• Es-Selam Dostlar...
    Müslümanın hayat çizgisini oluşturan temel hiç şüphesiz Kur’ân’dır.
    Kur’ân’ın en büyük müfessiri ve hayatı ile bizlere rehberlik eden ise
    Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’dir. Kur’ân’la örülü Nebevî Hayat çizgisinin hülasası ise;
    sünnet ve onun yazıya geçirilmiş şekliyle hadislerdir.
    Kur’ân muhtelif ayetlerde Peygamber’e itaati emreder, şaşırmayalım diye…
    '' Resûl size neyi verdi ise onu alın, neyi de size yasak etti ise ondan
    sakının der, örnekliğini hayatımıza rehber kılalım diye…''
    O hevâsından konuşmaz, der; konuştuğunun bir hikmete ve vahyin bir cüzüne mebnî olduğunu göstermek için…

    Bu bağlamda hepimizin bildiği gibi bu hafta Mevlid-i Nebi Haftası münasebetiyle;
    HADİS
    SİYER
    okumaları yapsak ne dersiniz bu vesile ile:)))
    Görüşlerinizi bekliyorum:))

    Kutlu Nebî’nin hayat çizgisi, şaşmaz istikameti(m)niz olsun.
    Değerli Dostlar...
    Aklımda iken ifade ediyim;
    Bu iletinin altına Hadisi Şerif paylaşıp da en çok paylaşımda bulunan veya en çok beğeni alan arkadaşlarıma Hadis Kitabı hediye edeceğim inşAllah:))

    NOT:
    Bu iletinin altına Hadisi Şerif paylaşıp da en çok paylaşımda bulunan veya en çok beğeni alan arkadaşlarıma Hadis Kitabı ( RİYAZÜ'S SALİHİN )hediye edeceğim inşAllah:))

    NOT-2:
    Allah Resulunu tanıtan her kitap güzeldir, özeldir bu yüzden kitap seçimi size aittir:)))

    NOT-3:
    Zaman sınırlaması yoktur her daim başlayıp paylaşımda bulunabilirsiniz:))
  • Gelgelelim, çok kısa bir süre sonra öğreniriz ki, rehberlik edecek yıldızı seçen son kertede bizizdir.

    #ZygmuntBauman
    #YaşamSanatı
  • Körlük birçok yerde karşılaşmam ve kitaba yapılan olumlu yorumlar nedeniyle çok merak ettiğim bir kitaptı. Büyük beklentiyle başladım, beklentimi karşıladı ve çok beğendim. Jose Saramago olayları o kadar güzel, etkili ve gerçekçi anlatmış ki kitabı okurken karakterlerin göremeyen gözleri siz oluyorsunuz. Kendimi film izliyor gibi hissettiğim zamanlar da oldu.

    Kitap kırmızı ışıkta duran bir adamın aniden kör olmasıyla başlar. Sonra adama yardım eden başka bir adam, ilk kör olan adamın gittiği doktor, eşi, muayeneye gelen diğer hastalar derken körlük tüm kente hatta ülkeye yayılır. Ancak aralarında gözleri gören bir kişi -doktorun karısı- vardır ve gruptakilere rehberlik eder. Körleri karantinaya bir akıl hastanesine kapatırlar. Hastanedeki yaşanan olaylar pislik, sefalet, açlık içinde insanların düzen olmayınca ne kadar kötü olabileceklerini, bencilleşebileceklerini gözler önüne serer. Tüm bu olaylar adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinden geçer. Karakterler bile adı ile değil sıfatları ile anlatılır (koyu renk gözlüklü genç kız gibi). Belkide bunların öneminin olmayışı, belirtilmemesi bir felaket ile karşılaşan her toplumun çökeceğinin, değerlerini, ilkelerini kaybedeceğinin göstergesidir.

    Kitabın bize vermek istediğini şu alıntı tamamen açıklıyor: "Bence biz kör olmadık, biz zaten kördük." Dünyada, ülkemizde, yaşadığımız şehirde hatta hemen yanı başımızda olan bitenlere, felaketlere, zulümlere, kötülüklere, yanlışlara o kadar kayıtsız kalıyoruz ki... "Gören körler, gördüğü halde görmeyen körler." oluyoruz.
  • Gayet güzel ders çalıştım
    Gelişim psikolojisi
    Kpss Matematik
    Kitap 1 hayatın tekrarı yok 2 aynalar koridorunda ask

    Daha ne olsun bence gayet iyi

    yarinki planım;
    Kütüphaneye gidilecek ve
    1 psikolojik danışma ilkeleri
    2 mesleki rehberlik
    3 gelişim psikolojisi
    4 matematikten 1 test kaldı o

    Yurda dönünce kitaaap ve belgesel

    Nasıl ?
  • O bir hidayet/rehberlik kitabıdır. O bir öğüt, hatırlatma (tezkira/zikrâ) kitabıdır.
    İlk muhatapları olan Ümmî bir toplumun bildiklerini esas alarak, onlarla diyalog kurmuş, onları tevhid ve adalete, merhamete, insan olmanın ağır mesuliyetine çağırmıştır.

    Allah'ın ilmi nâ mütenahi ise de, Allah'ın hitap ettiği muhatapları o çağın sıradan ümmi bir toplumdur. Allah da bu toplumun anlayabileceği bir dil kullanmıştır.
    Yok efendim Kur'an'da bütün ilimler dürülüdür. Bilim insanlarının bu çağda ancak bulabildiği bilimsel keşifler oralarda bir yerlerde yazılıdır. Yapmayın, etmeyin..
    Bu kimselere bir türlü derdimizi anlatamadık gitti.
    Kur'an'ı en iyi sahabe anlamıştır. Kur'an'ın edebî icazını onlar görmüş ve takdir etmişlerdir. Aksi halde anlamadıkları bir kitabın edebî yönden bir şaheser olduğunu fark edemezlerdi.

    Kur'an da dünya ile ilgili verilen bilgilere gelince.

    1-Dünya düzdür. Dünya "Arz" olarak geçer ki anlamı: Düz, ova, arazi demektir. Yeryüzü, surface... Kurtubî “Yeryüzünü yayan o Allahtır.” [13/3] âyetinde dünyanın kürevî olduğunu iddia edenlere bir reddiye bulunduğunu söyler. Süyûtî de “O kâfirler yeryüzünün dümdüz yayıldığını görmüyorlar mı?” [88/20] âyetinden hareketle şeriat ulemasının astronomların aksine dünyanın bir satıh gibi düz olduğunu kabul ettiklerini belirtir .

    2- Dünya sabittir. Bağdâdî, Ehl-i sünnetin icma ettiği on beş ilkeyi sayarken, Ehl-i sünnetin yeryüzünün hareketsiz/ sakin olduğunda icma ettiğini, bunun aksini savunanların ise materyalist (dehriyyûn) olduğunu söyler . Bağdâdî’nin bu sözü sadece mezhep tassubundan kaynaklanmaz. O bu cesareti Kur’ân’dan almaktadır. Devamında da; Ehl-i sünnetin güneşin her gün (düz olan dünyanın) doğuş noktasına geri döndüğüne inandıklarını, göklerin dünyanın etrafında dönen küre gibi bir yapıya sahip olmadığı konusunda ittifak ettiklerini söyler. Ehl-i sünnet, zındıklar gibi dünyanın iç içe geçmiş kürelerin tam merkezinde olduğu görüşünü benimsemez. Eğer bunların dediklerini kabul edersek göklerin üstünde Allah’ın arşını, meleklerini ve göklerin üstünde var olduğunu kabul ettiğimiz (cennet gibi) şeyleri ispat edemeyiz . Nitekim hadislerde geçen güneşin batınca Arş’ın altına secde etmeye gitmesi düz dünya görüşüyle bağlantılıdır. Zülkarneyn gide gide güneşin battığı yere varınca onu kara bir balçıkta/sıcak bir gözede batar buldu. [18/86] Bir başka seferinde güneşin doğduğu yere vardı. [18/91] İslâmî rivayetlere göre de dünyadan (milyon kere) daha büyük olan güneş dünya üzerindeki sıcak bir kaynak/göze’de ya da kara balçıkta batmaktadır. Râzî güneşin dünyada gözelerden bir gözede batmasını imkânsız olduğunu ve güneşin yanında bir kavmin olamayacağını (yaşayamayacağını) söyleyerek âyetin tevil edilmesi gerektiğini söyler . Pek tabii âyet Ehl-i Kitab’ın Mekkelilere sordurduğu soru üzerine nâzil olmuş, verilen cevap da Ehl-i Kitap ve müşriklerin tarihsel ve kozmolojik bilgilerine göre verilmiştir . Eğer bildiklerine uygun verilmeseydi, peygamberin nübüvvetini sorgulayacaklardı.

    3- Gezegenler onun etrafında döner. Yani geocentrik/yer merkezli bir evren tasavvuru söz konusudur.

    4-Gezegenler (o zamanlar yıldız/güneş ve planet/gezegen ayırımı henüz yoktu) gök denizinde bir kayık içinde yüzdürülür. “Bütün gezegenler bir felekte yüzer.” [36/40] mealindeki âyet, “Sanki bir gemide imiş gibi feleğin yüzmesiyle yüzerler, Bir gemi gibi yüzerler” şeklinde anlaşılmaya müsaittir. Göklerin kozmik bir okyanus gibi, gök cisimlerinin de bu okyanusta yüzen bir gemi gibi düşünülmesi fikri antik kozmolojilerle ilgili olmalıdır. Kadîm Mısır’da da gökyüzü, yeryüzündeki okyanusa benzer bir okyanus olarak görülüyor, güneş, ay ve yıldızların gece ve gündüz gemiler içinde bu okyanusta yolculuk yaptığına inanılıyordu. Zaten devamındaki âyette “Biz onların dedelerini /zürriyetlerini yüklü bir gemide (Nuh’un gemisinde) taşıdık.” [36/41] denilmektedir. Yani felek ve fülk (gemi, kayık, binek) ard arda kullanılarak felek kelimesi tefsir edilmiştir. Ve yine bir sonraki âyette “Biz dilesek (gökteki güneşin bindiği kayıkları, dedeleri Nuh’un gemisini ve) onların bindikleri kayıkları /gemileri sulara gömeriz…” [36/42-3] denilmektedir. Kısaca Güneş, ay ve diğerleri bir felekte yüzerler, ya da bir kayık içinde gök denizinde yüzdürülürler. Nuh tufanında Cudi dağının zirvesine kadar yükselen sular bu gök denizinden boşalmıştır.

    5- Dünya yani düz olan yeryüzü de tıpkı gökyüzü gibi yedi kat olarak yaratılmıştır. Talak sûresinin 12. âyetidir. Müfessirler, ya âyeti literal olarak okuyup, üst üste konulmuş yedi baklava tepsisi gibi yedi tabaka /katman şeklinde yedi arz/yeryüzü vardır demişler, ya da dünyayı yedi iklime/ bölgeye ayırmışlardır. Ama ne var ki âyet birinci görüşü desteklemekte: “وَمِنَ الْأَرْضِ مِثْلَهُنَّ” [65/12 âyetindeki atıf vavı tıpkı gökler gibi yeryüzü de yedi kattır der. Yine âyetteki “min-i beyaniye” bu yedi yeryüzünün hem adet, hem de vasıf olarak gökler gibi kat kat olduğunu söyler. Bu anlamı devamında gelen “Allah’ın emri bu kat kat semalar ve yerler arasında iner de iner” âyeti de tasdik eder. Zahiri anlamıyla bunun kabul edilebilecek bir tarafı yoktur. Bu âyet meallerde genellikle “yedi kat sema ve onun tıpkı bir benzeri olan yedi kat yer” olarak çevrilmiştir ki, bu anlam metne en sadık olan çevi-ridir. Ne var ki böyle bir evren yoktur. Ayrıca yeryüzünün yedi kat olduğuna ve her birinde bir takım mahlûkatn yaşadığına dair hadisler de vardır. Bunun tek bir açıklaması vardır; O da şudur: Vahiy, nâzil olduğu muhatapların bilgisini esas alarak onlara hitap etmektedir. Yukarıdaki âyetler vahyin nâzil olduğu dönemin evren tasavvurunu yansıtmaktadır. Vahyin amacı onlara kozmoloji, astronomi dersi vermek değildir. Âyetteki asıl gaye evren hakkında bilgi vermekten çok, o dönemde Araplarca benimsenen hâkim âlem telakkisi üzerinden insanları Allah'ın kudretini, azametini idrak etmeye yöneltmektir .

    6- Kur'an'a göre önce "Arz/yeryüzü" sonra semavat/uzay yaratılmıştır. " 0, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı, sonra semaya yöneldi, onu yedi sema olarak yaratıp düzenledi.” [2/29] Yine [41/9-12] ayetlerine bakılabilir. Oysa bilimsel gerçek bunun tam zıddıdır. Güneş olmadan fotosentez olmaz, haliyle bitkiler de olmaz. Tefsirlerde ve hadis mecmualarında görüleceği üzere ilk önce yeryüzü yaratılmış, yeryüzünden yükselen bir buhar/duman ile de semalar yaratılmıştır.

    7- Kur'an'a göre dünya dört günde, semavat ise iki günde yaratılmıştır. Bilime göre ise gerçek bunun tam zıddıdır. Dünya ve içindekilerin 2 günde, uzayın ise daha önceden dört günde yaratılması icap eder.

    8- Kur'an'a göre dünya ve uzay 6 günde yaratılmıştır. Bu altı günün bilimsel tefsirlerde olduğu gibi altı uzun astronomik zaman dilimine çevrilmesi âyetin maksadına aykırıdır. Çünkü Allah bu âyetlerde göğü ve içindekiler ile birlikte yeri hiç yardımcısı olmadığı halde ne kadar çabuk yarattığını, yani ne kadar güçlü, her şeye kâdir bir ilah olduğunu belirtmek ister. “Zira (o kadar hızlı yaratmasına rağmen) O’na herhangi bir yorgunluk dokunmadı.” [50/38] Evrenin altı günde yaratılması ile ilgili âyetler Tekvin’deki yaratılış kronolojisiyle bağlantılıdır. Nasıl Tekvin’de “altı gün” sabah oldu, akşam oldu şeklinde 24 saatlik zaman dilimini ifade ediyorsa Kur’ân’daki âyetler de aynı şekilde 6x24= 144 saatlik toplam zamanı ifade eder. Tüm hadisler de bu altı günü, bu şekilde anlamış, altı kozmolojik devasa zaman periyodu olarak anlamamışlardır .

    Daha fazla vaktinizi almak istemiyorum. Âyetlerden doğru bir yaratılış kronolojisi çıkarmak mümkün değildir. KuR'an ne big-Bang'ten bahseder, ne de genişleyen evrenden, ne de kara deliklerden..

    "Dünya dönüyor" diyen Galileo'yu yakmaya kalkan Kiliseden bir farkımız olsun. Zira Kilise'de İncil'e dayanarak güneş merkezli evren görüşünü afaroz etmişti.
    Kilise'nin dışında hakikat yoktur diyen papazlardan da bir farkımız olsun.
    Ayrıca dini hakikat, bilimsel hakikat da demek değildir.

    Daha önce de belirttiğimiz gibi Kur'an'ın üçte biri olan kıssaların da tarihte birebir yaşanmış olması gerekmez. Arapların ve Peygamberin de çok iyi bildiği bu kıssalar üzerinden onlara "Hisse/öğüt" verilmektedir. Bildikleri şuradan da bellidir ki, kıssalardan bir kesit, bir parça, fragman alınmaktadır. Çünkü onlar o kıssanın tamamını zaten biliyorlar. İnsanlara bilmedikleri kıssalar, darb-ı meseller üzerinden bir şey anlatmak mümkün değildir.

    Biraz "vahiy tasavvurumuzu" değiştirmek, geliştirmek durumundayız. Vahiy ne bir ses, ne bir lafız ne de bir harftir. Bir mananın peygamberin kalbine bırakılmasıdır. "Efsahu'l-Arab" olan Peygamber de bu manayı Arapça ifade etmiştir. Haliyle Kur'an'da peygamberin ya da Mekkelilerin bilgisini aşan üst bir teknik bilgi yoktur. Vahiy tek taraflı bir iletişim de değil diyalojik bir iletişimdir. Peygambere yukarıdan akustik bir ses gelmemiş ya da vahyi insan (Dıhye) suretinde ya da kanatlı bir melek getirmemiştir. Allah'ın "Kutsal ve Emin Ruh'u" onu/vahyi, onun kalbine / zihnine bırakmıştır. Yani vahyi biraz da "Peygamber'in vahiy/ilham alma gücü, yukarısıyla iletişim kurma yeteneği" olarak değerlendirin. Onun fetanetini /dehasını, ümniyesini/ ülküsünü, Hira /arayış mağarasındaki uzun tefekkürünü de hesaba katın..

    O devirde kalp düşünme/akletme merkezi olduğu kabul ediliyordu. Ya şeytan dudaklarını insan kalbine dayıyor oradan fitliyor, vesvese veriyordu. Ya da bir melek oraya ilham bırakıyordu. İnsanın içinde duyduğu sesler ya şeytanın ya da melekten zannediliyordu. Bugün biliyoruz ki, kalp bir kas yumağıdır. Akletme ile herhangi bir alakası yoktur. Vahiy de o devrin epistemolojisi /kavramları ile o devrin insanına izah edilmeye çalışılmıştır. Kahin ve şairlerin şeytan/cinleri göğe çıkıp, efendilerine güya bilgi getiriyordu. Vahiy de buna benzetilerek izah edilmiş. Ne var ki vahyi şeytan/cinler değil, tertemiz /mutahhar olan Ruh getirmiştir.
  • Önceleri uyanışın, hareketin, sürekli akli ve ilmi ilerlemenin sembolü olan İslam; daha önce çağın önünden giden ve ona rehberlik eden, hadiselerin önüne geçen ve onları peşinden sürükleyen İslam, şimdi takipçileri arasında birtakım duygusal mukaddesat ve zihinsel inançlardan oluşan bir dine dönüştü.
  • Ahmet öğretmen o sıradan basit bildiğimiz bir sınıfta yine o öğrenciler ile neler yapılıp başarılabileceğini her geçen gün seviye daha da yükseklere nasıl çekilir çok güzel anlatmış... Öğretmen öğrenci veli ve idarecilerin okuması gereken başuçu kitabı niteliğinde... Herkes okumalı ...
    Ve Öğretmen öğrenci ve veli ilişkisi onları yönlendirmesi çok güzel her sınıfa bir Ahmet öğretmen lazım...
    Ahmet öğretmen Mustafa Kemal Atatürk ü anlatıyor adını kullanmadan unutturulmaya çalışılan adamın gölge si bile rehberlik ediyor Ahmet öğretmene..