• - Modern zamanlarda Türklerin ruhundaki göçebeliğe özgü nitelikler, onları “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca davranmaya zorluyor. Göçebe-savaşçı ve hayvancı nitelikleri ağır basan Türk toplumu, kalabalık düşmanlara ve meşakkatli tabiat şartlarına karşı var kalma mücadelesinin gereği olan davranış kalıpları şekillendirmişti. Örneğin toplum, kişilerin savaş becerileri, savaşın disiplini esas olacak şekilde katmanlaşmış, “töre” her işin başı haline gelmişti. Türkler, tüm dinlere ve kültürlere “genel alıcı” denilebilecek bir tutumla, olağanüstü sempatiyle yaklaşıyor ama kendi inançlarına bağlılıktan taviz vermeye yanaşmıyorlardı. Var kalabilmek için yönetimde olmak gerekliliği gibi bir sonuç çıkarmışlar, her zaman bir “yönetme ideali”ni muhafaza etmişlerdi. Siyasetle ve yönetme teknikleriyle yoğun biçimde ilgileniyor, dünyaya egemen olmak istiyorlardı. Bu yüzden her zaman “nizam-ı alem ülküsü”, “Cihan hakimiyeti mefkûresi” gibi adlarla anılan amaçlar modern Türk siyasal oluşumlarının ideolojilerinde de yerini bulacaktı. Türk’le nasıl yönetecekleri üzerinde çok kafa yoruyorlardı ama neyle yöneteceklerini yani kültür politikaları konusunda ellerinde çok kozları yoktu. Uygarlık ürünlerini hep ödünç almak durumundaydılar. Bitmek bilmeyen yönetme idealini ödünç kültürlerle gerçekleştirmek zorunda kalmak Türklerin tarihsel açmazıydı. İşte sözünü ettiğimiz, “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü, bu açmazda kendisine bir hayat alanı buluyordu. Yönetme idealiyle hareket eden ama kendi uygarlığını geliştirememiştir bir topluluğun bu formülü izlemekten başka şansı yoktu.
    Bugün de “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü, kendisini dış politikamızdan bilim ve teknoloji anlayışımıza kadar her alanda gösteriyor. İnsanımızın zihinsel işleyişinin temelleri de bu formüle dayanıyor. Elbette “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!”me formülüne bağlı bir düşünce ve davranış tarzının birçok avantajı var. Örneğin “tarihsel geriliği” böyle bir formülasyonla aşmaya çalışmak, bizi şimdiki halde eski sosyalist ülkelerden daha ileri götürmüş durumda. Askerlik ve savaş teknolojileri açısından da bu formülün çok işe yaradığı tartışma götürmez. Yine aynı formül sayesinde, çok rahatlıkla tıbbımızın, yeniliklere milliyetçi bağnazlıkları nedeniyle direnen Avrupa tıbbından daha iyi bir konuma geldiğini söylemek mümkün.
    Ancak bu tür “izlemeci” bir formüle dayanmanın yol açtığı bazı sorunlar da kaçınılmaz. Örneğin bu formülasyon yüzünden içeriğine bakılmaksızın, renkli gazete renksiz gazeteye, renkli televizyon renksiz televizyona, televizyon gazete ve kitaba tercih ediliyor, tüketim tutumlarını bu tercihler belirliyor. Maalesef halkın gözünde tarihsel olarak geri olanı temsil eden yazılı basının ve matbuatın bu ülkede gelişmesi için uygun bir psikolojik zemin artık yok. Bugün bilişim teknolojilerinde baş döndürücü gelişmeler oluyor. Bu teknolojilerden en yüksek verimi almak ancak sistemli bir organizasyonla mümkün. Ülke genelinde, organizasyonel düzeyde bilişim standartları sağlanmadan her yeni gelişmeye ayak uydurmaya çalışmanın dev bir israftan başka bir faydası olmayacağı açık. En son üretilmiş ve pahalı cep telefonları ile yeni teknolojili televizyonlara gösterdiğimiz rağbette bizden daha önde gelen bir başka millet olduğunu sanmıyorum. Her ne kadar onda da belirgin bir israf ve hatalı kullanım söz konusuysa da aynı yüksek oranları, bilgisayar kullanımında göremiyoruz. En pahalı, en yeni televizyon için ne gerekiyorsa yapıp bilgisayar teknolojilerindeki gelişmeleri es geçmemizin nedeni, yazıyla başımızın hoş olmamasında aranmalı.
    Aynı sorun otomotiv sektörü için de geçerli: Yeniye ve güçlüye ulaşmanın biricik erdem olduğu ülkemizde lüks otomobillerin sayısındaki müthiş artışı görünce, insan, “Bu lüks arabalar yerine daha mütevazı olanlar seçilseydi, belki Türkiye’nin ulaşım sorunu kalmazdı” diye düşünmeden edemiyor. Almanya dışında, nüfusuna göre en çok sayıda mersedes otomobile sahip olan ülkenin Türkiye olması, hepimizin oturup kara kara düşünmesini gerektiriyor. Ülkemizin karayolu taşımacılığına saplanıp kalması, hükümetlerin ve belediyelerin hala en büyük övünçlerinin yol yapımı olması rasyonaliteden uzak, gösteriş ve şatafata dayalı anlayışımızla, yeni ve güçlü, bireysel otomobil kullanımına düşkünlüğümüzle yakından ilişkili.
    “En iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca davranmamız ev, site, konut yapımı ve ev-içi aygıt teknolojileri açısından ise, bırakın israfı, artık gündelik yaşantımızı komediye dönüştüren görüntülerle karşılaşmamıza neden oluyor.
    Türklerin “en iyiyi, en yeniyi, en güçlüyü izle!” formülü uyarınca Batı uygarlığıyla baş etmeye çalışmanın bir yolunu aradığı fikrinin sorgulanacağı alanlardan birisi de “çok partili demokratik sistem”e geçişimiz. Acaba siyasal rejimimizin demokrasi olmasına karar verme sürecinde, Batı’ya yetişmek, omlardan geri kalmamak arzusu ne derece rol oynamıştı?
    Öte yandan göçebeliğin demokrasiye yatkınlığı konusunda da birtakım görüşler öne sürülüyor. Örneğin Türk beylerinin savaş ve başka mekana göç gibi önemli kararlarda boyun ileri gelenlerinden bir kurultay oluşturduğu söyleniyor. Demokrasi zaten Türklerin göçebe yaşama tarzlarında, psikolojilerinde, doğalarında yer etmiş bir rejim olduğu için mi bu kadar kolay benimsenmiştir?
  • - Kitabın bir başka yerinde şöyle diyordu Campbell: Dışımızdaki değerlerin koyduğu amaçlara ulaşmak için çabalıyoruz ama bu arada içimizdeki değerleri unutuyoruz; hayatımızdaki kopukluk buradan gelmekte.
    Bu satırlardan, daha yeni yeni erişkin olduğu ve olgunlaştığı sonucunu çıkarmaya pek eğilimli olan Profosör, İstanbul'daki çevresinin-eski çevresinin-iç değerlerden yoksun olduğunu hep hissetmişti ama ayrıldıktan sonra daha da bilinçle kavrıyordu bunu. Bunların hepsi gazetelerin hafta sonlarında ek olarak verdiği; mankenlerle, şarkıcı ve futbolcuların aşk maceralarını, yatak odalarını anlatan parlak dergilere meraklıydılar. Televizyonlar hep bu aşklardan söz ediyordu. Gazete manşetlerinden çıplak memeler fışkırıyor ve insanlar hep bunları konuşuyordu. Belki de Campbell'in söylediği mitoloji eksikliği idi bu. Çünkü -Campbell'e değil, Profosör'e göre - özellikle Akdeniz yöresinin insanları, binlerce yıl süren mitolojik tanrılar döneminden, birdenbire kuru ve renksiz bir tek tanrı inancına yuvarlanmışlardı. Artık onları avutacak, oyalayacak, dedikodusu yapılacak tanrılar kalmamıştı ortada. O eski tanrı ve tanrıçalar ki; Olympos Dağı'nda oturur ve insanlar gibi aşık olur, kıskanır, kız kaçırır, savaşır, cezalara çarptırılır, ırza geçer ve hepsi birbirinden tuhaf bin bir macera yaşarlardı. İnsanların dillerinde de hep bu maceralar vardı ama şu yeni tek tanrılı dinlerde hayat çok sıkıcıydı doğrusu. Çünkü Tanrı tekti, kadın mı erkek mi olduğu bile belli değildi, bir biçimi yoktu ve doğal olarak hiçbir maceraya girmiyordu. Bunun üzerine insanlar eski alışkanlıklarını sürdürmek üzere kendilerine yeni tanrı ve tanrıçalar yaratmışlardı. Bunlar ya film yıldızı oluyordu, ya futbolcu, ya manken, ya politikacı, ya boğa güreşçisi, ya da tenis oyuncusu. Bu yeni tanrı ve tanrıçaların ne yaptığı ve kimin kiminle yatağa girdiği hakkında binlerce dergi yayımlanıyor, yüzlerce saat program yapılıyordu. Tek fark, Olympos Dağı'ndan, Olympos Disco'ya inmiş olmalarıydı artık.
    İstanbul zenginlerinin, maceralarını izledikleri yeni tanrı ve tanrıçalar, yoksul kesimden geliyordu. İstanbul'u ahtapot gibi saran gecekondularda oturan yoksul ailelerin, ne kadar uzun bacaklı, 1.80 ' in üstünde ve ince kızı varsa televizyonlara pazarlanmıştı. Bunlar önce ürkek, bakımsız ve birazda cılız halleriyle ekrana çıkarlar ama orada dikiş tutturunca dudaklarına ve memelerine silikon taktırıp kuaförlerini değiştirerek palazlanırlardı.
  • renk hayattır, renksiz bir hayat aslında bize ölü gibi görünür.
  • 311 syf.
    ·289 günde·Beğendi·10/10
    UZUN ÇARŞININ ULULARI
    Kitabın ilk sayfalarını çevirir çevirmez baharat kokulu, çekiş sesli, bol sohbetli; dost selamının eksik olmadığı sokaklarında tanış insanların gezindiği bir çarşıda buldum kendimi. Daha dün denilecek bir zaman, ama üstünden asırlar geçmiş gibi evvel zaman olmuş. Şimdi birçoğu, bir varmış bir yokmuş olan meslekleriyle anılan, lakaplarıyla bilinen, tanınan, yaşayan esnaf, tüccar, zanaatkâr, meczup: Uzun Çarşının Uluları.
    Aktar Musa Efendi’nin dükkânından yayılan baharat kokuları eşliğinde girdim Uzun Çarşı’ya. Derdi veren dermanı da verir, inancıyla herkes gibi ben de anlattım derdimi. Karılan macunlara, yuvarlanan haplara, türlü şuruba değil itimadım, Şafi olan Allah’a.
    Yılın dört mevsimi helvacı dükkânıyla simitçi fırınının arasına tüneyen İmam Baba’ya sabun görmeyen, makas girmeyen saç sakalına aldırmadan çarşı esnafına verdiğim gibi hürmetle selam verdim. Hazret bana da takılsın, bir çift söz söylesin diye baktım gözlerinin içine. Altın, dolar, emlak demesini beklerken I.Cihan Harbi’nin ortasında buldum kendimi. Yokluk her yerde.
    Bilâder Ağa’ya rastlayınca çarşıda, gayri ihtiyari “Hikmetinden sual olmaz Ya Rabbi!” diyorum. Bilder Ağa esnaf ve ayan cemiyetlerinde soytarılık yapmaktan memnun görünse de ona yapılan insanlık onurunu ayaklar altına alan muamele benim içimi acıtıyor.
    Keyif ehli Berber Hüseyn’de bir saç sakal traşı olmak için boşuna bekledim bir süre. Berber deyip hafife almayın. Başı, dişi ağrıyan, kolu, bacağı kırılan, çıkan hep onun kapısında. Kafası azıcık iyiyse kime ne bundan. Bir köşede otururken Berber Hüseyn’in meydanı döner koltuklu, boy aynalı, eli traş makineli renksiz ruhsuz yeni yetmelere bıraktığını gördüm, kaybolan güzelliklere hayıflandım.
    Köse Hafız’ın sergüzeştine şahitlik edip Deli Bekir’le eğlenmeye kalkınca aldım ağzımın payını. “Evinin başköşesinde televizyon, elinde telefon, altında araba; sen hangi çağın kaçkınısın be şaşkın!” dedi. Şaştım kaldım halime.
    Arzuhalci Hacı’ya bir arzuhal yazdırayım dedim, derdimi anlamadı. Kartlı su sayacının ne olduğunu anlatabilseydim, her ay karta su yükletirken dört beş kalemde değişik adlarla kesilen paraların haksızlığını yetkililere anlatacak bir arzuhal yazardı elbet bana.
    Kuyucu Kör Hafız’la karşılaşınca anladım nerede, ne zamanda olduğumu. Antep’te Kuyucu Kör Hafız vardı. Su sayacı, su parası, soyguncu belediye yoktu. Devir başka, dert bambaşkaydı.
    Bodur’un dönen kaderi Emi Kız’ın yüzünü de güldürdü mü acaba? Cevabını bilmeyi ne çok isterdim bu sorunun.
    Eşek Kasabı Ali Bayramlar yüzyıl sonra hala aynı arsızlık ve yüzsüzlükle at, eşek eti yediriyor müslüman millete. Allah’tan korkmaz, milletten utanmazlar değişmese de testisi suyolunda kırılan Kız Ali’nin çalıştığı eğlence sektörünün nereden nereye evrildiğini görecek kadar uzak bir zamanda yaşıyorum.
    Bir Malûl ve Bir Gazi. Derin bir ah! “Neler yapmadık şu vatan için!/ Kimimiz öldük; kimimiz nutuk söyledik.” Bu vatan Topal Ahmetlere çok şey borçlu.
    Her defasında keleğe getiren feleğe inat deli gönlüne söz geçiremeyen Gelin Emine. Ayyaş, çapkın koca elinden nedir bu kadınların çektiği? İki Candan Komşu’nun haddi aşan rekabetlerinin başlarına açtığı işler. Okuyan neler öğreniyor, neler geliyor sağ olan başa!
    Çek senet mafyasına bulunan alternatif Fotinli Memet Efendi. Yaptığı için erbabı, tuttuğunu koparmadan bırakmayan sülük. Dört gözle beklenen Ramazanlar. Ramazan ayının insanı ötelere alıp götüren uhrevi havasının çarşı pazarı sarması. Modern zamanların bizden koparıp aldığı güzellikler. Hacivatçı Vakkas’ların bir bir aramızdan çekilmesi. İnsanın içini burkan Uzun Çarşı’nın daha nice içli hikâyesine şahitlik ettim bu okuma yolculuğunda.
    Kendini Arayan Adam’lar her devirde aynı. Olduğu ve olmak istediği arasında yalpalamaktan hayat denen bu yolda doğru dürüst bir yürüyüş tutturamadan, gönüllerince bir türkü söyleyemeden varıyorlar yolun sonuna.
    Apartmanlara, sitelere, gökdelenlere feda edilen Asiye Teyzenin Evi’yle çıktım Uzun Çarşı’dan. Her yer beton, geniş caddeler, alışveriş merkezleri, apartmanlar, apartmanlar; vızır vızır işleyen arabalar. Konforlu hayatın albenisi aklımızı başımızdan almış. Bahçe içinde müstakil ev düşü, benim gibi iflah olmaz köylülerin hayali olarak çok komik duruyor günümüzde.
    Dünden bugüne değişen mesleklere, çarşı pazara, yaşam tarzlarına Uzun Çarşının Uluları’nda kâh hüzünlenerek, kâh hayıflanarak yakınen şahit oldum. Hayat akıyor. Hiç bir şey bir önceki gün bıraktığın yerde durmuyor.
    Her şehrin Mitat Enç gibi insanını, insanlarının yaşam tarzını, çarşı pazarını, eğlencesini, tutulan işlerini böyle ustalıkla anlatan yazarları olmalı tarihe kayıt düşmek, gelecek nesillere hoş bir seda bırakmak için. Gaziantep’i kıskandığımı saklamayacağım. Günün birinde Gaziantep’e yolum düşerse arayıp soracağım ilk şey fıstıklı baklava yiyebileceğim bir dükkân değil Uzun Çarşı olacak.
  • Bu bedenler biraz sahipsiz
    Biraz da renksiz bugün
    Yarın yok, yarın neymiş..
    Bu sokaklar biraz sahici
    Biraz da eşsiz bugün
    Yarın yok, yarın neymiş..
    Aklının ardında neler yatar bilmem
    Karanlığın dibi yok oldu sonunda..
    Hayat ne anlatır neleri gizlerken
    Yolunu bilmezsin güneşi beklerken
    Dünya bir çadır ve onu kaybettin..

    (Mor Ve Ötesi - Güneşi Beklerken)
    https://youtu.be/Za8nImXINR4
  • Kaşan şehrindenim
    Fena sayılmaz halim,
    Bir lokma ekmeğim var, biraz aklım,
    İğne ucu kadar da zevkim.
    Annem var, ağaç yaprağından daha güzel,
    Dostlar, akan sudan daha iyi

    Ve Allah, burada yakındadır,
    Şebboylar arasında, uzun çamın altında
    Suyun bilincinde,
    Bitkilerin kanununda.

    Ben müslümanım.
    Kıblem bir kırmızı güldür,
    Namazlığım bir pınar,
    Mührüm ışıktır,
    Ova seccadem.
    Penceremi titreştiren ışık ile abdest alırım.
    Namazımın içinden ay geçer, tayf geçer,
    Namazımın bütün zerreleri billurlaşır,
    Namaz kaybolur taş görünür,
    Rüzgâr, selvilerin üstünde ezan okuduğunda,
    Namaz kılarım ben.
    Otların tekbirinden sonra,
    Denizdeki dalganın kamedinden sonra
    Namaz kılarım.

    Kâbem su kıyısında,
    Kâbem akasyaların altındadır.
    Kâbem bir esinti gibi bahçeden bahçeye,
    Şehirden şehre gider.

    Hacerülesvetim bahçenin aydınlığıdır.

    Kaşan şehrindenim.
    İşim resim yapmaktır.
    Bazen bir kafas boyar,
    Size satarım.
    Orda mahpus çayırkuşu, sesiyle
    Yalnız gönlünüzü tazelesin diye.
    Bu bir hayal, bu bir hayal, …
    Biliyorum,
    Tuvalim cansızdır,
    İyi biliyorum,
    Çizdiğim havuz balıksızdır.

    Kaşan şehrindenim.
    Soyum belki
    Hint’de bir bitkiden gelir,
    Belki “Sialk” toprağından yapılmış bir çömlekten,
    Soyum belki de
    Buharalı bir fahişeden gelir.

    Babam, kırlangıçların iki kere gelmelerinden önce,
    İki kardan önce
    Babam terastaki iki uykudan önce,
    Babam zamanlar önce ölmüştü.
    Babam öldüğü zaman, gökyüzü maviydi.
    Annem birden kalktı uykudan, kızkardeşim güzelleşti
    Babam öldüğü zaman, bekçilerin hepsi şairdi.
    Kaç kilo kavun istiyorsun? Diye sordu manav bana.
    Sordum: Gönül hoşluğunun gramı kaça?

    Babam ressamdı
    Saz yapar, saz çalardı.
    Üstelik iyi bir hattattı.

    Bahçemiz bilginin gölgesindeydi.
    Bahçemiz duyguyla bitkinin karıştığı yerdi.
    Bahçemiz bakışın, aynanın ve kafesin kesiştiği noktaydı.
    Bahçemiz belki de yeşil saadet çemberinin bir parçasıydı.
    Tanrının ham meyvasını çiğniyordum o gün uykuda,
    Suyu felsefesiz içiyor,
    Dutu, bilgisiz topluyordum.

    Nar dalında yarıldığında,
    Elim tutkudan bir şadırvan olurdu.
    Çayırkuşu şakıdığında,
    Gönlüm dinleme hazzıyla yanardı.
    Kâh yalnızlık, yüzünü camın arkasına dayar,
    Kâh heyecan, elini duygunun boynuna dolardı.
    Düşünce oyun oynardı.
    Bayram yağmuru gibi bir şeydi yaşam,
    Sığırcıklarla dolu bir çınar.
    Işık ve taşbebek alayıydı yaşam,
    Bir kucak özgürlük idi,
    Yaşam, musıki havuzuydu o zaman.

    Çocuk yavaş yavaş uzaklaştı yusufçuklar sokağından.
    Kendi yükümü bağlayıp,
    Hafif hayallerin şehrinden çıktım,
    Yüreğim yusufçuk gurbetiyle dolu.

    Ben dünya misafirliğine gittim.
    Ben sıkıntı ovasına,
    Ben irfan bağına,
    Ben bilim ışığının balkonuna gittim.
    Dinin basamaklarını çıktım.

    Şüphe sokağının sonuna kadar,
    Gönül doygunluğunun serin havasına,
    Islak sevda akşamına kadar.
    Ben birini görmeye gittim,
    Aşkın öbür ucuna
    Gittim, gittim kadına kadar,
    Lezzet ışığına kadar,
    Tutkunun sessizliğine,
    Yalnızlığın kanat sesine kadar.

    Yer üstünde neler gördüm:
    Bir çocuk gördüm ay kokluyordu.
    Kapısız bir kafes gördüm,
    İçinde, aydınlık kanat çırpıyordu.
    Bir merdiven gördüm,
    Üzerinde aşk melekler âlemine çıkıyordu.
    Bir kadın gördüm, havanda ışık dövüyordu.
    Öğle, onların sofrasında ekmekti,
    Sebzeydi, şebnem tepsisiydi,
    Sıcak sevda kâsesiydi.

    Bir dilenci gördüm, çayırkuşundan bir şarkı için,
    Kapı kapı dolaşıp, dileniyordu.
    Bir çöpçü, kavun kabuğuna secde ediyordu.

    Bir kuzu gördüm, uçurtmayı yiyordu.
    Bir eşek gördüm yoncayı anlıyordu.
    “Nasihat” otlağında bir inek gördüm, doymuştu.

    Bir şair gördüm, konuşurken bir zambağa “siz” diyordu.

    Bir kitap gördüm, kelimeleri billurdan.
    Bir kâğıt gördüm, ilkbahardan.
    Müze gördüm yeşillikten uzak,
    Cami gördüm sudan uzak.
    Umutsuz bir fakih gördüm,
    Başucunda sorularla dolu bir testi vardı.

    Bir katır gördüm yazı ile yüklü.
    Bir deve gördüm, “nasihat ve misal”in boş sepetiyle yüklü.
    Bir arif gördüm “ya hu” ile yüklü.

    Aydınlık götüren bir tren gördüm,
    Fıkıh götüren bir tren gördüm,
    Nasıl da yavaş gidiyordu.
    Siyaset götüren bir tren gördüm,
    (ne de boş gidiyordu) 
    Nilüfer tohumları ve kanarya şarkıları götüren
    bir tren gördüm,
    ve bir uçak, binlerce metre yüksekteyken
    Penceresinden toprak göründü; 
    Hüthüt kuşunun tepeliği,
    Kelebek kanatlarının benekleri,
    Kurbağanın havuzdaki aksi,
    Ve yalnızlık sokağından bir sineğin geçişi.

    Bir serçenin çınardan yere indiğindeki arayış.

    Ve güneşin ergenliği,
    Ve oyuncak bebeğin sabah ile kucaklaşması

    Basamaklar şehvet serasına gidiyordu.
    Basamaklar içki mahzenine iniyordu.
    Basamaklar kırmızı gülün fesat kanununa
    Ve hayat matematiğinin anlamına
    Basamaklar aydınlanmanın damına,
    Basamaklar tecelli kürsüsüne gidiyordu.

    Aşağıda, annem,
    Nehrin hatırasında çay bardaklarını yıkıyordu.

    Şehir görünüyordu:
    Büyüyen çimento, demir, taş geometrisi,
    Güvercin taşımayan yüzlerce otobüs.
    Çiçekçi çiçeklerini mezata götürüyordu.
    İki yasemin ağacı arasına,
    Salıncak kuruyordu bir şair,
    Çocuğun biri okul duvarına taş atıyordu.
    Bir diğeri erik çekirdeğini,
    Babasının renksiz seccadesine tükürüyordu
    Ve bir keçi haritadaki “Hazar”dan su içiyordu.

    Çamaşır ipi göründü, sallanan bir sutyen.

    Bir at arabasının tekerleği, atın durmasına hasret,
    At, arabacının uykusuna hasret,
    Arabacı ölüme hasret.

    Aşk göründü, dalga göründü.
    Kar göründü, dostluk göründü.
    Kelime göründü.
    Su göründü, eşyaların sudaki aksi…
    Kanın sıcaklığında, hücrelerin serin gölgeleri.
    Hayatın rutubetli tarafı.
    Sıkıntılı Doğu insanının yaratılışı.
    Kadın sokağında serserilik mevsimi.
    Mevsim sokağında yalnızlık kokusu.

    Yazın eli bir yelpaze gibi göründü.

    Tohumun çiçeğe,
    Sarmaşığın evden eve,
    Ayın, havuza yolculuğu,
    Hasret çiçeğinin topraktan fışkırışı.
    Körpe asmanın duvardan dökülüşü.
    Şebnemin uyku köprüsü üstüne yağışı.
    Neşenin ölüm hendeğinden atlayışı.
    Sözün ardında geçen hadise.

    Bir pencere ile ışığın savaşı.
    Bir basamak ile güneşin büyük ayağının savaşı.
    Yalnızlık ile bir şarkının savaşı.
    Armutlar ile boş bir sepetin güzel savaşı.
    Nar ile dişlerin kanlı savaşı.
    “Naziler” ile naz çiçeğinin sapının savaşı.
    Papağan ile güzel konuşmanın savaşı.
    Alın ile soğuk mührün savaşı.

    Camideki çinilerin secdeye saldırışı.
    Sabun köpüğünün yükselmesine rüzgârın saldırışı.
    Kelebek ordusunun “ilaçlama” programına
    Yusufçuk alayının kanal işçilerine saldırışı.
    Kamış kalem taburunun kurşun harflere saldırışı.
    Kelimenin şairin çenesine saldırışı.

    Bir devrin fethi, bir şiir eliyle,
    Bir bahçenin fethi, bir sığırcık eliyle,
    Bir sokağın fethi, iki selam eliyle,
    Bir şehrin fethi, üç dört tahta süvari eliyle,
    Bir bayramın fethi, iki oyuncak bebek ve bir top eliyle.

    Bir çıngırağın katli, ikindi yatağının başında,
    Bir hikâyenin katli, uyku sokağının başında,
    Bir hüznün katli, bir şarkı emriyle,
    Ayışığının katli, neonların emriyle,
    Bir söğüdün katli, devlet eliyle,
    Bir umutsuz şairin katli, bir kar çiçeği eliyle.

    Yeryüzü tümüyle belirdi:
    Yunan sokağında düzen gidiyordu.
    Başkuş “Babil bahçelerinde” ötüyor,
    Rüzgâr, Hayber yamacından, doğuya
    Tarihin çer çöpünü sürüklüyordu.
    Durgun “Negin” gölünde bir kayık çiçek götürüyor,
    Benares’te her sokağın başında ebedi ışık yanıyordu.

    Halklar gördüm.
    Şehirler gördüm.
    Ovalar, dağlar gördüm.
    Suyu gördüm, toprağı gördüm.
    Işık ve karanlık gördüm.
    Bitkileri ışıkta ve bitkileri karanlıkta gördüm.
    Hayvanları ışıkta ve hayvanları karanlıkta gördüm.
    Ve insanı ışıkta ve insanı karanlıkta gördüm.

    Kaşan şehrindenim
    Ama, benim şehrim değil Kaşan.
    Benim şehrim kayboldu.
    Telaşla ve pür heyecan,
    Gecenin öbür tarafına bir ev yaptım.

    Ben bu evde,
    Kimsenin adını bilmediği nemli otlara yakınım.
    Bahçenin nefesini duyuyorum.
    Ve karanlığın sesini bir yapraktan düştüğünde.
    Ağacın arkasında aydınlığın öksürük sesini.
    Her taşın deliğinde suyun aksırığını.
    Baharın çatısında kırlangıcın sesini.
    Ve açıp kapanan yalnızlık penceresinin saf sesini.
    Ve müphem aşkın deri değiştirmesinin temiz sesini.
    Kanatta uçmak zevkinin toplanmasını,
    Ruhun kendi kendini tutarken çatlamasını.

    Ben tutkunun adımlarını duyuyorum.
    Ve damardaki kan kanununun
    Ayak sesini duyuyorum.
    Güvercinler kuyusunda seher çırpıntısı
    Cuma gecesinin kalp çarpıntısı,
    Düşüncede karanfil çiçeğinin akışı
    Hakikatin, uzaktan saf kişnemesi.
    Ben uçuşan maddenin sesini duuyorum.
    Ve coşku sokağında inanç ayakkabısının sesini.
    Ve aşkın ıslak gözkapakları üstündeki,
    Ergenliğin hüzünlü musıkisi üstündeki,
    Nar bahçelerinin türküsü üstündeki yağmurun sesini.
    Ve gece içinde neşe şişesinin kırılmasının,
    Güzelliğin kâğıt gibi parçalanmasının
    Gurbet kâsesinin rüzgârdan dolup boşalmasının sesini.

    Ben dünyanın başlangıcına yakınım.
    Çiçeklerin nabzını tutuyorum.
    Suyun ıslak kaderine,
    Ağacın yeşil olma adetine aşinayım.

    Ruhum nesnelerin tazeliklerine akar,
    Benim ruhum, gençtir.
    Ruhum bazen heyecandan kekeler,
    Benim ruhum, işsizdir:
    Yağmur damlalarını, duvardaki tuğlaları sayar,
    Ruhum bazen yol ağzında duran bir taş gibi gerçektir.

    Ben birbirine düşman iki çam görmedim,
    Gölgesini yere satan bir söğüt de görmedim
    Karaağaç kovuğunu bağışlar kargaya.
    Nerde bir yaprak varsa, içim açılır.
    Afyon çiçeği yıkadı beni varoluşun selinde.

    Bir böcek kanadı gibi, seherin ağırlığını biliyorum.
    Bir saksı gibi,yeşermenin musıkîsini dinliyorum.
    Bir sepet dolusu meyva gibi,
    Olgunlaşmak için sabırsızlanıyorum.
    Uyuşukluk sınırında bir meyhane gibiyim.
    Deniz kenarında bir bina gibi,
    Ebedi dalgalardan endişeliyim.

    İstediğin kadar güneş, istediğin kadar bağlılık,
    İstediğin kadar çoğalma.

    Ben bir elmayla hoşnutum,
    Ve bir papatyanın kokusundan.
    Ben bir ayna, bir saf bağlılıkla yetiniyorum.
    Bir balon patlasa, gülmüyorum,
    Bir felsefe ay’ı ikiye bölerse, gülmüyorum.
    Ben bıldırcın tüylerinin sesini tanıyorum,
    Toy kuşunun karnındaki renkleri,
    Dağ keçisinin ayak izlerini.
    Nerde ravent yetişir, iyi biliyorum.
    Sığırcık ne zaman gelir, keklik ne zaman öter,
    Şahin ne zaman ölür,
    Çölün uykusunda ay nedir,
    Tutku sapındaki ölüm.
    Ve sevişmenin ağızda bıraktığı ahududu lezzeti.

    Yaşam hoş bir adettir,
    Yaşamın ölüm genişliğinde kanatları vardır,
    Aşk kadar sıçrayabilir,
    Yaşam, alışkanlık rafına kaldırıp
    Unutulacak bir şey değildir.
    Yaşam elin çiçek koparma isteğidir.
    Yaşam turfanda siyah incirdir,
    Yazın ağzında buruk bir tat.
    Yaşam böceğin gözünde ağacın boyutudur.
    Yaşam yarasanın karanlıktaki tecrübesidir.
    Yaşam bir göçmen kuşun gariplik duygusudur.
    Yaşam uykunun dönemecinde bir tren düdüğüdür,
    Yaşam uçak penceresinden bir bahçeyi görmektir.
    Füzenin uzaya fırlatıldığı haberi,
    Ayın yalnızlığına dokunuş,
    Başka bir gezegende çiçek koklamak fikri.

    Yaşam bir tabak yıkamaktır.

    Yaşam sokakta bir metelik bulmaktır.
    Yaşam aynanın “karesi”dir.
    Yaşam çiçek “üstü” sonsuzdur.
    Yaşam yer “çarpı” yüreğimizin çarpıntısıdır.
    Yaşam basit ve eşit nefesler geometrisidir.

    Nerede olursam olayım
    Gökyüzü benimdir.
    Pencere, fikir, hava, aşk, yeryüzü benimdir.
    Ne önemi var
    Bazen büyürse
    Gurbetin mantarları?

    Bilmiyorum, neden
    “At soylu hayvandır, güvercin güzeldir.” derler? 
    Ve neden hiç kimse yarasayı kafese koymuyor.
    Yoncanın ne eksiği var kırmızı laleden.
    Gözleri yıkamalı, başka türlü görmeli.
    Kelimeleri yıkamalı.
    Kelime rüzgâr olmalı, yağmur olmalı.

    Şemsiyeleri kapatmalı.
    Yağmur altında yürümeli.
    Düşünceleri, hatıraları yağmur altına getirmeli.
    Şehir bütün halkıyla yağmur altına gitmeli.
    Dostu yağmur altında görmeli.
    Aşkı yağmur altında aramalı.
    Yağmur altında bir kadınla sevişmeli.
    Yağmur altında oyun oynamalı.
    Yağmur altında yazmalı, konuşmalı, nilüfer dikmeli.
    Yaşam sürekli ıslanmaktır.
    Yaşam “şimdi” havuzunda suya girmektir.

    Çıkaralım giysileri:
    Suya bir adım var.

    Aydınlığı tadalım.
    Bir köy gecesini, ahunun uykusunu tartalım.
    Leylek yuvasının sıcaklığını hissedelim.
    Çimenlerin kanununu çiğnemeyelim.
    Bağbozumunu tadalım.
    Ve eğer ay çıkarsa ağzımızı açalım
    Ve gecenin uğursuz olduğunu söylemeyelim.
    Ateş böceğinin bahçenin bilgeliğinden
    Yoksun olduğunu sanmayalım.

    Sepeti getirelim
    Biraz kırmızı biraz yeşil toplayalım.

    Sabahları ekmekle ebegümeci yiyelim.
    Her sözün başında bir fidan,
    İki hecenin arasında sessizlik tohumu ekelim.

    İçinde rüzgâr esmeyen kitabı okumayalım,
    Ve içinde ıslak şebnem yüzeyi olmayan kitabı
    Hücreleri canlı olmayan kitabı okumayalım ve
    Sineğin tabiatın parmağından uçmasını istemeyelim.
    Ve panterin yaratılış kapısından dışarı çıkmasını.
    Ve eğer solucanlar öldüyse,
    Yaşamda bir şeyin eksildiğini bilelim.
    Eğer ağaçbiti yoksa, ağaç kanunları zarar görmüştür.
    Ve eğer ölüm olmasaydı, neyin peşine koşacaktık.
    Ve eğer ışık olmasaydı, uçuşun mantığı değişecekti.
    Ve mercandan önce
    Denizlerin düşüncelerinde boşluk vardı.

    Ve nerdeyiz diye sormayalım,
    Hastahanenin taze çiçeklerini koklayalım.

    Ve geleceğin fıskiyesi nerde diye sormayalım,
    Ve neden hakikatın kalbi mavidir diye
    Ve dedelerimizin esintileri nasıl, geceleri nasıldı
    Diye sormayalım.

    Geçmiş artık canlı değil.
    Geçmişte kuş şakımıyor.
    Geçmişte rüzgâr esmiyor.
    Geçmişte çamın yeşil penceresi kapalı.
    Geçmişte bütün kâğıt fırıldakların yüzü tozlu.
    Geçmişte tarihin yorgunluğu kaldı.
    Geçmiş dalganın hatırasında,
    Sahile vurmuş hareketsiz soğuk sedeflerdir.

    Deniz kıyısına gidelim,
    Sulara ağ atalım,
    Suların tazeliğini çekelim.

    Yerden bir çakıl taşı alıp,
    Varolmanın ağırlığını hissedelim.

    Eğer ateşimiz çıkarsa ayışığına söylenmeyelim.
    (Bazen ateşim varken ay’ın aşağı indiğini görürüm,
    Elimin melekler katına eriştiğini,
    İspinozun daha iyi öttüğünü.
    Ayağımdaki yara,
    Yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana.
    Çiçeğin hacmi kaç misline çıktı, hasta yatağımda,
    Daha da büyüdü turuncun çapı, fenerin ışığı) 
    Ve ölümden korkmayalım,
    (ölüm güvercinin sonu değildir.) 
    Bir cırcır böceğinin ters dönmesi ölüm değildir.
    Ölüm akasyanın aklından geçer.
    Ölüm düşüncenin güzel ikliminde yaşar.
    Ölüm köy gecesi derinliğinde sabahı anlatır.
    Ölüm üzüm salkımı ile gelir ağzımıza.
    Ölüm gırtlağın kızıl hançeresinde fısıldaşır.
    Ölüm kelebek kanatlarındaki güzellikten sorumludur.
    Ölüm bazen reyhan koparır.
    Ölüm bazen votka içer.
    Bazen gölgede oturur ve bize bakar.
    Ve hepimiz lezzetin ciğerinin,
    Ölüm oksijeni ile dolu olduğunu biliriz.

    Çitlerin arkasında yaşayan sesi var kaderin
    Yüzüne kapıyı kapatmayalım.

    Perdeyi açalım:
    Bırakalım duygular soluk alsın.
    Bırakalım ergenlik her ağacın altında yuva kursun.
    Bırakalım içgüdü oyun oynasın.
    Yalınayak mevsimlerin peşinde,
    Çiçeklerin üstünde uçsun.
    Bırakalım yalnızlık,
    Türkü söylesin,
    Birşeyler yazsın,
    Sokaklara çıksın.

    İçten olalım.
    İçten olalım,
    Bankada da bir ağacın altında da içten olalım.

    Bizim işimiz değil kırmızı gülün sırrını anlamak.
    Bizim işimiz belki de:
    Kırmızı gülün büyüsünde yüzmektir.
    Bilimin ötesine çadır kuralım,
    Bir yaprağın cezbesiyle elimizi yıkayıp
    Sofraya oturalım,
    Sabah güneş doğarken doğalım,
    Heyecanları serbest bırakalım,
    Uzayın, rengin, sesin, pencerenin
    Anlamını tazeleyelim,
    Varlığın iki hecesi arasına, gökyüzünü yerleştirelim,
    İçimizi ebediyetle doldurup boşaltalım,
    Bilimin yükünü kırlangıçların sırtından alıp yere koyalım,
    Bulutların, çınarın, sivrisineğin, yazın ismini geri alalım,
    Sevdayı yağmurun ıslak basamaklarından
    Yükseltelim,
    Kapıyı insana ve ışığa ve bitkiye ve böceğe açalım.

    Bizim işimiz belki de,
    Nilüfer çiçeği ve çağımız arasında,
    Hakikat şarkısının peşinde koşmaktır.
    Sohrab Sepehri
  • Çok, çok eski zamanlarda, bundan yüz milyonlarca yıl evvel, dünyamız henüz bilginlerin "İkinci devir" adını verdikleri çağlardayken, yeryüzünde birtakım kocaman, korkunç devler yaşamaktaydı. Bugün bildiğimiz hayvanların çoğu o zamanlar daha ortada yoktu. Canlı yaratık olarak denizlerdeki balıklar, birçok kuşlar, pek küçük bazı memeli hayvanlar ve kurbağalar vardı. Bir de bu söylediğimiz devler. Bunlar da çeşit çeşitti. Boyları sekiz on metreden tut da, yirmi beş metreye kadar olurdu. Kimisinin kalın, pul pul, sırtı dikenli derileri, küçük bir oda büyüklüğünde başları, bir adam boyu dişleri ve boynuzları, kimisinin dört beş metre uzunluğunda bir boynun ucunda küçücük başları vardı. Hemen hepsinin kuyrukları uzun, pençeleri tırnaklıydı. Sürüngen hayvanlar soyundan olan ve damarlarında sıcak kan dolaşmayan bu devler loş ormanlarda, sulak, bataklık yerlerde yaşarlar, ot, et, ne bulurlarsa yerlerdi. Tembel oldukları için çok kere karınlarını ormanlarda, sularda, su kenarlarında ölüp kalmış hayvanların leşleriyle doyururlardı. O zamanlar çoğu ağaçlarda yaşayan memelileri yakalayabilmek için arka ayaklarının üzerinde doğrulurlar, uzun boyunlarını dalların arasına uzatırlardı. Onlara kaygısız ve rahat yaşamak imkanını veren ne cesaretleri, ne de zekalarıydı. Sadece dev yaradılışlarına dayanarak etraflarını kasıp kavuruyorlardı. Bir yerde göründükleri zaman bütün canlılar ordan kaçışır, balıklar suyun derinlerine, kuşlar göğün maviliklerine, öteki hayvanlar ağaç kovuklarına, inlere dalarlardı. İlk bakışta yeryüzünün bu tembel fakat doymak bilmez, bu aptal fakat kuvvetli, bu korkak fakat zalim devlerden kurtulacağı akla bile gelmezdi. Sular onların, karalar onlarındı. İlerde zeka ve bilgisiyle bütün varlıklara hükmünü yürütecek olan insan, henüz yapraklar arasında ürkek ürkek dolaşan ve yere çekine çekine inen avuç içi kadar bir memelinin cevherinde saklıydı. Rakipsiz ve kaygısız sahip oldukları bu dünya üzerinde battal vücutlarıyla ağır ağır dolaşan, ara sıra bir leşi paylaşmak yüzünden birbirleriyle boğuşan, yirmi tonluk gövdelerini doyurup beslemekten gayri dertleri olmayan bu mahlukların ne günlerinden, ne geleceklerinden korkuları vardı. Dünya onları beslemek, onların rahat ömür sürmelerini sağlamak için kurulmuştu.
    Ama yeryüzünde, hiçbir şey, ne kadar uzun ömürlü olursa olsun, sonsuz değildir. Milyonlarca sene ortalığı kasıp kavuran, uçsuz bucaksız dünyaya kayıtsız hükmeden devlerin de sonu göründü. Tabiat ve hayat şartları, önüne geçilmez sebeplerle değişmeye başladı. Bu birdenbire olmadı. Belli belirsiz kendini gösteren bir kuraklık, yine insan aklının zor kavrayacağı kadar uzun yıllarda, bu devlerin rahat, yumuşak yurtları olan bataklıkları, sulak yerleri kuruttu. Bol yapraklı loş ormanlar seyrekleşti. Yeni şartlara uymasını bilen, yaradılışları buna müsait olan mahluklar yeni yeni gelişmelerle çeşitlenirler, ürerlerken, bu canavarlar, dev vücutlarının aradığı bol rutubeti bulamayarak birer birer kırıldılar. Kuru çöllerde, bir yudum yaşlığa kavuşmak için dolaştılar, koştular, süründüler; ellerine geçirebildikleri hayvanların sıcak, kırmızı kanlarını, kendi aralarında boğazlaşıp birbirlerinin damarlarındaki renksiz, soğuk, koyu ıslaklığı içtiler. Zayıflıklarını hissettikçe, eski saltanatlarının yıkılmaya, ömürlerinin sona ermeye yüz tutuğunu anladıkça vahşilikleri arttı. Kendi yumurtalarını, kendi yavrularını bile parçalayıp yediler. Kokmuş, çamurlaşmış su birikintilerinin başında, birbirleriyle boğuşup, yüzlercesi birden öldüler.

    Ama hayat durmadan akışına devam etti, yeryüzünden izleri bile silinen devlerin bir zamanlar hüküm yürüttükleri yerlerde yeni canlılar türedi, o minimini memeliler gelişti, hele onların vücutlarındaki küçücük, yumuşacık bir parça, beyin dedikleri beyaz bir yığın, gitgide kudretini artırdı. O devlerle kıyaslanınca bir solucan kadar küçük kalan bir mahluk dünyaya pençeleri, dişleriyle değil, kafasıyla hakim oldu. Bulanık hatıraları, çeşitli mahlukların on binlerce nesillik değişmelere rağmen, bilinmeyen yollardan bize kadar ulaşan bu devlerin varlıklarını bile o meydana çıkardı. Uçsuz bucaksız bir araştırma, bilme isteğiyle her yerleri kurcalayıp eşelerken, o devlerin nasılsa çürüyüp yok olmamış kalıntılarını buldu. Hayalinde onların şekillerini canlandırdı. Onlara çeşit çeşit isimler taktı. Şurdan burdan topladığı kemikleri oyuncak gibi bir araya getirdi ve seyretti.

    İşte böylece, bir zamanlar kudretlerine son yokmuş gibi görünen, yeryüzünden silinip gidecekleri akla bile gelmeyen bu devlerin şimdi sadece bataklıklarda tek tük kemikleri, müzelerde iskeletleri ve masallarda korkunç, fakat zararsız hatıraları kaldı.

    Çünkü hayatın durdurulmaz akışı bunu böyle istiyordu.
    Sabahattin Ali
    Sayfa 128 - Yapı Kredi Yayınları