• 416 syf.
    ·7/10
    İlk Wulf Dorn kitabı olarak yazarın en iyi ve en çok okunan kitabı Psikiyatrist'i okumaya karar verdim. Sanırım bu ilk ve son olacak. Daha önce de farklı yazarlardan gerilim türünde kitaplar okudum. Fakat bunlar daha çok polisiye gerilim türünde idi. Bu kitabın yoğunlastigi tür ise psikolojik gerilim. Gerilim kitaplarında psikolojik öğelerin, aksiyonların içine serpiştirilmesini veya aksiyonların tamamen psikolojik olay veya olgulara dayandirilmasini severim ama bu kitapta olayın temel olarak dayandirildigi psikolojik rahatsızlığın kitabın temeline tam olarak yedirilmedigini düşünüyorum. Psikiyatrist olmasam da olaydaki psikolojik rahatsızlığın ve olayın ilerleyişinin birbirini tam olarak tamamladığını düşünmüyorum. Psikolojik öğelerin ve betimlemelerin, ruh hali tanimlamalarinin kitapta yavan kaldığını söyleyebilirim. Misal olarak, J.C.Grange'in, hayatını psikoloji kliniğinde geciren Wulf Dorn'dan daha ustaca bir psikolojik dil kullandığıni söyleyebilirim.
    Kitap benim için her zaman biraz eksik kaldı.Bu kitabı okurken kendimi ne tam olarak gerilmiş, ne tam olarak korkmuş ve ne de tam olarak aksiyon içinde bulmuş hissettim. Herşey çok eksik kaldı bende, kitabı sadece sonunun nereye varacağını ruhsuz bir şekilde meraklandigim için bitirdim. Gerçi onu da az çok tahmin ettim. İlk 200 sayfada neredeyse bırakmaya bile niyetlendim. Yazarin olayları biraz duraganlastirdigini düşünüyorum, aksiyon kısmında beni olayın içine bir türlü çekemedi..
    Ayrıca yazarın, kitabın bazı kısımlarını yalnızca yetişkinlerin okuyabileceği konulardan olusturmasi beni rahatsız etti.
  • 246 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Bilindiği üzere şamanizmi diğer inanış veya öğretilerden ayıran en belirgin özellik; amaçlarının kendilerini takip edecek kitleler yaratmak değil, aksine insanları kendi iç dünyalarına yöneltmek ve uyanışları için içsel yolculuğa hazırlamaktır. Bu nedenle bulundukları topluluklarda saygınlık elde etmiş, kendileri istemese de insanlar çevrelerinde toplanmıştır. Böylelikle bütün dini inanışlar içinde yer bulmuş ve (bir din olmamasına rağmen) her topluma kolaylıkla entegre olmuştur.

    Her türlü fiziksel rahatsızlığın temelinde ruhsal bir neden vardır. Şamanlar, bu bilinçle insanların sağlıklarının başlangıç noktası olan ruhsal hallerini muhafaza etmeleri ve iyileştirmeleri için topluluklarda öncü olmuş ve nesiller boyu aktarılan kadim bilgileri kullanarak eşsiz birer şifacı olmuşlardır.

    Yazar, şamanizmi oldukça yalın ve tarihsel derinliğe inmeden, herkesin rahatlıkla kavrayacağı şekilde anlatmış. Kitap konularını, kıymetli din bilimci Mircea Eliade gibi (uzun tarihsel sürece girmeden) her coğrafyaya veya topluma göre uzun detaylarla değil de, genel hatlarıyla ele aldığı için çok daha anlaşılır ve daha fazla çevreye ulaşabilir nitelikte olmuş.

    Kitapta benim en çok hoşuma giden bölüm “Erk hayvanını bulmak ve geri almak” için yapılan alıştırma oldu. Ayrıca, çok boyutlu gerçeklikleri deneyimlemek ve şamanizmin en belirgin özelliği olan “esrime” ye giriş gibi konularda yapılabilecek alıştırmalar kitapta mevcuttur. Kitabın, kişisel gelişime ve anlayışa katkısı olacak pek çok fikirle birlikte bakış açınıza katkı sağlayacak nitelikte olduğunu düşünüyorum.

    Şaman olmayı istemek, bu inanışı anlamak ve içine girmek için bir kapıdır. Ancak, bilindiği üzere şaman olmak için bir kalıtım veya özel bir ruhsal çağrı gerekmektedir.
    İnanan, güvenen, yürüyen her insan için her şey mümkündür…

    Keyifli okumalar…
  • Türkçüler, her ne kadar Türkeş ve partisi ile yakın ilişkilerde bulunuyor olsalar da onları rahatsız eden hususlar da vardı. Bunlar, bazı durumlarda açığa çıkıyor ve bir kısım Türkçüler, açık veya örtülü bir şekilde, Türkçülüğün girdiği yeni kalıbın “zararlı”
    olduğunu dile getiriyorlardı. Bu rahatsızlığın ilk örneğini yine Atsız’da, Almanya seyahatini esprili bir dille anlattığı gezi hatıralarında, görmek mümkün oldu.Hatıralarının Türkiye’ye döndükten sonraki günlerini anlattığı kısmında, partilerin
    radyo konuşmalarını dinleyen Atsız, MHP adına konuşanlardan biri olan MHP Genel
    İdare Kurulu üyelerinden Ahmet Er’in konuşmasını eleştiriyordu. Er, Türk Milleti’ne
    seslendiği bu konuşmasında, “seni Türklük gurur ve şuuru ile İslâm ahlâk ve faziletine;
    cihan tekniğine ve Türk-İslâm medeniyetine çağırıyorum” diyordu. Bu yeni düzenin
    ismi, “Muhammedî Düzen”di.

    " Bunlarla beraber Atsız da Bekir Berk’e de alaycı bir üslûpla yaklaşmaktadır: “Zavallı Slovaklar tarihleri boyunca hep ezilmişler. Keskin bir içkileri var. Fena değil. Alkolü bizim
    rakıdan az, Almanları ‘Şinkenheger’ adlı rakılarından fazla. Bu içkiyi özellikle Avukat Bekir Berk’e tavsiye ederim.
    Zihnine küşâyiş gelir. Hem, bir daha Türkeş aleyhinde daha parlak cümleler bulur, hem de benden aldığı ve birkaç
    yol haber gönderdiğim halde geri vermediği iki kitabı hatırlar. Benim hakkımı yediği için hadi dünya adaletinden
    kurtuldu diyelim; yarın mahşerde bu yüzden Cehennemde yanacağını da düşünmüyor mu? Üstadı Saîd-i Kürdî’den
    böyle mi öğüt aldı?” Atsz, “68. Vilâyete Seyahat,” Ötüken, VI/72 (Aralık 1969), s. 10-11.
  • Orhun (1943-1944) kapatıldıktan sonra Sabahattin Ali, Atsız aleyhinde bir hakaret davası açtı. 3 Mayıs günü
    Ankara’da birkaç bin Türkçü gencin nümayişinden sonra 2. Dünya Savaşı’nda Almanların mağlûp olacağı,
    Sovyetlerin ise galip geleceği neredeyse kesinleştiği için devlet ve hükûmet eliyle Türkçülere karşı büyük bir hareket başlatıldı. Bu hadiselerin neticesi meşhur Irkçılık-Turancılık davasıydı. Tafsilat için şu kaynaklara müracaat edilebilir: İlhan E. Darendelioğlu, Türk Milliyetçiliği Tarihinde Büyük Kavga, Oymak Yayınları, İstanbul 1976;
    Mustafa Müftüoğlu, Millî Şef Döneminde Çankaya’da Kâbus (1944 Turancılık Davası), Başak Yayınları, İstanbul
    2005;
    Yavuz Bülent Bâkiler, 1944-1945 Irkçılık Turancılık Davasında Sorgular Savunmalar, Türk Edebiyatı Vakfı
    Yayınları, İstanbul 2010;
    Hayri Yıldırım, 3 Mayıs 1944 Irkçılık Turancılık Davası, Togan Yayıncılık, İstanbul 2015;
    Günay Göksu Özdoğan, “Turan”dan “Bozkurt”a: Tek Parti Döneminde Türkçülük (1931-1946), s. 89-124. Hükûmet yanlısı yazılar için bkz. Irkçılık-Turancılık, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, Ankara 1944. Bununla beraber bu mesele hakkındaki en önemli kaynaklardan biri Orkun (1950-1952)’da Nejdet Sançar tarafından yazıldığı tahmin edilen “1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası” adlı tefrikadır. Tefrika derginin 3-61. sayıları arasında toplam 42 sayıda yayınlanmıştır. Neredeyse bütün Atsız biyografilerinde Atsız’a ait olarak gösterilen bu tefrika, Fethi Tevetoğlu’na göre Nejdet Sançar’a aittir ve Tevetoğlu, Sançar’a ait 10 adet defterin Reşide Sançar tarafından kendisine verildiğini söylemektedir. (Fethi Tevetoğlu, “Türkçü Dergiler IX,” s. 42). Bu tefrikanın kim tarafından yazıldığı gerçekten de ilginç bir konudur. Burada kısaca bu konuya değinmekte fayda var. Tefrika, Orkun (1950- 1952)’da yayınlanmaya başlandığında Türkçülerin davalar sırasında tuttukları notlar karşılaştırılarak elde edildiği, toplamda 1000 sayfayı geçebileceği ve ileride kitap olarak yayınlanacağı yazmaktadır ([Nejdet Sançar], “1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası,” Orkun (1950-1952), I/3 (20 Ekim 1950), s. 10). Başka bir yerde de tefrikanın Türkçülerden toplanan notlarla hazırlandığı, bazı notların çok uzaklardan geldiği yazıyordu ([Nejdet Sançar], “1944-1945 Irkçılık-Turancılık Davası,” Orkun (1950-1952), I/39 (29 Haziran 1951), s. 15). Atsız’ın mektuplarında da benzer yönde bir ibare vardı. O, İsmail Hakkı Yılanlıoğlu’na yazdığı 9 Mart 1951 tarihli bir mektupta Yılanlıoğlu’ndan davalar sırasında orduda yapılan duyurular hakkında belgeler göndermesini istiyordu (Atsız’ın Mektupları, s. 48). Derginin 7. sayısında tefrikanın bölüm bölüm farklı kişiler tarafından yazılacağı ve giriş kısmının Atsız tarafından yazıldığı belirtiliyordu (“Ülküdaşlarla Başbaşa,” Orkun (1950-1952), I/7 (17 Kasım 1950), s. 16). 12-19. sayılar arasında tefrika yayınlanmamıştır. 19. sayıda bunun sebebi olarak tefrikayı hazırlayan heyet arasında bulunan Atsız’ın rahatsızlığı gösterilmektedir (Orkun (1950-1952), I/19 (9 Şubat 1951), s. 9). Gerçekten de bu tarihlerde Atsız, dizanteri sebebiyle rahatsızdır (Atsız’ın Mektupları, s. 45). Atsız’ın iyileşmesini müteakip 20. sayıyla tekrar başlayan tefrika 61. sayıda son defa yayınlanarak kesilmiştir. Tefrikanın yayınının durdurulmasına sebep olarak tefrikayı hazırlayanların zaman bulamaması gösterilse de asıl sebebin başka bir mesele olduğunu tahmin
    ediyoruz (Orkun (1950-1952), II/61 (30 Kasım 1951), s. 16). Tefrikanın yayınlandığı dönemde Türkçüler arasında
    Atsız’ın ve çevresindekilerin bu tefrikayla kendi reklamlarını yaptıkları hakkında bir dedikodu çıkmıştı. Atsız da
    mektuplarında bundan yakınıyordu. Tefrika, Atsız mektuplarında bu söylentiden ilk defa bahsettiği 19 Kasım 1951
    tarihli mektubundan hemen sonra Orkun (1950-1952)’un 30 Kasım 1951 tarihli sayısıyla son buldu. (Atsız’ın
    Mektupları, s. 49-50). Aslında tefrikanın neşrine henüz yeni başlandığı sıralarda da bu söylentinin, yahut Türkçüler
    arasında bir rahatsızlığın olduğu anlaşılıyor. Mustafa Mete adlı bir okurun mektubuna verilen cevapta tefrikanın
    Türkçüler ibret alsınlar diye yayınlandığı ve tefrikada bahsi geçen şahısların cesaret veya fedakârlıklarının göze
    batmaması gerektiği yazılmaktadır (“Ülküdaşlarla Başbaşa,” Orkun (1950-1952), I/11 (15 Aralık 1950), s. 16).
    Anlaşıldığı kadarıyla tefrika, yayınlanmasa da üzerinde çalışılmaya devam edilmiştir. Ötüken’in Ocak 1969 tarihli
    sayısında bu hususta kısa bir pasaj bulunmaktadır. Nejdet Sançar tarafından hazırlandığı belirtilen kitap, 4 veya 5 cilt olarak düşünülmekte ve tutuklamalar, tebliğler, duruşmalar, savunmalar, temyiz kararları gibi konuları içermektedir (“1944 Irkçılık-Turancılık Davası,” Ötüken, VI/61 (Ocak 1969), s. 7). Tefrika hakkında en geniş malûmatı Nejdet Sançar’la 10 Kasım 1973’te yapılan bir mülâkatta bulmak mümkündür...
    Bu mülâkatta Sançar, tefrika hakkında ayrıntılı bilgi vermektedir. İsmet İnönü İle Hesaplaşma adlı kitabından bahsederken Irkçılık-Turancılık davasının
    kitabını hazırladığını söyleyen Sançar, davalar sırasında elle tuttuğu notlardan oluşan eserin yayınlandığında 3, 4
    veya 5 cilt olacağını söylemektedir. Sançar, anlattığına göre, duruşmalar sırasında notlar tutmuş, cezaevine geldiğinde ise bunları temize çekmiştir. Sançar’ın defterlerinin içeriğinde davaya giden yol, sorgular, işkenceler, duruşmalarda
    yaşananlar, mahkemeye verilen dilekçeler, savunmalar vs. gibi konular vardır (“İsmet İnönü İle Hesaplaşma
    Hakkında Nejdet Sançar’la Konuşma,” Ötüken, X/119-120 (Kasım-Aralık 1973), s. 11-12). Nejdet Sançar, Hamza
    Sadi Özbek’in vefatı üzerine kaleme aldığı bir yazıda da bu kitaba değinmektedir. Buna göre Özbek, Sançar’ı her
    ziyaretinde kitabın tamamlanıp tamamlanmadığını sormaktaydı. Ayrıca Özbek, davanın kendisiyle ilgili bölümünü de
    hazırladığını söylüyordu (Nejdet Sançar, “Rahmetli Özbek,” Ötüken, XI/131 (Kasım 1974), s. 14). Özbek’in
    hazırladığı bu bölümün varislerinde olması kuvvetle muhtemeldir. Sançar’ın bu yazısının tarihi 7 Ekim 1974’tür.
    Atsız, 28 Kasım 1974 tarihinde Muzaffer Eriş’e yazdığı bir mektupta aynı eser üzerine çalıştığını ifade etmekte ve
    Eriş’ten bu hususta kendisi, Cihat Savaş Fer ve Fehiman Tokluoğlu hakkında bilgi istemektedir. Atsız’ın
    mektuplarını yayına hazırlayan Yücel Hacaloğlu’na göre Atsız, hayatının son dönemlerinde bu eseri tamamlamak
    için çaba göstermişse de kitabın hazırlanmasıyla büyük ölçüde Sançar meşgul olmuştur. Hacaloğlu ayrıca, Sançar’ın
    vefatından sonra Reşide Sançar’ın tamamlanmış halde bulunan bu kitabın basılması için imkân aradığını da
    söylemektedir (Atsız’ın Mektupları, s. 328-329). Sançar’ın vefatı, bu konunun Atsız’ın dergilerinde tekrar gündeme
    gelmesini sağlamıştır. Onun hakkında imzasız yayınlanan bir biyografide vefat etmeden evvel hazırladığı kitaplar
    arasında Irkçılık-Turancılık davasının kitabı da sayılmaktadır (“Nejdet Sançar’ın Hayatı ve Eserleri,” Ötüken,
    XII/135 (Mart 1975), s. 6). Ötüken’in Sançar’a hasredilen bu sayısında Mustafa Hacıömeroğlu da, onun hazırladığı
    kitaplar arasında bahsi geçen eserin de olduğunu yazmaktadır (Mustafa Hacıömeroğlu, “Kaynak Adam Nejdet Sançar
    Göçtü,” Ötüken, XII/135 (Mart 1975), s. 15). Bu konu hakkında ayrıntılı bilgi verenlerden biri de İsmet Tümtürk’tür.
    Ona göre Sançar, davalar sırasında durmadan not tutardı. Duruşmalar bitip koğuşlara dönüldüğünde bu notları hemen
    temize çeker, eksik yerleri duruşmalara katılanlara sorarak tamamlardı. Bunu yapmaktaki amacı duruşmalardaki
    tutanakların kasten yanlış tutuluyor olmasıydı (İsmet Tümtürk, “Nejdet Sançar’dan Hatıralar,” Ötüken, XII/135 (Mart 1975), s. 11). Anlaşıldığı kadarıyla Sançar bu notları tutarak davaların gerçek bir tarihini yazmayı planlıyordu. Konu, hakkında fikir bildiren yazarlardan biri de Necmeddin Sefercioğlu idi. Ona göre tefrika Atsız ve Sançar tarafından yazılmıştı (Türkçü Dergiler, s. 39). Görüldüğü üzere Irkçılık-Turancılık davasıyla ilgili belki de en önemli kaynağı
    teşkil edecek olan bu eseri kimin yazdığı yüzde yüz olarak belli değildir. Fakat yukarıda yazdıklarımızı
    değerlendirecek olursak, başta Atsız olmak üzere birçok Türkçü’nün yardım ettiği bu eserde en büyük emeğin
    Sançar’a ait olduğunu söylemek mümkün olacaktır. Bu sebeple biz de tefrikayı Nejdet Sançar ait olarak kabul ettik.
    Nejdet Sançar’ın vefatından sonra Reşide Sançar’a kalan bu defterlerin akıbetinin ne olduğu sorusu akıllara gelebilir.
    Daha evvel de söylediğimiz gibi, Fethi Tevetoğlu defterlerin kendisinde olduğu yazmıştı. Yavuz Bülent Bakiler,
    davadaki sorgu ve savunmaları yayınladığı kitabında bu belgeleri Nejdet Sançar’ın eşi Reşide Sançar’dan aldığını
    söylemektedir (Yavuz Bülent Bakiler, a.g.e., s. 7). Reşide Sançar tarafından Bakiler’e verilen bu belgeler Nejdet
    Sançar’ın hazırladığı kitabın bir kısmı mıdır, bilmiyoruz. Fakat aldığımız son bilgilere göre Sançar tarafından
    hazırlanan defterler şu an Ahmet Bican Ercilasun’un elinde ve yayınlanmak üzere hazırlanmaktadır. Umuyoruz ki bu kitabın yayınlanmasıyla Türkiye’deki Türkçülüğün tarihine ait çok önemli bir hadise büyük oranda aydınlanacaktır.
  • Acının, kaybolmuşluğun,kendinden geçmenin ve kaçmanın (belki de bulmanın), kuralsız ve sınırsız seksin,şiddetin,iğrençliğin,alkolün ve uyuşturucunun her türlüsünün mabedine HOŞGELDİNİZ!

    Bu söze dökülemeyenin, bu kaldırılamayan başın,devletin koca göbeğine atılamayan yumruğun,ebeveyn zorbalığına sessiz kalışın, bastırılmışlığın toplu cevabıdır. Bu kendi kendine kendine karşı yapılan bir intikamdır, öçtür. Bu sesiz çığlıktır. En iyi başkaldırı ölümdür (elden bu geliyorsa) hem de acıta acıta, çürüye çürüye, kokuşa kokuşa.

    Bu kitap beni 90’ların Beyoğlu’na o cıvıltılı,albenili, ışıklı yüzüne değil de sidik ve alkol kokulu ,ıslak ,yapış yapış ,nemli ,kırmızı ışıklı ucuz barların olduğu ,cankilerin,travestilerin,orospuların, 18 yaş altı kullanılan ergenlerin, silahın, bıçağın,köşe başı düzüşmelerinin olduğu arka sokaklara götürdü. Yeraltına yani.

    Kitapta beni zorlayan karakterlerin çokluğu oldu. Ve her karaktere iki üç tane de takma isim gelince çareyi kişileri bir kağıda dökmekte buldum. Kişileri ve lakaplarını yazarak karakterleri oturttum. Gerisi düz bir okuma . Edebi bir şölen beklemeyin kitapta fakat yaratılan sahneler ,olaylar ve dialoglar ilginizi çekecek . Tabii mideniz kaldırırsa. Sanki siz de onlarla oturuyor olacaksınız o pis koltukta. Duyarsızlıklarında hadi kalksanıza diyeceksiniz . İçine alacak siZi de o atmosfer. Her bölümü farklı karakterlerin ağzından dinlemek bana ilginç bir okuma sundu.

    Eğer bu ortamları biliyorsanız çok tanıdık gelecek yok hiç bulunmadıysanız o zaman da ilginç ve farklı gelecek.

    Her halükarda okuyun efendim.
    Rahatsızlığın kitabını okuyun. Ya da okumayın canınız cehenneme
  • 336 syf.
    ·5/10
    Kitabı almayı hiç düşünmemiştim. Normalde bir seriyi tamamlamadan, okumadan rahat etmem. Bu serinin ilk kitabını okuduğumda beğenmemiş ve anlamamıştım. Kitap kafa karıştırıcı olduğundan almayı hiç düşünmedim. Ama sonradan seriyi tamamlamış olmak için aldım. Ve iyi ki almışım. İlk kitaba rağmen bu kitap çok güzeldi ve kişilik bozukluğunun nedenini, tedavisini anlamış bulundum. Bu rahatsızlığın öğrendiğim nedene bağlı olması beni çok şaşırttı. Kitap çok hoşuma gitti. Kızdığım bölümler çok oldu. Bir kızın kararsızlık içinde olması ve bu yüzden çevresini kırması çok kötü bir durum. Kitabı okuyup bazı durumlar karşısında yapmanız gerekeni, doğru olanı görebilirsiniz. Kitabı okumanızı tavsiye ederim. Pişman olmayacağınızı düşünüyorum. Kitabı sevmeniz dileğiyle...
  • Cemal Süreya en sevdiğim şairlerden. Bu kitabı görünce çok sevindim, ancak okudukça düşkırıklığına uğradım. Cemal Süreya böyle mi anlatılır! Cemal Süreya'nın yaşadıkları değil, yazarın anlatışı beni 'gıcık' etti desem yeridir! Bir yandan Cemal Süreya'nın yaşamı ilgimi çekiyor, ancak yazarın anlatış biçimi beni itiyor! Kitabı okurken bu rahatsızlığın nereden kaynaklandığını sıkça düşündüm! Yazar basit cümleler kuruyor! Kendi yaşantılarıyla anlattığı olayları illişkilendirip yakınma ve yargılamaya gidiyor. Yazar ile yaşamını anlattığı kişi arasında bir farklılık / ara yok!
    Yazar sürekli kendi yorumuyla Cemal Süreya'nın yaşantılarını değerlendiriyor, yorumluyor, acemi imgelerle betimliyor. Yorumlar ise olabildiğince alalade, basit, magazin!!! Bu kadar olur. bu Cemal Süreya'ya yapılır mı! insaf yahu!
    Senli benli bir anlatı. Alıntı mı, uydurma mı olduğu bilinmeyen parçalar! Cemal Süreya kitabındaki tek şiir bir pop şarkısının şiir sözü!
    Dayanayıyoum! Kitabı okumak bir işkence haline geliyor! Bırak artık, son meyhane anlatımı göya günümğzde C. Süreyayı mı anlatacak?
    üstelik de 60. baskıyı yapmış.... arkadaşlar bende bir gariplik var!