• 168 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Selaaaaaaam!!:))
    Öncelikle herkese; bıçakla oynamayacağı,kafasına silah dayamayacağı,kılıçla harakiri yapmayacağı kadar mutlu bir gece dilerim.En azından bu kadar mutluluk dileği bile böylesine rezil ve aşağılık bir dünya için gayet yeterli ve fazladır diye düşünüyorum(-__-)

    Değerli hocam Zafer Acar'ı ve "Mülkiyetsizm"kitabını ana hatlarıyla elbet değerlendirebilirim fakat daha ziyade ben ona ve kitabına dair duygu ve düşüncelerimi ifade etmek ve sizinle sohbet havasında bir yazı kaleme almak istedim.

    "Dil ve Edebiyat,Olağan Şiir"dergilerinde birlikte yazıyoruz Zafer hocamla.
    Kendisi lisede edebiyat öğretmenidir.Şiir okursun,duygulanır;şiir okumazsın yine duygulanır,olduğu yerde hep duygulanır anlayacağınız!:))
    Güzel adamdır.Beykoz'luyum ben.Beykoz Belediyesi,yazarlık atölyesi eğitimi açtı,bende eğitim alıyordum yazarlık atölyesinde,hocamızsa Zafer Acar'dı,bir gün konu Orhan Veli ve onun meşhur "Anlatamıyorum"şiiri.Bir dönem seslendirme yaptım ben(sesim bas baritondur,hoparlörden geliyor sanırsınız)hahahaahah:))neyse hoca da bunların farkında tabi,"Furkan,sen oku."dedi.Neyse,ben şiiri okudum,hoca duygulandı,sarılmak için masasından kalkarken uyuyan kedinin kuyruğuna basmaz mı?Kedi nasıl yanık yanık inledi,içimiz nasıl acıdı anlatamam.(İki farklı yazarlık atölyesi kursunda eğitim gördüm ve bitirdim,Zafer hocadan aldığım eğitimi ve bana kattıklarını başka hocalardan elde edemedim.)


    Evet güzel adamdır
    Evet işini iyi yapar ve birikimlidir
    ama aynı zamanda anlattığım gibi de sakar adamdır anlayacağınız

    Bunun haricinde altı şiir kitabı daha varmış.Sezai Karakoç'un şiir poetikasına yönelik de bir inceleme kitabı bulunuyormuş.Kitabı bana okumam için veren şair arkadaşım söz etmişti.

    Ama şunu gönül rahatlığıyla ifade edebilirim ki,iyi bir editör ve sıkı bir okuyucudur.Edebiyata çok hizmet vermiştir ve vermeye de devam etmektedir.Biz gençler dergilerde yazabilelim diye; şu an eleştirmeni ve şairi olarak çalıştığım,"Dil ve edebiyat"ve "Olağan Şiir"dergilerine verdiği emek ve destek tartışılmaz.

    Kitabın muhtevasına dönecek olursak,din felsefesi,ahlak felsefesi,toplum felsefesi,siyasi akımlar,tarihi ve dini şahsiyetler vs.akliniza gelebilecek hemen hemen her konuya temas etmeye gayret sarf etmiş hoca.Popülist kültür,geleneksel tabular,kutsallar,anti demokrat tutumlar ya da koyu demokrat yaklaşımlar,hepsine karşı eşit mesafede durmuş ve değinmiş,aynı zamanda da eleştirmiş hoca bunu fark ettim.

    Dil sade ve yalın.Anlaşılır.Sadece bazı benzetmeler var ki çok düşündürücü.Bazı istiareler çok kapalı ve kendini açmıyor,açtıktan sonra mısranın vurucu gücünü ve derinliğini anlıyorsunuz zaten.

    Zafer Acar;mazbut,müspet,makul ve daha aklınıza gelebilecek "m"harfiyle ilgili bütün olumlu tanımlamalara yakışan güzel bir adamdır.
    Fedakar bir öğretmendir.
    Namuslu bir yurttaştır.
    Kızına bağlı bir baba,
    edebiyata meftun bir hizmetkardır.
    Okuyalım,okutturalım.
    Bu güzel adamı herkese tanıtalım!

    Emeğine sağlık hoca,
    Sen çok yaşa!
  • Birinci Söz

    BİSMİLLÂH her hayrın başıdır. Biz dahi başta ona başlarız. Bil, ey nefsim, şu mübarek kelime, İslâm nişanı olduğu gibi, bütün mevcudâtın lisan-ı hâl ile vird-i zebânıdır. Bismillâh ne büyük, tükenmez bir kuvvet, ne çok, bitmez bir bereket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle. Şöyle ki:

    Bedevî Arap çöllerinde seyahat eden adama gerektir ki, bir kabile reisinin ismini alsın ve himayesine girsin tâ şakîlerin şerrinden kurtulup hâcâtını tedarik edebilsin. Yoksa, tek başıyla, hadsiz düşman ve ihtiyacatına karşı perişan olacaktır. İşte, böyle bir seyahat için, iki adam sahrâya çıkıp gidiyorlar. Onlardan birisi mütevazi idi, diğeri mağrur. Mütevazii, bir reisin ismini aldı; mağrur almadı. Alanı her yerde selâmetle gezdi. Bir kàtıu't-tarîke rast gelse, der: "Ben filân reisin ismiyle gezerim." Şakî def olur gider, ilişemez. Bir çadıra girse o nam
    ile hürmet görür. Öteki mağrur, bütün seyahatinde öyle belâlar çeker ki, tarif edilmez. Daima titrer, daima dilencilik ederdi. Hem zelil, hem rezil oldu.

    İkinci Söz

    İMANDA ne kadar büyük bir saadet ve nimet ve ne kadar büyük bir lezzet ve rahat bulunduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki adam hem keyif, hem ticaret için seyahate giderler. Biri hodbin talihsiz bir tarafa, diğeri hüdâbin bahtiyar diğer tarafa sülûk eder, giderler.

    Hodbin adam hem hodgâm, hem hodendiş, hem bedbin olduğundan, bedbinlik cezası olarak nazarında pek fena bir memlekete düşer. Bakar ki, her yerde âciz bîçâreler, zorba müthiş adamların ellerinden ve tahribatlarından vâveylâ ediyorlar. Bütün gezdiği yerlerde böyle hazin, elîm bir hali görür. Bütün memleket bir matemhane-i umumî şeklini almış. Kendisi şu elîm ve muzlim haleti hissetmemek için sarhoşluktan başka çare bulamaz. Çünkü herkes ona düşman ve ecnebî görünüyor. Ve ortalıkta dahi müthiş cenazeleri ve meyusâne ağlayan yetimleri görür. Vicdanı azap içinde kalır.

    Diğeri hüdâbin, hüdâperest ve hakendiş, güzel ahlâklı idi ki, nazarında pek güzel bir memlekete düştü. İşte bu iyi adam, girdiği memlekette bir umumî şenlik görüyor: her tarafta bir sürur, bir şehrâyin, bir cezbe ve neş’e içinde zikirhaneler... Herkes ona dost ve akraba görünür. Bütün memlekette yaşasınlar ve teşekkürler ile bir terhisât-ı umumiye şenliği görüyor. Hem tekbir ve tehlil ile mesrurâne ahz-ı asker için bir davul, bir musiki sesi işitiyor. Evvelki bedbahtın hem kendi, hem umum halkın elemiyle müteellim olmasına bedel, şu bahtiyar, hem kendi, hem umum halkın süruruyla mesrur ve müferrah olur. Hem güzelce bir ticaret eline geçer, Allah’a şükreder.

    Üçüncü Söz

    İBADET ne büyük bir ticaret ve saadet, fısk ve sefahet ne büyük bir hasâret ve helâket olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Bir vakit iki asker uzak bir şehre gitmek için emir alıyorlar. Beraber giderler. Ta yol ikileşir. Bir adam orada bulunur, onlara der:

    “Şu sağdaki yol, hiç zararı olmamakla beraber, onda giden yolculardan ondan dokuzu büyük kâr ve rahat görür. Soldaki yol ise, menfaati olmamakla beraber, on yolcusundan dokuzu zarar görür. Hem ikisi kısa ve uzunlukta birdirler. Yalnız bir fark var ki, intizamsız, hükûmetsiz olan sol yolun yolcusu çantasız, silâhsız gider. Zahirî bir hiffet, yalancı bir rahatlık görür. İntizam-ı askerî altındaki sağ yolun yolcusu ise, mugaddî hülâsalardan dolu dört okkalık bir çanta ve her adüvvü alt ve mağlûp edecek iki kıyyelik bir mükemmel mîrî silâhı taşımaya mecburdur.”

    O iki asker, o muarrif adamın sözünü dinledikten sonra, şu bahtiyar nefer sağa gider. Bir batman ağırlığı omuzuna ve beline yükler. Fakat kalbi ve ruhu, binler batman minnetlerden ve korkulardan kurtulur. Öteki bedbaht nefer ise askerliği bırakır, nizama tâbi olmak istemez, sola gider. Cismi bir batman ağırlıktan kurtulur; fakat kalbi binler batman minnetler altında ve ruhu hadsiz korkular altında ezilir. Hem herkese dilenci, hem herşeyden, her hadiseden titrer bir surette gider. Ta mahall-i maksuda yetişir; orada âsi ve kaçak cezasını görür.

    Dördüncü Söz

    NAMAZ ne kadar kıymettar ve mühim, hem ne kadar ucuz ve az bir masrafla kazanılır; hem namazsız adam ne kadar divane ve zararlı olduğunu iki kere iki dört eder derecesinde kat'î anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, gör:

    Bir zaman, bir büyük hâkim, iki hizmetkârını, herbirisine yirmi dört altın verip, iki ay uzaklıkta has ve güzel bir çiftliğine ikamet etmek için gönderiyor. Ve onlara emreder ki: "Şu para ile yol ve bilet masrafı yapınız. Hem oradaki meskeninize lâzım bazı şeyleri mübâyaa ediniz. Bir günlük mesafede bir istasyon vardır. Hem araba, hem gemi, hem şimendifer, hem tayyare bulunur. Sermayeye göre binilir."

    İki hizmetkâr, ders aldıktan sonra giderler. Birisi bahtiyar idi ki, istasyona kadar bir parça para masraf eder. Fakat o masraf içinde, efendisinin hoşuna gidecek öyle güzel bir ticaret elde eder ki, sermayesi birden bine çıkar. Öteki hizmetkâr bedbaht, serseri olduğundan, istasyona kadar yirmi üç altınını sarf eder. Kumara mumara verip zayi eder. Birtek altını kalır. Arkadaşı ona der: "Yahu, şu liranı bir bilete ver, ta bu uzun yolda yayan ve aç kalmayasın. Hem bizim efendimiz kerîmdir; belki merhamet eder, ettiğin kusuru affeder. Seni de tayyareye bindirirler; bir günde mahall-i ikametimize gideriz. Yoksa, iki aylık bir çölde aç, yayan, yalnız gitmeye mecbur olursun."

    Acaba şu adam inat edip, o tek lirasını bir define anahtarı hükmünde olan bir bilete vermeyip muvakkat bir lezzet için sefahete sarf etse, gayet akılsız, zararlı, bedbaht olduğunu en akılsız adam dahi anlamaz mı?

    Beşinci Söz

    NAMAZ KILMAK ve büyük günahları işlememek2 ne derece hakikî bir vazife-i insaniye ve ne kadar fıtrî, münasip bir netice-i hilkat-i beşeriye olduğunu görmek istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Seferberlikte, bir taburda, biri muallem, vazifeperver, diğeri acemî, nefisperver iki asker beraber bulunuyordu. Vazifeperver nefer talime ve cihada dikkat eder, erzak ve tayınatını hiç düşünmezdi. Çünkü, anlamış ki, onu beslemek ve cihazatını vermek, hasta olsa tedavi etmek, hatta indelhâce lokmayı ağzına koymaya kadar devletin vazifesidir. Ve onun asıl vazifesi talim ve cihaddır. Fakat bazı erzak ve cihazat işlerinde işler. Kazan kaynatır, karavanayı yıkar, getirir. Ona sorulsa, "Ne yapıyorsun?" "Devletin angaryasını çekiyorum" der. Demiyor, "Nafakam için çalışıyorum."

    Diğer şikemperver ve acemi nefer ise, talime ve harbe dikkat etmezdi. "O devlet işidir, bana ne?" derdi. Daim nafakasını düşünüp onun peşinde dolaşır, taburu terk eder, çarşıya gider, alışveriş ederdi. Birgün, muallem arkadaşı ona dedi:

    "Birader, asıl vazifen talim ve muharebedir. Sen onun için buraya getirilmişsin. Padişaha itimad et; o seni aç bırakmaz. O onun vazifesidir. Hem sen âciz ve fakirsin; her yerde kendini beslettiremezsin. Hem mücahede ve seferberlik zamanıdır. Hem sana âsidir der, ceza verirler. Evet, iki vazife peşimizde görünüyor. Biri padişahın vazifesidir; bazan biz onun angaryasını çekeriz ki, bizi beslemektir. Diğeri bizim vazifemizdir; padişah bize teshilât ile yardım eder ki, talim ve harptir."

    Altıncı Söz

    NEFİS VE MALINI Cenâb-ı Hakka satmak ve Ona abd olmak ve asker olmak ne kadar kârlı bir ticaret, ne kadar şerefli bir rütbe olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciği dinle:

    Bir zaman bir padişah, raiyetinden iki adama, herbirisine emaneten birer çiftlik verir ki, içinde fabrika, makine, at, silâh gibi herşey var. Fakat fırtınalı bir muharebe zamanı olduğundan hiçbir şey kararında kalmaz; ya mahvolur veya tebeddül eder, gider. Padişah, o iki nefere, kemâl-i merhametinden, bir yaver-i ekremini gönderdi. Gayet merhametkâr bir ferman ile onlara diyordu:

    “Elinizde olan emanetimi bana satınız; ta sizin için muhafaza edeyim, beyhude zayi olmasın. Hem muharebe bittikten sonra size daha güzel bir surette iade edeceğim. Hem güya o emanet malınızdır; pek büyük bir fiyat size vereceğim. Hem o makine ve fabrikadaki aletler benim namımla ve benim destgâhımda işlettirilecek; hem fiyatı, hem ücretleri birden bine yükselecek. Bütün o kârı size vereceğim. Hem de siz, âciz ve fakirsiniz. O koca işlerin masârifâtını tedarik edemezsiniz. Bütün masarifatı ve levâzımatı, ben deruhte ederim. Bütün varidatı ve menfaatı size vereceğim. Hem de terhisat zamanına kadar elinizde bırakacağım. İşte beş mertebe kâr içinde kâr!

    “Eğer bana satmazsanız, zaten görüyorsunuz ki, hiç kimse elindekini muhafaza edemiyor. Herkes gibi elinizden çıkacak. Hem beyhude gidecek; hem o yüksek fiyattan mahrum kalacaksınız.

    Yedinci Söz

    ŞU KÂİNATIN tılsım-ı muğlâkını açan “Âmentü billâhi ve bi’l-yevmi’l-âhir” 1 ruh-u beşer için saadet kapısını fetheden ne kadar kıymettar iki tılsım-ı müşkülküşâ olduğunu; ve sabır ile Hâlıkına tevekkül ve iltica ve şükür ile Rezzâkından sual ve dua ne kadar nâfi ve tiryak gibi iki ilâç olduğunu; ve Kur’ân’ı dinlemek, hükmüne inkıyad etmek, namazı kılmak, kebâiri terk etmek ebedü’l-âbâd yolculuğunda ne kadar mühim, değerli, revnaktar bir bilet, bir zâd-ı âhiret, bir nur-u kabir olduğunu anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle:

    Bir zaman, bir asker, meydan-ı harp ve imtihanda, kâr ve zarar deveranında pek müthiş bir vaziyete düşer. Şöyle ki: Sağ ve sol iki tarafından dehşetli, derin iki yara ile yaralı; ve arkasında cesîm bir arslan, ona saldırmak için bekliyor gibi duruyor. Ve gözü önünde bir darağacı dikilmiş, bütün sevdiklerini asıp mahvediyor, onu da bekliyor. Hem bu hali ile beraber uzun bir yolculuğu var; nefyediliyor.

    O biçare, şu dehşet içinde meyusane düşünürken, sağ cihetinde Hızır gibi bir hayırhah, nuranî bir zât peyda olur, ona der: “Meyus olma. Sana iki tılsım verip öğreteceğim. Güzelce istimal etsen, o arslan, sana musahhar bir at olur. Hem o darağacı, sana keyif ve tenezzüh için hoş bir salıncağa döner. Hem sana iki ilâç vereceğim. Güzelce istimal etsen, o iki müteaffin yaraların, iki güzel kokulu gül-ü Muhammedî (a.s.m.) denilen latîf çiçeğe inkılâb ederler. Hem sana bir bilet vereceğim. Onunla, uçar gibi, bir senelik bir yolu bir günde kesersin. İşte, eğer inanmıyorsan, bir parça tecrübe et; ta doğru olduğunu anlayasın.”

    Sekizinci Söz

    Şu dünya ve dünya içindeki ruh-u insanî ve insanda dinin mahiyet ve kıymetlerini; ve eğer din-i hak olmazsa dünya bir zindan olması; ve dinsiz insan en bedbaht mahlûk olduğunu; ve şu âlemin tılsımını açan, ruh-u beşerîyi zulümâttan kurtaran Yâ Allah ve Lâ ilâhe illâllah olduğunu 3 anlamak istersen, şu temsîlî hikâyeciğe bak, dinle: Eski zamanda, iki kardeş uzun bir seyahate beraber gidiyorlar. Git gide ta yol ikileşti. O iki yol başında ciddî bir adamı gördüler. Ondan sordular: “Hangi yol iyidir?” O dahi onlara dedi ki: “Sağ yolda kanun ve nizama tebaiyet mecburiyeti vardır. Fakat o külfet içinde bir emniyet ve saadet vardır. Sol yolda ise serbestiyet ve hürriyet vardır. Fakat o serbestiyet içinde bir tehlike ve şekavet vardır. Şimdi intihaptaki ihtiyar sizdedir.” Bunu dinledikten sonra, güzel huylu kardeş sağ yola “Tevekkeltü alâllah” deyip gitti ve nizam ve intizama tebaiyeti kabul etti. Ahlâksız ve serseri olan diğer kardeş, sırf serbestlik için sol yolu tercih etti. Zahiren hafif, mânen ağır vaziyette giden bu adamı hayalen takip ediyoruz:..

    Dokuzuncu Söz

    BİRİNCİ NÜKTE

    Namazın mânâsı, Cenâb-ı Hakkı tesbih ve tâzim ve şükürdür. Yani, celâline karşı kavlen ve fiilen Sübhânallah deyip takdis etmek; hem, kemâline karşı lâfzen ve amelen Allahu ekber deyip tâzim etmek; hem, cemâline karşı kalben ve lisanen ve bedenen Elhamdülillâh deyip şükretmektir.

    Haşir Bahsi

    Birader, haşir ve âhireti basit ve avam lisanıyla ve vâzıh bir tarzda beyanını istersen, öyle ise şu temsîlî hikâyeciğe nefsimle beraber bak, dinle: Bir zaman iki adam Cennet gibi güzel bir memlekete (şu dünyaya işarettir) gidiyorlar. Bakarlar ki, herkes ev, hane, dükkân kapılarını açık bırakıp muhafazasına dikkat etmiyorlar. Mal ve para meydanda, sahipsiz kalır. O adamlardan birisi, her istediği şeye elini uzatıp ya çalıyor, ya gasp ediyor. Hevesine tebaiyet edip her nevi zulmü, sefaheti irtikâp ediyor. Ahali de ona çok ilişmiyorlar. Diğer arkadaşı ona dedi ki:

    “Ne yapıyorsun? Ceza çekeceksin; beni de belâya sokacaksın. Bu mallar mîrî malıdır. Bu ahali, çoluk çocuğuyla asker olmuşlar veya memur olmuşlar, şu işlerde sivil olarak istihdam ediliyorlar. Onun için sana çok ilişmiyorlar. Fakat intizam şediddir. Padişahın her yerde telefonu var ve memurları bulunur. Çabuk git, dehalet et” dedi.

    On Birinci Söz

    EY KARDEŞ! Eğer hikmet-i âlemin tılsımını ve hilkat-i insanın muammasını ve hakikat-i salâtın rümuzunu bir parça fehmetmek istersen, nefsimle beraber şu temsîlî hikâyeciğe bak:

    Bir zaman bir sultan varmış. Servetçe onun pek çok hazineleri vardı. Hem o hazinelerde her çeşit cevahir, elmas ve zümrüt bulunuyormuş. Hem gizli, pek acaip defineleri varmış. Hem kemâlâtça sanayi-i garibede pek çok mahareti varmış. Hem hesapsız fünun-u acibeye marifeti, ihatası varmış. Hem nihayetsiz ulûm-u bediaya ilim ve ıttılaı varmış.

    İşte her cemâl ve kemâl sahibi kendi cemâl ve kemâlini görmek ve göstermek istemesi sırrınca, o sultan-ı zîşân dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin, ta nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının harikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Ta, cemâl ve kemâl-i mânevîsini iki vech ile müşahede etsin: Bir vechi, bizzat nazar-ı dekaik-âşinâsıyla görsün. Diğeri, gayrın nazarıyla baksın.

    On İkinci Söz

    Kur’ân-ı Hakîmin hikmet-i kudsiyesi ile felsefe hikmetinin icmâlen muvazenesi; hem hikmet-i Kur’âniyenin, insanın hayat-ı şahsiyesine ve hayat-ı içtimaiyesine verdiği ders-i terbiyenin gayet kısa bir fezlekesi; hem Kur’ân’ın sair kelimât-ı İlâhiyeye ve bütün kelâmlara cihet-i rüçhaniyetine bir işarettir. İşte bu Sözde Dört Esas vardır.

    BİRİNCİ ESAS

    Hikmet-i Kur’âniye ile hikmet-i fenniyenin farklarına şu gelecek hikâye-i temsiliye dürbünüyle bak.

    Bir zaman hem dindar, hem gayet san’atkâr bir hâkim-i namdar istedi ki, Kur’ân-ı Hakîmi, maânîsindeki kudsiyetine ve kelimâtındaki i’câza şayeste bir yazı ile yazsın, o muciznümâ kamete harika bir libas giydirilsin. İşte o nakkaş zat, Kur’ân’ı pek acip bir tarzda yazdı. Bütün kıymettar cevherleri yazısında istimal etti. Hakaikının tenevvüüne işaret için, bazı mücessem hurufatını elmas ve zümrütle ve bir kısmını lü’lü’ ve akikle ve bir taifesini pırlanta ve mercanla ve bir nev’ini altın ve gümüşle yazdı. Hem öyle bir tarzda süslendirip münakkaş etti ki, okumayı bilen ve bilmeyen herkes temâşâsından hayran olup istihsan ederdi. Bahusus ehl-i hakikatin nazarına, o surî güzellik, mânâsındaki gayet parlak güzelliğin ve gayet şirin tezyinatın işârâtı olduğundan, pek kıymettar bir antika olmuştur.

    On Üçüncü Söz

    KUR’ÂN-I HAKÎM ile felsefe ulûmunun mahsul-ü hikmetlerini, ders-i ibretlerini, derece-i ilimlerini muvazene etmek istersen, şu gelecek sözlere dikkat et.

    İşte, Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyân’ın, bütün kâinattaki âdiyat namıyla yad olunan, harikulâde ve birer mucize-i kudret olan mevcudat üstündeki âdet ve ülfet perdesini keskin beyanatıyla yırtıp, o hakaik-ı acibeyi zîşuura açıp, nazar-ı ibretlerini celb edip, ukûle tükenmez bir hazine-i ulûm açar.

    Felsefe hikmeti ise, bütün harikulâde olan mucizat-ı kudreti âdet perdesi içinde saklayıp cahilâne ve lâkaydâne üstünde geçer. Yalnız harikulâdelikten düşen ve intizam-ı hilkatten huruç eden ve kemâl-i fıtrattan sukut eden nadir fertleri nazar-ı dikkate arz eder, onları birer ibretli hikmet diye zîşuura takdim eder.

    Meselâ, en cami’ bir mucize-i kudret olan insanın hilkatini âdi deyip lâkaytlıkla bakar. Fakat insanın kemâl-i hilkatinden huruç etmiş, üç ayaklı yahut iki başlı bir insanı bir velvele-i istiğrabla nazar-ı ibrete teşhir eder.

    Meselâ, en lâtif ve umumî bir mucize-i rahmet olan, bütün yavruların hazine-i gaybdan muntazam iâşelerini âdi görüp küfran perdesini üstüne çeker.

    On Dördüncü Söz

    KUR’ÂN-I HAKÎMİN ve Kur’ân’ın müfessir-i hakikîsi olan Hadîsin bir kısım yüksek ve ulvî hakaikına çıkmak için teslim ve inkıyâdı noksan olan kalblere yardım edecek basamaklar hükmünde, o hakikatlerin bir kısım nazirelerine işaret edeceğiz. Ve hâtimesinde bir ders-i ibret ve bir sırr-ı inâyet beyan edilecek. O hakikatlerden haşir ve kıyametin nazireleri Onuncu Sözde, bilhassa Dokuzuncu Hakikatinde zikredildiği için, tekrara lüzum yoktur. Yalnız, sair hakikatlerden nümune olarak Beş Mesele zikrederiz.

    BİRİNCİSİ: Meselâ “Altı günde gökleri ve yeri yarattık” demek olan; hem, belki bin ve elli bin sene gibi uzun zamandan ibaret olan eyyâm-ı Kur’âniye ile, insan dünyası ve hayvan âlemi altı günde yaşayacağına işaret eden hakikat-i ulviyesine kanaat getirmek için, birer gün hükmünde olan herbir asırda, herbir senede, herbir günde Fâtır-ı Zülcelâlin halk ettiği seyyal âlemleri, seyyar kâinatları, geçici dünyaları nazar-ı şuhuda gösteriyoruz. Evet, güya insanlar gibi dünyalar dahi birer misafirdir. Her mevsimde Zât-ı Zülcelâlin emriyle âlem dolar, boşanır.

    On Beşinci Söz

    EY KOZMOĞRAFYANIN ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız.

    BİRİNCİ BASAMAK

    Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi semâvâtın da kendine münasip sekeneleri bulunsun. Lisan-ı şer’îde, o ecnâs-ı muhtelifeye “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Evet, hakikat öyle iktiza eder. Zira, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi’l-idrak mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitabının mütalâacıları ve şu saltanat-ı Rububiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesaba gelmeyen tezyinat ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.

    On Altıncı Söz

    İtminan-ı nefsime medar olacak, zulmeti dağıtacak şu âyetin nurundan Dört Şuâı göstermekle kör nefsime bir basiret vermek için yazılmıştır.

    BİRİNCİ ŞUA

    Ey nefs-i nadan! Diyorsun ki: “Ehadiyet-i Zât-ı İlâhiye ile külliyet-i ef’âli; ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i Rububiyeti; ve ferdâniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı; ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması; ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması; ve birliği ile her işi bizzat elinde tutması, hakaik-ı Kur’âniyedendir. Kur’ân ise hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. Akıl ise, zahirî bir münâfâtı görüyor. Aklı teslime sevk edecek bir izah isterim.

    Elcevap: Madem öyledir; itminan için istersen, biz de Kur’ân’ın feyzine istinaden diyoruz: İsm-i Nur çok müşkilâtımızı halletmiş; inşaallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile, İmam-ı Rabbânî (r.a.) gibi deriz:

    On Yedinci Söz

    Bu Söz, iki âli Makam ve bir parlak Zeylden ibarettir.

    HÂLIK-I RAHÎM ve Rezzâk-ı Kerîm, ve Sâni-i Hakîm şu dünyayı, âlem-i ervah ve ruhaniyat için bir bayram, bir şehrayin suretinde yapıp, bütün esmâsının garaib-i nukuşuyla süslendirip, küçük büyük, ulvî süflî herbir ruha, ona münasip ve o bayramdaki ayrı ayrı hesapsız mehasin ve in’âmattan istifade etmeye muvafık ve havas ile mücehhez bir ceset giydirir, bir vücud-u cismanî verir, bir defa o temâşâgâha gönderir.

    Hem zaman ve mekân cihetiyle pek geniş olan o bayramı asırlara, senelere, mevsimlere, hattâ günlere, kıt’alara taksim ederek herbir asrı, herbir seneyi, herbir mevsimi, hattâ bir cihette herbir günü, herbir kıt’ayı, birer taife ruhlu mahlûkatına ve nebatî masnuatına birer resmigeçit tarzında bir ulvî bayram yapmıştır. Ve bilhassa rû-yi zemin, hususan bahar ve yaz zamanında, masnuat-ı sağirenin taifelerine öyle şaşaalı ve birbiri arkasında bayramlardır ki, tabakat-ı âliyede olan ruhaniyatı ve melâikeleri ve sekene-i semâvâtı seyre celb edecek bir cazibedarlık görünüyor. Ve ehl-i tefekkür için öyle şirin bir mütalâagâh oluyor ki, akıl tarifinden âcizdir.

    On Sekizinci Söz

    Bu Sözün iki makamı var. İkinci Makamı daha yazılmamıştır. Birinci Makamı Üç Noktadır.

    BİRİNCİ NOKTA

    Nefs-i emmâreme bir sille-i tedip

    Ey fahre meftun, şöhrete müptelâ, medhe düşkün, hodbinlikte bîhemtâ, sersem nefsim!

    Eğer binler meyve veren incirin menşei olan küçücük bir çekirdeği ve yüz salkım ona takılan üzümün siyah kurucuk çubuğu, bütün o meyveleri, o salkımları kendi hünerleri olduğu ve onlardan istifade edenler o çubuğa, o çekirdeğe medih ve hürmet etmek lâzım olduğu hak bir dâvâ ise, senin dahi sana yüklenen nimetler için fahre, gurura belki bir hakkın var.

    Halbuki sen, daim zemme müstehaksın. Zira o çekirdek ve o çubuk gibi değilsin. Senin bir cüz-i ihtiyarın bulunmakla, o nimetlerin kıymetlerini fahrinle tenkis ediyorsun, gururunla tahrip ediyorsun ve küfranınla iptal ediyorsun ve temellükle gasp ediyorsun.

    Senin vazifen fahir değil, şükürdür. Sana lâyık olan şöhret değil, tevazudur, hacâlettir. Senin hakkın medih değil, istiğfardır, nedâmettir. Senin kemâlin hodbinlik değil, hüdâbinlik
    tedir.

    On Dokuzuncu Söz

    Risalet-i Ahmediyeye dairdir

    Evet, şu Söz güzeldir. Fakat onu güzelleştiren, güzellerin güzeli olan evsâf-ı Muhammediyedir.

    On Dört Reşahâtı tazammun eden On Dördüncü Lem’anın

    BİRİNCİ REŞHASI 2

    Rabbimizi bize tarif eden üç büyük, küllî muarrif var: Birisi şu kitab-ı kâinattır ki, bir nebze şehadetini on üç Lem’a ile Arabî Nur Risalesinden On Üçüncü Dersten işittik. Birisi şu kitab-ı kebîrin âyet-i kübrâsı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Birisi de Kur’ân-ı Azîmüşşandır. Şimdi, şu ikinci burhan-ı nâtıkı olan Hâtemü’l-Enbiyâ Aleyhissalâtü Vesselâmı tanımalıyız, dinlemeliyiz.

    Evet, o burhanın şahs-ı mânevîsine bak:

    Sath-ı arz bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber; o burhan-ı bâhir olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm bütün ehl-i imana imam, bütün insanlara hatip, bütün enbiyaya reis, bütün evliyaya seyyid, bütün enbiya ve evliyadan mürekkep bir halka-i zikrin serzâkiri; bütün enbiya hayattar kökleri, bütün evliya tarâvettar semereleri bir şecere-i nuraniyedir ki, herbir dâvâsını, mu’cizatlarına istinat eden bütün enbiya ve kerametlerine itimat eden bütün evliya tasdik edip imza ediyorlar.

    Yirminci Söz

    Birinci Makam

    BİRGÜN şu âyetleri okurken, İblis’in ilkaatına karşı Kur’ân-ı Hakîmin feyzinden üç nükte ilham edildi. Vesvesenin sureti şudur:

    Dedi ki: “Dersiniz, ‘Kur’ân mu’cizedir; hem nihayetsiz belâğattedir; hem umuma her vakitte hidayettir.’ Halbuki, şöyle bazı hâdisât-ı cüz’iyeyi tarihvâri bir surette musırrâne tekrar etmekte ne mânâ var? Bir ineği kesmek gibi bir vakıa-i cüz’iyeyi o kadar mühim tavsifatla böyle zikretmek, hattâ o sûre-i azîmeye de el-Bakara tesmiye etmekte ne münasebet var? Hem de “Âdem’e secde” olan hadise, sırf bir emr-i gaybîdir. Akıl ona yol bulamaz; kavî bir imandan sonra teslim ve iz’an edilebilir. Halbuki Kur’ân umum ehl-i akla ders veriyor.

    Çok yerlerde 2 der, akla havale eder. Hem taşların tesadüfî olan bazı hâlât-ı tabiiyesini ehemmiyetle beyan etmekte ne hidayet var?”

    Yirmi Birinci Söz

    BİR ZAMAN sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: “Namaz iyidir. Fakat hergün, hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”

    O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor. Ve ona baktım, gördüm ki, tembellik kulağıyla şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: O zat o sözü bütün nüfus-u emmârenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir. O zaman ben dahi dedim: Madem nefsim emmâredir. Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. Öyle ise nefsimden başlarım.

    Dedim: Ey nefis! Cehl-i mürekkep içinde, tembellik döşeğinde, gaflet uykusunda söylediğin şu söze mukabil, Beş İkazı benden işit.

    BİRİNCİ İKAZ

    Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir? Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye, belki yarına kadar kalacaksın?

    Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyif için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasaydın ki ömrün azdır, hem faidesiz gidiyor; elbette onun yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarf etmek, usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur.

    Yirmi İkinci Söz

    BİR ZAMAN iki adam bir havuzda yıkandılar. Fevkalâde bir tesir altında kendilerinden geçtiler. Gözlerini açtıkları vakit gördüler ki, acip bir âleme götürülmüşler. Öyle bir âlem ki, kemâl-i intizamından bir memleket hükmünde, belki bir şehir hükmünde, belki bir saray hükmündedir.

    Kemâl-i hayretlerinden etraflarına baktılar. Gördüler ki, bir cihette bakılsa azîm bir âlem görünüyor; bir cihette bakılsa muntazam bir memleket, bir cihette bakılsa mükemmel bir şehir, diğer bir cihette bakılsa gayet muhteşem bir âlemi içine almış bir saraydır.

    Şu acaip âlemde gezerek seyran ettiler. Gördüler ki, bir kısım mahlûklar var; bir tarz ile konuşuyorlar, fakat bunlar onların dillerini bilmiyorlar. Yalnız, işaretlerinden anlaşılıyor ki, mühim işler görüyorlar ve ehemmiyetli vazifeler yapıyorlar.

    O iki adamdan birisi, arkadaşına dedi ki: “Şu acip âlemin elbette bir müdebbiri ve şu muntazam memleketin bir mâliki, şu mükemmel şehrin bir sahibi, şu musannâ sarayın bir ustası vardır. Biz çalışmalıyız, onu tanımalıyız. Çünkü, anlaşılıyor ki, bizi buraya getiren odur. Onu tanımazsak kim bize medet verecek? Dillerini bilmediğimiz ve onlar bizi dinlemedikleri şu âciz mahlûklardan ne bekleyebiliriz? Hem koca bir âlemi bir memleket suretinde, bir şehir tarzında, bir saray şeklinde yapan ve baştan başa hârika şeylerle dolduran ve müzeyyenâtın envâıyla tezyin eden ve ibretnümâ mu’cizatlarla donatan bir zat, elbette bizden ve buraya gelenlerden bir istediği vardır. Onu tanımalıyız. Hem ne istediğini bilmekliğimiz lâzımdır.”

    Yirmi Üçüncü Söz

    Birinci Mebhas

    İmanın binler mehâsininden yalnız beşini, Beş Nokta içinde beyan ederiz.

    BİRİNCİ NOKTA

    İnsan, nur-u iman ile âlâ-yı illiyyîne çıkar, Cennete lâyık bir kıymet alır. Ve zulmet-i küfür ile esfel-i sâfilîne düşer, Cehenneme ehil olacak bir vaziyete girer. Çünkü, iman, insanı Sâni-i Zülcelâline nisbet ediyor. İman bir intisaptır. Öyle ise, insan, iman ile insanda tezahür eden san’at-ı İlâhiye ve nukuş-u esmâ-i Rabbâniye itibarıyla bir kıymet alır. Küfür o nisbeti kat’ eder. O kat’dan, san’at-ı Rabbâniye gizlenir. Kıymeti dahi yalnız madde itibarıyla olur. Madde ise, hem fâniye, hem zâile, hem muvakkat bir hayat-ı hayvanî olduğundan, kıymeti hiç hükmündedir.

    Yirmi Dördüncü Söz

    Şu Söz Beş Daldır. Dördüncü Dala dikkat et. Beşinci Dala yapış, çık, meyvelerini kopar, al.

    ŞU ÂYET-İ CELÎLENİN şecere-i nuraniyesinin çok hakikatlerinden bir hakikatinin Beş Dalına işaret ederiz...

    Yirmi Beşinci Söz

    Elde Kur’ân gibi bir mu’cize-i bâki varken,
    Başka burhan aramak aklıma zâid görünür.
    Elde Kur’ân gibi bir burhan-ı hakikat varken,
    Münkirleri ilzam için gönlüme sıklet mi gelir?

    İHTAR: Şu Sözün başında Beş Şuleyi yazmak niyet ettik. Fakat Birinci Şulenin âhirlerinde, eski hurufatla tab etmek için gayet sür’atle yazmaya mecbur olduk. Hattâ bazı gün yirmi otuz sahifeyi iki üç saat içinde yazıyorduk. Onun için, Üç Şuleyi ihtisaren, icmâlen yazarak, İki Şuleyi de şimdilik terk ettik. Bana ait kusurlar ve noksaniyetler ve işkâl ve hatalara nazar-ı insaf ve müsamaha ile bakmalarını, ihvanlarımızdan bekleriz.

    Bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesindeki ekser âyetlerin herbiri, ya mülhidler tarafından medar-ı tenkit olmuş veya ehl-i fen tarafından itiraza uğramış veya cinnî ve insî şeytanların vesvese ve şüphelerine maruz olmuş âyetlerdir. İşte, bu Yirmi Beşinci Söz öyle bir tarzda o âyetlerin hakikatlerini ve nüktelerini beyan etmiş ki, ehl-i ilhad ve fennin kusur zannettikleri noktalar i’câzın lemeâtı ve belâğat-i Kur’âniyenin kemâlâtının menşeleri olduğu, ilmî kaideleriyle ispat edilmiş. Bulantı vermemek için, onların şüpheleri zikredilmeden cevab-ı kat’î verilmiş. gibi, yalnız Yirminci Sözün Birinci Makamında üç dört âyette şüpheleri söylenmiş.

    Hem bu Mu’cizât-ı Kur’âniye Risalesi gerçi gayet muhtasar ve acele yazılmış ise de, fakat ilm-i belâğat ve ulûm-u Arabiye noktasında, âlimlere hayret verecek derecede âlimâne ve derin ve kuvvetli bir tarzda beyan edilmiş. Gerçi her bahsini her ehl-i dikkat tam anlamaz, istifade etmez. Fakat o bahçede herkesin ehemmiyetli hissesi var. Pek acele ve müşevveş hâletler içinde telif edildiğinden ifade ve ibaresinde kusur var olmasıyla beraber, ilim noktasında çok ehemmiyetli meselelerin hakikat
    ini beyan etmiş.

    Yirmi Altıncı Söz

    Kader Risalesi

    KADER ile cüz-ü ihtiyarî, iki mesele-i mühimmedir. Ona dair Dört Mebhas içinde birkaç sırlarını açmaya çalışacağız.

    BİRİNCİ MEBHAS

    Kader ve cüz-ü ihtiyarî, İslâmiyetin ve imanın nihayet hududunu gösteren, hâlî ve vicdanî bir imanın cüzlerindendir. Yoksa ilmî ve nazarî değillerdir. Yani, mü’min, herşeyi, hattâ fiilini, nefsini Cenâb-ı Hakka vere vere, tâ nihayette teklif ve mes’uliyetten kurtulmamak için, cüz-ü ihtiyarî önüne çıkıyor; ona “Mes’ul ve mükellefsin” der. Sonra, ondan sudur eden iyilikler ve kemâlâtla mağrur olmamak için, kader karşısına geliyor; der: “Haddini bil, yapan sen değilsin.”

    Evet, kader, cüz-ü ihtiyarî, iman ve İslâmiyetin nihayet merâtibinde; kader, nefsi gururdan; ve cüz-ü ihtiyarî, adem-i mes’uliyetten kurtarmak içindir ki, mesâil-i imaniyeye girmişler. Yoksa, mütemerrid nüfus-u emmârenin işledikleri seyyiâtının mes’uliyetinden kendilerini kurtarmak için kadere yapışmak; ve onlara in’âm olunan mehâsinle iftihar etmek, gururlanmak, cüz-ü ihtiyarîye istinad etmek; bütün bütün sırr-ı kadere ve hikmet-i cüz-ü ihtiyariyeye zıt bir harekete sebebiyet veren ilmî meseleler değildir.

    Yirmi Yedinci Söz

    İçtihad Risalesi

    Beş altı sene mukaddem, Arabî bir risalede içtihada dair yazdığım bir mesele, iki kardeşimin arzularıyla, o meseleye dair haddinden tecavüz edenin haddini bildirmek için, şu Söz, o mesele-i içtihadiyeye dair yazıldı.

    İÇTİHAD kapısı açıktır. Fakat şu zamanda oraya girmeye Altı Mâni vardır.

    BİRİNCİSİ

    Nasıl ki kışta, fırtınaların şiddetli olduğu bir vakitte, dar delikler dahi seddedilir; yeni kapıları açmak, hiçbir cihetle kâr-ı akıl değil. Hem nasıl ki büyük bir selin hücumunda, tamir için duvarlarda delikler açmak, gark olmaya vesiledir. Öyle de, şu münkerat zamanında ve âdât-ı ecânibin istilâsı ânında ve bid’aların kesreti vaktinde ve dalâletin tahribatı hengâmında, içtihad namıyla, kasr-ı İslâmiyetten yeni kapılar açıp, duvarlarından muharriplerin girmesine vesile olacak delikler açmak, İslâmiyete cinayettir.

    Yirmi Sekizinci Söz

    “Cennete dairdir”
    Şu sözün iki makamı var. Birinci Makam, Cennetin bazı letâifine işaret eder. Fakat Onuncu Sözde on iki hakikat-i kàtıa ile gayet kat’î bir surette ve bu Sözün İkinci Makamında, Onuncu Sözün hülâsası ve esası, müteselsil gayet metin Arabî bir burhan-ı kat’î 1 ile gayet parlak bir tarzda vücudu ispat olunan Cennetin ispat-ı vücudundan bahis değil, belki şu makamda yalnız sual ve cevaba ve tenkide medar olan birkaç ahvâl-i Cennetten bahseder. Eğer tevfik-i İlâhî refik olsa, sonra azîm bir Söz, o muazzam hakikate dair yazılacaktır inşaallah.

    Cennet-i bâkiyeye dair bazı suallere kısa cevaplardır. Cennete dair, Cennetten daha güzel, hurilerinden daha lâtif, selsebilinden daha tatlı olan beyanat-ı âyât-ı Kur’âniye kimseye söz bırakmamıştır ki, fazla birşey söylensin. Fakat o parlak, ezelî ve ebedî, yüksek ve güzel âyetleri fehme takrib için bazı basamakları, hem o cennet-i Kur’âniyeden nümune için, bazı çiçeklerin nümunesi nev’inden bazı nükteleri söyleyeceğiz. Beş rümuzlu sual ve cevaba işaret edeceğiz. Evet, Cennet, bütün lezâiz-i mâneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezâiz-i cismaniyeye de medardır.

    Yirmi Dokuzuncu Söz

    Bekà-i ruh ve melâike ve haşre dairdir.

    Şu makam, iki maksad-ı esas ile bir mukaddimeden ibarettir.

    Mukaddime

    MELÂİKE ve ruhaniyâtın vücudu, insan ve hayvanların vücudu kadar kat’îdir denilebilir. Evet, On Beşinci Sözün Birinci Basamağında beyan edildiği gibi, hakikat kat’iyen iktiza eder ve hikmet yakînen ister ki, zemin gibi, semâvâtın dahi sekeneleri bulunsun ve zîşuur sekeneleri olsun ve o sekeneler o semâvâta münasip bulunsun. Şeriatin lisanında, pek çok muhtelifü’l-cins olan o sekenelere “melâike ve ruhaniyat” tesmiye edilir.

    Tılsım-ı kâinatı keşfeden Kur’ân-ı Hakîmin
    mühim bir tılsımını halleden

    Otuzuncu Söz

    Ene ve zerre’den ibaret bir elif, bir nokta’dır.

    Şu Söz İki Maksattır. Birinci Maksat ene’nin mahiyet ve neticesinden, İkinci Maksat zerre’nin hareket ve vazifesinden bahseder.

    Birinci Maksat

    ŞU ÂYETİN büyük hazinesinden tek bir cevherine işaret edeceğiz. Şöyle ki:

    Gök, zemin, dağ, tahammülünden çekindiği ve korktuğu emanetin müteaddit vücuhundan bir ferdi, bir vechi ene’dir. Evet, ene, zaman-ı Âdem’den şimdiye kadar âlem-i insaniyetin etrafına dal budak salan nuranî bir şecere-i tûbâ ile müthiş bir şecere-i zakkumun çekirdeğidir. Şu azîm hakikate girişmeden evvel, o hakikatin fehmini teshil edecek bir mukaddime beyan
    ederiz. Şöyle ki:

    Otuz Birinci Söz

    Mirac-ı Nebeviyeye (a.s.m.) dairdir

    İHTAR: Mirac meselesi, erkân-ı imaniyenin usulünden sonra terettüp eden bir neticedir. Ve erkân-ı imaniyenin nurlarından medet alan bir nurdur. Erkân-ı imaniyeyi kabul etmeyen dinsiz mülhidlere karşı, elbette bizzat ispat edilmez. Çünkü, Allah’ı bilmeyen, Peygamberi tanımayan ve melâikeyi kabul etmeyen veya semâvâtın vücudunu inkâr eden adamlara Miracdan bahsedilmez; evvelâ o erkânı ispat etmek lâzım geliyor. Öyle ise, biz, Miracda istib’âd ile vesveseye düşen bir mü’mini muhatap ittihaz ederek, ona karşı serd-i kelâm edip ara sıra, makam-ı istimâda olan mülhidi nazara alıp serd-i kelâm edeceğiz. Bazı Sözlerde hakikat-i Miracın bir kısım lem’aları zikredilmiştir. İhvanlarımın ısrarıyla, ayrı ayrı o lem’aları hakikatin aslıyla birleştirmek ve kemâlât-ı Ahmediyenin (a.s.m.) cemâline birden bir âyine yapmak için, inayeti Allah’tan istedik.

    Otuz İkinci Söz

    Şu Söz Üç Mevkıftır

    Yirmi İkinci Sözün Sekizinci Lem’asını izah eden bir zeyil
    dir.

    Mevcudat-ı âlem vahdâniyete şehadet ettikleri elli beş lisandan -ki Katre risalesinde onlara işaret edilmiş- birinci lisanına bir tefsirdir ve âyetinin pek çok hakaikinden, temsil libası giydirilmiş bir hakikattir.

    Otuz Üçüncü Söz

    SUAL: Şu iki âyet-i câmianın ifade ettiği vücub ve vahdâniyet-i İlâhiye ve evsâf ve şuûnât-ı Rabbâniyeye, âlem-i asgar ve ekber olan insan ve kâinatın vech-i delâletlerini, mücmel ve kısa bir surette beyanlarını isteriz. Çünkü münkirler pek ileri gittiler. “Ne vakte kadar deyip elimizi kaldıracağız?” diyorlar.

    Elcevap: Yazılan bütün otuz üç adet Sözler, o âyetin denizinden ve ifaza ettiği hakikat bahrinden otuz üç katredir. Onlara baksanız, cevabınızı alabilirsiniz. Şimdilik, yalnız o denizden bir katrenin reşehâtına işaret nev’inden şöyle deriz ki:

    Lemeât

    Çekirdekler Çiçekleri

    Risale-i Nur şakirtlerine küçük bir mesnevî ve imanî bir divandır.

    Müellifi: Bediüzzaman Said Nursî

    Tenbih

    BU Lemeât namındaki eserin, sair divanlar gibi, bir tarzda, bir iki mevzu ile gitmediğinin sebebi, eski eserlerinden Hakikat Çekirdekleri namındaki kısacık vecizeleri bir derece izah etmek için hem nesir tarzında yazılmış, hem de sair divanlar gibi hayalâta, mizansız hissiyata girilmemiş olmasıdır. Baştan aşağıya mantık ile hakaik-i Kur’âniye ve imaniye olarak, yanında bulunan biraderzadesi gibi bazı talebelerine bir ders-i ilmîdir, belki bir ders-i imanî ve Kur’ânîdir. Üstadımızın baştaki ifadesinde dediği gibi, biz de anlamışızdır ki, nazma ve şiire hiç meyli ve onlarla iştigali de yoktur. sırrının bir nümunesini gösteriyor.

    Konferans

    Teşrin-i Sâni 1950’de Ankara Üniversitesinde profesör ve meb’uslarımız ve Pakistanlı misafirlerimiz ve muhtelif fakülte talebelerinin huzurunda, Fakülte Mescidinde gece yarısına kadar devam eden bir mecliste verilen ve büyük bir alâka ve ehemmiyetle dinlenmiş olan bir konferanstır.

    İmân ve İslâmiyet âb-ı hayatına susamış kıymetli kardeşlerim,

    Evvela: İtiraf edeyim ki, bu konferansın verildiği kürsüde bulunmuş olmak itibariyle sizlerden farkım yoktur. Sizin bir kardeşinizim. Hem bu konferans, benim çok muhtaç olduğum gayet nâfî bir dersimdir. Muhatap kendimdir. Dersimi müzakere nev’inden, siz mübarek kardeşlerime okuyacağım. Kusurlar bendendir. Kemâl ve güzellikler, istifade ettiğim Risale-i Nur eserlerine aittir. Bir mâni başımıza gelmezse, haftada bir defa olarak devam edeceğimiz dinî konferanslardan, bugün birincisi imâna dairdir. Çünkü, Bediüzzaman Said Nursî’nin Birinci Millet Meclisinde beyan ettiği gibi, “Kâinatta en yüksek hakikat imândır, imândan sonra namazdır.” Bunun için biz de konferansımızın Kur’ân, imân, Peygamberimiz Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm
    Efendimiz hakkında olmasını münasip gördük. İkincisi de inşaallah namaz ve ibadete ait olacaktır

    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Efendimiz Muhammed’e (a.s.m.), bütün âl ve ashâbına salât ve selâm olsun.
  • “Mahamad üyeleri bildirirler ki, bir süredir, Baruch de Spinoza’nın habis fikir ve işlerinden haberdar olup, çeşitli yöntem ve vaatlerle onu saptığı kötü yollardan uzaklaştırmaya çalışmışlardır; bu amaçlarında başarılı olamayıp, aksine, icra edip öğrettiği dehşet verici sapkınlıklar ve işlediği canavarca fiillere dair her gün daha büyük haberler almışlardır. Sözüne güvenilir birçok şahit, Espinoza adındaki kişinin huzurunda, anılan suçlar hakkında tanıklık etmiş ve tarafımızca bunlara ikna olunmuştur. Mesele muhterem hahamlar huzurunda görüşülmüş ve bunların rızalarıyla, bahsedilen Espinoza’nın İsrail milletinden sürülüp aforoz edilmesine, aşağıdaki aforoz hükmüyle karar verilmiştir:

    Meleklerin hükmü ve azizlerin yargısıyla, mübarek Tanrı'nın ve tüm bu Kutsal Cemaatin rızasıyla, bu kutsal kitaplar huzurunda ve bunlarda yazılı altı yüz on üç buyrukla, bizler, Josue'nin Jerico'yu defettiği aforoz ve Elias’ın delikanlılara okuduğu belalarla, ayrı zamanda Yasa'da yazılı bütün beddualarla, Baruch de Espinoza'yı lanetliyoruz, sürüyoruz ve aforoz ediyoruz. Gündüz lânetlensin ve gece lânetlensin, uyumaya yattığında lanetlensin ve uyandığında lanetlensin, girerken lanetlensin ve çıkarken lanetlensin. Rab onu affetmesin. Gazap ve öfkesiyle bu adamı kavursun. Bu Yasa kitabında yazılı bütün lânetleri üzerine indirsin. Yasa kitabındaki belalar eliyle, ismini göğün altından silsin. Rezil düşsün diye, onu bütün İsrail boylarından ayırsın. Ve sizler, Tanrı'nız Rab huzurunda bir araya gelmiş kimselere, bugün burada durup hayatta olanlara ihtar edilir ki, ne kimse onunla konuşabilir ne de ona yazabilir, ne ona bir iyilik edebilir, ne onunla aynı çatı altında durabilir, ne onun dört dirsek yakınına gidebilir, ne de onun yazdığı bir şeyi okuyabilir.”
    Diego Tatian
    Sayfa 20 - Dost Kitabevi
  • BİR ÖLÜDEN MEKTUP VAR!

    Değerli yaşayan insanlar, ben bir ölüyüm. Şehirden uzak bir mezarda kalıyorum. Yanımda benim gibi binlercesi var. Komşum bir genç. Az aşağıda bir çocuk var. Yukarıda kimsesiz diye gömülen bir amca var. Dün bir hakim geldi diyorlardı. Önceki gün yeni evlenmiş bir çift vardı. Yan yana gömüldüler. Tüm unvanlardan, mesleklerden, rütbelerden insanlar burada.

    Sadece şehitleri getirmiyorlar. Onları birbirlerinin yanına, ayrı bir yere gömüyorlar. Bir de çok ünlü bazı devlet büyükleri burada değil. Onların yeri biraz daha farklı... Ama onun dışında tüm ahali burada. Hırsızı da burada, katili de burada, celladı da burada, gardiyanı da burada, hoca da burada... Ölüm kararı veren hakim de burada, idam edilen genç de burada. Zenginler de fakirler de burada...

    Hepimiz iki metre kare bir arazi sahibiyiz. Başka da bir varlığımız yok. Sadece gösteriş meraklısı bazı dirilerin yaptıkları mezar taşlarımız farklı. Onun dışında topraklarımız aynı büyüklükte...

    Size buradan sesleniyorum. Şehirden uzak, karanlık ve soğuk bir gecede sesleniyorum. Dediklerimi ister alın ister almayın. Size kalmış. Ama yine de başınızı elinizin arasına alıp düşünmenizi tavsiye ederim...

    Biz ölüler birbirimizle konuşuyoruz. Her birimizin bir hikayesi var. Hepsi de tecrübe etmiş dünyayı. Burada iki yüz önce ölmüş kişiler de var. Eski mezarlıkta dediklerine göre bin yıllık ölüler de varmış. Daha eskilerinde ise çok eski zamanlardan kalan ölüler varmış.

    Burada çok kullandığımız bir söz var. Bunu sizinle paylaşmak istedim.

    Bu sözümüz "keşke'dir". Tüm konuşmalarımız keşke ile başlar, keşke ile biter. Keşke annemin kalbini kırmasaydım o gün. Evden çıktım. Gözümü mezarda açtım. Annemi dünyada kalbi kırık bıraktım. Keşke öyle yapmasaydım...

    Keşke eşime el kaldırmasaydım. Onun gönlünü alamadan göçtüm dünyadan. Halbuki seviyordum onu. Kıskanıyordum onu. Ama keşke kırmasaydım kalbini, kızmasaydım cefakar, vefakar eşime... Keşke onu üzmeden gelseydim bu aleme...

    Keşke yalan söylemeseydim. Keşke hız yapmasaydım. Keşke malımı dağıtsaydım. Keşke çocuklarıma iyi davransaydım...

    Geçen gün aşağıdaki mezarlıkta yatan bir kişinin kızı gelmişti. Mezarda ağlıyordu. Baba ne yaptın bize? Neden bizi rezil ettin el aleme? Senin çocukların birbirine düşman oldular. Malın yüzünden birbirlerine silah çektiler. Kardeş, kardeşini öldürdü senin yüzünden! Neden malını böyle bıraktın? Neden yanında çalışan oğlunun hakkını vermedin? Neden kızlarına mal bırakmadın? Neden malını yıllarca sana hizmet eden çocuklarına değil de vefasız oğluna vasiyet ettin? Neden baba neden?

    Kadının tüm bağırmalarını, ağlamalarını tüm kabir ehli duymuştu. O gittikten sonra mezardaki adama sorduk. Dedi ki: Ben, yıllarca şu vefasız oğullarım için çalıştım çabaladım. Ama hasta olunca malıma göz diktiler. Yıllarca bana bakan oğlum vardı. Ama ona son günlerde bir şeyden dolayı kızmıştım. Bu nedenle ondan intikam almak için çocuklarımın olduğu yerde vefasız oğullarıma malımı vasiyet ediyorum dedim. Aslında gözüm onu korkutmaktı. Ama yakın zamanda öleceğimi bilmiyordum. Ben ölünce de hepsi benim böyle dediğimi vasiyet bilip mal için birbirlerine düştüler... Keşke öyle demeseydim! Keşke çocuklarımı birbirlerine düşman etmeseydim... Keşke keşke...

    Bir de başka bir keşkemiz var. Bu keşke burada yatan aşağı yukarı herkesin keşkesi...

    Keşke namazımı kılsaydım!
    Keşke düzgün kılsaydım!
    Keşke ibadetimi aksatmasaydım !
    Keşke zekatımı verseydim!
    Keşke benden yardım isteyen o muhtaç kişiye yardım etseydim!
    Keşke Allah'a sövmeseydim !
    Keşke iman etseydim!
    Keşke dürüst olsaydım!
    Keşke Kur'an okumayı öğrenseydim!
    Keşke zamanımı sadece gezip tozmaya harcamasaydım!
    Keşke örtünseydim !

    İşte bu keşkeler bizi perişan ediyordu. Zira bazı keşkelerimiz dünyadaki hatalarımız içindi. Ama bu keşkelerimiz ahiret hayatına yönelik hatalarımız içindi.

    Geçen gün birini getirdiler. Çok kalabalık vardı. Ama yukarıdakilerin sesi bize geliyordu. Herkes kendi arasında fısıldayarak konuşuyordu. Kimse duymuyor zannediyorlardı. Ama biz duyuyorduk. Adamı gömmeye gelmişlerdi. Fakat onun gıybetini yapıyorlardı. Yok bana borç vermedi. Bak öldün. Parayı mezara mı götürdün? Öbürü şöyle diyordu. Şimdi malını herkes yiyecek. Öbürü başka bir şey diyordu. Güya bunlar eş dost akrabalarıydı.

    Aslında bu konuşmalar her cenazede oluyordu. Yıllarca yüzünüze gülenler, dostunuz, akrabanız mezarlığa gelince sizi çekiştirecekler haberiniz olsun!

    Geçen gün doğumda ölen bir kadın gelmişti. Herkes ağlıyordu. Kadın da ağlıyordu. Herkes Ufak bebeğe ağlıyordu. Kadın ise kendi haline ağlıyordu. Zira buraya hiçbir hazırlık yapmadan gelmişti. Geride ağlayacak bir şeyi yoktu. Kendi haline ağlamaktan başka...

    Ben yüz yıldır buradayım. Çok ölü gördüm. Sahipsiz, kimsesiz diye bir adam getirdiler. Bir hoca bir de mezar kazıcıları vardı. Adam evliya çıktı. Kabri cennet bahçesi olmuştu. Melekler ona eşlik ediyordu...

    Ama bir adam da geldi. Mezarlık tıka basa doluydu. İğne atsan düşmezdi. Ne dualar ettiler, ne telkinler verdiler. Ağlayanlar, sızlayanlar... Üzerine saatlerce Kur'an okundu. Hepsi akşam olmadan gitti. Ama adamın çığlıkları tüm mezarlığı inletiyordu. Öyle azap çekiyordu hayvanlar bile ürkmüştü... Adamın arkasında o kadar kalabalık vardı ama kabirde işine yarayacak iki tane salih ameli yokmuş... Hep kuru kalabalıkmış arkasındakiler. Okunan Kur'anlar da işe yaramadı. Zaten ameli, salih olmayana Kur'an da fayda vermiyormuş. Bunu da buraya gelince anladık... Üzerine onlarca hatim okunmuş adamlar gördük. Hepsi azapta..

    Ey diriler! Buralar karanlık ve soğuk! Hepiniz eninde sonunda buraya geleceksiniz. Hiç ölmeyeceğini zannedenlerin yurdudur burası...

    İnanın sizin sahip olmak için kavga ettiğiniz o kadar fuzuli şeyler var ki, burada hepimizin pişmanlığı o şeyler!

    Mal biriktirip yiyemeden ölenler burada.
    Cimrilik yapıp malını esirgeyenler burada.
    Hayırsız evlatları için gece gündüz çalışan, gurbetlerde soğuk odalarda kalanlar burada...

    Burası mezarlık değil, burası pişmanlıklar diyarıdır...

    Burada ilk geldiğimizde malımızı nereden kazandığımızı sordular. Nereye harcadığımızı sordular. Gençliğimizde ne yaptığımızı sordular. Namazdan sordular. Zenginlere malından soruyorlardı. Herkese dünyadaki durumlarını sordular... Herkesin hesabı günden güne değişiyordu. Aylarca hesabı bitmeyen vardı. Birkaç günde hesabı biten vardı...

    Buraya diriler çok gelmez. Aslında gelmelerini isteriz. Biz de onları görünce teselli oluyoruz. Bazıları çok şanslı. Her hafta geleni var. Onun adına hayır hasenat yapıyorlar. O da burada rahat ediyor.

    Keşke malımızla kalıcı işler yapsaydık diyoruz. Bir okul, bir yol, bir sağlık ocağı, bir kütüphane, bir mescit, bir aşevi... Bunları yapanların amel defteri yazılmaya devam ediyor. Hem de yüz yıl önce ölen birinin amel defteri daha kapanmamıştı burada... Ama bazıları da var ki, ölür ölmez amel defteri kapanıyordu. Arkasından bir iyilik gelmiyordu. Ne hayırlı evlat bırakmış ne kalıcı ameller yapmış ne faydalı bir ilim, bilim bırakmıştı...

    Hepimizin pişman olduğu işler yapıyorsunuz. Öleceğinizi bildiğiniz halde ölmeyecekmiş gibi ya da randevu ile ölecekmiş gibi yaşıyorsunuz...

    Burada sevgilisine kavuşamadan ölenler var. Babasını göremeden ölenler var. Çocuğuna sarılamadan ölen kadınlar var. Düğün gecesini göremeden ölenler var. İbadet ederken ölenler var. Günah işlerken ölenler var...Namaza başlarım deyip de başlayamadan ölenler var...

    Ben şimdiye kadar planlı ölen kimse görmedim...

    Hepimiz hatalarımızı düzeltmek için dönmek istiyoruz. Ama düzeltmek istediğimiz hatalarımız, sizin hayatınızın vazgeçilmezi olmuş...

    Burada anlatılacak çok şey var. Nice hikayeler var. Nice gözyaşı dökeceğiniz olaylar var. Ama size son nasihatim şu olsun:

    Buradan dönüş yok. Oradan güzel işler yapmaya bakın. Paranız da itibarınız da unvanınız da aileniz de dünyada kalacaktır. İbadetinizi aksatmayın. Kimseye de haksızlık etmeyin, kimsenin hakkını yemeyin. Hakkı yenilen burada rahat içinde. Hak yiyenler ise azap içinde!

    Bu arada, ölmüş olan bir yakınınız için bir iyilik yapın. Belki kapanmış olan amel defterini yeniden açarsınız...

    Allah Teala vefat etmiş cümle geçmişlerimize rahmet eylesin! Âmin

    Murat Padak
    #Şanlıurfa
  • 112 syf.
    ·1 günde·Puan vermedi
    Eğer bu kitap üzerine bir iki kelam etmezsem, yaşadığım onca şeye, yıllardır sıkılmadan bağıra çağıra insanlara anlattığım, uğruna savaşlar verebileceğim davama hakaret etmiş olacağım.

    Antabus aslında Türkiye'de oldukça alışık olduğumuz bir durum üzerine yazılmış kısa bir roman. Çalıştığı tekstil atölyesinde patronu tarafından tecavüze uğramış, sonra kendisinden yaşça büyük bir adama resmen satılmış, her gün dayak yiyen gencecik bir kadının hikayesini okuyoruz kitapta. Kendi olamamış, hiçbir zaman arzu ettiği hayatı yaşayamamış bir kadının hikayesini.

    "Ben, Osman kızı Leyla, Remzi'nin karısı Leyla oldum. Bana sorsalar, sadece Leyla olmak isterdim. Leyla'yla Mecnun bile değil, düz Leyla." Syf. 37

    Belki kitapta yaşanan olaylar tamamen kurgu, belki karakterlerin hiçbiri gerçek hayatta var olmadı. Ama ben biliyorum ki, ve biz biliyoruz ki Türkiye'de her gün yüzlerce kadın tecavüze uğruyor, sevmedikleri, istemedikleri adamlarla evlendiriliyor, hatta satılıyor. Her gece kapalı kapıların ardından o kadınların çığlıkları geliyor. Peki ya biz ne yapıyoruz? İki hüzünlü laf edip tıpış tıpış yatağımıza dönüyoruz.

    "Seyredenler hep olur. Sokakta adam, Allah yarattı demeyip bir tane vurunca, akraba düğünlerinde azarlarken, evde dayak yerken bile... Gerçi benim adam konu komşuya rezil olmayalım diye perdeleri örter, sonra vurur. Ama bilirim, en azından sesleri duyarlar. Duyarsınız, görürsünüz, üzülürsünüz. Ne de olsa siz de bir kalp taşıyorsunuz. Belki gece yatarken kocanıza-karınıza, 'adam da Leyla'ya ne zulmediyor, vallahi içim parçalandı' diye dertlenir, benim kaşım gözüm paralanırken parçalanan içiniz için merhamet toplarsınız. Aileniz de anlar ki siz çok insaniyetli insansınız. Sonra da insaniyetli insaniyetli zıbarır uyursunuz." Syf. 16

    "Patırtımızdan bütün apartman kapıya dizilmiş. Bar bar bağırıyorum "ben bu adamı karakola şikayet edeceğim, yıllardır beni dövüyor, gelin şahitlik edin" diye ağlıyorum. Birisi dedi ki, "kızım kocandır" kapıyı kapattı. Öbürü dedi ki "çocuğunu düşün" kapıyı kapattı. Beriki dedi ki "olur böyle şeyler karı koca arasında" kapıyı kapattı." syf. 45

    Kocasıdır, sever de döver de... Tanrım, bu cümle içimi öyle çok acıtıyor ki! Kitabı okurken tutamadım kendimi, ağladım defalarca. Bu kadar olay yaşanırken elimizden ne geliyor? Hiçbir şey. İşte beni asıl kahreden şey bu. Elimden hiçbir şey gelmiyor olması.

    http://anitsayac.com 2008'de oluşturulmuş, bugüne kadar şiddetten öldürülen kadınlar için dijital bir anıt (sitede ismi geçen kadınlar sadece resmi olarak açıklananlar, üzeri örtülmüş yüzlerce cinayet daha var). Sitedeki verilere göre 2020 Ocak ayından şu ana kadar 72 kadın öldürüldü. 72 can! Sadece 5 ayda. 2019'da ise 411 kadın. Dört yüz on bir masum kadın. Ne büyük bir acı, değil mi?

    Bunun bedelini kim ödeyecek? Kimse. Bu ataerkil sistem değişmediği sürece, bizler "aman başımız belaya girmesin" düşüncesiyle gözlerimizin önünde yaşanan bu zulme sessiz kalmaya devam ettiğimiz sürece kimse ödemeyecek bunun bedelini. Küçücük çocuklar, "anne lütfen ölme" diye ağlamaya devam edecek. Kadınlar, "ölmek istemiyorum" diyerek devletten, bizden yardım istemeye devam edecekler. Peki ya bizler ne yapacağız? Sosyal medya hesaplarımızdan paylaşacağız, çok üzüldük diyeceğiz. Ya sonra? O kadın, o acıdığın kadın öldürüldüğünde ne olacak? Yine paylaşacağız, yine bu son olsun diyeceğiz. Ama olmayacak. Ne yazık ki son olmayacak.

    Lütfen, lütfen susmayalım artık. Geçmişi düzeltebilmek mümkün değil. Kaybolan o hayatları geri getiremeyiz. Ama güzel bir gelecek inşa edebilme şansına sahibiz. Başta kendimiz olmak üzere çocuklarımızı, kardeşlerimizi, çevremizdekileri eğitebiliriz. Bu sefer sessiz kalmayın. Bu sefer bir çocuğu annesiz bırakmayın. Bu sefer bir annenin "çok acı çekmiştir kızım, keşke kurşunla öldürselerdi" feryatlarını dinlemeyin. Her şey bizim elimizde. Tepkimizi gösterelim, susmayalım. Geceleri ölürüm korkusuyla uyuyamamanın ne demek olduğunu bilemeyiz, kimsenin bilmesine müsade etmeyelim.

    Ümit ediyorum, bir gün çok daha güzel bir dünyada yaşayacağız. O zamana dek, sağlıcakla kalın.
  • Bir ölüden mektup var.

    Değerli yaşayan insanlar, ben bir ölüyüm. Şehirden uzak bir mezarda kalıyorum. Yanımda benim gibi binlercesi var. Komşum bir genç. Az aşağıda bir çocuk var. Yukarıda kimsesiz diye gömülen bir amca var. Dün bir hakim geldi diyorlardı. Önceki gün yeni evlenmiş bir çift vardı. Yan yana gömüldüler. Tüm unvanlardan, mesleklerden, rütbelerden insanlar burada.

    Sadece şehitleri getirmiyorlar. Onları birbirlerinin yanına, ayrı bir yere gömüyorlar. Bir de çok ünlü bazı devlet büyükleri burada değil. Onların yeri biraz daha farklı... Ama onun dışında tüm ahali burada. Hırsızı da burada, katili de burada, celladı da burada, gardiyanı da burada, hoca da burada... Ölüm kararı veren hakim de burada, idam edilen genç de burada. Zenginler de fakirler de burada...

    Hepimiz iki metre kare bir arazi sahibiyiz. Başka da bir varlığımız yok. Sadece gösteriş meraklısı bazı dirilerin yaptıkları mezar taşlarımız farklı. Onun dışında topraklarımız aynı büyüklükte...

    Size buradan sesleniyorum. Şehirden uzak, karanlık ve soğuk bir gecede sesleniyorum. Dediklerimi ister alın ister almayın. Size kalmış. Ama yine de başınızı elinizin arasına alıp düşünmenizi tavsiye ederim...

    Biz ölüler birbirimizle konuşuyoruz. Her birimizin bir hikayesi var. Hepsi de tecrübe etmiş dünyayı. Burada iki yüz önce ölmüş kişiler de var. Eski mezarlıkta dediklerine göre bin yıllık ölüler de varmış. Daha eskilerinde ise çok eski zamanlardan kalan ölüler varmış.

    Burada çok kullandığımız bir söz var. Bunu sizinle paylaşmak istedim.

    Bu sözümüz "keşke'dir". Tüm konuşmalarımız keşke ile başlar, keşke ile biter. Keşke annemin kalbini kırmasaydım o gün. Evden çıktım. Gözümü mezarda açtım. Annemi dünyada kalbi kırık bıraktım. Keşke öyle yapmasaydım...

    Keşke eşime el kaldırmasaydım. Onun gönlünü alamadan göçtüm dünyadan. Halbuki seviyordum onu. Kıskanıyordum onu. Ama keşke kırmasaydım kalbini, kızmasaydım cefakar, vefakar eşime... Keşke onu üzmeden gelseydim bu aleme...

    Keşke yalan söylemeseydim. Keşke hız yapmasaydım. Keşke malımı dağıtsaydım. Keşke çocuklarıma iyi davransaydım...

    Geçen gün aşağıdaki mezarlıkta yatan bir kişinin kızı gelmişti. Mezarda ağlıyordu. Baba ne yaptın bize? Neden bizi rezil ettin el aleme? Senin çocukların birbirine düşman oldular. Malın yüzünden birbirlerine silah çektiler. Kardeş, kardeşini öldürdü senin yüzünden! Neden malını böyle bıraktın? Neden yanında çalışan oğlunun hakkını vermedin? Neden kızlarına mal bırakmadın? Neden malını yıllarca sana hizmet eden çocuklarına değil de vefasız oğluna vasiyet ettin? Neden baba neden?

    Kadının tüm bağırmalarını, ağlamalarını tüm kabir ehli duymuştu. O gittikten sonra mezardaki adama sorduk. Dedi ki: Ben, yıllarca şu vefasız oğullarım için çalıştım çabaladım. Ama hasta olunca malıma göz diktiler. Yıllarca bana bakan oğlum vardı. Ama ona son günlerde bir şeyden dolayı kızmıştım. Bu nedenle ondan intikam almak için çocuklarımın olduğu yerde vefasız oğullarıma malımı vasiyet ediyorum dedim. Aslında gözüm onu korkutmaktı. Ama yakın zamanda öleceğimi bilmiyordum. Ben ölünce de hepsi benim böyle dediğimi vasiyet bilip mal için birbirlerine düştüler... Keşke öyle demeseydim! Keşke çocuklarımı birbirlerine düşman etmeseydim... Keşke keşke...

    Bir de başka bir keşkemiz var. Bu keşke burada yatan aşağı yukarı herkesin keşkesi...

    Keşke namazımı kılsaydım!
    Keşke düzgün kılsaydım!
    Keşke ibadetimi aksatmasaydım !
    Keşke zekatımı verseydim!
    Keşke benden yardım isteyen o muhtaç kişiye yardım etseydim!
    Keşke Allah'a sövmeseydim !
    Keşke iman etseydim!
    Keşke dürüst olsaydım!
    Keşke Kur'an okumayı öğrenseydim!
    Keşke zamanımı sadece gezip tozmaya harcamasaydım!
    Keşke örtünseydim !

    İşte bu keşkeler bizi perişan ediyordu. Zira bazı keşkelerimiz dünyadaki hatalarımız içindi. Ama bu keşkelerimiz ahiret hayatına yönelik hatalarımız içindi.

    Geçen gün birini getirdiler. Çok kalabalık vardı. Ama yukarıdakilerin sesi bize geliyordu. Herkes kendi arasında fısıldayarak konuşuyordu. Kimse duymuyor zannediyorlardı. Ama biz duyuyorduk. Adamı gömmeye gelmişlerdi. Fakat onun gıybetini yapıyorlardı. Yok bana borç vermedi. Bak öldün. Parayı mezara mı götürdün? Öbürü şöyle diyordu. Şimdi malını herkes yiyecek. Öbürü başka bir şey diyordu. Güya bunlar eş dost akrabalarıydı.

    Aslında bu konuşmalar her cenazede oluyordu. Yıllarca yüzünüze gülenler, dostunuz, akrabanız mezarlığa gelince sizi çekiştirecekler haberiniz olsun!

    Geçen gün doğumda ölen bir kadın gelmişti. Herkes ağlıyordu. Kadın da ağlıyordu. Herkes Ufak bebeğe ağlıyordu. Kadın ise kendi haline ağlıyordu. Zira buraya hiçbir hazırlık yapmadan gelmişti. Geride ağlayacak bir şeyi yoktu. Kendi haline ağlamaktan başka...

    Ben yüz yıldır buradayım. Çok ölü gördüm. Sahipsiz, kimsesiz diye bir adam getirdiler. Bir hoca bir de mezar kazıcıları vardı. Adam evliya çıktı. Kabri cennet bahçesi olmuştu. Melekler ona eşlik ediyordu...

    Ama bir adam da geldi. Mezarlık tıka basa doluydu. İğne atsan düşmezdi. Ne dualar ettiler, ne telkinler verdiler. Ağlayanlar, sızlayanlar... Üzerine saatlerce Kur'an okundu. Hepsi akşam olmadan gitti. Ama adamın çığlıkları tüm mezarlığı inletiyordu. Öyle azap çekiyordu hayvanlar bile ürkmüştü... Adamın arkasında o kadar kalabalık vardı ama kabirde işine yarayacak iki tane salih ameli yokmuş... Hep kuru kalabalıkmış arkasındakiler. Okunan Kur'anlar da işe yaramadı. Zaten ameli, salih olmayana Kur'an da fayda vermiyormuş. Bunu da buraya gelince anladık... Üzerine onlarca hatim okunmuş adamlar gördük. Hepsi azapta..

    Ey diriler! Buralar karanlık ve soğuk! Hepiniz eninde sonunda buraya geleceksiniz. Hiç ölmeyeceğini zannedenlerin yurdudur burası...

    İnanın sizin sahip olmak için kavga ettiğiniz o kadar fuzuli şeyler var ki, burada hepimizin pişmanlığı o şeyler!

    Mal biriktirip yiyemeden ölenler burada.
    Cimrilik yapıp malını esirgeyenler burada.
    Hayırsız evlatları için gece gündüz çalışan, gurbetlerde soğuk odalarda kalanlar burada...

    Burası mezarlık değil, burası pişmanlıklar diyarıdır...

    Burada ilk geldiğimizde malımızı nereden kazandığımızı sordular. Nereye harcadığımızı sordular. Gençliğimizde ne yaptığımızı sordular. Namazdan sordular. Zenginlere malından soruyorlardı. Herkese dünyadaki durumlarını sordular... Herkesin hesabı günden güne değişiyordu. Aylarca hesabı bitmeyen vardı. Birkaç günde hesabı biten vardı...

    Buraya diriler çok gelmez. Aslında gelmelerini isteriz. Biz de onları görünce teselli oluyoruz. Bazıları çok şanslı. Her hafta geleni var. Onun adına hayır hasenat yapıyorlar. O da burada rahat ediyor.

    Keşke malımızla kalıcı işler yapsaydık diyoruz. Bir okul, bir yol, bir sağlık ocağı, bir kütüphane, bir mescit, bir aşevi... Bunları yapanların amel defteri yazılmaya devam ediyor. Hem de yüz yıl önce ölen birinin amel defteri daha kapanmamıştı burada... Ama bazıları da var ki, ölür ölmez amel defteri kapanıyordu. Arkasından bir iyilik gelmiyordu. Ne hayırlı evlat bırakmış ne kalıcı ameller yapmış ne faydalı bir ilim, bilim bırakmıştı...

    Hepimizin pişman olduğu işler yapıyorsunuz. Öleceğinizi bildiğiniz halde ölmeyecekmiş gibi ya da randevu ile ölecekmiş gibi yaşıyorsunuz...

    Burada sevgilisine kavuşamadan ölenler var. Babasını göremeden ölenler var. Çocuğuna sarılamadan ölen kadınlar var. Düğün gecesini göremeden ölenler var. İbadet ederken ölenler var. Günah işlerken ölenler var...Namaza başlarım deyip de başlayamadan ölenler var...

    Ben şimdiye kadar planlı ölen kimse görmedim...

    Hepimiz hatalarımızı düzeltmek için dönmek istiyoruz. Ama düzeltmek istediğimiz hatalarımız, sizin hayatınızın vazgeçilmezi olmuş...

    Burada anlatılacak çok şey var. Nice hikayeler var. Nice gözyaşı dökeceğiniz olaylar var. Ama size son nasihatim şu olsun:

    Buradan dönüş yok. Oradan güzel işler yapmaya bakın. Paranız da itibarınız da unvanınız da aileniz de dünyada kalacaktır. İbadetinizi aksatmayın. Kimseye de haksızlık etmeyin, kimsenin hakkını yemeyin. Hakkı yenilen burada rahat içinde. Hak yiyenler ise azap içinde!

    Bu arada, ölmüş olan bir yakınınız için bir iyilik yapın. Belki kapanmış olan amel defterini yeniden açarsınız...

    Allah Teala vefat etmiş cümle geçmişlerimize rahmet eylesin! Âmin

    Murat Padak