırmak ve artırmak okulun başlıca işidir. Yalnız böylesi bir psikoloji temeline dayanılarak insanlığın en yüce değerlerine ulaşma isteği ve sevinci yaratılabilir: O değerler de bilgi ve sanattır.
    Şüphesiz bu dediğim verimli ruh yeteneklerini uyandırmak, zor kullanmaktan ya da kişisel tutkuyu dürtmekten daha güç bir iştir, ama bu yolun daha güç olması daha değerli olmama engel değildir. Önemli olan çocuğun oyun eğilimini, doğal olan kendini gösterme isteğini geliştirmek ve onu toplumun büyük iş alanlarına götürmektir. Böyle bir eğitimin temeli, sonu başarıya ve değerin bilinmesine varan bir çalışma isteğidir. Okul bu temele dayanıp çalışmayı başarırsa yeni kuşaklar ona büyük bir saygı gösterecekler, ve okulun verdiği ödevleri bir çeşit armağan sayacaklardır. Ben okul zamanını tatil günlerinden daha çok seven çocuklar tanıdım.
    Böylesi bir okul öğretmenden kendi alanında bir çeşit sanatçı olmasını ister. Okulda bu havanın esmesi için ne yapılabilir? Bunun evrensel yolunu bulmak insanın hiç hasta olmamasına çare bulmak kadar zordur. Ama bazı zorunlu koşulları bulmak mümkündür, ilk olarak, öğretmenlerin böylesi bir okulda yetişmiş olmaları gerekir, ikinci olarak, öğretmene öğreteceği şeyleri ve öğretme yollarını seçmekte büyük bir özgürlük verilmelidir. Çünkü zorlama ve dış baskı öğretmenin de iş görme sevincini öldürür.
    Söylediklerimi dikkatle izlediyseniz, belki bir şeye şaşmışınızdır: Gençliğin nasıl bir hava içinde yetişmesi gerektiği üzerinde bir hayli söz ettim, ama öğretilecek konuların seçimi, öğretim yolu üstüne hiç bir şey söylemedim. Daha çok dil mi öğretmeli, yoksa bilimsel teknik öğretime mi önem vermeli?
    Buna vereceğim karşılık şudur: Bence bütün bunlar ikinci derecede önemlidir. Bir delikanlı kaslarını işletmiş, cimnastikle, yürüyüşle dayanıklı bir beden edinmişse her türlü beden işinin hakkından gelebilir. Kafa işleri için de aynı şeyi söyliyebiliriz. Eğitimi şöyle tanımlayan hiç de haksız değilmiş: «Eğitim, okulda öğrenilen herşeyi unuttuktan sonra geriye kalan şeydir. » Onun için ben ne filoloji ve tarih öğretmenini tutanlardan yana olmak istiyorum, ne de tabiat bilimlerinin daha çok öğretilmesini isteyenlerden yana.

    Öte yandan okulun, hayatta hemen kullanılacak özel bilgi ve ustalıkları vermesi gerektiği düşüncesine karşı olduğumu da söylemek isterim. Hayatın bizden isteyeceği şeyler o kadar değişiktir ki böylesine özel bir öğretim yapılamaz. Kaldı ki insanın bir âlet yerine konmasını kabul edemiyorum. Okulun amacı her zaman delikanlıyı okuldan bir uzman olarak değil, uyumlu bir kişilik olarak çıkarmak olmalıdır. Bence bu, gençleri belli bir mesleğe hazırlayan teknik okullar için de doğrudur. En başta gözetilecek şey bağımsız olarak düşünme ve karar verme yeteneğini geliştirmektir, özel bilgiler kazandırmak değil. Bir insan konusunun temel ilkelerini benimsemiş, kendi başına düşünmeye ve çalışmaya alışmışsa, mutlaka yolunda ilerler, üstelik gelişmelere ve değişmelere, inceden inceye özel bilgiler edinmiş öğrencilerden çok daha kolay ayak uydurur.
    Son olarak şunu belirtmek isterim ki burada bir hayli kesin bir dille söylediklerimin, öğrenci ve öğretmen olarak kendi görgülerime dayanan kendimce düşünceler olmaktan başka iddiası yoktur.