• SONRA BIR DAHA GÖRDÜN MÜ ABİ O KIZI

    Kurtuluş’ta bir evdeyim. İstanbul’un alışıldık, eski, dökük, eşyaları birbirinden uyumsuz az rutubet kokulu bir bekar evinde misafirim.
    normalde bu evde misafir olmam ben çünkü kendi evime en yakın arkadaş evi bu mekandır. bende anahtarı vardır. evde kahve kalmaz gelir alır giderim. Bilmukabele, benim evden de gecenin üçlerinde ne çukulatalar kaçar bu eve.

    ben lazım oldu diye mavi fularımı geri almaya girdim eve.
    yerini de telefonla sorup öğrendim.
    kapıyı açmamla içerdeki adam irkildi. ben irkilmeyi geçin bir kalemde çığlığı bastım. Ev sahibinin babası yok ve bu adam sevgili olmak için fazlasıyla olgun.
    o halde iyiniyetli bir seçenek kalmadı geriye sandım.

    şık bir takım elbise adamın üzerinde. alışılmış baba figüründen bağımsız, dümdüz bir karın.
    elli küsur yıllık saçlarını jölelemiş, bütün salon tıraş kolonyası kokuyor.

    neyse atlattım ben paniği. ziyadesi ile kibar bir beyefendi. aile dostları imiş.
    telefonla teyit aldırdı bana güvenebilmem için. arkadaşımı aradım. -gelmiş mi?- dedi.-iyi bir insan, ileride sık sık karşılaşırsın umarım- dedi. gülüyor da şırfıntı içten içe. anlamadım ama adam güvenilir duruyor.

    beyefendi (bizim kız adamın adını da söylemedi bana kim olduğunu da) - çok korktunuz siz, bir kahve ikram edeyim aceleniz yoksa-

    ne acelem olacak beyefendi, acelem olsa mavi fularları kafaya takıp terliklerle yollara düşer miyim? kahve ise en zayıf olduğum nokta.

    ben diyorum ki adama; siz tam olarak nesi oluyorsunuz?
    o bir anda tüm mantığını mutfakta bırakmış gibi yerdeki kenarları püsküllü turuncu mindere bakıyor.

    başlıyor, başlıyoruz:

    yıllardan 1975.
    ben o zamanlar harp okulundayım. Feriköy’de bir güzel restoran var Dolapdere’ye inen yokuşun başında.
    aslında yasaktır bize alkollü ortamlar ama, her gün denize bakıp da bir rakıya dilini değirememek zor iş.
    kaçıp ayarladık bir şeyler arkadaşlarla..

    kırmızı kadife sandalyeleri var lokantanın. lokanta diyorum ama şimdiki tabiri ile restaurant.

    mezeleri taze, etleri taa Erzurum’dan geliyor.
    iyi biliyorum çünkü yıllarca her hafta gittim sonraları.
    neyse, dün gibi aklımda tam su servisi yapıyordum rızanın bardağına, bir sarılık gördüm lokantanın sütunları arkasında. kafamı iyice eğdim ki bu nedir göreyim.
    dedim ki- bana deseler, hayalindeki kızı resmet, böyle güzel çizemezdim.-
    öyle bir duruluk, hiç boyasız dudakları, hem şuh hem hanımefendi kahkahaları, zaten ses de çizilemez ve anlatılamaz değil mi ya?
    bir saçları vardı, dedim ya ilk gördüğümde ışıklı bir şeyler sandım.

    üç kadehi yarım saatte hiçbir şey duymadan konuşmadan tatmadan içtim.
    masadaki vazodan tek gülü aldım, yanına vardım.
    saçmaladım sanki, ne dedim hatırlamıyorum. sadece -zahmet etmişsiniz, müesseseden bir şey demesinler- dediğini hatırlıyorum. bunu söylerken ki gülüşünü çizebilmek için resim kurslarına gittim sonraları. ama olmadı.

    o bana güldü ya, ben her gün Feriköy yollarını arşınladım. tam 42 gün sonra, başında kara bir yemeni, gözleri ağlamaktan şişmişken gördüm onu.
    bir ev kadarlık mahalle camisinde gördüm.

    kalakaldım cami kapısında, en sona o kaldı. kollarında iki kadın, ayakta duramıyor.
    ama tanıdı sanki beni. kapıdan çıkarken yüzüme baktı -çok gülen gerçekten çok ağlıyormuş- dedi.

    doğum gününde ilk kez gördüğüm kadınımı, bir de ailesinin cenazesinde gördüm.
    sonra soruşturdum cenaze sahibini, öğrendim.
    teyzesinin yanında kalmaya başlamış.
    iki ay daha bekledim, sonra bir salı günü izin aldım, teyzesinin evinin orada beklemeye başladım. salıları pazar kurulurdu. bir umudum pazara gider diye..

    hakikaten çıktı evden. ben gizli gizli takip ettim. hiç unutmam portakal seçiyordu. pardesüsünün cebine
    10 sayfalık mektubumu bıraktım.

    gene de haftada iki gün gittim Feriköy’e görürüm umuduyla.
    hiç beklemediğim bir gün geldi yanıtı.

    sonra 3 ay hayatımın en güzel dönemini yaşadım.
    hep film karesi gibiydi buluştuğumuz zamanlar.
    her çay bahçesine geri dönerdim onu eve bıraktıktan sonra.
    tüm konuştuklarımızı hatırlatırdım kendime.

    biraz durgundu.
    baba ocağı gibi olmuyor diyordu. her ne kadar teyze, anne yarısı olsa da..

    istetecektim ki tayinim çıktı.
    taa Batman’a.
    onu götüremezdim. tam bir İstanbul hanımefendisiydi.
    ben zaten aldırırım tayinimi diyordum.

    ağlaşa ağlaşa vedalaştık.
    tam da kartpostallardaki gibi vedalaştık garda.
    saçından tutam aldım, o zamanlar adet öyleydi.
    kendi göğsünde üç gün gezdirdiği bir mendil verdi.

    dayanamadım batmanda. zaten denizi olmayan memleket denize alışanı daraltır.
    kahverengiden başka bir şey kalmamış aklımda. hiçbir şey umurumda değildi. istifamı verdim. babadan kalan parayla dükkan açarım dedim.
    sevdiğim yanımda olur. kabul ettirene kadar istifamı, bir yığın işler geldi başıma. ankarada askeri mahkemeye çıktım. ama sonunda kurtardım yakamı.

    Ankara’dan mevlana şekeri aldım. batmandan gümüş bilezikler, ipek şallar aldım. istanbula kadar hiç uyumadan geldim.

    teyzesinin kapısını çaldım. durumu izah ettim. hayırlı bir iş için de ziyaret edeceğim inşallah dedim.
    kadın boynunu büktü.
    -size yazdı ama haber alamayınca biz ısrar ettik, nazdır sandık, yalan söylüyor sandık, nişanladık. dedi.

    hayatımda ilk kez bir kadına kin duydum. kapısında ağladım yine de yalvardım. o adamla oturacağı evi temizliyormuş.
    adresini istedim.
    vermedi. ben çağırtayım dedi.

    elimde hediye paketlerim, yoluk yoluk olmuş çicekler merdiven basamağında üç saat bekledim.

    geldi, gözleri kan çanağı gibiydi.
    -neden yazmadın? - dedi. imdat demiş son mektubunda, canımdan can kopuyor demiş.

    -gelmedi ki mektup, dedim. ordudan ilişiğimi kestiğime dair yazı vardı elimde onu bıraktım avucuna.
    -daha nikah yok ki- dedim.
    -alayım gideyim seni-

    kurana el bastırmışlar, kayınvalidesi salmamış geri gelmez diye, oğlum öldürür kendini demiş.
    ağlamış, yalvarmış gitme diye.
    sonra da kurana el bastırmış.

    evlendi..
    ben öldüm. ne işlerde çalıştım o zamanlar, hiç anlamadım, süründüm oradan oraya. illaki istanbula döndüm her seferinde
    anlamsız insanlarla dost oldum belki bir haberini alırım diye..

    adam sustu. ben mutfaktan peçete getirdim. kendimi yokladım mutfakta. ilaç almadım, uyuşturucu ile alakam yok. sarhoş değilim. kim bu adam? neden dinliyorum, neden ağlıyorum onunla beraber? başıma neler geliyor benim?

    peçetesini uzattım.

    sustuk. on beş saat süren beş dakikalık bir sessizlik oldu..

    ben dayanamadım;

    -sonra bir daha gördün mü abi o kızı?- dedim. bir saattir o anlatmıştı ben dinlemiştim. hem konuşmamaktan hem de boğazıma oturan bir şeylerden sesim acınacak halde çıktı. hem de abi dedim babam yaşındaki adama.
    o kadar çocukça, o kadar saf ve derindi ki acısı, oğlum desem yeriydi.

    -gördüm dedi. Beykoz’da oturuyormuş. haberini aldım sonra. beykoz, paşabahçe, göksü arşınladım aylarca.
    gittim camcı dükkanı açtım oralarda. onu da batırdım sokaklarda sürtmekten.
    sonra buldum onu. evini gördüm uzaktan. saklambaç oynadım kendi kendime oralarda.
    bebeği vardı ilk gördüğümde. benim gibiydi sanki çocuk.
    aynı güzelim sarıdan saçlar. hep uzaktan seyrettim.
    koluna girerdi kocasının, ciğerimden boğazıma kadar ateş basardı. daha otuzlarımdaydım ama bembeyazdı saçlarım o elini bir adam kolunda görmekten.
    gülerken görünce hem sevinirdim mutlu olduğuna hem de nefret ederdim her şeyinden, benim mutsuzluğumla karşılaştırınca.

    zaten imanı bıraktım bir kenara, kurana el bastığı içindi tüm bu acılarım. her akşam içerdim. hiçbir içki onu gördüğümdeki kadar yakamazdı midemi, genzimi.

    tek tesellim, kocası iyi bir adammış. hani şakadan, eğlenceden anlamazmış ama bir dediğini de iki etmezmiş. tüccarmış, hali vakti yerindeymiş.
    köşe minderi gibi adam derlerdi. ne hayır demeyi bilir, ne sesini yükseltir.

    bir gün sahile gidiyorlardı yine, çocuk o zamanlar yürüyordu. üç yaşında falan. önlerinden koşuyor. o da kocasıyla o kabusum olan eli kolunda haliyle arkadan geliyor.
    düştü yavrum. ama nasıl düşmek. etimden et koptu sanki.

    tutamadım kendimi fırladım. o da fırladı, kocası rahmetli, ağır adamdı herhalde, arkada kaldı.
    çocuğu kaldırırken yerden, eli elime değdi.
    -sağ olun beyefendi- dedi, sonra kafasını kaldırdı.

    sen hiç yüzü değişmeden ağlayan insan gördün mü? ben gördüm.
    öylece olanca güzelliği ile resim gibi duruyordu yüzü, ne kaşı oynadı ne gözü, sicim sicim ağladı.

    ben sadece;- benim kızım olabilirdi, olsaydı-
    diyebildim..

    taşıdım evi barkı sonra.. dayanamadım.
    kocası vefat etmiş. çok sonraları duydum.
    keşke kalsaymışım, kaçmasaymışım.

    ağlıyorum ben de. mavi fular diye çıktım evden. Şimdi hüngür hüngür ağlıyorum.
    tanımıyorum adamı. nedir derdi? kafası mı güzel bilmiyorum.
    aşıkla aşık olmuşum, sarsıla sarsıla ağlıyorum.
    peçetenin de sonuncusunu ona vermişim.

    hıçkırığım bitmiyor ki nefes alıp soramıyorum; -peki siz kimsiniz? diyemiyorum.

    20 yaşındayım o zaman, zehir gibi kafam ama ağzımdan sadece mahallenin sokakta çekirdek çitleyen, cama minder koyup karşı komşuyla dedikodu yapan teyzeleri gibi yayvan bir -eeeee?- kopuyor dilimden.

    -e' si, - diyor adam,

    buldum izini. yemeğe götüreceğim akşama. yüzük de aldım, bak bakalım beğenecek mi?

    ben yüzüğe bakıyorum, çok güzel, dünyanın en güzel yüzüğü. kutusunda - naim kuyumculuk/batman- yazıyor.

    o eve bakıyor, gülümsüyor.
    bir minder daha koyuyor sırtına;

    -hala kızımmış gibi-, diyor. -kızımın evi gibi rahatım.

    arkadaşımın annesi, asiye sultan evleniyor.
  • Gerçek aşk, hiçbir şey yapmamaktır. Bir şeyler yapmak kolay; aramak, ağlamak, yalvarmak, kızmak, yalan söylemek dünyayı yerinden oynatmak.. Zor olan,bunların hepsini yapmaya gücün yetecekken hiçbir şey yapmamaktır. Beklemektir zor olan, herhangi bir beklentiye sığınıp yaslanmadan beklemek. Hiçbir şey ummadan, hiçbir şeyi değiştirmeye kalkmadan, gücünü sadece masumiyetten alan ve sabırla beslenen.
    Böyle zamanlarda eşya hayatla aranda bağ kurulmasını sağlıyor. İki kişilik kullanılmış tren bileti, yapım aşamasında yarım kalmış bir ney, bir zamanlar gerizekalı bir süs muamelesi yaparken en kıymetli eşyan haline gelen duvardaki dart, galata kulesi kartpostalı, yemek sonrası verilen küçük mor lokantacı şekeri, renkli fotokopi bir vesikalık resim, çantada muhafaza edilmiş alakasız bir kitap, Mcdonalds'dan alınan kredi kartı slipi, boş votka şişesi, boş ıce tea mango kutusu, boş Winston paketi ve dünyanın en güzel misketi.. Ve tüm bunlarla dolu bir oda. Beklerken hiçbir şey yapamadan, dua ettiğin kutsal objeler haline geliyor nesneler ve odanın kendisi..
    Ve uzaktaki eşya. Anları anı haline getiren ve hatırlandıkça katlanmayı zorlaştırıp beklemeyi kolaylaştıran eşyalar. Şu an seninle olmayan ama diğerlerinden hiç ayıramadığın eşyalar. Belki birgün bir araya getirip anıları birleştirmeni sağlayacak olan eşyalar. Sigara jelatininden mamül dünyanın en korunaklı yerinde saklanan galata kulesi maketi(ki külahını yapmak -bir kaç tuhaf girişimden sonra akıl edilebilen- çok yaratıcı bir hamleydi) ,cafede yıllardır duran ve muhtemelen kimsenin dikkat etmediği ve ihtimal kimsenin bakıp gözlerinin yaşarmasına neden olmayan bozuk gramofon ve onun artık nerede olduğu bile bilenmeyen karakalem resmi, başka bir ankara-eskişehir gidiş dönüş tren bileti, olmadık bir yerde koparılıp kurumaya bırakılmış bir gül, yeni baskı bir Salinger kitabı(Gönülçelen) , sendeki Galata kulesi kartpostalının bir eşi, içi dışı kara bir paket karanfilli sigara..
    Ve mekanlar tabi. Zamanın durduğu, gidildikçe hep o anları yaşatan ve dayanmak zor olduğundan mecburen uzak durulan ama bir şekilde hep etrafında dolaşılan mekanlar. Oralarda oldukça acı veren, ama çok uzak oldukça da her şeyin tamamen yitirilmesi demek gibi bir şey olacak olan yerler.. Çocukluğunu, sevdiklerini, hayallerini, duygularını Perec ve Oğuz Atay eşliğinde en sevdiğine servis ettiğin teras barı, onu beklerken her dakikanın bir saatte geçtiği cafe, yıllarca şehrin gürültüsünden kaçıp kafa dinlemek için gittiğin ve artık bambaşka bir şey demek olan kenardaki park ve onun yukarıdan dördüncü aşağıdan üçüncü bankı, dünyanın en güzel uykusuzluğunun yaşandığı kuşetli istanbul treni, hangisinin gerçek olduğu konusunda türlü münakaşalara girdikten sonra karar verilip girilen ve yemek gelir gelmez çakma olduğu anlaşılan sultanahmet köftecisi, son anda koşarak yetişilen ve 360 derece dönerken bile yüzündeki gülümsemeyi silemeyen lunaparktaki ölümcül makine, sinema tarihinin en rezil filminin büyük bir keyifle izlendiği sinema salonu, İstasyonun yanındaki trene binmeden son trenden inince ilk sigaranın birlikte içildiği çiçekli ağaçlı taşa oturmalı dış bahçe, binbir nazla geçilen üst geçit(bilen bilir oradan geçmek epey bir iştir) ,tavla oynanılan ve yenilince mahsustan küsmecilik oynanan çay evi, v.s... Ve odam tabi, odamız.. O kadar çoklar ki. Ama hepsinin yaşattığı duygu ortak. Hem en güzel anları oralarda yaşamış olmanın hatırlanmasıyla yüzde beliren tebessüm hem de o anları yitirmiş olma ve bir daha yaşayamama ihtimalinin verdiği acı. Tebessüm ve acı sadece anlar ve mekanlar birlikte hatırlanınca bu kadar yakışıyorlar birbirlerine. Keşke mümkün olsa da eşya gibi mekanları ve anları da bir odaya toplayabilsek. O zaman büyü yapmak daha kolay olurdu belki..
    En başta inanamamak. Hiç ihtimal vermediğin birşeyin kolayca oluvermesi. Ve neredeyse şaşkınlıktan sevinmeye vakit bulamamak. Bir taraftan onu haketmediğini düşünmenin yol açtığı kendine güvensizlik diğer taratan ise hiç alışık olmadığın güzellikler. İlk buluşmanın çocuksu heyecanı, trenden ineceği saati beklerken oynanan sevimli zaman hesaplaması oyunları, saatlerce ne yesek telaşına düştükten sonra aynı anda dillendirilen "yemek yemeyiverelim" keşfinin yol açtığı inanılmaz rahatlık, yağmur yağarken saçak altında geçen zamanda sigara içmekle öpüşmeyi aynı ana sığdırmaya çalışmanın kaçamak telaşı, mantıyı sarımsaksız salatayı soğansız yemenin tarifsiz lezzeti, kalkmasına az zaman varken ve anlatacakların hiç bitmeyecekken önündeki son yudumu içmemesi için bira bardağına çaktırmadan atılan yalvaran bakışlar, terlediğini farkederde elimi tutmayı bırakır endişesiyle başka bahaneler bulup kısa süreli elleri bırakıp kot pantolonun arkasında silme hınzırlığı, rüzgarın ağzına soktuğu saçlarını usulcacık çekip çıkarma ve bunu yaparken bir taraftan başka şeylerden bahsedip hiçbir şey olmuyormuş gibi hissettirme çabası, her gecenin son iyi geceleri -her sabahın ilk günaydını,güne onun sesini duyamadan başladığın anların tedirgin edici gerilimi, sigara jelatininden mamül kutsal kulenin başında geçirilen ömrünün en içten zamanları.. Hepsini bir arada hatırlamak mı daha çok acı verir yoksa teker teker hatırlayıp ayrı ayrı acı çekmek seyreltir mi biraz acıyı? Belki de tek bir acı var. Yoğunluğu hiç değişmeyen ve hep aynı şey demek olan tek bir acı. Çok özlemek demek olan, boşluğunu hiçbir şeyle dolduramayacağını bildiğin yitirilmiş zamanları kafanda tekrar tekrar yaşamanın sızısı..
    Ama bu haksızlık. Öylece çekip gitmek bu kadar kolay olmamalı. Gücünü yalnızlığından alan ve yalnızlığa alışkanlığını yıllar süren bir çabayla benimseyen birinin hayatına girip,onu kapandığı ve artık şikayet etmediği mağarasından çıkartıp hiç alışık olmadığı bir oyunun ortasında tek başına bırakıvermek. İnsafsızlık. Tamam insan kızar, küser, kavga eder, yanlış bir şey varsa yapanın burnundan getirir. Ama böyle basıp gitmek neyin nesi, insaf. Tamam artık aramaz seni diyerek telefonun sesini kısıp elinin eremeyeceği bir yere koyarken bile on dakikada bir telefonu kontrol etmek ve kendi kendine ben aslında saate bakıyorum kimseden telefon beklediğim yok diyerek yürek burkan yalanlar söylemek; iyi oldu zaten yürümeyeceği belliydi eninde sonunda bitecekti türünden avuntularla uykuya dalıp sonra sıçrayarak uyanmak ve bu zavallı avuntunun aslında seni hiç rahatlatmadığını farketmek; artık hiç işine yaramayacağını bilmene rağmen acı bir alışkanlıkla ve tükenmeyen alışkanlıktan da acı bir umutla 3900 dan 5000 sms almak; bin kere bilmene rağmen artık seni ilgilendirmediğini, kendini kendinden gizli acaba bu saatte o ne yapıyordur diye düşünürken yakalamak; geçen ay bu saatlerde şuradaydık, şu saatte şunları konuşuyorduk, eğer böyle olmasayadı şu gün şunları yapacaktık muhasebesine obsesifce takılıp kalmak; birlikte dinlediğiniz şarkılardan kaçmaya çalışırken mırıldandığını utanarak farkedip yarıda kesmek ama kafanın içinde şarkının devam etmesine engel olamamak; ikinizinde sevdiği yazarların kitaplarını kitaplığın en görünmez yerlerine sokuşturup,göz ucuyla yerlerinde olup olmadığını hızlıca kontrol etmek; nefret etmek için yüzlerce bahane üretip her birine tutundum zannedip bir süre rahatlamak ve sonra hiçbir işe yaramadığını süratle farkedip eskisinden daha beter kahrolmak; ve özlemek.. Hep özlemek; uyurken özlemek, uyanır uyanmaz özlemek, bir şeylerle uğraşmaya çalışıp bir süreliğine unutur gibi olduğunda farketmeden özlemek, hiçbir şey yapmadığın zamanlarda özellikle gece yarısından sonra ibadet eder gibi özlemek, yüzünü görsem bir kere,başkasıyla konuşurken bile olsa sesini duysam yetecek bana dedirtecek kadar özlemek. Özlemenin her çeşidini ezberler gibi özlemek. Yok, olmaz böyle,haksızlık bu..
    Sonra bütün günler birbirine benzemeye başlar. Ayrılığın ilk bir kaç günü deliren ve ne yapacağını şaşıran sen zaman geçtikçe acıklı bir suskunluğa bürünürsün. İnsanın en zavallı hallerinden biridir böyle zamanlarda yaşanılan. İlk gün, kızgınlığının etkisiyle burnundan kıl aldırmaz en söylenmeyecek lafları söylersin. Sonra aynı gece şaşkın ve ne yapacağını bilmez şekilde dolaşırsın ama seni çıldırtan şey öfkeymiş gibi gelir sana. Ona öyle kızıyorsundurki, sırf sana bunu yapmış olması bile affedilmez bir hatadır. Karar vermişsindir artık o seni aramaya kalksa bile konuşulmayacaktır. Evet her şey bitmiştir.. Öyle zanneder içebildiğin kadar içersin ve sızarsın sonra. Ama uyanınca aklın başına gelir. Önce bir önceki günü düşünürsün ve metafizik bir umutla bunun rüya olması için yalvarırsın. Ama rüya değildir, ayrılmışsınızdır artık. İçinde korkunç bir acı ve boşluk hissiyle atarsın uyku sersemliğini ve umutsuzca telefona saldırırsın. Ama ne bir arama vardır ne de mesaj. O zaman akşamki öfkenin yerini çaresizlik alır. Ve elinden bir şey gelmeyeceğini bile bile ama bir taraftan da her şeyi düzeltebilecekmiş gibi büyük bir enerjiyle sen ararsın. O da ne,telefonu kapalıdır! Defalarca denersin ama hep aynı şeyi duymaktasındır. "Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor..." Aslında çok iyi bilirsin ki aradığın kişi artık geride bıraktığın kişi değildir. Bir şey olmuştur dün ve artık o başka birine dönüşmüştür. Ama bu düşünceyi şiddetle kovarsın kafandan. Hayır,bir kaza yaşadık dün, düzelecek mutlaka. Telefon elinde yataktan kalkıp sokağa atarsın kendini, çok erkendir gidecek yerin de yoktur. Hem olsa bile hiçbir yere sığamazsın ki.. Dolaşıp durursun gözünde akıtmaya utandığın kocaman yaşlarla. Ağlayamazsın ama henüz. Çünkü içinde hala bir umut vardır, zannedersin ki telefonu az sonra açılacak,konuşmaya başlayacaksınız ve o kötü kabus hiç görülmemiş gibi hayatınız devam edecek. Affetiririm kendimi diye düşünürsün, o da beni seviyor nasılsa, kıyamaz bana. Ne kadar pişman olduğumu görür, biraz kızar ama sonunda affeder. Yeter ki şu telefonu bir açsın, gerisi mutlaka hallolur, olmak zorundadır. Bu düşüncelerle dakikada en az üç kere arayarak şehrin muhtelif yerlerinde dolaşıp durursun, vakit ilerler ama telefon bir türlü açılmaz. Bu esnada telefon açıldığında ne konuşacağını kafanda kurgulamaya başlarsın ve o anda yapmış olduğun yanlışların hepsi birden aklına gelir. Ve beklerken bir taraftan da kendinle hesaplaşmaya başlarsın. Pişmanlık içinde çığ gibi büyümektedir. Sözler verirsin kendi kendine, söz dersin bir daha onu üzmeyeceğim, küçük kaprisler uğruna hayatı dayanılmaz hale getirmeyeceğim, onu mutlu etmek için elimden gelen her şeyi yapacağım, hatalarımın farkındayım asla hiçbiri tekrarlanmayacak. Onu ne kadar çok sevdiğimi göstereceğim ona her şey eskisinden de güzel olacak.. Bu esnada o kadar samimisindir ki gerçekte tutamayacağını bildiğin sözleri bile vermekten çekinmezsin. Trajiktir aslında, çünkü bir taraftan tükenmeye yüz tutmuşken diğer taraftan kendini hiç olmadığın kadar kuvvetli hissedersin. Kendi kendine tekrarlarsın, olmaz dersin böyle olmaz, düzelecek herşey yoluna girecek. O da üzülüyordur zaten, sen anlatacaksın o anlayacak ve eskisinden daha kuvvetli bağlarla sarılacaksınız birbirinize. Yeter ki telefonunu açsın.. Açsın artık telefonunu.. Sadece telefonunu açsın.. Açsın artık.. Açsın.. Ne olur açılsın artık o telefon.. Ve sonra açılır o telefon.. Alo dersin...

    Biliyor musunuz aslında neden zordur ayrılık? Neden kabul edemez insan? Bir bıçak kanatıp ruhunu kimsenin göremediği kanlar akıtır içine içine, neden? Aşık olduğun için mi? Onsuz yaşayamayacağın için mi? Hayatının anlamını kaybettiğin için mi? Sana haksızlık edildiğini düşündüğün için mi? Hayır hiçbiri değil. Başkasına da aşık olursun, o olmadan da yaşarsın, bir şekilde her şey yoluna girer. Bunu da herkes bilir. Peki bunu bile bile neden acı çeker insan biliyor musun? Çünkü onu başkasıyla düşünemezsin. Tuttuğun elleri başkasının tutması, öptüğün dudakları başkasının öpmesi, yaslandığın omuza başkasının yaslanması. Düşünmek bile delirtir insanı. Bu yüzden işte, herkes bilinçaltında sevdiğinin ölmesini ister. Sevdiğinin ölümü bile onu başkasıyla düşünmekten daha az acı verir. Aşk zihninin savunma mekanizması geliştiremediği tek yanılsamadır, hallüsinasyon gibi... Bir varmış bir yokmuş.. Uyarıcısı olmayan algı.. Her şey biter acı kalır. İşte o acı da bencilliğinden ve kibrinden kaynaklanan acıdır. Onu başkasıyla düşündükçe kendine acımaya başlarsın,çünkü bunu kendine yediremezsin. Ölse, mesele kalmayacaktır. Ama ölmez namussuz, gözünün önünde korktuğun her şey bir bir gerçekleşir. Bu yüzden acı çekersin işte.. İşte bu yüzden çok zordur ayrılık..
    Ali Lidar
  • “Burada kalamam, geriye dönemem, ileriye gidemem” diye bitirdi sözünü çakır gözlü genç adam.
    (O konuşurken tansiyonum mu yükseldi, şekerim mi düştü, anlamadım. İlk söz alışından itibaren sürekli tutunacak bir şey aradım. Hem ne dediğini iyi biliyor hem de diyeceğini iyi diyordu. Acele edişinde, herkesten önce söz alışında bir tuhaflık vardı. Ve bir duman vardı başında. ‘Ben bir yangın çıkarmak istiyorum’, diyen bir duman… Nitekim çıkardı. Derin bir uğultu başladı onun konuşmasını müteakiben. Herkes genç adama minnettar gözlerle baktı. Genç adam, iki adım geri çekildi ve sustu…)
    “Peki, devlet, bizim için ne düşünüyor” dedi, bir adım öne çıkarak öfkeli bir adam.
    “Devletler düşünmezler” dedi, yanı başındaki ihtiyar sökülmüş dişlerinin yerini, yani boş damaklarını göstererek. (Devletlerin düşünmemesiyle boş damağın alakasını kuramadım, ama o öyle dedi, öyle yaptı)
    “Bir hüviyetimiz olacak mı” dedi, işaret parmağını havada unutan celalli bir kadın: “Bir hüviyetimiz, bir adresimiz.”
    “Dilenci olduk yediden yetmişe” dedi, iki çocuğuna sımsıkı tutunan otuz beşinde var yok, ince, uzun, yazmalı bir kadın.
    “Keskin nişancı” dedi, onu görür gibi belirsiz bir yere bakan ve kucağındaki bebeği susturmayan beceriksiz bir gelin. ‘Keskin nişancı’ dedi ve sözünün devamını getiremedi.
    “Bizim aileden kimsenin yüzü gülmüyor” dedi, bıyıkları yeni terleyen bir delikanlı.
    “Bizim aileden kimse yok” dedi, ona akran bir yeni yetme.
    “Bizim aile yok” dedi, histerik bir gülüşle bir diğeri.
    (Kocaman koyu bir sessizlik oldu.)
    “Hel taranî, hel taranî”, “Beni görüyor musun, beni” dedi, bir deri bir kemik, bir kadın.
    (Herkes ona baktı ve herkes onu gördü. Hem öfkeyle hem hüzünle baktılar. Elinde bir fotoğraf albümü vardı kadının. Besbelli ona tutunuyordu, besbelli onda yaşıyordu. Ne söyleyecekse onun içinden söyleyecekti. Can buluyor, gözleri parlıyordu elindeki albüme baktıkça. Belli ki, hayatı oradaki kadardı ve üstüne bir şey koyamamıştı, koyamazdı.)
    “Bakın, işte bu benim” dedi, işaret parmağıyla resimdeki kendini göstererek. “Bu ben miyim” dedi, sonra. Resimde gelinliğiyle sevdiği adamın kolundaydı ve çok mutluydu. O perde inmiş, o sahne kapanmış, o mutlu tablo sönmüştü. Bir çığlık için söz almıştı, ama tam söyleyecekken sesinin yarısı ondan çekildi ve kısık bir sesle şöyle diyebildi: “Artık bir kadın değilim, bir anne değilim, bir insan değilim”.
    (Herkesin, hepimizin yüzü yere düştü, nutkumuz tutuldu. O an fark ettim ki, soru soran kimse, bir cevap beklemiyordu. O dahi bir cevap beklemiyordu. Herkes sorusunun cevapsız olduğunu biliyordu)
    Ön sırada çelimsiz bir çocuk işaret parmağını kaldırdı ve “Öğretmenimi” dedi. “Leyla öğretmenimi” dedi. “Vurdular.” Eliyle sol tarafı göstererek “Okulun bahçesinde”, dedi…
    Herkesin derdi başka. “Geldik, ama bir göz eve sığamadık” dedi, ilençle orta yaşlı bir kadın: “Bir göz ev, bir göz ev”.
    “Bebeğimin anne sütü yok” dedi, arkalardan ağlamaklı bir genç kadın. “Yok”, dedi. (İki sıra önündeki yaşlı kadın pürtelaş geriye döndü ve elini dudaklarına götürerek sus işareti yaptı. Genç kadınının gözleri yuvarlarından fırladı ve bütün hıncını sözünü kesen yaşlı kadının üzerine boca edercesine “Sen sus, kadın”, dedi.
    Altı çocuğunun üzerine şemsiye gibi ellerini açan bir adam iki elini göğe kaldırarak halimi görün, dedi: “Aslında ne babayım, ne anne” demek istedi. Sesini az daha yükseltirken sağ elini önünde duran çocuklarının başları üzerinden gezdirerek deli bir kahkaha attı “Halep gibiyim ama Şam babayım” dedi “Hahahaa…”
    Önde duran çocuk herkesten çok güldü ve adama yönelerek “ne olmuş” dedi.
    (Çocuk utançla başını eğinceye kadar herkes ona ters ters baktı.)
    “ Bir başına kadın olmak, ne demek, biliyor musunuz “ dedi, yazmasını çenesinde eliyle tutan bir kadın… Onu onaylayan ve benzerliğiyle kardeşi olduğunu düşündürten bir başka kadın “Çocuklarımız, kalan çocuklarımız için, yaşamak zorundayız” dedi.
    “Siz hiç ölümden kaçtınız mı” dedi, orta yaşa merdiven dayayan kalın bir adam, sesini yükselterek.
    Ellisinde bir adam kalın adama yönelerek azarlar gibi; “Konuşmayı bilmiyorsunuz” dedi. “Sadece gönül yıkıyorsunuz” dedi. “Bizi anlaması için her yaşadığımızı herkesin yaşaması gerekmiyor”, dedi.
    “Gönlü yıkık olan, niye gönül yıksın” dedi, önceki adam.
    “Bizim alınyazımızı siz okuyabiliyor musunuz”, diye tokat gibi bir soru sordu genç bir kız.
    “Namluyla burun buruna geldim, bir asker tetiği tam çekecekken bağışladı canımızı” dedi, güçlükle ayakta duran bir amca.
    “Bana da bir asker silahını doğrulttu, bir bana bir namluya, baktı baktı ve vazgeçti” dedi, cılız mı cılız bir kadın.
    “Ağam” dedi, sesi patlayan bir adam, öne atılarak, bir daha “ağam” dedi ve hıçkırmaya başladı, sonra hiçbir şey diyemeden mikrofonu yanındakine verdi…
    İkinci basamağın en solundaki hüzünlü kadın kimseye bakmadan “Sıcak bir ev, bir yuva” diye gönlündekini döktü…
     “Kim kaybetmiş, kim bulmuş” dedi, uğultudan kim olduğu anlaşılmayan alaycı biri.
    “Nasıl söylesem” dedi, bir genç, “Hor görülüyoruz”. “Biz burada hor görülüyoruz…”
    “Evet” dediler, aynı anda diğer gençler.
    “Haksızlık ediyorsunuz” dedi, oturduğu yerde konuşan umur görmüş bir amca: “Hep alacaklı gibi konuşuyorsunuz” dedi.
    “Hayır, bu sizin hissedeceğiniz bir şey değil” dedi, o genç, “Hayır”. “Haksızlık etmiyoruz, sadece sessiz kalıyoruz. Onaylamıyoruz”, dedi.
    “Alınyazımız buymuş” dedi, yaşlı bir kadın: “Herkes yazısına boyun eğmeli” dedi.
    (Her ihtiyarın söz alışındaki, işler daha kötüye gitmesin endişesi ile elindekini kaybetme kaygısı ve cereyanı dindirme çabası bu ihtiyar kadının da asıl vurgusuydu. )
    “Gözümüz her daim arkada” dedi orta yaşlı biri, ardı sıra bakarak.
    “Bir oğlum kaldı” dedi, üzgün bir adam.
    “Ya benim” dedi, bir kadın dizini döverek.
    “Bütün varlıklarımızı, tarlalarımızı, bostanımızı gasp ettiler” dedi, bir adam.
    “Her kötülüğü kötüler yapmadı” dedi bir yazar olduğunu sonradan öğrendiğim kaya yüzlü bir sert adam: “Neyi tahsil etmeye geldiniz buraya” dedi…
    (O konuşunca herkes sustu. Sözünün üstüne kimse söz söylemedi ve kimsenin ağzını bıçak açmadı ve uzun süre kimse nefes almadı. Söz almak isteyenler ona bakıp bakıp vazgeçti. )
    Temiz yüzlü bir adam mırıldanır gibi “Biz artık biz değiliz.” dedi.
    “Çok geç” dedi, yüzünü başka yöne çevirerek konuşan öğretmen edalı bir kadın.
    Heceleyerek “mül-te-ci-yiz-biz” dedi, kolunda kamp görevlisi bandajı olan bir genç.
    “Ben, değiliz, dedim mi” dedi, öfkeyle o kadın.
    (Genç adam dişlerini gıcırdatarak kafa salladı.)
    “Kaçarken karşılaştık” dedi, gülümseyen genç adam, alkış bekleyen şımarık bir ifadeyle. (Sağ eliyle yüzünü kapatmaya çalışan genç kadının sol elini havaya kaldıran bu aşık cahilin umurunda değildi dünya. Hatta ifadesine göre iyi ki, bu büyük iç savaş olmuştu)
    “Tam sınırda abayı yaktılar” dedi, âşık gençleri hayran bakışlarla süzen bir genç kız.
    “Bunlar için mi buradayız, bu mu diyeceğiniz” dedi, çatık kaşlı bir adam. (Biri, bir hayalle, bir fikirle çıtayı yükseltmeye görsün bu âlemde, yanı başındaki, evet çoğu zaman hemen yanı başında aynı cinsten olan biri çıtayı yükseltenin süngüsünü derhal düşürmeyi kendine vazife bilir ve onun korunaksız olduğu bir anı kollayarak derhal düşürür.)
    “Hayat bu” dedi, biri. (Böyleleri kitabın ortasından konuşarak söz hakkını alır ve daima en doğru olanı söylerler. Onların doğrusunu herkes tasdik etmek durumundadır. ‘Hayat bu’ gibi, aksi söylenemeyecek şeyler söylerler. ‘Hayat bu’ derler, ‘sözün bittiği yer’ derler. ‘Bilmem ne söylesem’ derler. ‘Bu böyledir’ derler. Ses çıkarırlar, ama haddi zatında bir şey demiş olmazlar. )
    Elinde bir harita açan bir genç bir adam “Ruhumuz orada kaldı, bedenlerimiz buraya geldi, bir gün ruhumuz bedenimize yetişir mi”, dedi.
    “İnsanın iç mimarisini yıkıcı şeyler söylememeli”, dedi yine bir aksakallı.
    “Göçten ayrı, sürgünden ayrı, ayazdan ayrı, horlanmadan ayrı usandık” dedi, biri.
    “Hayat yükü bu” dedi, nefes nefese konuşan ve sanki son nefesini alıp veren bir kadın. (Sözünü söyledikten sonra da cümlesi yanlışlıkla elinden düşmüş gibi ayak parmak uçlarına baka baka düşen cümlesini yerden kaldırmak istiyordu sanki.)
    “Eski dostlar düşman oldu” dedi, altmışında gamlı bir adam: “İç savaş öyle oldu”, dedi.
    “Nasıl olduk, bilmiyoruz” dedi, o yaşlarda bir adam.
    (Her söze, söz söyleyenin cinsinden akranından biri yankı veriyordu. Yüzünü ekşitenler de yüzü gözü ışıyanlar da akran olanlardı.)
    “Doğru” dedi, öyle biri. “Öyle oldu” dedi bir başkası. “Birlikte yitirdik ne yitirdiysek”, dedi biri de. Biri daha salladı boş başını belî, belî diye diye..
    “Beyim bir şey diyeceğim” diye söz almak için sürekli el kaldıran biri şöyle dedi:
    “Siz, hiç minarede sala verildikten sonra “Dikkat dikkat, buradan kaçın, derhal kaçın, en uzak noktaya kaçın diyen bir çağrı duydunuz mu hiç?” dedi.
     “Bu da oldu” dedi, biri. Bu da oldu.
    Çantasından bir fotoğraf çıkaran otuz yaşlarında bir kadın “Kocam” dedi, “Ondan sadece bu resim kaldı.”
    “Yeter” dedi, kim olduğunu kalabalıktan seçemediğim insafsız bir adam.
    Protez bacaklı bir kadın, “Ekmek tuz hakkı için, söyleyin ki, bizim de çocuklarımıza söyleyecek bir sözümüz olsun. Bizi buradan da gönderirler mi, doğru söyleyin”.
    “Bir mezarımız olur mu” dedi, bir ihtiyar.
    Var yok arası bir adam iki avcunu semaya göstererek “Kısa çöp uzun çöpten alır mı hakkını” dedi.

    Mustafa Şahin