Zavallı kadın ne bilsin? Nankör çocuğun, kendisini ruhu gibi karnında taşıyan, ömrünün lezzetleri gibi vefa kucağında büyüten şefkatli bir anneyi gerçekten bir fahişenin yalancı gülüşlerine feda edecek kadar şehvetine yenildiğini. Zavallı anne nereden anlasın? Hak bilmez sefihin onurunu korumak ve geleceğini sağlamak uğruna canını fedadan çekinmeyen bir koruyucu meleği kendi ayıplarını bilmezlikten geldiği için aşağılamaya cesaret edecek kadar bencilliğine tutsak olduğunu...
-İşte hayat, dedim. Bunun zevki nerede, lezzet ve saadeti hangi yerinde?
O anda yüzüme kurumuş bir yaprak düştü, hayalden uyandım. Hayat özsuyunu kaybedip de minimini sapı kendisini tutamayarak yere düşen, çürüyüp mahvolmaya mahkum olan şu yaprağın düşüşü hayatın hakikatini bana gösteriyordu.
Çabaların yerini bahaneler aldı önce. Sonra manasız suskunluklar sardı duvarları. Zamanla sorular azaldı, cevaplar kısaldı. Dağınık görünse de ortalık aslında ikimizin de valizi hazırdı. Bize artık yalnızca bir bahane lazımdı
İnsanlara kızmama imkan yoktu, çünkü insanların en kıymetlisi, en iyisi, en sevgilisi bana en büyük kötülüğü etmişti; diğerlerinden başka bir şey beklenebilir miydi? İnsanları sevmeme ve onlara tekrar yaklaşmama da imkan yoktu; çünkü en inandığım, en güvendiğim insanda aldanmıştım. Başkalarına emniyet edebilir miydim?
Sayfa 154 - İş Bankası kültür yayınları·Kitabı okudu