kırk yaşındayım. on yaşına kadar, çevremi özellikle çevremdeki sessizliği kavramaya çalıştım. gecenin bazı saatlerinde kitlenin anlamsız gürültüsü içinde boğuluyorum. çocukken karın beyaz rengini ya da ağustos rüzgârını ya da yaz öğlen saatlerinin göz kamaştıran ışıklarını sözcüklere, anlamlara aktarmaya çalıştığımı anımsıyorum. çocuk kendi çevresine bakıyordu. ne çocuk ne de büyükler, ne içimdeki canlı, ne de cansız bir varlık, bunun dışında bir şey anlamaya çalışıyordu. ahşap eve, geceye. korkuya. yalnızlığa. çocuğun içindeki çocukluğa.
“yaşadım mı sanki? daha gencim, yüzüm çizgilere, yüreğim tutkulara yabancı. bilemezsiniz ne kadar sakin bir hayat sürdüğümü! kim bilir uzaktan ne kadar güzel, ne kadar keyifli, ne kadar huzurlu, ne kadar kaygısız görünüyordu. huzur içinde, sükunet içinde yaşadım, hayatım bir mezardı, ruhum içindeki ceset.”
Belki de sevdiğiniz insanları düşünmektesiniz; ama daha derinlere inin... Sonunda, sevdiğinizin onlar olmadığını göreceksiniz. Siz, bu sevginin içinizde yarattığı duyguları seviyorsunuz. Siz arzuyu seviyorsunuz, arzu edilen şeyi değil...