• Bu âyetin Risalelere dağılımı şöyledir: Sözler 20, Şuâlar 11, Lem’alar 11, Mektubat 29, Mesnevî 4, Asa-yı Musa 7, İman Küfür 2, Tarihçe 11, Eski Said Dönemi Eserleri 3, Sikke 14, Kastamonu Lâhikası 3, Emirdağ Lâhikası 16, Barla Lâhikası 62 ve diğer küçük risalelerde ise 49 adet olmak üzere -şimdilik- 242 adet geçmektedir.

    Şimdilik kaydını tedbiren ifade ediyoruz. Zira Külliyat’ın tanzimi zaman zaman yeniden yapılandırılmaktadır. Çünkü gayr-ı münteşir risalelerden ya da Lâhikalardan meşveretle münasip olanlardan zamanı gelenlerin, ilâvesi yapılmaktadır.

    44. Âyet’in, büyük Risaleler içerisinde Barla Lâhikası’nda en fazla tekrar edilmesinin bir hikmeti olmalı derken, henüz Nurlar’ın telifinin ilk yılları olmasını ve diğer eserlerin telif edilmemiş olduğunu unutmamak lâzım. Barla hayatı döneminde Külliyat’ın temelini teşkil eden eserlerde imanî esasların işlendiği hatırlanırsa Kur’ân’ın yüksek hakikatlerinin zuhuruna, İsra’nın 44. Âyeti’nin pencerelik yaptığı gerçeği ortaya çıkar.

    Risale-i Nur’un ilk müştak talebelerinin, Nurlar’ın hemen telifi zamanında, ilk okuyup yazdıklarında duydukları samimî hissiyatlarını dile getiren mektuplarına umumiyetle bu âyet veya bir parçası ile başlamışlardır. Şüphesiz onlar, bunun örneğini Üstadlarından aldıkları için aynını tatbik etmişlerdir.

    Peki, Üstad Bediüzzaman Hazretleri, niçin bu âyeti Külliyatında çok tekrarlamıştır?

    Bunun cevabı, Barla Lâhikası’nın 259. Mektubu’ndadır.

    Üstad Bediüzzaman’a şöyle bir soru sorulur:

    “Mektubunuzda, benim her mektubumun başında “ve inmin şey’in yüsebbihi bihamdihi” 2 yazılmasının hikmetini soruyorsunuz.

    Birinci hikmetinde şunu ifade eder:

    “Kur’ân-ı Hakîmin hazâin-i kudsiyesine (kudsî hazinelerine), bana açılan en birinci kapı o olduğudur. En evvel, hakaik-i âliye-i Kur’âniyeden (Kur’ân’ın yüksek hakikatlerinden) şu âyetin hakikati bana zahir olmuş ve ekser Risalelerde, o hakikat sereyân (sirayet) etmiştir.”

    Bunun ilk delili Yedinci Şuâ’dır. Şuâlar’ın son kısmındaki Sekizinci Şuâ’nın İkinci Remzinde “Kur’ân’ın el-Âyetü’l-Kübrası olan” tarifiyle İsra Sûresi’nin 44. Âyetine işaret eder. Hz. Ali’nin “Yâ Rab! Âyetü’l-Kübra hürmetine beni kurtar, eman ve emniyet ver”, duâsındaki gizli işaretlerin tevilini yaparak Yedinci Şuâ olan Âyetü’l-Kübra Risalesi yüzünden hem musîbete ve hem de selâmete çıkacaklarını haber verir.

    İsra Sûresi’nin 44. Âyeti, Mekkî âyettir. Mekkî âyetlerin umumiyetle iman esasları ağırlıklı olması vasfı, Kur’ân’ın bu zamandaki manevî tefsiri Risale-i Nur’da da işlenen konuların ve sık tekrar edilen âyetlerin elbette iman esaslarını ihtiva etmesi gayet tabiidir.

    İsra Sûresi’nin 44. Âyeti; Hüve Nüktesi, On Dördüncü Söz’ün Üçüncü Meselesi, Yirmi Beşinci Söz’ün Birinci Şulesi, Üçüncü Şulesi, Tahavvülat-ı Zerrat Bahsi, Otuz İkinci Söz’ün Üçüncü Mevkıf’ı, On Üçüncü Pencere, On Dokuzuncu Pencere, Yirmi Dokuzuncu Pencere, Âyetü’l-Kübra, Sekizinci Şuâ gibi daha pek çok Risalelerin konu kaynağı, ilham menbaı ve Kur’ân’ın yüce hakikatlerinin kapısıdır.

    Dipnotlar:

    1- Mehmet Çetin, Risale-i Nur Külliyatı’nda Geçen Âyetler, s. 59, İzmir/2012/Tıbyan Yayıncılık. 2- Hiçbir şey yoktur ki O’nu övüp O‘nu tesbih etmesin. (İsra 44).
  • Bedîüzzaman gibi, yüzotuz parça imanî eserlerini şiddetli bir istibdad, tazyikat ve takyidat altında, gizliden gizliye te'lif edebilmek, hem kuvvetli bir takva ve ubudiyete sahib olmak ve hem bunlarla beraber, harb cephesinde de fedai olarak gönüllü askerleriyle muharebe etmiş olmak ve harb cephesinde, avcı hattında dahi, fırsat buldukça Kur'anın en ince nüktelerini ve hârika i'cazını beyan eden bir Kur'an tefsiri te'lif etmiş olmak ve aynı zamanda nefs mücadelesinde de galib olup, nefsini de dine hizmetkâr yapmak ve hürriyeti gasbedilerek, ücra bir köye sürgün edilip, tecrid-i mutlak ve tarassudlar ve her türlü azablar içinde ablukaya alınıp, Engizisyon zulümlerini çok geride bırakan hâkim bir kuvvetin tazyikatı altında, câni canavarların pek vahşi işkenceleri içinde, (Sırran tenevverat) sırrıyla perde altında Risale-i Nur eserleri gibi eserler neşretmek ve böylece cihanın maddî manevî "Fâtih"i olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sünnet-i seniyesinin bir hizmetkârı olarak, bugün milyonlara baliğ olan bir câmiayı, inayet-i İlahî ile, Kur'an-ı Hakîm'in cadde-i kübrasında selâmetle ilerletmek ve mü'minlerin ve beşeriyetin sadece dünyalarını değil, ebedî saadetlerini temine Risale-i Nur gibi bir eserle vesile olmak; bu mezkûr hususiyetlerin manevî şahsında toplanması, Risale-i Nur müellifi Bedîüzzaman Said Nursî gibi, tarihte hangi bir zâta daha nasîb olmuştur acaba?
    Sözler - 769
  • Bir eser okunacağı veya bir söz dinleneceği zaman, evvelâ
    ﻣَﻦْ ﻗَﺎﻝَ ﻭَ ﻟِﻤَﻦْ ﻗَﺎﻝَ ﻭَ ﻟِﻤَﺎ ﻗَﺎﻝَ ﻭَ ﻓِﻴﻤَﺎ ﻗَﺎﻝَ

    yani: Kim söylemiş? Kime söylemiş? Ne için söylemiş? Ne makamda söylemiş? olan bir kaide-i esasiyeyi, nazar-ı itibara almalı. Evet kelâmın tabakatının ulviyeti, güzelliği ve kuvvetinin menbaı, şu dört şeydir: Mütekellim, muhatab, maksad ve makam. Yoksa, her ele geçen kitab okunmamalı, her söylenen söze kulak vermemelidir. Meselâ: Bir kumandanın, bir orduya verdiği arş emriyle; bir neferin, arş sözü arasında ne kadar fark vardır? Birincisi koca bir orduyu harekete getirir. Aynı kelâm olan ikincisi, belki bir neferi bile yürütemez.

    İşte, bu dört esastan dolayı ve hem Said Nursî'ye karşı kalblerinde büyük bir sevgi taşıyan yüz binlerle kimseler, sevgiyle üstadlarının en küçük haline dahi, büyük bir ehemmiyet vererek onları öğrenip ittiba' etmek, uymak arzusunu taşıdıklarından; buradaki bir kısım kardeşlerimiz, üstadımızın hayatı, eserleri, meslek ve meşrebi hakkında malûmat verilmesini ısrar ile istediler.

    Fakat, Bedîüzzaman gibi bir zâtın hayatı ve eserleri ve seciyelerini tam ifade edemeyeceğiz. Bu hakikat, basiretli ehl-i ilim olan ediblerce de itiraf edilmiş olduğundan bu hizmet, bizim haddimizden çok uzaktır. Hem Bedîüzzaman hakkında malûmat almak isteyen kardeşlerimize, bunun ancak ve ancak Risale-i Nur Külliyatını dikkat ve devamla okumak suretiyle mümkün olduğunu arzederiz.
    Sözler - 755
  • İman, yalnız icmalî bir tasdikten ibaret değildir. İmanın çok mertebeleri vardır. Taklidî bir iman, hususan bu zamandaki dalalet, sapkınlık fırtınaları karşısında çabuk söner. Tahkikî iman ise sarsılmaz, sönmez bir kuvvettir. Tahkikî imanı elde eden bir kimsenin, iman ve İslâmiyeti dehşetli dinsizlik kasırgalarına da maruz kalsa, o kasırgalar bu iman kuvveti karşısında tesirsiz kalmaya mahkûmdur. Tahkikî imanı kazanan bir kimseyi, en dinsiz feylesoflar dahi, bir vesvese veya şübheye düşürtemez.

    İşte bu hakikatlara binaen, biz de tahkikî imanı ders vererek, imanı kuvvetlendirip insanı ebedî saadet ve selâmete götürecek Kur'an ve iman hakikatlarını câmi' bir eseri, sebat ve devam ve dikkatle okumayı kat'iyyetle lâzım ve elzem gördük. Aksi takdirde, bu zamanda dünyevî ve uhrevî dehşetli musibetler içine düşmek, şübhe götürmez bir hakikat halindedir. Bunun için yegâne kurtuluş çaremiz, Kur'an-ı Hakîm'in imanî âyetlerini ve bu asra bakan âyet-i kerimelerini tefsir eden yüksek bir Kur'an tefsirine sarılmaktır.

    Şimdi, "Böyle bir eser, bu asırda var mıdır?" diye bir sualin içinizde hasıl olduğu; nuranî bir heyecanı ifade eden sîmalarınızdan anlaşılmaktadır.

    Evet, bu çeşit ihtiyacımızı tam karşılayacak olan bir eseri bulmak için çok dikkat ve itina ile aradık. Nihayet, hem Türk gençliğine, hem umum Müslümanlara ve beşeriyete Kur'anî bir rehber ve bir mürşid-i ekmel olacak bir eserin Bedîüzzaman Said Nursî'nin Risale-i Nur eserleri olduğu kanaatına vardık. Bizimle beraber, bu hakikata Risale-i Nur'la imanını kurtaran yüzbinlerle kimseler de şahiddir.
    Sözler - 749
  • Türkiye'yi ziyarete gelen Pakistan'lı bir vekil, kırk-elli üniversite talebesine:

    "Kardeşlerim, ben âlem-i İslâm'da aradığımı Türkiye'de buldum. Bedîüzzaman yalnız sizin değil, o bütün âlem-i İslâm'ındır. Ve yakın bir zamanda bütün İslâm âlemi onu anlayacaktır. Siz bu Nur eserlerine dikkatle bakın. Ben bunu doksan milyon İslâmlar içinde neşredeceğim. Benim âlem-i İslâm hakkında pekçok endişelerim ve Üstad'a pekçok soracaklarım vardı.

    Bir saat kadar yanında yalnız onu dinlemekle bütün endişelerim zâil olup, bütün suallerime cevab aldıktan sonra şimdi Pakistan'a âlem-i İslâm'ın mukadderatı hakkında büyük müjdelerle gidiyorum. Ben Türk ve İslâm tarihini tedkik ettim. Evet çok kahramanlar, çok İslâm fedaileri ve çok vatanperverler gelmişler. Hepsi büyük fedakârlık ve kahramanlıkla millete, vatana hizmet etmişler.

    Fakat o hizmetlerinin neticesinde lâyık oldukları mükâfat onlara verilmiş. Her birisi birer mükâfata mazhar olmuşlar. Fakat bugün Üstad, yirmi küsur seneden beri bu milletin saadet-i dünyeviyesi ve uhreviyesi için tarife imkân olmayan zulüm ve işkenceler içerisinde işte bu eserleri te'lif ve neşrederek bu millet içerisinde din aleyhindeki cereyanların intişarına mani' olan Bedîüzzaman'ın evinde bugün bir lâmbası bile yok.

    İşte o her şeyi terkederek yalnız ve yalnız dine hizmet için çalışmıştır. Elbette âlem-i İslâm yakında böyle bir zâtı eserleriyle tanıyacaktır." diye Ali Ekber Şah gibi bir İslâm âlimi ve mütefekkirinin takdir ve tahsinine mazhar olan ve şimdi Demokrat milletvekillerinden bazıları: "Bedîüzzaman'ın Nur Risalelerini okuyan, ders alan ve o eserleri neşreden Nur Talebeleri bu hizmetleriyle bu memlekette komünistliğin yayılmasına sed oldular. Madem hükûmetimiz komünizmin aleyhindedir.

    Öyle ise, Nurculara o hizmetlerinden dolayı minnettardır." diye milletvekillerince dahi hizmeti takdir edilen ve serapa bütün Risale-i Nur eczaları her bir nüshası, binler kelime ve cümleleriyle o zâtın mahiyetine, hizmetine, yirmibeş yıllık faaliyetine ve neşriyatının küllî faydalarına şehadet ve işaret ettikleri bir zât.. evet, işte o acz ve fakr dersini kendisine meslek edinen ve talebelerine ders veren bir zât; hakikat-i halde yukarıda bir derece arzettiğimiz o küllî hizmetlerinin neticesinde talebelerinin ve bütün ehl-i imanın en büyük medh ü senalarına, hürmet ve muhabbetlerine en lâyık, en elyak ve kabul etmesi hakkı iken, bilakis o aziz zât, kendisini ziyarete gelenlere ve Risale-i Nur eserlerini okuyup o eserleri ilim ve iman hakikatları dersinde, asrın bütün ilim ve isbatları üstünde görerek hayran kalanların en samimî hürmet ve senalarından mütemadiyen kaçınmış ve müteaddid mektublarında:

    "Ben de sizin bu ders-i Kur'aniyede bir ders arkadaşınızım. Ben en ziyade muhtaç ve fakir olduğumdan, bu kudsî hakikatlar en evvel bana ihsan edilmiştir. Ben makam sahibi değilim. Ben kendimi beğenmiyorum. Beni beğenenleri de beğenmiyorum. Kardeşlerim, sizi bütün bütün kaçırmamak için nefsimin gizli çok kusurlarını söylemiyorum." diye kendisine yapılan medihleri ve hürmetleri reddetmiş. Ve gaye-i hayatını yalnız hakaik-i imaniyenin neşrine hizmet bilmiş. Dünyevî bütün menfaatları, o hizmeti uğrunda feda etmiş.

    Ve işte bütün hayatı bilâ-istisna bu feragata ve bu hakikata şehadet eden bir zâta, en haksızların dahi yapamayacakları bir isnadı bu ehl-i vukuf isimli kimseler yapmışlar. Hattâ "Leyle-i Kadir'de İhtar Edilen Bir Mes'ele-i Mühimme" diye Rehber'deki çok mühim bir hakikata nazar etmeyerek, bu ihtar kelimesinden de şahsî nüfuz temin ettiğine bir delil göstermişler. Halbuki bu ihtar kelimesi o yüksek hakikatların ehemmiyetine öyle bir şümulü var ki, ancak o hakikatı okumak lâzımdır.

    İşte o parça ikinci harb-i umumînin sonunda nev'-i beşerin dehşetli zulümleri ve tahribatları neticesindeki dehşetli me'yusiyetleriyle dehşetli vicdan azablarını ve dünya hayatının bütün bütün fâni ve muvakkat olması ve medeniyet fantaziyelerinin uyutucu ve aldatıcı olduğunun umuma görünmesiyle, fıtrat-ı beşeriyedeki yüksek istidadatın dehşetli yaralanmasını ve Kur'anın elmas kılıncı altında gaflet ve dalaletin parçalandığını ve bu sebeble dünya hayatının geçici ve muvakkat olmasından, beşeriyet hayat-ı bâkiyeyi arayacağını ve ebedî hayatı ve daimî saadeti ancak Kur'anın müjde verdiğini isbat ile pek parlak izahtan sonra diyor:

    "Elbette nev'-i beşer, bütün bütün aklını kaybetmezse, maddî veya manevî bir kıyamet başlarına kopmazsa; İsveç, Norveç, Finlandiya ve İngiltere'nin Kur'anı kabul etmeye çalışan meşhur hatibleri ve Amerika'nın din-i hakkı arayan ehemmiyetli cem'iyeti gibi rûy-i zeminin geniş kıt'aları ve büyük hükûmetleri Kur'an-ı Mu'cizü'l-Beyan'ı arayacaklar ve hakikatlerini anladıktan sonra bütün ruh u canlarıyla sarılacaklar. Çünki bu hakikat noktasında kat'iyyen Kur'anın misli yoktur ve olamaz ve hiçbir şey bu mu'cize-i ekberin yerini tutamaz."
    Emirdağ-2 - 139
  • Aradan yıllar geçti. Ölümü, hayatından fazla hizmet etti. Nurlu eserleri, kurtarmaya devam ediyor.

    Ne mutlu, imanının derinliğine erenlere, ihlâsının sarsılmazlığını yakalayanlara ve anne yüreklerindekinden daha yoğun olan şefkatini fark edenlere...

    Bu güzelliklere, bütün insanlık muhtaç, çok muhtaç...

    Şükür ki, arayanın bulacağı, bulanların şefkate kanacağı bir gönül var ve hâlâ taptaze yaşıyor...