• Resulullah (s.a.v ) Efendimiz şöyle buyurdu:
    " Bir insanın gerçek zenginliği, onun bu dünyada yaptığı iyilikleridir. "
  • Kıymetli Dostlar Es-Selam…
    Son günlerde en çok tartışılagelen bir konu, Hadis…
    Gerçekten sadece Kur’an bize yeterli midir veya Hadise ihtiyaç var mıdır sorularıyla sık sık karşılaşıyoruz.
    Bu bağlamda öncelikle Hadis ilmi nedir kısaca bahsetmek istiyorum;

    Müslüman olmak;
    Hepimizin idrak ettiği gibi Allah'ın (c.c.) varlığına, birliğine
    ve Muhammed’in (s.a.v.) Allah (c.c.) tarafından gönderilmiş
    son peygamber olduğuna inanmak demektir.
    Peygamber Efendimizin Allah’ın (c.c.) seçtiği bir elçi olduğuna iman eden kişi, hayatının her alanında O’nu kendine rehber kabul etmiş sayılır. Onu rehber edinen her Müslüman, inanç esaslarını, ibadetlerdeki kural ve ölçüleri, insanlarla ilişkilerinde dikkat etmesi gereken ilkeleri Resul-i Ekrem’den öğrenmelidir. Kendi hayat tarzını, Peygamberimizden (s.a.v.) öğrendikleri ile şekillendirmelidir.

    İlmi-hal ,akidevi kitaplarına baktığımızda genel anlamda şu ibareler mevcuttur;
    Bir Müslüman, hayatını Peygamberimizin (s.a.v.) öğretileri ile şekillendirdiği ölçüde iyi bir Müslüman olur.
    Bu nedenle kadın, erkek her Müslümanın Peygamber Efendimizi yakından tanıması, doğru anlaması; Allah’ın (c.c.) istediği gibi bir kul olması ve Allah’ı (c.c.) hoşnut
    edecek bir hayat sürdürebilmesi bakımından olmazsa olmaz bir öneme sahiptir.
    Hadis ilmi, tam da bu noktada yani Müslüman kimlik ve kişiliğinin oluşmasında ve korunmasında yapıcı bir görev üstlenir. Çünkü hadis ilmi, Peygamber Efendimizi tanımak ve
    anlamak ile ilgilenen bir ilim dalıdır. Peygamber Efendimizin sözleri, tutum ve davranışları,güzel ahlakı hadis ilminin başlıca konusudur.
    Hadisleri öğrendikçe Peygamberimizi (s.a.v.) daha yakından tanımaya başlarız. İnanç esasları ile ilgili bize neler anlattığını bilir, ahiret hayatını ondan öğreniriz. Onun nasıl ibadet
    ettiğini, nasıl dua ettiğini, neleri sevip nelere kızdığını öğrenmiş oluruz. Nasıl bir baba olduğunu,nasıl bir eş olduğunu, nasıl bir öğretmen olduğunu, nasıl bir devlet adamı olduğunu kavrar, onu daha yakından tanımış oluruz.
    Resulullah Efendimizi tanıdıkça sever, sevdikçe onun yaşadığı gibi yaşamaya başlarız. Onun gibi inanır, onun ibadet ettiği gibi ibadet eder,onun güzel ahlakına benzeyen güzellikte bir ahlaka sahip olmak isteriz.
    Allah Teâlâ Kur'an-ı Kerim’de şöyle buyurmuştur:
    “Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı uman ve Allah’ı çokça anan kimseler için, Allah’ın elçisinde size güzel bir örnek vardır.” Ahzab,21
    Peygamber Efendimiz de:
    “Ben ahlaki güzellikleri tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.
    Muvatta, Husnu’l- Hulk,8
    Hadis ilmi, bu içeriğiyle hayatlarında Peygamber Efendimizi örnek almak isteyenler için Allah’ın (c.c.) Resulü ile ilgili doğru bilgi vermeyi amaçlar.
    Bunun için de onun hikmetli sözlerini ve yaşama biçimini tespit eder. Elde edilen bilgileri konularına göre sınıflandırır ve hadis kaynaklarında bir araya getirir.
    Böylece Peygamberimizi (s.a.v.) tanımak ve anlamak isteyenler bu kaynaklara başvurmak suretiyle gerekli bilgilere kolayca ulaşırlar.
    Mesela hadis kitaplarının namaz bölümlerine başvuranlar, Peygamberimizin (s.a.v.) nasıl namaz kıldığını bütün incelikleriyle öğrenebilirler. Ya da hadis kitaplarının tefsir bölümlerini okuyanlar, Peygamber Efendimizin Kur'an-ı Kerim ayetlerini nasıl yorumladığına dair birçok bilgi edinebilirler.
    Yahut hadis kaynaklarının edep bölümlerini inceleyenler, Resulullah’ın üstün ahlakının değişik yönlerine dair pek çok bilgiye ulaşırlar.
    Kısaca Hadis ilmi, Peygamber Efendimizi tanımayı
    ve anlamayı amaçlayan bir ilimdir.

    Hadis ilmi, insan düşüncesini ve hayatını hurafelerden arındırmayı sağlar. Bir İslam âlimi,hadis olmayan sözleri belirlemeye çalışırken sadece dinî bir görev yerine getirmiş olmaz,aynı zamanda insanî ve ahlaki bir sorumluluk da üstlenmiş olur. Çünkü bu çalışmasıyla, sağlıklı düşünmenin yollarını açar, batıl inançları ve uygulamaları hayattan temizlemiş olur.

    Hadis ilmi, Peygamber Efendimizle ilgili doğru bilgileri tespit etmeyi amaçlayan bir ilim dalı olduğu için, onun sözlerine ve davranışlarına dair bilgileri aktarırken dikkat edilmesi
    gereken kuralları da belirlemiştir. Bu kurallar Peygamber Efendimizi görerek ona iman etmiş ilk Müslüman nesil olan Sahabe-i Kirâm tarafından belirlenmeye başlamıştır. Böylece henüz Peygamber Efendimiz hayatta iken onun sözleri, davranışları ve güzel ahlakı Müslümanlar arasında kurallı ve dikkatli bir biçimde, büyük bir titizlikle anlatılmaya başlanmış, her kuşaktan Müslümanlar bu yöntemleri muhafaza edip geliştirmeye gayret etmişlerdir.
    Dolayısıyla Peygamberimizle (s.a.v.) ilgili bilgi aktarma yöntem ve kuralları da Sahabe Dönemi'nden itibaren hadis ilminin konuları arasında yerini almaya başlamıştır.
    Demem o ki İslamî ilimlerde bilginin başlıca iki kaynağı vardır:
    Kur'an-ı Kerim ve sünnettir.
    Hadis ilmi, diğer İslamî
    ilimler için kaynak olma özelliği taşıdığı gibi yöntem
    bakımından da diğer İslamî ilimler üzerinde etkili
    olmuştur.

    Peki niçin Peygamber Efendimiz SAV ‘ e ihtiyaç duyulmuştur , niçin böyle ilim ilim hasıl olmuştur?
    Değerli Dostlar;
    Allah (c.c.), kullarına doğru yolu göstersinler,hak yoldan sapmışlara yeniden kılavuzluk etsinler ve onları uyarsınlar diye daima peygamberler göndermiştir.
    Bu peygamberlerden bir kısmının adları Kur'an-ı Kerim’de anılmıştır. Peygamberlerin bazılarına vahiy yoluyla kitaplar verilmiş, bazıları ise daha önceki peygamberlere gönderilmiş
    olan kitaplarla amel etmişlerdir.
    Kur'an-ı Kerim’de Peygamber Efendimize çok önemli bir yer verildiği görülmektedir. Yüce kitabımızın yüzlerce ayeti bize onu anlatır ve tanıtır. Allah Teâlâ bütün peygamberlerine kendi adları ile hitap ederken, sadece Efendimize “Ey Resul”, “Ey Nebî” diye hitap eder. İslam âlimlerinden bir kısmı bu özel hitabı, Efendimizin diğer peygamberlere olan üstünlüğüne delil sayarlar ve onlara göre bu durum peygamberler arasında bir derece farkının bulunduğunu da gösterir. Şimdi Kur'an-ı Kerim’in Resul-i Ekrem’i bize tanıtırken dikkatimizi çektiği ayetlerden sadece bir bölümünün anlamlarını vererek konuyu kavramaya ve anlamaya çalışacağız:
    Allah'ın (c.c.) Resulü bir beşerdir, fakat vahiy alan ve aldığı vahyi insanlara ulaştıran bir beşerdir.
    “De ki: “Ben de sizin gibi bir insanım. Ancak bana sizin ilâhınızın tek bir ilâh olduğu
    vahyedilmektedir.”Kehf,110
    “Muhammed yalnızca bir peygamberdir. Ondan önce de pek çok peygamber
    gelip geçmiştir.”Al-i İmran ,144
    Sadece birkaçına işaret ettiğimiz Kur’an ayetleri Peygamber Efendimizin (s.a.v.) konumunu belirleyici niteliktedir.

    Müminlerin Allah'a (c.c.) ve Resulullah'a karşı görevleri ise şöyle ifade edilir:
    “Biz seni bir şahit,bir müjdeleyici ve bir uyarıcı olarak gönderdik;Allah'a ve Resulüne iman edesiniz, ona destek olasınız, ona saygı gösteresiniz ve sabah akşam Allah'ı tesbih edesiniz diye.”Fetih,8-9

    Peygambere itaatin, aynı zamanda Allah'a (c.c.) itaat anlamına geldiği şu ayette vurgulanmıştır:
    “Peygambere itaat eden Allah'a itaat etmiş olur. İtaat etmeyenlere ise aldırma. Çünkü biz seni onların üzerine bekçi göndermedik.”Nisa,80

    Bütün bu ayetlerde dikkat çeken husus, Allah Teâlâ’nın kendisine itaatle Resulüne itaati bir arada anmış olması, Peygambere itaatin Allah'a (c.c.) itaat sayılacağını açıkça beyan etmesidir.
    Allah Resulünün Veda Hutbesinde de ifade ettiği gibi Sünnet, Kur’an’ın yanında dinin ikinci ana kaynağını teşkil eder. Bu hüküm, Kur’an’ın ilgili ayetleri ve Peygamberimizin (s.a.v.) kendi sünneti ile ilgili beyanları ışığında, bütün İslam mezheplerinin görüşüdür. Konuyla ilgili Kur'an-ı Kerim'de geçen pek çok ayetten sadece bir misal vermek istiyorum;
    "...Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin. Allah'a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz, Allah'ın azabı çetindir."Haşr,7

    Sonuç olarak;
    Kur’an’ın birçok ayeti muhkemdir, yani hükmü açıktır. Hz. Peygamberin sünnet ve hadislerinin de büyük çoğunluğu bu hükümlere tamamen uygun olup onları teyit eder. Birtakım ayetler ise mücmel, yani anlamı kapalı ve açıklanmaya muhtaçtır. Bu tür ayetleri açıklama görevi de Resul-i Ekrem’e aittir. Namaz emri bunun en açık örneğidir. Kur’an’da namaz birçok ayette emredilir ancak nasıl kılınacağı, kaç rekât kılınacağı, vakitleri, namazda kıraat gibi konular Kur’an’da yer almaz. Namazın kılınışını açıklayan hadisler sayesinde namaz ibadeti yerine getirilir. Zekât da böyledir; hangi maldan ne miktarda zekât alınacağı tamamen Peygamberimizin (s.a.v.) açıklamalarıyla bilinir. Çünkü ayette açıkça vurgulandığı gibi Resulullah müminler için tam bir örnektir:
    “Andolsun, Allah'ın Resülünde sizin için; Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı uman, Allah'ı çok zikreden kimseler için güzel bir örnek vardır.”Ahzab,21

    Bu bağlamda demem o ki Hadisi Kur’an’dan ayrı tutarak, dışlayarak Kur’an bize yeter iddiası ilgili örnekler ışığında tutarsızdır ve asla Hadisler devre dışı bırakılamaz.

    Bu bakımdan Hadis Usulü ve Arapçaya vakıf olmadan ,islami ilimler anlamında Usul olmadan esas olmaz prensibini uygulamadan lütfen kendi şahsi görüşümüze göre değerlendirmelerde bulunmayalım.
    Muhammed İKBAL der ki;
    ‘’Dini konuda her kim bu bana göre böyledir diye delilsiz konuşursa asla ciddiye almayın’’ sözünü şiar edinelim.
    Son zamanlarda bahsi geçen İsra-Miraç ruh ile mi oldu bedenle mi,Mehdi geldi mi gelmedi mi, Kabir Azabı var mı yok mu gibi soruların peşinden gitmek yerine;
    Değerli bir hocamızın ifade ettiği gibi bizlere düşen görev;
    Kitle iletişim araçlarının kullanımının her geçen gün arttığı bir dönemde, din ve irşat dili, anlam ve zarafet boyutuyla daha önemli hale gelmiştir. Din adına sorumsuzca sarf edilen kaba ve gelişigüzel söylemler dine dair farkındalığı örselemektedir. Bu açıdan, dinî konularda konuşan herkesin, sahih kaynaklara dayalı bilginin yanında yapıcı, birleştirici ve kucaklayıcı bir söylemi de kuşanması gerekir. Aksi takdirde, müspet hiçbir dinî içerik arz etmeyen, tekelci, yargılayıcı ve baskılayıcı bir üslubun Müslümanlardan ziyade İslâm’a mâl edilen bir anlayışı beslediği dikkat çekmektedir. Bu itibarla, nebevi metodu ilke edinerek aklıselim ve kalbiselime uygun, güzel ahlak merkezli, yalın, saygın, hassas ve bütüncül bir üslup, dinin insanlarla doğrudan buluşmasında oldukça önem arz etmektedir. Bunun için de İslâm’ın yüce hakikatlerinin tutum, tavır ve eylem olarak aktarılmasında sorumluluk sahibi herkese büyük görevler düşmektedir.
    Ve hamiş,
    Kur’ansız sünnet olmadığı gibi, Sünnetsiz Kur’an olmaz.
    Mani hükmün olmadığı yerde, amir hüküm aranmaz.
    Allaha emanet olunuz…
  • Sahbera R.a dan rivayet olundu ki resulullah S.a.v Efendimiz şöyle buyurmuslardir : kim ilim talep edip ogrenirse , o ilim geçmiş gunahlarina keffaret olur .."
  • Her nasip, Kader-i Mutlak'ın semeresini, niyetin göğe açılmış ellerinde, bir emânet gibi taşır ve vakti geldiğinde, ilk kez tadılan bir lütuf yahut hüzün şeklinde zuhur eder.Biz Gülbeşeker'im ile namı diğer özlem 'le aylar evvelinden Makalat'ı birlikte okumaya karar verdik. Heyecanla vaktinin gelmesini bekledik.Bir yolculuğun hazırlık aşamasındaymışız gibi, elimizde ki bütün kitapları bitirip bekledik, heybemize, bu uzun yolculukta azık olabilecek okumaları ve hasbihâlleri, susuzluğumuzu dindirecek, rehavetimizi alacak neşideleri korunaklı kılıflarıyla indiren Rabbim'e hamdolsun.

    Biz esere başlamadan birkaç gün evvel bir seyehat esnasında Konya'ya uğradım ve Hz.Mevlâna'nın ve Şems-i Tebrizi'nin türbelerini ziyaret etmek nasip oldu. İlk dakikalarda dâhi öyle bir hakikatle yüzyüze geldim ki, bunu ziyaret eden herkes muhakkak tefekkür etmiştir. Mevlâna Hazretleri'nin türbesi ne kadar merkezde, ne kadar büyük ve belirgin bir yere kurulu ise, Şems Hazretlerinin türbesi de o kadar mütevazi, görülmesi zor, tenha bir mahale konumlandırılmış. Âdeta Şems türbesiyle bile o saklı ve derin hâkikâti, Mevlâna da seyre dalıyor.Yaşadığınız tevazu öyle kavi ki, size hayat boyu unutamayacağınız bir nasihât veriyor...

    "Bana velî diyorlar Dedim ki haydi öyle olsun, bana bundan ne kıvanç olabilir? Belki ben bununla öğünürsem çok çirkin düşer, ancak Mevlânâ, Kuran ve hadiste yazılı vasıflardan anlaşıldığına göre velî'dir Ben de velinin velisi, dostun dostuyum." {Sayfa:34}

    Nefsi bir çırpıda ruhun üzerinden silkelemek...Bu cümleler tevazunun en güçlü tanımlarından biridir.

    'Makalat', Makaleler {Söz ve yazılar, bahisler.} mânâsında, Osmanlıca bir kelime. Eser makalelerden, rubailerden, şiirlerden müteşekkil bir hazine... Şems-i Tebrizi Hazretleri'nin sohbetlerinde kaleme alınan konuşmaların derlemesidir.

    ŞEMS-İ TEBRİZİ KİMDİR?

    1185 yılında, Tebriz'de doğdu.Asıl adı Şemsettin Muhammet'tir.Daha çok küçük yaşlarda ibadetine ve taatine dikkat ediyor, yılın her gününü oruçlu geçiriyordu. Babası ve annesi bu durumdan endişe etmeye başladı, O ise daha o yıllarda bir alimin teslimiyeti ile sebat ediyor, annesinin çantasına koyduğu azıkları gördüğü çocuklara dağıtıyor, oruçlarına devam ediyordu.Dönemin ilim tahsil eden, mühim zatlarına danışan babası, Oğlunu Şeyh Ebu Bekir Selebaf'ın yanına ilim tahsili için emânet etti.Hocasına 'Melekut Alemi' ile ilgili vakalara şahit olduğunu söyleyen Şems-i Tebriz-i, Hocasının büyük feragâtiyle, 'senin daha büyük zatların yanında bulunman gerekiyor' telkinleriyle, ruhunun halâskarını ve istirahatgâhını aramaya devam etti.

    Şems Hazretlerinin bu arayışı beni günlerce düşünmeye mecbur etti, Meleklerin dünyasında seyrüsefer eden bir nefsin dâhi aynasını bulana dek bu ızdırabı benim için çok sarsıcıydı.Zira derinliğin keşfi, bir müttâkiye yetmiyor o derinlerde ki Allah sesini başka bir kalbin zikrine yaslama ihtiyacıyla doluyordu... Şems'in mazhar olduğu hallerin, düşüncenin kâlbini sıvazladığını onu bambaşka bir buutun sınırlarına getirdiğini okudukça hayretle izliyor insan.Şems bana göre hissiyatı insani ölçüleri aşmış, aklıyla, kati ve sarsılmaz tenkitleriyle, duruşuyla, bizim kavrayışımızın çok üstünde bir mertebenin sahibidir.

    HZ.MEVLANA İLE İLK KAVUŞMA

    Şems-i Tebrizi Hazretleri ile Mevlâna Celalettin Rumi Hazretlerinin kavuşması çok manidar.Aralarında geçen o kısa sohbet, onları lâyezal bir vuslata eriştiriyor.Çok mânidar zira Şems -Mevlâna muhabbeti tevazunun ve haddini bilmenin abidesidir... Edebin, nefsi tevbe kapısının önünde diz üstü çöktüren bir ilim halvetinin kökleri, o sonsuz gövdeden yükselen sonsuzluk bahçesidir...

    Hz.Şems Rum diyârında (Konya'da) Mevlâna hazretlerini görmeye gitti.Karşılaştıklarında, Hz Mevlâna 'ya şu soruyu sordu;

    - Hz.Muhammed mi büyük, yoksa Beyazıt-ı Bestami mi?
    Hz. Mevlâna çok şaşırdı.
    -Elbette Hz.Muhammed büyüktür, bu nasıl sorudur. dedi.
    - Ama Hz.Muhammed (s.a.s) " Ya Rabbi biz Sen'i lâyık olduğun şekilde bilemedik." derken. Beyazıt-ı Bestami " Kendimi noksan sıfatlardan tenzih ederim. Şanım ne yücedir." diyor.
    Hz.Mevlana şöyle cevap verdi.
    - Beyazıt-ı Bestami, daha ilk makamda, kabı dar geldi ve taştı, haddini aştı.Ama Resulullah (s.a.s)'ın kabı öylesine genişti ki, mertebeler aştıkça, makamdan makama geçtikçe tevbe kapısına daha sıkı sarıldı."
    Bu cevap üzerine, Hz.Şems heyecandan bayıldı ve iki umman kavuştu.

    KERRA HANIM'A HEDİYE EDİLEN ŞİFALI GÜLLER

    Hz.Mevlâna ve Hz.Şems uzun bir halvetle bir hücreye hasbihale çekilir.Bu hâl uzun sürünce Kerra Hatun, (Hz.Mevlâna 'nın eşi) merak edip onları izlemek ister ve görür ki bir duvardan 5-6 insan geliyor, ellerinde de güller var. İnanamaz bu hale ve Hz.Mevlana'ya sormak için halvetin nihayete ermesini bekler. Çıktıklarında Hz.Mevlana 'nın elinde güller vardır ve bu gülleri Kerra Hanım'a hediye eder.Kerra Hanım gülleri görünce çok şaşırır zira böyle gülleri ilk kez görmektedir.Bir aktara gönderir ve bu güllerin Hindistan'da yetişen bir gül çeşidi olduğunu öğrenir.Hz.Mevlâna o güllerin gözleri iyileştiren şifalı güller olduklarını söyler Kerra Hanım'a.

    AYNA BAHSİ ÜZERİNE...

    Veli kullarda Allah-u Tealâ tecelli eder, sakın o aynada gördüğün çirkinlikleri aynaya isnad etme, şüphesiz onlar senin nefsindendir.O'da gördüğün zarafette, kirde sendendir.Sakın o aynayı yere atıp kırma, çünkü o senin kendine çeki düzen verebilmen için bir rabıtadır, fırsattır. Kalbinde ki kırılmış, zedelenmiş ne varsa sana âşikâr eder.Burada zikredilen Hadis-i Kutsi, o kadar manidar ki!..
    "Ben kalbi kırıklarla beraberim." buyuruyor Mevlâ... Bundan daha özge bir sahipleniş, bir merhamet, bir ümit var mı?

    UNUTMANIN HÂKİKÂTİ ÜZERİNE...

    Hz.Şems, unutmak üç kısımdır diyor;

    Unutmaların ilki, ahireti unutmaktır, ki bu insanlar dünyevi heva ve heveslerini öyle hat safhada yaşar ve önemser ki, onlar için üzüntünün de, sevincin de, neharı, tek kaynağı budur.

    " Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükafat ise Allah'ın yanındadır."

    Tegabun Sûresi, 15. Ayet-i Kerime'de belirtilen bu hususiyetin muhataplarıdır onlar.

    Unutmaların ikincisi, Dünya'yı unutmaktır.Kul o kadar Cennet ve Cehennemle meşguldür ki, dünya ile ilgili herşeyi bir yana bırakmış, sadece hayati ihtiyaçlarını sürdürecek kadar dünyaya ehemmiyet vermiş, kalan bütün vaktini ibadetle ve zikirle geçirmektedir.
    Hz.Şems bu konuda da yine seneler geçse dahi unutmayacağım bir kıssa anlatıyor.
    Bir Allah Dostu, o kadar çok oruç tutuyor ki, sonunda açlıktan hastalanıyor ve yataklara düşüyor, doktor yardımını da,reddediyor ve en nihayetinde vefat ediyor.O dönemin alimlerinden bir zat rüyasında bu zahit kişinin mezarını görüyor ve bir duman geldiğini,orada yüzü toprağa dönük vaziyette ve siyah renkte görüyor bu zatı.Bu vaka Allah için ölmenin hayattan el çekmek demek olmadığını bize âdeta yaşatıyor...

    Unutanlardan üçüncüsü ise Aşıkların halidir Şems Hazretlerine göre, ne dünyayı, ne de ahireti hatırlar bu müttakiler, her ikisini de unuturlar. Yalnız Rabblerini hatırlarlar, düşünürler, duyarlar... O'nun kokusunu aldıkları için, sermest olurlar... Yalnız O'nun güzelliğiyle görürler, O'nun ışığıyla serfiraz olurlar...

    Kainatın Serveri (s.a.v) birgün yönünü Yemen tarafına doğru dönerek, ashabına şöyle buyurdular; “Ben Rahman'ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum. Yemen'den bana Allah aşkının kokusu geliyor..."

    Elbette bu koku, Yemen ellerinde ömrü nihayete eren Veysel Karani'nin Allah'a duyduğu muhabbetin kokusuydu.

    İşte Hz.Mevlâna ile Hz.Şemsi de Aşık ve Maşuk mertebesine eriştiren de bu kokuydu Sevgili Dostlar, Hz.Şems'de zuhur eden Rahmani soluğun Aşığı, Hz.Mevlâna ve okuduğum her satırda fevkini defaatle idrak ettiğim Hz. Şems'in duyduğu derin hayranlık.Bakın bu konuşmalardan sonra,yâni bahsedilen unutkanlıklardan sonra, Hz.Şems şöyle diyor, "Mevlâna Üçüncü unutkanlığı yaşadı,ben değil..." Bu cümle bile Hz.Şemsin ruhunu seyrettiği aynanın, nasıl bir zerresini kendine vuran nura şükür vesilesi kıldığını izah ediyor bizlere...

    Gazneli Mahmut ve Ayaz'ın hikayesi... Ayaz, teslimiyet... Mesnevi de başka bir cihetle anlatılsa da özde aynı fikre mihmandarlık ediyor.
    Gazneli Mahmut, hazinesinden çok daha üstün olduğunu söylediği mücevheri vezirlerine kırmalarını emrediyor ve tebaasında bulunan hiçkimse bu cesareti gösteremiyor, sonra hizmetkârı Ayaz'ı huzura çağırıyor ve Ayaz bir an dahi tereddüt etmeden o mücevheri paramparça ediyor.Bu hikayecikte öyle çok mânâ gizlidir ki, bunlardan en mühimi, teslimiyettir.Teslim olma, emre itâat ve ihlas...Nefsani putlarsa önümüzde yükseliyor, tereddüt etmek yahut vazgeçmek, o putları yaşatan pek çok şeyin bizim can damarımızdan beslendiğini unutmak...Rahman basiret lutfeylesin...

    Şems-i Tebrizi Hazretleri'nin Makalat'ında sohbet dinler gibi bir seyir var ve keskin uslubuyla asla hatırınızdan çıkmayacak misaller ve gafletinizi dindirecek çok mühim mevzular yer alıyor.Onlardan birisi de; 'Benim kalbim mütmain artık, Rabbimi biliyorum ve O'nu çok seviyorum artık namaz kılmaya gerek yok.' anlayışını yerle bir eden tespitleri.
    Hz.Şems diyor ki 'Ben veliyim' diyen nefsdir.Çünkü ben, aşırılığın ta kendisidir.Eğer bir mertebeye erişildiğinde ibadete gerek kalmasaydı, kâinatın yüzü suyu hürmetine yaratıldığı Peygamber Efendimiz(s.a.s) son nefesine dek secde etmezdi.Demek ki kılmadığımız her vakit namazda hatırımıza Resulullah(s.a.s) gelmeli ve hicab etmeliyiz!..

    Kuran-ı Kerim'i okuma ve dinleme hususunda da Hz.Şems'in nasihatleri çok mühim.Bizler nezaket kuralları gereğince bir ortamda birisi konuştuğunda susarız ve dinleriz, Kur'an-ı Kerim okunduğunda ise konuşan Allah-u Teâlâ'dır. Kalbin titreyerek mukabele de bulunması gerekirken konuşmak yahut özenle dinlememek ondan neşet edecek büyük bereketi ve füyuzatı yerle bir eder.

    Kuran- ı Kerim'i anlamak hususunda da çok sahih bir noktaya değiniyor.Bizler anlamadığımız bir Ayet-i Kerime olduğunda hemen cüzi iradenin buhranlarına düşer Allah muhafaza tenkit yoluna gideriz, oysa anlaşılmayan yerde kişi kendi eksik izanını ve ilmini ve dâhi kalbini rehabilite etmeli, gözden geçirmeli diyor.

    Bu Eser ciltlerce şerh ile anlatılsa hakkı verilemez. Zihninizde bir bulanıklık doğurduysa cümlelerim affedin beni...

    Son olarak yine Onun cümleleriyle...

    "Dünyâ müminin zindanıdır."

    Feyizli Okumalar...
  • "Resulullah (s.a.v) Efendimiz ashabından bazılarına: Dünya için orada alacağın müddet(nisbedinde) çalış. ahiret için orada kalacağın müddet(nisbedinde) çalış ve cehennem ateşi için de ona dayanabileceğin(sabredebileceğin) kadar günah işle." buyurdu.
  • Allah’ın muhafazasını isteyen…
    عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ رضى الله عنه كُنْتُ خَلْفَ النَّبِىِّ صلى الله عليه و سلم يَوْمًا فَقَالَ يَا غُلاَمُ اِنِّى اُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ اِحْفَظِ اللَّهَ يَحْفَظْكَ اِحْفَظِ اللَّهَ تَجِدْهُ تُجَاهَكَ اِذَا سَاَلْتَ فَاسْاَلِ اللَّهَ وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ وَاعْلَمْ اَنَّ اْلاُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى اَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَىْءٍ لَمْ يَنْفَعُوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ وَ اِنِ اجْتَمَعُو عَلَى اَنْ يَضُرُّوكَ بِشَىْءٍ لَمْ يَضُرُّوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ رُفِعَتِ اْلاَقْلاَمُ وَ جَفَّتِ الصُّحُفُ

    Hz. İbn-i Abbas (r.a) diyor ki: Ben bir gün Nebi (sav)’in terekesinde idim. Resulullah (s.a.v) şöyle buyurdu: “Ey evlatçığım! Sana bazı kelimeler öğreteceğim. Allah-u Teâlâ’yı muhafaza et ki, Allah da seni muhafaza etsin. Allah-u Teâlâ’yı muhafaza et ki, O’nu sana yönelmiş bulasın. İstediğin zaman yalnız Allah’tan iste. Yardım dileyeceğin zaman da yalnız Allah’tan yardım dile.

    Bil ki! Eğer bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa, Allah’ın senin için yazdığından başka sana fayda veremez. Ve eğer bütün ümmet sana zarar vermek için toplansa, Allah’ın senin için yazdığından başka sana zarar veremez. Kalemler kaldırıldı ve sayfalar kurudu.

    Sevgili kardeşim, kim Allah’ın muhafazasını ister ve Allah’ın hıfzının gölgesi altına girmeyi murad ederse bu hadise dikkat etmelidir. Zira bu hadis, Allah’ın muhafazası altına girmenin yolunu göstermektedir.

    Hadisimizi İbn-i Abbas (r.a.) Hazretleri nakletmektedir. İbn-i Abbas Hazretleri diyor ki:

    كُنْتُ خَلْفَ النَّبِىِّ صلى الله عليه و سلم يَوْمًا “Ben bir gün Nebi (s.a.v.)’in terekesinde idim.” فَقَالَ “Dedi ki: ” يَا غُلاَمُ “Ey evlatçığım!” اِنِّى اُعَلِّمُكَ كَلِمَاتٍ “Ben sana bazı kelimeler öğreteceğim.” Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu kelimeleri İbn-i Abbas Hazretlerinin zatında aynı zamanda bizlere de öğretmektedir. Bu sebeple, Efendimiz’in öğreteceği bu kelimelere son derece dikkat kesilelim.

    اِحْفَظِ اللَّهَ “Allah’ı muhafaza et!” Elbette Allah’ın zatı muhafazadan müstağnidir. Burada kastedilen muhafaza: Allah’ın dinini muhafaza, Allah’ın kelamı olan Kur’an’ı muhafaza, Allah’ın Resulü’nün sünnetini muhafaza ve Allah’ın isminin şerefini ve izzetini muhafaza gibi manalardır.

    Evet, “Allah’ı muhafaza et!” Peki, biz Allah’ı muhafaza ettiğimizde, Allah bize nasıl muamele edecek? İşte hadisin devamı: يَحْفَظْكَ “Allah da seni muhafaza etsin.” Demek kim Allah’ın muhafazasını isterse, ilk önce Allah’ı muhafaza etmelidir. Yani Allah’ın dini için, kitabı için, Resulü’nün sünneti için fedakârlık yapmalı ve onların muhafazası için çalışmalıdır.

    Hadisin devamında Efendimiz (s.a.v.) yine aynı emri tekrar ediyor: اِحْفَظِ اللَّهَ “Allah’ı muhafaza et!” تَجِدْهُ تُجَاهَكَ “Allah’ı sana rahmetiyle, ihsanıyla, keremiyle yönelmiş bulasın.” O hâlde kim Allah’ın kendisine cemalî isimleriyle muamele etmesini isterse, ilk önce kendisi Allah’ı muhafaza etmelidir.

    Demek hadisin bu bölümüne kadar iki şey öğrendik:

    1- Allah’ı muhafaza edeni Allah da muhafaza eder.

    2- Allah’ı muhafaza edene Allah rahmet ve keremiyle muamele eder.

    Hadis-i şerifin devamında Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

    وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ “İstediğin zaman yalnız Allah’tan iste!” وَ اِذَا اسْتَعَنْتَ فَاسْتَعِنْ بِااللَّهِ “Yardım dileyeceğin zaman da yalnız Allah’tan yardım dile!”

    Evet, Allah’tır her sesi işitip cevap veren. Ve yine Allah’tır her istenilen şeye kâfi gelen. Allah’tan başka kim var ki sesimizi işitsin, bize merhametiyle muamele edip istediğimizi bize ihsan etsin? İşte bu sırdandır ki, Efendimiz (s.a.v.) sadece Allah’tan istemeyi ve ancak Allah’a sığınmayı bizlere emretmiştir.

    Efendimiz (s.a.v.) hadislerine şöyle devam ediyor:

    وَاعْلَمْ “Bil ki!” اَنَّ اْلاُمَّةَ لَوِ اجْتَمَعَتْ عَلَى اَنْ يَنْفَعُوكَ بِشَىْءٍ “Eğer bütün ümmet sana fayda vermek için toplansa” لَمْ يَنْفَعُوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ لَكَ “Allah’ın senin için yazdığı ve ezelde takdir ettiği menfaatten başkasını sana ulaştıramaz.”

    Yani bütün hayırlar, bütün menfaatler ve bütün iyilikler ancak Allah’ın elindedir ve O’nun takdiriyledir. O istemese, bütün insanlar ve cinler hatta bütün mahlukat toplansa, en ufak bir menfaati bizim için yaratamaz. Bir damla suyu, bir tek başağı, bir nefesi bize ihsan edemez. Bu sebeple, hangi hayır olursa olsun, hangi elden ve sebepten gelirse gelsin, o hayrın asıl sahibi Allah’tır ve O’nun izni ile bize ulaşmıştır. Şükür ve hamda ancak O layıktır.

    وَ اِنِ اجْتَمَعُو عَلَى اَنْ يَضُرُّوكَ بِشَىْءٍ “Eğer bütün ümmet sana zarar vermek için bir araya gelse” لَمْ يَضُرُّوكَ اِلاَّ بِشَىْءٍ قَدْ كَتَبَهُ اللَّهُ عَلَيْكَ “Allah’ın senin için yazdığı ve sana takdir ettiği şeyden başka sana hiçbir zarar veremez.”

    Yani menfaat Allah’ın elinde olduğu gibi zarar da Allah’ın elindedir. Zararı da ancak O yaratır. Eğer bütün insanlar ve cinler bir araya gelse ve bize zarar vermek ve bizi helak etmek istese, ancak Allah’ın ezelde yazdığını bize ulaştırır. İşte bu sırdandır ki, Cenab-ı Hak Tevbe suresinde Peygamberimiz’e şöyle emrediyor: “De ki! Allah’ın yazdığından başkası bize isabet etmez. O da bizim Mevlamız’dır.” Yani bizim hakkımızda hangi hükmü verirse versin, bizim sahibimizdir, bizim dostumuzdur. Bize düşen, O’nun bizim hakkımızdaki hükmüne razı olmaktır.

    رُفِعَتِ اْلاَقْلاَمُ “Kalemler kaldırıldı.” Yani kader defterlerini yazan kalemler kaldırıldı. Artık menfaat ve zarar, takdir-i hüda ile ezelde tespit edildi. وَجَفَّتِ الصُّحُفُ “Sayfalar da kurudu.” Yani kader kalemi kaldırıldığı gibi, ilahî takdirin yazılı olduğu sayfalar da kurudu. Artık hiçbir hüküm değişmez.

    Burada akla şöyle bir soru gelebilir: “Eğer kader kalemleri kaldırılmış ve sayfalar kurumuş ise, biz kaderin mahkûmu olmuyor muyuz?” Bu sorunun cevabını Marmara Eğitim olarak hazırladığımız “Kadere İman” setine havale ediyoruz. Dilerseniz http://www.ilmedavet.com sitemizden “Kadere İman” eserini ücretsiz indirebilirsiniz. Sorunun cevabı mezkûr eserde verildiğinden biz şu anda bu kapıyı açmıyoruz.

    Şimdi hadis-i şerifte anlatılan noktaları şöylece maddeleyelim:

    1- Allah’ı muhafaza edeni Allah da muhafaza eder.

    2- Allah’ı muhafaza edene Allah rahmet ve keremiyle yönelir.

    3- İstediğimiz zaman Allah’tan istemeli ve sebeplerle gelen nimetleri Allah’tan bilmeliyiz.

    4- Yardım dileyeceğimiz zaman da yalnız Allah’tan yardım dilemeli ve sebeplerle gelen yardımı yine ondan bilmeliyiz.

    5- Ve bilmeliyiz ki, bütün ümmet menfaatimiz veya zararımız için toplansa, ancak Allah’ın bizim için takdir ettiğini bize ulaştırabilirler. Bundan başka bize ne faydaları olur, ne de zararları. Zira kader defterini yazan kalemler kaldırılmış ve sayfalar kurumuştur.

    Dilerseniz hadisimizi şöyle bir dua ile toplayalım. Ya Rab! Bizleri dinini, kitabını, Habib’inin sünnetini ve ismini muhafaza edenlerden eyle! Ve bu muhafazaya mukabil sen de bizi muhafaza et ve rahmetinle bize yönel! Ancak senden istemeyi ve ancak sana sığınmayı bizlere nasip et! Ve bize öyle bir iman ver ki, menfaat ve zararın ancak senin elinde olduğunu bilelim ve sadece senin dergâhında zelil olup nimeti senden isteyelim, zarardan dolayı da sana sığınalım. Âmin! (Tirmizi)
  • İbni Abbas (r.a.)’dan nakledilmiştir.

    Efendimiz (s.a.v.) şöyle buyurdular: “Resulullah (s.a.v) bir gün ashabına: “İlâhî! Aramızdan kimseyi şaki ve mahrum eyleme.” diye dua ediniz dedi ve sonra: “Şaki ve mahrum kimdir bilir misiniz?” diye sordu. Sahabeler: “Kimdir ya Resulallah?” dediler. Efendimiz (s.a.v.): “Namaz kılmayan!” buyurdu. (İbni Hacer “Ezzevacir” / Ebu’l-Leys Semerkandi “Kurretü’l Uyun”)

    * * *

    Aminn...