• "Padişahı görmek istedim. Beni yanına sokmadılar. Bir şey yapacağımdan korkuyorlardı. Abdülhamit’i sakladılar. Ben de herkesin içinde Sadr-ı azamı yakaladım. [..] Herkes başımıza toplandı. Adeta arbede kopacaktı. Beni zorla çekip bir tarafa götürdüler. [313] "
    Turgut Özakman
    Sayfa 77 - Bilgi Yayınevi, 3.Baskı
  • Bu yazımda yaklaşık 4 ay önce tanıştığım biri ile tanıştırmak istiyorum sizi... Kendisi ile 10 Şubat 2018'de gece saat 9'a yakın Urfa'nın güzel bir sokağında karşılaştık ... Sanırım o beni tanışmadan önce de tanıyordu hatta ismimi dahi sormadan bildi! Sözü uzatmadan aramızda geçen sohbete davet ediyorum sizi..
    -Merhaba öğretmenim.
    -Merhaba! Kimsiniz? Tanıdık bir hava esti sizinle konuşunca?
    -Ben seni çok iyi tanıyorum öğretmenim. Sohbetimizin sonuna doğru sen de beni çok iyi tanıyacaksın eminim. Şimdi sana bir şiir sunmak istiyorum. Bak ne güzel demiş Yahya Kemal BEYATLI:
    Çıktığın yolda, bugün, yelken açık, yapayalnız ,
    Gözlerin arkaya çevrilmeyerek, pervâsız,
    Yürü! Hür mâviliğin bittiği son hadde kadar!...
    İnsan, âlemde hayâl ettiği müddetçe yaşar.
    -Evet, güzel bir şiir. Çevremde böyle çok insan var.
    -Gerçekten güzel mi yoksa ben güzel dediğim için mi güzel dedin?
    - Aslında son iki dize güzel. İlk 2 dizeyi beğenmedim.
    -Yani bir anlamda bakış açın benim söylemimle şekillendi öyle mi?
    -Evet, öyle.
    - Şurası muhakkak ki öğretmenim, kendin olmazsan hep bir başkasının kuklası olursun.
    -Öyle ama bunun önüne geçemiyor ki insan!
    -Sanırım sen hata yapmaktan da korkuyorsun?!
    -Evet. Nereden anladın bunu?
    -Hata yapmaktan korkan insanlar sorun odaklı düşünüp konuşurlar. Sen de sorun odaklı konuştun az önce... Hata yapmaktan korkma öğretmenim! Bak güzel bir âlim ne demiş bu konu hakkında:
    İnsan hatadan hâlî olamaz, fakat tövbe kapısı açıktır. (RNK)
    -Anlıyorum...
    -Neden mutlu değilsin?
    -Bilemiyorum. O kadar çok şey var ki mutsuz olmam için...
    -Sende şunlardan var mı hiç? Sürekli kendine bişeyleri açıklama ve başkasını memnun etme isteği, yetersiz olduğun inancı ve içinden geleni yapamama.
    -Evet, var. Hatta baskın şekilde var bunlar!
    -Peki bu huylardan kurtulup mutluluğu ve birçok güzel duyguyu enerjinin doruk noktasında yaşamak ister misin?
    -İsterim hem çok isterim de nasıl olacak ki bu?
    -Kendin ol.
    -Bu kadar mı yani? Bu kadar basit mi benim sorunlarımın çözümü ve mutlu olabilmem?
    -Evet! İstersen sorunlarını beraber çözebiliriz.
    -Olur. Kendimi değersiz hissetmemden başlayalım...
    -Sen kendini sandığından çok değersiz görüyorsun öğretmenim.
    -Evet, bazen dediğin gibi çok değersiz görüyorum kendimi..bunun önüne nasıl geçilebilir?
    -Evvelâ sen, kendin olduğun kadar değerlisin. Yani dışarıdan sana eklenen hiçbir şey seni doğrudan değerli yapmaz.
    -Onlar değersiz mi yani?
    -Hayır. Ama onlar kendin olmadan sadece saman alevinin ışığı gibi yardım ederler zifiri karanlıkta sana...
    -Sürekli bir şeyleri kendime açıklarken buluyorum kendimi. Bu nasıl çözülecek?
    -Dikkat edersen 'Bu nasıl çözülecek?' dedin; 'Bunu nasıl çözebilirim?' demedin! Hayatı bir başkasının gözünden görmeyi bırakmalısın. Kendi paradigman ile bakmalısın hayata.
    -Bazen başkasını memmun etme isteği oluşuyor içimde. Onu önlemek için ne yapabilirim?
    -Bu konuda bir kitaptan alıntı yapmalıyım:
    Ey nefis! Eğer takva ve amel-i salih ile Halıkını razı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur; o kafidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirlerse, iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünki onlar da senin gibi aciz kullardır. Maahaza ikinci şıkkı takib etmekte şirk-i hafi olduğu gibi, tahsili de mümkün değildir. Evet bir maslahat için sultana müracaat eden adam, sultanı irza etmiş ise, o iş görülür. Etmemiş ise halkın iltimasıyla çok zahmet olur. Maamafih yine sultanın izni lazımdır. İzni de rızasına mütevakkıftır... (RNK)
    -Aslında ben çoğu şeyden korkuyorum.
    -Yalnız değilsin öğretmenim. William Shakespeare'nin şu şiiri durumunu özetliyor:
    İnsanların çoğu kaybetmekten korktuğu için, sevmekten korkuyor.
    Sevilmekten korkuyor, kendisini sevilmeye layık görmediği için.
    Düşünmekten korkuyor, sorumluluk getireceği için.
    Konuşmaktan korkuyor, eleştirilmekten korktuğu için.
    Duygularını ifade etmekten korkuyor, reddedilmekten korktuğu için.
    Yaşlanmaktan korkuyor, gençliğinin kıymetini bilmediği için.
    Unutulmaktan korkuyor, dünyaya iyi birşey vermedigi için.
    Ve ölmekten korkuyor aslında yaşamayı bilmediği için.
    -Evet, özetlemiş. Çözümü için ne yapabilirim peki?
    -Sanırım bu alıntı çözüm için yol gösterecektir sana: "Cenab-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrib için değil! Ve hayatı ağır ve müşkil ve elim ve azab yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa.. hatta beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkarane bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhamdır, hayatı azaba çevirir." (RNK)
    -Evet, çözüm için ışık oldu karanlığıma...
    -Bir de küçük bir tavsiyem olacak sana öğretmenim: Hatalara müsamaha ile bakmak gerek... Her insanın iyi ve kötü yönleri vardır. Sen olabildiği ölçüde hatalara müsamaha ile hoşgörü ile yaklaşmalısın ki insanlara veya olaylara veyahut durumlara değil de fikirlere, mutluluğa, idealine ve bütün güzel duygulara yani kendine odaklanabilesin.
    -Güzel bir tavsiye... Şöyle bir sıkıntım var benim: Yalnız kalamıyorum..sürekli kendimi bir başkasına muhtaç hissediyorum.
    -Burada dikkatini bir noktaya çekmek istiyorum: Bahsettiğin iki özellik birbirini gerektiriyor yani yalnız kalamaman kendini başkasına muhtaç hissetmene neden olur; kendini başkasına muhtaç hissetmen yalnız kalamamanın sonucudur.
    -Evet, bunu ben de fark ettim şimdi. Bu durumda çözüm tek noktada yani yalnız kalamama sorunumun çözümünde olmalı.
    -Evet öğretmenim, çözüm dediğin yerde. Şimdi çözüme ulaşabilmen için ben sana sorayım: Daha kaç yıl yaşarsın?
    -Bilmem ki... En fazla 60-70 yıl.
    -Sonra ne olacak?
    -Her insan gibi kabre gireceğim elbette. Veda edeceğim bu dünyaya.
    -Peki sen kabirde iken yanında kim olacak?
    -Sadece ben.
    -Sen ve kendin. Peki cevap ver bakalım: Her zaman senle olan biri ile mutlu olmak mı istersin yoksa bazen görünüp bazen olmayan ve seni ne zaman terk edeceği belli olmayan biri(leri) ile mi mutlu olmak istersin?
    -Elbette bütün ruhumla 'ebed ebed' derim!
    -Ne güzel bir cevap!
    -Ben bazen maske takıyorum..kendim olamıyorum bir türlü?
    -Bu şiir sana gelsin o zaman:
    Bana aldanmayın!
    Yüzüm bir maskedir,
    Sizi aldatmasın.
    Binlerce maskem var.
    Çıkarmaya korktuğum.
    Ve, hiç biri ben değilim...
    Olmadığımı göstermek
    İkinci doğam oldu.
    'kendinden emin biri' dersiniz,
    sanki güllük gülistanlık
    benim için herşey...
    adım güven belirtir.
    Ve,
    Oyunumun adı
    Ağırbaşlılıktır.
    İçimde ve dışımda denizler sakin,
    Herşeyin kumandanı ben...
    Fakat, inanmayın bana,
    Lütfen! ..
    Herşey dışta düzgün ve cilalı,
    Hiç yıpranmayan, her zaman saklayan
    O maske! ..
    Altta ne güven, ne de rahatlık...
    Altta,
    Karışıklık, korku ve yalnızlık içinde bocalayan
    Gerçek ben! ..
    Ama saklarım bu gerçeği savunuculukla
    Kimsenin bilmesini istemem
    Zayıf taraflarımı düşündükçe,
    Titrer ve sararırım...
    Ve başkaları görürse iç dünyamı...
    Gerçek beni ve yalnızlığımı!
    İşte, maskelerimi onun için takarım...
    Onun için, arkalarına saklanacak maskelerim var.
    Onlar, gösterişle kullanabileceğim
    Parlatılmış yüzlerim.
    Bana,
    'sen değerlisin' diyecek,
    'maskesizken daha bir insansın'
    'daha bir bendensin'
    'daha yakın, daha bir dostsun'
    diyecek bir bakışa
    muhtacım...
    benim yanıma sokulman kolay olmayacaktır! ..
    uyarırım seni dost! ..
    uzun yıllar kendini yetersiz hissetmiş ben,
    sana kendini kolayca açmayacaktır...
    bütün gücümle tutunacağım maskelerime
    ne kadar sokulursan yakınıma
    o denli şiddetli geri iteceğim seni...
    kim olduğumu merak ediyor musun?
    Hiç merak etme...
    Ben çevrendeki
    Her erkek ve kadınım...
    Maske takan her insanım.
    Çeviren: Doğan Cüceloğlu
    -Manidar bir şiir. Yalnız bu defa sorduğum sorunun cevabını tahmin ettim ben!
    -Bak sen! Neymiş cevap?
    -Bütün maskeler, kendim olmadığım için sığındığım sahte kimlikler aslında..kendim olmalıyım.
    -Evet, öğretmenim. Bu cevap alkışı hak ediyor!
    Bir de çocuklar gibi anı yaşamalısın! Çocuklar; öncesinde veya sonrasında, geçmişte veya gelecekte değil anı yaşarlar!
    -Teşekkür ederim. Peki çok önemli bir sorum olacak: Ben mutlu olmayı beceremiyorum bir türlü. Ne yapabilirim bu beceriyi kazanmak ve kazandıktan sonra geliştirmek için?
    -Ne güzel demiş Farabi: Mutluluk kendine yetebilmektir.
    Öğretmenim, çok sevdiğin bir oyundasın diyelim. Kazanmak mı için oynarsın yoksa kaybetmek için mi?
    -Öyle soru olur mu canım? Elbette kazanmak için oynarım.
    -Peki kazanmak ya da kaybetmenin ötesinde bir şey olduğunu biliyor muydun?
    -Hayır. Nedir o?
    -Oyunun tadını çıkarmak öğretmenim, oyunun tadını çıkarmak! Sen de büyük çoğunluk gibi kazanmaya odaklanıp oyunun keyfinden mahrum ediyorsun kendini. Kazansan da kaybetsen de önemli olan oyunun tadını çıkarmak.
    -Sanırım anladım.
    -Hayatın da böyle işte..belli şeylere odaklanıp hayatın neşesini göremiyorsun. Sürekli yeni ve çoğu zaman ulaşılmaz hedefler seni bu duruma sürüklüyor... Şu alıntı ile sohbetimizi nihayete erdirelim: Ey kendini insan bilen insan! Kendini oku...(RNK)
    -Konuşmamız boyunca birçok defa alıntı yaptığın kitabın adı ne? Yazarı kim?
    -Alıntı yaptığım kitaplar muhtelif yerlerden aldığım bir külliyat aslında..ismi Risale-i Nur külliyatı. Yazarı Bediuzzaman Said Nursi.
    -Son bir sorum var sana: Bu kadar konuştuk, yardım ettin bana. Gerçekten çok teşekkür ederim! Adını ve kim olduğunu öğrenebilir miyim?
    -Konuşmanızın başından beri dilinde olan 'Kendim' benim.
    -Yani ben bugün kendim ile tanışıp sohbet ettim öyle mi?
    -Evet, öğretmenim. Tanıştığımıza memnun oldum.
    -Ben de memnun oldum tanıştığımıza ama çok şaşırdım! Neden bazen bırakıp gidiyorsun beni?
    -Benim bırakıp gittiğim yok ki öğretmenim, sen beni bırakmadıkça ben seni bırakmam!
    -Bu arada ben seni çok sevdim!
    -Kendin olduğun ve kendini sevdiğin sürece hep böyle mutlu ve bütün güzel duyguları en güzel enerjin ile doruk noktasında yaşayacaksın... Benimle kal...
    Selâmetle...

    Mahmud KARAKAŞ
    08.06.2018
    ŞANLIURFA
  • Ahiret günü; İnsanların hesap ve dünyada yaptıklarının karşılığını alma günüdür. Ahiret gününün bu şekilde isimlendirilmesinin sebebi onun son gün olup dünya için başka bir gün olmadığı içindir. Ahiret günü kıyamet günü diye de isimlendirilmiştir.

    Ahiret gününe iman: Allah ve Rasulünün haber verdiği ölümle başlayan kabrin fitnesine, oradaki nimet ve azaba, tekrar dirilmeye, haşra, amel defterlerine, hesaba, teraziye, havuza, sırata, şefâate, cennete, cehenneme ve kıyamet alametlerine iman etmeyi gerektirir.

    Kur’an’ın Ahiret Gününe Önem Vermesi
    Kur’an imanın bu kısmına çok önem vermiş ve onun mutlaka gerçekleşeceğini değişik vesilelerle ortaya koymuş, insanın ondan gafil olmaması için her fırsatta ona dikkat çekmiştir. Kur’anda bu büyük güne verilen önem, birçok ayette Allah’a imanla ahiret gününe iman yan yana zikredilme şeklinde tezahür etmiştir. Bunu şu ayetlerle örneklendirebiliriz. Allah-u Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:

    “Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz iyilik değildir. Asıl iyilik Allah’a ahiret gününe iman etmektir.”

    Bakara 177

    “Herkim Allah’a ve ahiret gününe iman eder ve salih amel işlerse onlara Rab’leri katında müKâfat vardır. Onlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”

    Bakara 62

    “Bu sizden Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimselere verilen bir öğüttür.”

    Bakara 232

    “...Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen kimselerle savaşın.”

    Tevbe 29

    “Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, ahiret gününü umut edin. Yeryüzünde karışıklık çıkarıp bozgunculuk yapmayın dedi.”

    Ankebût 36

    Allah-u Teâlâ Kitabında kıyamet gününü birçok isimle zikretmiştir. Bu da ona verilen önemin bir başka tezahürüdür. Ahiret gününe imanın insan hayatında etkin bir tesiri vardır. Çünkü ahiret günü ve ondan sonra gerçekleşecek hesap, ceza, cennet, cehennem vb. şeylere iman, kişiyi orası için hazırlık yapmaya yönlendirir.

    Bu iman, sahibine cennete girdirici salih amel yaptırır; cehenneme girdirici kötü amellerden de uzaklaştırır. Dünyada kendisinin imtihan için kaldığını bilen bir kimse, bu imtihan dönemini iyi değerlendirir ve bu dönemi kendi aleyhine kapatmaz.

    Hayır ve iyi işler yapanlara sevap ve cennet, kötü işler yapan asi kimselere de cehennem vereceğini vadeden, hâkimler hâkimi Zatın huzurunda söz ve fiillerinden hesaba çekileceğine iman eden bir kimse, heva ve hevesine göre değil, Allah ve Rasulünün ölçülerine göre bir hayat yaşar. İçerisinde salih amellerin bulunduğu defterinin tartıda ağır gelmesi için çaba harcar. Allah-u Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:

    “O gün tartı tam doğrudur. (Kimseye zulmedilmez) Kimin sevap tartıları ağır gelirse, işte onlar felaha erenlerdir. Kimin sevap tartıları hafif gelirse, işte onlar da ayetlerimize haksızlık etmelerinden dolayı kendilerini ziyana uğratanlardır.”

    A’raf 89

    Kur’an ahiret gününe imanla salih ameli birçok ayette birbirine bağlamıştır Allah-u Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:

    “Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden kimseler imar eder...”

    Tevbe 18

    “Allah’a ve ahiret gününe iman edenler; mallarıyla ve canlarıyla cihat etme hususunda senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilir. Fakat Allah’a ve ahiret gününe iman etmeyen, kalpleri kuşkuya düşmüş ve şüpheleri içinde bocalayıp duran (savaştan geri kalmak için) senden izin isterler.”

    Tevbe 44, 45

    “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kavmi Allah’a ve Rasulüne düşman olanlarla dostluk ettiğini göremezsin.”

    Mücadele 22

    “And olsun onlarda (İbrahim ve ona iman edenlerde) sizin için Allah’ı ve ahiret gününü arzu edenler için güzel bir örnek vardır.”

    Müntehine 6

    İnsan unutkan ve gaflet sahibi olup dünya hayatına aşırı düşkün olduğu ve geleceğini ihmal ettiği için, Kur’an dünya hayatını oyun ve eğlence, dünya metâının geçici, ahiret hayatının da ebedi olduğunu her fırsatta hatırlatmıştır. Allah-u Teâlâ Kitabında şöyle buyuruyor:

    “Ey iman edenler, size ne oldu ki; Allah yolunda topluca savaşa çıkın dendiği zaman yere çakılıp kaldınız. Ahirete karşılık dünya hayatına mı razı oldunuz?! Fakat dünya hayatının metâı (faydası) ahirete nisbeten çok azdır.”

    Tevbe 38

    “Bilin ki dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. Bu tıpkı bir yağmura benzer ki bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azap; Allah’tan ise mağfiret ve rıza vardır. Dünya aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.”

    Hadid 20

    Ahiret Gününe İmanın Delilleri
    Kur’an, sünnet, akıl ve fıtratı selime ahiret gününe iman etmemizi gerekli kılıyor. Allah-u Teâlâ Kitabında ahiret gününe imanın gerekliliğini sıkça zikretmiş ve onun mutlaka gerçekleşeceğini haber vermiştir. Kıyamet gününe iman etmeyenlerin şüphelerini akli ve nakli delillerle boşa çıkarmıştır. Allah-u Teâlâ ahiret gününe imanın gerekliliği hususunda şöyle buyurmuştur:

    “Kıyamet saati mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur.”

    Mü’min 59

    “Sura üflendiğinde göklerde ve yerde olanlar kendilerinden geçip yere yıkılırlar. Ancak Allah’ın dilediği kalır. Sonra sura bir daha üflenir, birden onlar mezardan kalkıp bakarlar.”

    Zümer 68

    “...İlk yaratmaya başladığımız gibi tekrar iade edeceğiz; bu üzerimize bir va’ddir; biz bunu mutlaka yapacağız.

    Enbiyâ 104

    “Allah, kendinden başka ilah yoktur! Sizi mutlaka kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Bunda şüphe yoktur. Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir.”

    Nisâ 87

    Kur’an’ın bildirdiğine göre her nebi kavmini, ahirete iman etmeye davet etmiştir. Dolayısıyla semavi dinlerin hepsi öldükten sonra dirilmeyi iman rükünlerinden saymış; ahiret ve dirilmeye iman etmeyen kimseyi mü’min saymamıştır. Bazı inatçı kâfirlerin dışında ahireti inkâr eden de olmamıştır.

    Nuh (Aleyhisselam) kavmini ahirete iman etmeye davet ederken şöyle demiştir:

    “Allah sizi bitki (bitirir) gibi topraktan bitirmiştir. Sonra sizi yine oraya geri çevirecek ve (tekrar diriltip) bir çıkışla çıkartacaktır.”

    Nuh 17, 18

    İbrahim (Aleyhisselam):

    “Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Ceza (kıyamet) günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur.”

    Şuara 81, 82

    Musa (Aleyhisselam):

    “Kıyamet saati mutlaka gelecektir. Kıyamete iman etmeyen ve kendi hevasına uyan kimse seni ona imandan alıkoymasın sonra helak olup gidersin.”

    Ta-Ha 15, 16

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Kâfirler diriltilmeyeceklerini sandılar. De ki: Hayır, Rabb’ime and olsun ki mutlaka diriltileceksiniz. Sonra yaptıklarınız size haber verilecek. Bu Allah’a göre kolaydır.”

    Tegabun 7

    Tarih boyunca kâfirlerden tekrar dirilmeyi inkâr edenler olmuştur. Allah onları bize Kitabında haber vermektedir:

    “Biz kemikler haline geldikten ufalanıp toprak olduktan sonra mı, sahiden biz mi yeni yaratılışla diriltileceğiz? dediler.”

    İsra 49

    “Biz öldüğümüz ve toprak olduğumuz zaman mı (tekrar hayata döneceğiz)? Bu (gerçekleşmesi) uzak bir dönüştür. (Biz) o su ile ölü bir beldeyi dirilttik. İşte mezardan çıkış da böyledir. Onlardan önce Nuh kavmi, Res ve Semud halkı da yalanlamışlardı. Ad, Firavun ve Lut’un kavmi, Eyke halkı ve Tubba kavmi. Bunların hepsi rasulleri yalanladılar ve tehdidimi hak ettiler. İlk yaratma ile yorulup aciz mi kaldık ki (tekrar diriltmeden aciz kalalım)?! Doğrusu onlar yeni bir yaratmadan kuşku içindedirler.”

    Kahf 3, 11, 15

    Kâfirlerin tekrar dirilmeyi inkâr ve ondaki şüpheleri, Allah’ın kudretine olan bilgisizlikleri ve akıllarını gereği gibi kullanmadıklarındandır. İlk yaratılışlarını unutarak çürüyüp toprak olmuş bu kemikleri kim diriltecek diye akıllarınca delil getirmeye çalışmaktadırlar. Kur’an bunu bize şöyle naklediyor:

    “Kendi yaratılışını unutarak ve bize bir misal vererek: ‘Şu kemikleri kim diriltecek?’ dedi. De ki: Onları ilk defa yaratan diriltecektir...”

    Yasin78, 79

    Bu mübarek ayette çok nefis ve ince bir mana vardır. Allah-u Teâlâ şöyle buyurmakta:

    “Ey insan! Çürüyüp toprak olduktan sonra tekrar dirilmeyi nasıl inkâr eder ve onu uzak görürsün? Oysa biz senin aslını ilk yaratışta da topraktan yaratmıştık. Seni ilk seferinde topraktan yaratan toprak olduktan sonra tekrar yaratmaya elbette kâdirdir.”

    “Ey insanlar! Eğer öldükten sonra tekrar dirilmede şüphede iseniz (bilin ki) biz sizi önce topraktan yarattık...”

    Hac 5

    “Gökleri ve yeri yaratan onların benzerlerini yaratamaz mı? Elbette yaratır. O çok bilen yaratıcıdır.”

    Yâsîn 81

    Allah-u Teâlâ kullarına bu dünyada da ölüleri dirilttiğini göstermiştir. Bakara süresinde buna beş tane örnek vardır:

    1) Musa (Aleyhisselam)’ın kavmi kendisine:

    “Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana iman etmeyiz…” dediklerinde Allah onları yıldırıma çarptırarak öldürmüş ve iman etmeleri için tekrar diriltmişti. Allah-u Teâlâ bu hususu şöyle anlatıyor:

    “Bir zaman da: Ey Musa! Biz Allah’ı açıkça görmedikçe sana iman etmeyiz demiştiniz de sizi yıldırım yakalamıştı. Siz de bunu görüyordunuz. Sonra belki şükredersiniz diye sizi ölümünüzün ardından tekrar dirilttik.”

    Bakara 55

    2) İsrail oğullarının anlaşmazlığa düştüğü öldürme olayında Allah-u Teâlâ İsrail oğullarına bir inek kesip onun bir parçasını öldürülen kişiye vurmalarını emreder. Ayetlerde tarif edilen ineği kesip öldürülen kişiye vurduklarında ölü dirilir ve katilini onlara haber verir. Allah-u Teâlâ bu olayı bize şöyle bildiriyor:

    “Hani siz bir adam öldürmüştünüz de onun katili hakkında birbirinizle atışmıştınız; oysa Allah, gizlediğinizi ortaya çıkaracaktı. Onun için ineğin bir parçasıyla öldürülene vurun demiştik. İşte Allah böylece ölüleri diriltir. Size ayetlerini gösterir ki aklınızı kullanasınız.”

    Bakara 73

    3) Sayıları binlerce olup ölüm korkusuyla beldelerinden kaçan kimselerin kıssası:

    “Sayıları binlerce olup ölüm korkusuyla beldelerinden kaçan kimseleri görmedin mi? Allah onlara: Ölün dedi, sonra da onları diriltti. Şüphesiz Allah insanlara karşı ikram sahibidir. Fakat insanların çoğu şükretmezler.”

    Bakara 243

    4) Viran olup harabeye dönen bir beldeye uğrayan bir kişi gördüğü manzara karşısında belde halkının tekrar dirilmesinin mümkün olmadığını düşünmüştü. Bunun üzerine Allah onu öldürmüş, yüz sene ölü olarak bırakmış, sonra onu tekrar diriltmişti. Bu olayı Allah-u Teâlâ şöyle bildiriyor:

    “Allah kendisini yüz sene öldürüp sonra da diriltti. Ne kadar ölü olarak kaldın? dedi. ‘Bir gün veya bir günün birazı kadar kaldım’ dedi. Allah dedi ki: Hayır yüz sene kaldın. Yiyecek ve içeceğine bak, bozulmamış. Eşeğine bak, seni insanlar için bir ibret kılalım diye (böyle yaptık. Eşeğin) kemiklerine, nasıl onları birbiri üstüne koyuyor, sonra onlara et giydiriyoruz. Bu işler ona iyice belli olunca: ‘Allah’ın her şeye kadir olduğunu biliyorum’ dedi.”

    Bakara 259

    5) İbrahim (Aleyhisselam)’ın kıssası. İbrahim (Aleyhisselam) kalbi mutmain olması için Allah-u Teâlâ’dan ölüleri nasıl dirilttiğini kendisine göstermesini istemişti. Allah-u Teâlâ bu olayı bize şöyle nakletmektedir:

    “İbrahim de bir zaman: Rabb’im, ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster demişti. (Allah): İnanmadın mı dedi. (İbrahim): Hayır inandım, fakat kalbim kuvvet bulsun diye (görmek istiyorum) dedi. O halde kuşlardan dört tane al; onları kendine çek; sonra kesip her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra onları kendine çağır; koşarak sana gelecekler. Bil ki, Allah daima galip ve hikmet sahibidir dedi.”

    Bakara 260

    Ayetlerde görüldüğü gibi Allah-u Teâlâ hem fert hem de toplum şeklinde dünyada iken kullarına tekrar dirilmeyi göstermiştir. Hatta yüz sene ölü kalıp sonra diriltilen kimsenin kıssası anlatılırken, Allah ona eşeğinin dirilişini göstererek gözüyle müşahede ettirmiştir.

    Akli Yönden Tekrar Dirilmeye Örnekler
    Şüphesiz ki Allah-u Teâlâ gökleri ve yeri örneksiz olarak yaratmıştır. Gökleri, yeri ve onların içindekileri benzersiz ilk defa yaratan onları tekrar diriltmeye elbette güç yetirir:

    “Yaratmaya başlayan O’dur. (Öldükten) sonra onu tekrar iade eder. Bu Ona daha kolaydır...”

    Rum 27

    Sonra Allah-u Teâlâ tekrar dirilmeyi yeryüzünde bize bitkiler ve bazı hayvanlar üzerinde gösterir. Yeryüzü kışın gelmesiyle güzellik ve canlılığını kaybeder. Ağaçlar kurur yapraklarını döker, yemyeşil otlar kupkuru olup rüzgârın önünde yok olup giderler. Baharın gelmesiyle yeryüzünde tekrar bir canlılık ve hareket başlar. Allah-u Teâlâ birçok ayette yeryüzünün öldükten sonra dirilmesini ahiretteki dirilmeye benzetmiş ve bunu tekrar dirilmeye örnek vermiştir:

    “Onun ayetlerinden biri de, sen toprağı boynu bükük kupkuru görürsün. Onun üzerine suyu döküğümüz vakit, titreşir kabarır. Onu dirilten Allah elbette ölüleri de diriltir. O her şeye kadirdir.”

    Fussilet 39

    “Gökten bereketli su indirdik, onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Birbirine girmiş kat kat tomurcukları olan yüksek hurma ağaçları yetiştirdik. Kullara rızk olması için. O su ile ölü bir beldeye can verdik. İşte (kabirden) çıkışta böyledir. Nasıl ölen toprak canlanıyor, ağaçlara taze bir hayat geliyor, bitkiler yerden çıkıyorsa, siz de kabirlerden öyle taze can bulup çıkacaksınız.”

    Kâf 9, 10, 11

    Ahiret Günüyle Alakalı Meseleler
    Ahiret gününe iman, imanın en önemli rükünlerinden bir rükün olunca, onu biraz tafsilatlı izah etmek zorunludur. Bir mü’min kıyamet denen bir günün kendisi için takdir edilen bir zamanda kesin tahakkuk edeceğine itikat eder ki bu icmali imandır. Sonra o, Kur’an ve Sahih Sünnette haber verilen, ölümle başlayan gaybî işlerin hepsine inanır. Bunları şöyle sıralayabiliriz:

    Kabir Fitnesi ve Sorgu Melekleri
    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in haber verdiği kabrin fitnesi ve meleklerin kulu Rabb’i, dini ve Nebisi hakkında sorguya çekmesidir. Bunun delili ise Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in sahih hadislerde insanlar kabirlerinde imtihan olunacaklar demesidir.

    Esma (Radiyallahu Anha) şöyle demiştir:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Evvelce bana gösterilmemiş birçok şey bu imtihanlarına benzer veya ona yakın bir imtihan geçireceksiniz. (Kabirdeki kimseye) bu adam hakkında bilgin nedir? denir.

    Mü’min veya yakîn sahibi:

    −O zat Muhammed’tir. Biz de davetine icabet ettik ve Ona uyduk. O zat Muhammed’tir, diyecek ve bu söz üç kere tekrarlanacak.

    Ondan sonra o kimseye:

    −Yat ve rahatça uyu, O zatın risaletine kesin inandığını bildik denilecek.

    Münafık veya şüpheci (bu soruya):

    −Ben bilmiyorum, insanların bir şeyler söylediğini işittim, ben de onu söyledim diyecek’ buyurdu.”

    Buhari 1/243, Müslim 905, Malik 1/188, 189

    Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Kul kabrine konduğu ve arkadaşları dönüp gittiği zaman, o arkadaşlarının ayakkabılarının sesini işitir. Ona iki melek gelir. Bunlar ölüyü oturturlar ve ona:

    −Muhammed denilen kimse hakkında ne dersin? derler.

    O kul:

    −Onun Allah’ın Kulu ve Rasulü olduğuna şahadet ederim der.

    Bunun üzerine melekler tarafından:

    −Ey mü’min! Cehennemdeki yerine bak! Allah bu azap yerini senin için cennetten bir makama değiştirdi denir. O kul cehennem ve cennetteki iki makamını birden görür. Fakat kâfir veya münafık olan ölü ise meleklerin sorusuna:

    −Muhammed hakkında bir şey bilmiyorum. İnsanların Ona söyledikleri bir sözü işitir ben de onu söylüyordum der.

    Melekler o kâfir veya münafığa:

    −Anlamaz ve uymaz olaydın der sonra bu kâfir veya münafığın iki kulağı arasına demir bir balyozla vururlar. O balyozu yiyince kâfir veya münafık şiddetle feryat eder. Bu feryadı ins ve cinden gayrı ona yakın her şey işitir’ buyurdu.”

    Buhari 1259, İbni Hibban 3120

    Bera bin Azib (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Allah, mü’minleri dünya hayatında da ahiret hayatında da sabit bir sözde sebat ettirir...” İbrahim 27. ayeti kabir azabı hakkında indi.

    Kabirde ölüye:

    −Rabb’in kimdir? diye sorulur.

    O da:

    −Rabb’im Allah ve Nebim Muhammed’tir der.

    İşte bu Allah’ın:

    “Allah, mü’minleri dünya hayatında da ahiret hayatında da sabit bir söz üzere sebat ettirir...”

    ayetindeki sabit kavlin delalet ettiği sözdür’ buyurdu.”

    Müslim 2874/73, Buhari 1294

    Kabrin, Sahibi İçin Azap ve Nimet Oluşu
    Kabir fitnesinden sonra Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in haber verdiği kabir azabı ve kabir nimetine iman etmemiz de gerekir. Kabrin azap ve nimetine Kur’an ve Sahih Sünnette birçok deliller vardır.

    “...Firavun ailesini, azabın en kötüsü kuşattı. Sabah akşam ateşe sunulurlar. (Dünya durdukça azap böyle devam eder.) Kıyamet koptuğu gün de Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun denir.”

    Gafir 46

    Allah-u Teâlâ bu ayette Firavun ailesinin iki çeşit azap ile cezalandırılacağını söylüyor.

    Birincisine:

    “...Sabah akşam ateşe sunulurlar.” buyruğu ile işaret etmekte, ikincisine ise:

    “...Kıyamet koptuğu gün de Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun denir.” buyruğu ile işaret etmektedir. Bu ayete dikkat edildiğinde ikinci azabın kıyamet saatinden sonra olduğu anlaşılmaktadır.

    Birinci azap ise kıyamet saatinden önceki sabah akşam kâfirlerin arz olundukları bu dünyadaki azap. Yani, ölümle dirilme arası kabir azabı olduğu anlaşılmaktadır. Allah ölümden sonra kıyametten önce meydana gelen azaba şu ayetle de işaret etmiştir:

    “O zalimler ölüm dalgaları içinde, meleklerde ellerini uzatmış: Haydi canlarınızı çıkarın, Allah’a gerçek olmayanı söylemenizden ve Onun ayetlerine karşı büyüklük taslamanızdan ötürü, bu gün alçaklık azabıyla cezalandırılacaksınız’ derken onların halini bir görsen.”

    En’âm 93

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) bu ayetin tefsirinde şöyle demiştir. Bu azap ölüm anında başlayan azaptır. Meleklerin ellerini uzatmasından murat, onlara azap etmesi yüzlerine ve arkalarına vurmasıdır. Buna Allah’ın:

    “...Melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vura vura canlarını alırken halleri nice olur.” Enfal 50 buyruğu şahadet etmektedir. Bu her ne kadar definden önce ise de ahiretteki azaptan önce olması Sebebiyle kabir azabından addedilmiştir. Çünkü öldükten sonra ve ahiretten önceki azabın geneli kabirde olmaktadır.

    Kabir azabıyla ilgili hadisler sayı bakımından bayağı kabarık olup mütevatir derecesindedir. İmamı Nevevî Müslim’in şerhinde şöyle demiştir:

    Ehli sünnetin yanında kabir azabı sabittir. Onlar bu hususta Kitap ve Sünnetin delillerini kabul edip ona inanmaktadırlar. Kabir azabıyla ilgili hadislerin birkaç tanesini zikretmekte yarar vardır:

    Zeyd bin Sabit (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Neccar oğullarına ait bir bahçede ve katırının üzerinde bulunduğu bir sırada biz onunla beraberdik. Katır aniden yoldan saptı ve koştu. Nerede ise Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i yere atacaktı. Orada altı veya beş veya dört tane mezarla karşılaştık.

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Bu mezarların sahiplerini kim tanıyor?’ dedi.

    Bir adam:

    −Ben tanıyorum dedi.

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Bunlar ne zaman öldüler?’ dedi.

    O adam:

    −Müşriklik zamanında öldüler dedi.

    Bunun üzerine Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Şüphesiz bu ümmet kabirleri içinde imtihana tabi tutuluyorlar. Şayet ölülerinizi gömmeyi terk etmeniz endişesi olmasaydı, bu mezarlıktan işitmekte olduğum kabir azabından bazısını sizlere işittirmesini Allah’tan muhakkak talep ederdim’ buyurdu.

    Sonra yüzünü bize dönerek:

    −‘Kabir azabından Allah’a sığının!’ buyurdu.

    Sahabeler:

    −Kabir azabından Allah’a sığınırız dediler.

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Kabir azabından Allah’a sığının!’ buyurdu.

    Sahabeler:

    −Kabir azabından Allah’a sığınırız dediler.

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Fitnelerden, onların görünenlerinden ve görünmeyenlerinden Allah’a sığının!’ buyurdu.

    Sahabeler:

    −Fitnelerden, onların görünenlerinden ve görünmeyenlerinden Allah’a sığınırız dediler.

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Deccal fitnesinden de Allah’a sığının!’ buyurdu.

    Sahabeler:

    −Deccal fitnesinden de Allah’a sığınırız dediler.”

    Müslim 2867/67

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) dedi ki:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) iki kabre uğradı ve:

    ‘Bu iki kabrin sahibi azap olunuyorlar! Hem de büyük bir şeyden dolayı azap olunmuyorlar. Onlardan biri söz taşır, diğeri de bevlinden sakınmazdı...’ buyurdu.”

    Buhari 1361, 6052, Müslim 292/111

    Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Sizden biri vefat ettiğinde sabah ve akşam ona makamı gösterilir. O kimse cennet ehlinden ise cennet ehli makamlarından bir makam; ateş ehlinden ise cehennem ehlinin yerlerinden bir yer gösterilir ve:

    −Burası senin oturacağın yerdir. Kıyamet günü Allah seni o makama gönderecektir denir’ buyurdu.”

    Buhari 1301, Müslim 2866/65

    Kabir azabı ve nimetlerinin keyfiyetiyle ruhun ölüye dönüşünün keyfiyetine gelince, Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den sahih olarak rivayet edilen hadislerin dışına çıkmak doğru değildir! Tahavi akidesinin şârihi İbni Ebi’l-İz bu hususta şöyle demektedir:

    “Kabrin azap ve nimeti, iki meleğin gelip ölüye bir şeyler sorması Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den mütevatir olarak rivayet edilmiştir. Dolayısıyla onlara îtikat etmek gerekmektedir. Nasıllığı ve niceliği hakkında konuşmak doğru değildir. Bilakis ruhun cesede dönüşü bizim keyfiyetini bilmediğimiz bir tarzdadır. Kabir azabı berzah azabıdır.

    Ölüp kabir azabına müstahak olanlar şüphesiz onu tadacaktır. Onlar ister bir kabre defnedilsin, ister suda boğulup cesedi kaybolsun, ister kurda kuşa yem olsun aynıdır. Azap defnedilenlere ulaştığı gibi bunlara da ulaşır.”

    Tahavî Şerhi 399, 400

    Bunu rüyasında azap ve işkence gören veya saadet içerisinde mutluluktan uçan biriyle örneklendirelim. Rüyasında azap içerisinde inleyen kimse, azabı sadece cisminde mi görmektedir, yoksa ruhunda mı? Sadece cisminde dense, uyuyan kimse vücudunda yara ve bere gibi bir şey görmemektedir.

    Sadece ruhunda azap görür dense, azap anında yatağında kıvranması terleyip çığlık atması cismiyle alakalı bir şeydir. Netice olarak kabir azabı diye bildiğimiz ahiretten önce, öldükten sonra vuku bulan azap ve nimet, berzah azabı ve nimetleridir. Keyfiyeti bizce malum değildir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Sahih Hadislerinde gelen kabir azabı ve nimetleriyle ilgili haberlere inanıp onlarla yetinmek ve keyfiyetini araştırmamak en doğru yoldur.

    Kıyamet Saatinin Alametleri
    Kıyametin kopuş saatini Allah’tan başka kimse bilemez. Bu hususta Allah şöyle buyurmaktadır:

    “Kıyamet saati hakkındaki bilgi Allah’ın indindedir.”

    Lokman 34

    Meşhur Cebrail Hadisinde de Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “...Bu hususta kendisine soru sorulan sorandan daha bilgili değildir...” buyurmuştur.

    Ancak onun yaklaştığını bildiren alametleri vardır. Bu alametleri hem Kur’an hem de sünnet bize bildirmiştir. Yukarıdaki Cebrail hadisinin sonunda onlardan birkaç tanesini zikretmiştir. Kıyametin yaklaştığını bildiren alametler, büyük ve küçük alametler olmak üzere iki kısma ayrılır.

    1) Kıyamet saatinin yaklaştığını haber veren küçük alametlerdir. Bunların geneli ahir zamanda insanların fesat içerisinde olup aralarındaki fitnenin çoğalıp Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yolundan uzaklaşmaları Sebebiyledir.

    Bunlardan bir kaçını zikredelim. Cebrail:

    ...O halde bana onun alametleri hakkında haber ver dedi.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Cariyenin efendisini doğurması, çıplak ayaklı elbisesiz fakir koyun çobanlarının yüksek bina yapmakta birbirleriyle yarıştıklarını görmen.”

    Müslim 8/1, Buhari

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘İki büyük Müslüman gurup birbirleriyle savaşmadıkça kıyamet kopmayacaktır! Bu iki gurubun davaları bir olduğu halde aralarında büyük bir savaş olacaktır!’ buyurdu.”

    Buhari 6974, Müslim 2888/17

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Bir adam Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’e Kıyamet saati ne zaman gerçekleşecek? dedi.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Emanet zâyi edildiği vakit kıyamet saatini bekle!’ buyurdu.

    Adam:

    −Emaneti zâyi etmek nasıldır? dedi.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘İşler ehlinin gayrına tevdi edildiği zaman kıyamet saatini bekle!’ buyurdu.”

    Buhari 6418

    Küçük alametlerle ilgili başka hadisler de var ancak mevzuu çok uzatmamak için bu kadarla yetiniyoruz. Dileyen sahih hadis kitaplarına bakabilir.

    1) Güneşin Batıdan Doğup Doğudan Batması
    Abdullah bin Amr (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den hiç unutmadığım bir hadis ezberledim. Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim:

    ‘Çıkacak kıyamet alametlerinin ilki, güneşin batı tarafından doğmasıdır!’ buyuruyordu.”

    Müslim 2941/118, İbni Ebi Asım 62, Tabarani 32

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Güneş battığı yerden doğmadan kıyamet kopmaz!”

    İbni Mace 4068

    2) Dâbbetu’l-Arz’ın Çıkışı
    Allah-u Teâlâ Kitabında bu alamete şöyle işaret etmektedir:

    “O söz (kıyametin kopuş vadi) başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir dâbbe (canlı) çıkarırız. O onlara insanların ayetlerimize içtenlikle iman etmediklerini söyler.”

    Neml 82

    Abdullah bin Amr (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Ben Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den hiç unutmadığım bir hadis ezberledim. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den işittim şöyle buyuruyordu:

    “Bir kuşluk vakti insanlara karşı bir dâbbenin zuhurudur...”

    Müslim 2941/118, İbni Ebi Asım 62, Tabarani 32

    3) Deccal’ın Ortaya Çıkışı
    Kıyamet saatinin büyük alametlerinden biri de Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in Deccal ismini verdiği bir şahsın ortaya çıkışıdır. Deccal’e bu ismi, hakkı örttüğü ve çok yalan söylediği için verilmiştir.

    Deccal kendisinin ilahlığını ilan edip, Allah’ın izni ve imtihan gereği harikuladelikler göstererek insanları dinlerinde fitneye düşürecektir. Bazı insanlar onun fitnesine kanıp yolunu saptırırken, Allah iman edenleri iman üzere sabit kılacaktır. Bu sebeple de mü’minler onun yalan ve fitnesine aldanmayacaklardır.

    Daha sonra Allah-u Teâlâ, İsa (Aleyhisselam)’ı indirerek onu ve fitnesini ortadan kaldıracaktır! Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’den Deccal’la ilgili rivayet edilen hadislerden bir kaçını burada zikredersek onu tanımamıza yardımcı olur.

    Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) insanlar içerisinde ayağa kalktı, Allah’ı layık olduğu sıfatlarla övdü. Sonra Deccal’ı zikredip şöyle dedi:

    ‘Ben sizi onun şerrinden inzar ediyorum! Nebilerin hepsi kavmini Deccal’in şerrinden korkutup sakındırmıştır. Yemin olsun Nuh da kendi kavmini Deccal’den sakındırmıştır. Ancak ben size hiçbir Nebinin söylemediği bir şey söyleyeceğim. İyi bilin ki Deccal şaşıdır; Allah ise şaşı değildir!’ buyurdu.”

    Başka bir hadiste Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘...Muhakkak ki onun iki gözünün arasında Kâfir yazılıdır. Onun amelini kerih görüp sevmeyen herkes o yazıyı okur. Yahut her mü’min o yazıyı okur’ dedi.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle devam etti:

    ‘Bundan sonra şunu kesin olarak bilin ki, sizden hiç kimse ölünceye kadar Aziz ve Celil olan Rabb’ini göremeyecektir!’ buyurdu.”

    Buhari 2850, Müslim 2931/169

    Huzeyfe (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Şüphesiz ki ben Deccal’ın yanında bulunan şeyleri ondan daha iyi bilmekteyim. Onun yanında akmakta olan iki nehir vardır. Onlardan biri göze görünüşte beyaz bir sudur. Diğeri de göze görünüşte alev alev yanan bir ateştir! Eğer herhangi bir kimse ona erişirse ateş olarak gördüğü nehre gelsin. Sonra başını daldırsın. Sonra başını aşağı indirip ondan içsin. Çünkü o soğuk bir sudur. Deccal de gözü silik bir kimsedir, gözü üzerinde kalın bir perde vardır. Onun iki gözü üzerinde kalın bir perde vardır. Onun iki gözü arasında Kâfir yazılıdır. Onu yazı yazan ve yazı yazmayan her mü’min okur’ buyurdu.”

    Müslim 2934/105

    Nevvas bin Sem’an (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün Deccal’ı zikretti onun hakkında o derece alçaltma ve yükseltme yaptı ki artık bizler onu bir hurmalık içerisinde zannettik. Biz kendisine doğru yürüdüğümüzde Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bizdeki bu hali anladı ve:

    ‘Bu haliniz nedir?’ dedi.

    Biz:

    −Ya Rasulallah! Sabahleyin Deccal’ı zikrettin ve onun hakkında o derece alçaltma ve yükseltme yaptın ki nihayet bizler onu bir hurmalık içinde zannettik.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Beni sizin üzerinizde en çok korku ve endişeye düşüren deccal, bu sizin düşündüğünüz deccal den başkadır. Eğer o ben henüz sizin içinizde bulunurken meydana çıkarsa ben sizin önünüzde ona karşı durup sizleri müdafaa eder ve hiçbir yardıma muhtaç olmadan ona tek başıma burhanla galip olurum.

    Eğer ben içinizde yokken çıkarsa, o zaman herkes bizzat kendi nefsinin savunucusudur. Allah her Müslüman üzerinde benim halefimdir. Şüphesiz ki Deccal son derece sevimsiz, gayet kıvırcık saçlı bir gençtir. Onun bir gözü sönmüştür (içi boşaltılmış üzüm tanesi gibidir).

    Sanki ben onu Abdu’l-Uzza bin Kafan’a benzetiyorum. Sizlerden herkim ona erişirse, ona Kehf suresinin baş taraflarını okusun! Muhakkak o Şam ile Irak arasında kayalık bir mevkide çıkacaktır. Sağda ve solda süratle fesatlar çıkaracaktır. Ey Allah’ın kulları! Sizler dininiz üzere sebat ediniz!’ buyurdu.

    Biz:

    −Ya Rasulallah! Onun yeryüzünde kalma süresi ne kadardır dedik.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Kırk gündür. Bir gün bir sene gibi; bir gün bir ay gibi; bir gün de bir Cuma (yani bir hafta) gibidir. Onun geri kalan günleri sizin (normal) günleriniz gibidir. (Yani toplam 439 gündür)’ buyurdu.

    Biz:

    −Ya Rasulallah! Bir sene gibi uzun olan o gün içinde bizlere bir günün namazı kafi gelir mi? dedik.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Hayır, (kafi gelmez). Sizler o uzun günde, normal günlerinizden her namaz vakti kadar bir zaman takdir ediniz (ve namazlarınızı kılınız)’ buyurdu.

    Biz:

    −Ya Rasulallah! Onun yeryüzündeki hızı ne kadardır? dedik.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Rüzgârın yöneltip sevk ettiği yağmur gibidir. Deccal bir kavmin üzerine gelir ve onları kendisine iman etmeye davet eder. Onlar da ona iman edip kendisine tabi olurlar. Müteakiben deccal semaya emreder, sema yağmur yağdırır. Yere emreder, o da her türlü bitkiyi bitirir. O kavmin otlamaya çıkarılmış olan hayvanları akşam üzeri kendilerine en iri en güzel halde, memeleri sütün çokluğundan dolgun vaziyette, yanları iyice doyduklarından son derece şişkin halde dönerler.

    Sonra diğer bir kavme gelip onları da davet eder. Fakat o kavim, onun sözünü kabul etmeyip reddeder. Bunun üzerine Deccal o kavimden geri döner gider. Müteakiben o kavim az yağmurlu bir kıtlık musibetine çatarlar. Ellerinde mallarından hiçbir şey kalmaz.

    Deccal bir harabeliğe uğrar, ona hitaben:

    −Hazinelerini meydana çıkar der. Akabinde o harabeliğin hazineleri, bal arılarının kendi arı beylerinin arkasına tabi olup gitmeleri gibi onun arkasına tabi olurlar. Sonra yetişkin geçlik dolu bir delikanlı çağırır, ona kılıçla vurup iki parça halinde keser. Parçaları bir ok atımı mesafesi kadar birbirinden ayırır. Sonra iki parça ettiği genci çağırır, o da yüzü parlar ve güler halde gelir.

    Deccal bu işlerle meşgul olduğu sırada Allah, Meryem oğlu Mesih’i gönderir. O, Dimeşk’in doğu tarafındaki beyaz minare yanına herd boyası ile boyanmış iki parça elbise içinde, ellerini iki meleğin kanatlarının üzerine koymuş halde iner. Başını aşağı eğince (teri) su (gibi) damlar, yukarı kaldırınca da onda iri inci tanesi gibi durur ve güzel bir su iner. Artık hiçbir kâfir için onun nefesinin rüzgârını diri olduğu halde alması mümkün değildir! Onun nefesi de gözünün göreceği her yere ulaşır. Müteakiben İsa aleyhisselam Deccal’ı arar, nihayet onu Beytu’l-Makdise yakın bir yer olan ‘Babu Ludd’ denilen mevkide yetişerek öldürür!..’ buyurdu.”

    Müslim 2937/110

    4) İsa Aleyhisselam’ın İnişi
    İsa (Aleyhisselam)’ın ahir zamanda, kıyamet saatinin yaklaştığı ve Deccal’ın ortaya çıktığı esnada ineceğine Kitap ve sünnet delalet ederken, ümmet de icma etmiştir. İsa (Aleyhisselam) İslam’ın hükümleriyle hükmedecektir. Sonra yeryüzünde Allah’ın dilediği kadar kalacak ve kendisi için takdir edilen bir günde vefat edecektir. Müslümanlar Onun cenaze namazını kılacaklar ve defnedecekler. Bu hususta birçok hadis varit olmuştur. Müslümana yaraşan, yahudilerin İsa (Aleyhisselam) hakkında öldürme ve çarmıha germe iddialarını reddedip Allah’ın onu kendisine yükselttiğiyle ilgili ayetlerine itikat etmesidir. Bu hususu Allah-u Teâlâ Nisâ suresinde şöyle beyan etmiştir:

    “Biz Allah’ın Rasulü Meryem oğlu Mesih’i öldürdük demelerinden dolayı (kendilerini yıldırım çarptı). Oysa onu öldürmediler ve asmadılar! Fakat öldürdükleri kendilerine İsa ya benzer gösterildi. Onun hakkında anlaşmazlığa düşenler, ondan yana tam kuşku içindedirler. O hususta bir bilgileri yoktur! Sadece zanna uyuyorlar! Onu yakînen öldürmediler! Hayır, Allah onu kendisine yükseltti. Allah daima üstündür, hüküm ve hikmet sahibidir.”

    Nisâ 157, 158

    Allah’ın bu ve bundan sonraki:

    “And olsun, Kitap ehlinden hiç kimse yok ki ölmeden önce ona iman edecek olmasın...” ayetlerinin tefsirinde İbni Kesir, İbni Cerir’den nakille şöyle demiştir:

    ‘Bu sözlerden en sahih olanı, İsa (Aleyhisselam)’ın yeryüzüne inişinden sonra Ehli kitaptan ona iman etmeyen hiç kimse kalamayacak; İsa (Aleyhisselam)’a ölümünden önce onların hepsi iman edecektir.’ Şüphesiz İbni Cerir’in bu görüşü sahih olan görüştür. Zira ayetin siyakında kastedilen mana; Yahudilerin İsa (Aleyhisselam)’ın öldürülüp çarmıha gerilme iddiasını ve bilgisiz Hristiyanların da buna inanmalarının batıl olduğu anlatılmaktadır.

    Allah İsa (Aleyhisselam)’ın öldürülmediğini ve çarmıha da gerilmediğini; ona başka birinin benzetildiğini; benzetilen kişiyi İsa zannederek onu öldürdüklerini; sonra Allah-u Teâlâ onu kendisine yükselttiğini; onun baki ve diri olduğunu; kıyametin yaklaştığı bir zamanda ineceğini haber vermektedir. İsa (Aleyhisselam) Deccal’ı öldürecek, haçı kıracak, domuzu öldürecek ve cizyeyi ortadan kaldıracak, diğer din sahiplerinden hiç kimsenin dinini kabul etmeyecek, sadece İslam’ı veya kılıcı kabullenecektir.’

    İbni Kesir 5/1989

    5) Yecuc ve Mecucun Ortaya Çıkışı
    Yecuc ve Mecucun ortaya çıkışı da kıyamet alametleri olarak zikredilmektedir. Kur’an bu olayı bize şöyle haber veriyor:

    “Dediler ki: ‘Ey Zülkarneyn! Yecuc ve Mecuc bu yerde fesat çıkarıyorlar! Bizimle onlar arasına bir set yapman için sana bir vergi verelim mi?’ Dedi ki: Rabb’imin beni içinde bulundurduğu imkânlar daha hayırlıdır. Siz bana (insan) gücüyle yardım edin de sizinle onlar arasına sağlam bir set yapayım. Bana demir kütlesi getirin.

    İki dağın arası eşit düzeye gelince, körükleyin dedi. Nihayet onu ateş haline getirince: Getirin bana üzerine eritilmiş bakır dökeyim dedi. Artık (Yecuc ve Mecuc) onu ne aşabildiler, ne de delebildiler. (Zülkarneyn) dedi ki: Bu Rabb’imin bir rahmetidir. Rabb’imin vadi gel (ip Yecuc ve Mecucun çıkması gerek)diği zaman onu yerle bir eder, şüphesiz Rabb’imin vadi gerçektir.”

    Kehf 94, 98

    “Nihayet Yecuc ve Mecucun önü açıldı ve onlar her tepeden akın etmeye başladıkları zaman, gerçek (kıyamet) va’di yaklaşmış olur. İnkâr edenlerin gözleri birden donup kalır. Vay bize, biz bundan gaflet içinde idik. Meğer biz kendimize zulmetmişiz diyecekler.”

    Enbiyâ 96, 97

    Zeyneb bin Cahş (Radiyallahu Anha) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir gün telaşla dışarı çıktı ve:

    ‘La ilahe İllallah, meydana gelmesi yaklaşan şerden dolayı vay Arap’ın haline! Bu gün Yecuc ve Mecucun setinden şunun gibi bir delik açıldı!’ buyurdu. Bunu söylerken başparmağı ile onu takip eden şahadet parmağını halka yaptı.

    Zeyneb (Radiyallahu Anha):

    −Ya Rasulallah! İçimizde salihler varken biz helak olur muyuz? dedim.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Evet, (fasıklık, facirlik, ahlaksızlık vb.) pislikler çoğaldığı zaman helak olursunuz!’ buyurdu.”

    Buhari 3139, Müslim 2880/2

    Nevvas bin Seman (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘…Derken Allah Yecuc ve Mecucu gönderir. Onlar her tepeden akın etmeye başlarlar. Onların ilk kafilesi, Tabariyye gölüne uğrarlar ve ondaki suyun hepsini içerler. Onların son kafilesi, o göle uğradığında: Yemin olsun ki burada bir seferinde su bulunuyordu derler!..’ buyurdu.”

    Müslim 2937/110

    Yecuc ve Mecuc ile ilgili başka sahih hadisler de vardır. Yecuc ve Mecuc hakkında varit olan nasların ifade ettiği mana, dünyanın sonunda yeryüzünü ifsat edecek mezkur topluluğun kesin zuhur edeceğidir. Mü’min bu alameti de diğerleri gibi şüphe etmeden tasdik eder. Ancak Yecuc ve Mecucun çıkış zamanı, nerede oldukları ve şekilleriyle alakalı tafsili bilgiler gaybî işlerdir. Onu da sadece Allah bilir! Kıyametin kopuşuyla alakalı bu vb. alametlerin gerçekleşmesinden sonra yaşadığımız bu âlem yerini başka bir âleme devredecektir.

    “O gün yer başka bir yere, gökler de (başka göklere) değiştirilir. Bütün insanlar tek ve kahhar olan Allah’ın huzurunda durur.”

    İbrahim 48

    Bu değişim, Allah’ın İsrafil’e birinci sûra üfleme emrinden sonra gerçekleşir. Sûra üflendiğinde Allah’ın dilediği hariç göklerde ve yerdeki herkes ölür.

    “Sûra üflendi, göklerde ve yerde olanlar düşüp öldüler. Ancak Allah’ın dilediği kaldı.”

    Zümer 68

    “Sûra bir kez üflendiği arz ve dağlar yerlerinden kaldırılıp şiddetle birbirine çarpılarak darmadağın olduğu zaman işte o gün, o va’d gerçekleşmiş sema yarılmıştır...”

    Hakka 13-16

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyl dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Allah-u Teâlâ Kıyamet gününde yeryüzünü kabzalar (avucunun içine alır) sağ eliyle de semayı dürer sonra Melik benim, yeryüzünün melikleri nerededir?’ buyurur.”

    Buhari 4712, 7382, Müslim 2787/23

    6) Bağs (Öldükten Sonra Tekrar Dirilme)
    Birinci sûra üflenişten sonra ikinci kez sûra üflenir, bu üflenişle beraber ölülere tekrar hayat verilir. İşte bağs dediğimiz tekrar dirilme olayı budur.

    “Sûra üflendi. Şimdi onlar kabirlerinden kalkıp Rab’lerine koşuyorlar. Vay bize! bizi yattığımız yerden kim kaldırdı! İşte Rahmânın va’d ettiği şey budur. Demek Rasuller doğru söylüyormuş dediler.”

    Yâsîn 51

    7) Haşr (Toplanmak)
    Haşr, mahlûkatın tekrar dirilip kabirlerinden çıkışından sonra meydana gelecektir.

    “Muttakileri binek üzerinde ikram ile Rahmâna götürdüğümüz suçluları da yaya ve susuz olarak cehenneme sevk ettiğimiz gün...”

    Meryem 85, 86

    Haşr, halkın kendi aralarındaki hakların alınıp verilmesi için mahkemenin kurulacağı yerde toplanmalarıdır. İnsanlar dirildikten sonra Allah, meleklere emreder, onlar insanları mahşer yerine getirirler. Onların mahşere getirilirken halleri ilk yaratıldıkları günde olduğu gibi sünnetsiz, çırılçıplak ve yalın ayaktır!

    Aişe (Radiyallahu Anha)’nın rivayet ettiği hadiste:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Sizler yalın ayak, çırılçıplak ve sünnetsiz olarak haşr olunacaksınız!’

    Aişe (Radiyallahu Anha):

    −Ya Rasulallah! İnsanlar birbirlerine bakarlar, dedim.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Ya Aişe! Durum insanların birbirlerine bakmalarından daha şedit ve çetindir!’ buyurdu.”

    Buhari 6441, Müslim 2859/56

    Abdullah ibni Abbas (Radiyallahu Anhuma) şöyle demiştir:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bizim aramızda ayağa kalkarak bir hutbe irat etti ve:

    ‘Şüphesiz sizler yalın ayak, çırılçıplak sünnetsiz olarak haşr olunacaksınız!’ buyurdu.

    Sonra:

    “İlk yaratmaya başladığımız gibi onu iade ederiz. Bu üzerimize bir va’ddir, biz bunu mutlaka yapacağız. Enbiyâ Suresi 104 ayetini okudu.”

    Buhari 3142, Müslim 2860/58

    a) Amellerin Karşılığının Alınması
    Ahiret gününde herkes işlediği amellerin karşılığını alacak ve hiç kimseye zerre kadar zulmedilmeyecektir. İman edip salih amel işleyenler Allah’ın mağfiret ve cennetini elde edecekler iman etmeyip kötülük işleyenler de Allah’ın gazabı ve cehennemine duçar olacaklardır.

    “O gün Allah onlara hak ettikleri cezayı (karşılığı) tam verir ve onlar da bilirler ki Allah apaçık haktır.”

    Nur 25

    Ebu Zer (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Allah-u Teâlâ’dan rivayet ettiği kutsi bir hadiste Allah şöyle buyuruyor:

    ‘Ey kullarım! Bunlar sadece sizin amellerinizdir ki ben onları sizin için sayıyor ve muhafaza ediyorum. Sonra onların karşılığını size noksansız olarak veririm. Bundan dolayı herkim hayır bulursa hemen Allah’a hamd etsin. Herkim de onun gayrı bir şey bulursa sadece kendini levm etsin, ayıplasın!’ dedi.”

    Müslim 2577/55

    b) Kulların Hesaba Çekilmesi
    İnsanlar Rab’lerine arz olunup adil bir şekilde muhakeme ve hesaba çekileceklerdir. Onların lehine ve aleyhine hüccetler ikame edilecektir. Bundan sonra herkes işlediği amellerinin salih veya fasit olduğunu gözüyle görecektir.

    “O gün (hesap için Allah’a) arz olunursunuz! Sizden hiç kimse gizli kalmaz!”

    Hakka 18

    “Hepsi saf saf Rabb’ine arz olunmuşlardır...”

    Kehf 48

    “Rabb’ine and olsun ki onların hepsine yaptıklarından soracağız.”

    Hicr 92

    Adiy bin Hatim (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Sizden her biriyle Allah konuşacaktır. Allah ile kendi arasında tercüman da olmayacaktır. Sonra o kimse bakar fakat önünde hiçbir şey göremez. Sonra önüne bakar, kendisini ateş karşılar. Sizden herkim bir hurma yarısıyla da ateşten korunmaya gücü yeterse bunu yapsın!’ buyurdu.”

    Buhari 6451, Müslim 1016/66, 67, Nesei 2551, 2552, Ahmed 18274

    Kulların Allah’a arz olmasının ardında, amellerin salih ve fasit olması yönünden ortaya çıkması söz konusudur. Yani herkes dünyada yaptığı amellerini yazılı olarak bulacaktır. Biz buna amel defteri diyoruz. Kullar amellerinden dolayı hesaba çekilirken bu defterler beraberlerinde olacaktır.

    “Her insanın (amel) kuşunu boynuna doladık, kıyamet günü kendisi için açılmış olarak bulacağı bir kitap çıkarırız. Kitabını oku, bu gün nefsin hesaba çekici olarak sana yeter.”

    İsra 13, 14

    “Kitap (amel defteri) ortaya konmuştur. Onun içindekilerden korkarak suçluların: Vay bize, bu kitaba da ne oluyor ki, ne küçük ne büyük hiç bir şey bırakmıyor; her şeyi sayıp döküyor, dediklerini görürsün. (Onlar) yaptıklarını hazır bulmuşlardır. Rabb’in kimseye zulmetmez!”

    Kehf 49

    “Kimin kitabı sağından verilirse o kolay bir hesaba çekilecektir ve sevinçli olarak ehline dönecektir. Kimin kitabı da arka tarafından verilirse o ölümü çağıracaktır ve alevli bir ateşe girecektir. Çünkü o (dünyada iken) ailesi arasında çok sevinçli idi. O hiç Rabb’ine dönmeyeceğini zannediyordu. Hayır, (asla zannettiği gibi değildir; bir gün Rabb’ine elbette dönecektir ve) Rabb’i onu görmektedir.”

    İnşikak 7-15

    “Kitabı sağından verilen: Alın kitabımı okuyun, ben zaten kitabımla karşılaşacağımı umuyordum der. Artık o hoşnut edici bir hayatın içindedir.”

    Hakka 19-21

    “Kitabı sol tarafından verilen: Keşke bana kitabım verilmeseydi, şu hesabımı hiç bilmemiş olsaydım, keşke ölüm işimi bitirmiş olsaydı der.”

    Hakka 25-27

    Kulların okuyacağı amel defterleri meleklerin yazdığı kulların dünyada iken işlediği amellerin bulunduğu divandır. Kulların dünyada iken işlediği amelleri yazan meleklere iman etmek de itikada taalluk eden meselelerdendir. Kiramen Kâtibin dediğimiz melekler bizim amellerimizi yazıp muhafaza etmekle görevlidir. Bunun zikri meleklere iman kısmında geçti.

    c) Bundan Sonra Amellerin Tartılması Başlar
    Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Kıyamet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimseye bir haksızlık edilmez. (İnsanın yaptığı) bir hardal tanesi ağırlığınca olsa da onu getiririz. Hesap gören olarak biz yeteriz.”

    Enbiyâ 47

    “O gün tartı tam doğrudur. Kimin tartıları ağır gelirse, işte onlar kurtulanlardır. Kimin de tartıları hafif gelirse, işte onlar da ayetlerimize zulmetmesinden dolayı kendilerini zarara sokanlardır.”

    A’raf 89

    “Herkim zerre ağırlığınca hayır yapmışsa onu görür. Herkim de zerre ağırlığınca şer yapmışsa onu görür.”

    Zilzal 7, 8

    “Nihayet oraya vardıklarında kulakları, gözleri, derileri yaptıkları ameller hakkında onların aleyhine şahitlik ederler. Derilerine derler ki: ‘Niçin aleyhimize şahitlik ettiniz?’ (Derileri): Her şeyi konuşturan Allah bizi de konuşturdu...”

    Fussilet 21

    “O gün ağızlarını mühürleriz, elleri bize söyler, ayakları yaptıklarına şahitlik eder.”

    Yâsîn 65

    8) Havz
    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in haber verdiği mesafesi Eyle ile Aden arası mesafeden daha geniş, suyu kardan beyaz, tadı bal karışmış sütten daha tatlı, bardakları ise yıldızların sayısınca olan havuzuna da itikat etmek gerekir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in havuzu ile ilgili hadisler mütevatir derecesindedir. Onları rivayet eden sahabelerin sayısı otuz kadar vardır. Havuzla ilgili hadislerin hepsini buraya almak mümkün değildir. Ancak bir kaçını burada zikredelim.

    Abdullah bin Amr (Radiyallahu Anh)’ın rivayet ettiği bir hadiste:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Benim havuzumun genişliği bir aylık mesafedir. Onun suyu sütten daha beyaz, kokusu miskten daha hoştur. Bardakları da semanın yıldızları kadar çoktur. Kim ondan içerse o kimse bir daha susamaz!’ buyurdu.”

    Buhari 6477, Müslim 2292/27

    Ukbe bin Amir (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Ben sizin içinizde havuza ilk ulaşan olacağım ve sizin için şahitlik edeceğim. Vallahi ben şu anda havuzuma bakıp görüyorum. Şüphesiz bana yeryüzünün anahtarları verilmiştir. Vallahi ben, benden sonra sizin şirke dönmenizden korkmam; fakat ben sizin bu hazineler hakkında birbirinizle yarışa girip didişmenizden korkarım!’ buyurdu.”

    Buhari 6483, Müslim 2296/30, 31

    Enes (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Ashabımdan bir takım insanlar havuz başında benim yanıma geleceklerdir. Ben onları görüp tanıdığım zaman, onlar benim önümden çekilip götürülürler! Ben:

    −Onlar benim ashabımdır derim.

    (Vazifeli melekler) bana:

    −Sen onların senden sonra neler ihdas ettiklerini (ve bidatler çıkardıklarını) bilmemektesin! derler’ buyurdu.”

    Buhari 6478

    Sehl bin Sa’d (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Ben sizin havuz başında öncünüzüm. Benim yanıma gelen ondan içer, ondan içen kimse de bir daha susamaz! Şüphesiz yanıma benim kendilerini tanıdığım, onların da beni tanıdığı bir takım kimseler gelecek. Sonra benimle onların arasına bir engel konur.

    Ben:

    −‘Onlar bendendir’ derim.

    Bana:

    −‘Sen onların senden sonra ne bidatler ihdas ettiklerini bilmemektesin!’ denilir.

    Ben de:

    −‘Benden sonra dinde değiştirme yapanlar uzak olsunlar, uzak olsunlar derim’ buyurdu.”

    Buhari 6479, 6480 Müslim 2295/29

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Kıyamet günü benim yanıma ashabımdan bir zümre kimseler gelecek, onlar benim havuzumdan geri döndürülüp kovulacaklardır.

    Ben de:

    −‘Ya Rab! Onlar benim ashabımdır! derim.’

    (Allah):

    −‘Senden sonra onların nasıl bidatler çıkardıklarından bilgin yoktur! Kuşkusuz onlar arkaları üzere dönüp gerisin geri dinden çıkmışlardır!, buyurur’ dedi.”

    Buhari 6480, Müslim 2290/27

    9) Sırat
    Sırat hesap ve mizandan sonra insanların üzerinden geçmesi için cehennem üzerine kurulan bir köprüdür. Rasuller de dâhil bütün insanlar o köprüden geçecektir. Kişinin mü’min, kâfir, salih, fasık vb. olması sıratı geçme hususunda eşittir. Ancak dünyada iken hak dinin gereği amelleri yapıp sıratı müstakim üzere olan kimseler, ahirette de sırat üzerinde ayakları kaymayıp onu geçeceklerdir. Bu dünyada sıratı müstakimden ayrılıp dinin gereklerini yapmayanlar ise ahirette ki sırat üzerinden geçemeyecek ayakları kayıp cehenneme yuvarlanacaklardır! Hadislerde herkesin amellerine göre bir hızla sırattan geçeceği bildirilmiştir.

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cehennemin tam ortasına sırat kurulur. Ümmetimle beraber onun üzerinden ilk geçen ben olacağım. O gün Rasullerden başka hiç kimse konuşmaz! Rasullerin o günkü konuşacağı söz: Ey Allah’ım! Selamet ver, ey Allah’ım! Selamet ver, demek olacaktır. Cehennemin üzerinde sadan dikenleri gibi çengeller vardır. Sadan dikenlerini gördünüz mü?’

    Sahabeler:

    −Evet, Ya Rasulallah! dediler.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘İşte o çengeller sadan dikenleri gibidir. Ancak onların ne kadar büyük olduğunu Allah bilir. O çengeller insanları kötü amellerinden dolayı kapıp alırlar. İnsanlardan kimi ameli sayesinde düşmeden kalabilen mü’min, kimi de cezalanmış olan, sonra kurtuluşa ulaşacak kimselerdir’ buyurdu.”

    Müslim 182/299

    Bu hadiste zikredilen sırat üzerindeki geçiş Kur’an’da uğrama şeklinde ifade edilmiştir:

    “Sizden herkes şüphesiz oraya uğrayacaktır! Bu, Rabb’inin üzerine aldığı kesin bir hükümdür. Sonra muttakileri kurtarırız ve zalimleri diz üstü çökmüş olarak bırakırız.”

    Meryem 71, 72

    Burada bir noktanın izahı gerekmektedir. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Bedir ve beyatı rıdvanda bulunan ashabı hakkında:

    “Bedir ve Hûdeybiye’ye iştirak edenlerden hiç birisi ateşe girmeyecektir!” buyurunca, Hafsa (Radiyallahu Anha):

    −Ya Rasulallah! Allah-u Teâlâ:

    “Sizden herkes şüphesiz oraya uğrayacaktır! Bu, Rabb’inin üzerine aldığı kesin bir hükümdür.” buyurmuyor mu? dedi.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    “Fakat ondan sonra Allah-u Teâlâ:

    “Sonra muttakileri kurtarırız ve zalimleri diz üstü çökmüş olarak bırakırız.” buyurmuştur diye karşılık verdi.”

    Ahmed 27110, 14784, Ebu Davud 4653, Tirmizi 3860, İbni Hibban 4802

    Ayetteki “Sizden herkes şüphesiz oraya uğrayacaktır!..” ifadesinde herkesin cehenneme gireceği anlaşılmaz. Mezkur hadislerde açıklandığı gibi sırat cehennemin üzerinde olup herkesin oradan geçmesi onların cehenneme uğraması manasına gelir, oraya girmesi manasına gelmez! Bu mana hadisler bir arada düşünüldüğü zaman çok açıktır.

    Sıratı geçip oradan kurtulan mü’minlerin cennet ve cehennem arasında hak sahiplerine haklarının iadesi için bekletilmeleri vardır.

    Bu hususta Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyuruyor:

    “Kıyamet günü mü’minler (sıratı geçip) ateşten kurtulurlar ve cennetle cehennem arasında bir köprü üzerinde bekletilirler. Orada dünyada iken aralarında meydana gelmiş haksızlıklar için kısas yapılır. Haksızlıklardan arınıp tertemiz oldukları zaman onlara cennete girmelerine izin verilir! Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki o mü’minlerden her biri cennetteki makamına dünyadaki meskeninden daha doğru yolu bulur.”

    Buhari 6448

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Kimin yanında kardeşinden haksız alınmış bir şey varsa bundan dolayı hak sahibiyle helalleşsin! Ahirette hiç bir dinar ve dirhem yoktur! Kardeşinin hakkı için kendi hasenelerinden alınmadan önce dünyada iken onunla helalleşsin! Ahirette zalimin (haksız yere aldığı) hakkı karşılayacak hasenatı bulunmazsa kardeşinin kötülükleri alınır ve o zalimin üzerine atılır!’ buyurdu.”

    Buhari 6447, Ahmed 9621, 10578, Begavi 3978

    10) Cennet ve Cehennem
    Cennet ve cehenneme iman: Onların yaratılmış mahlûkattan birer mahlûkat ve şu anda mevcut olduğuna; insan ve cinlerin ebedi dönüş yerleri olup cennet Allah’ın velilerinin, cehennemin de İblis ve velilerinin yurdu olduğuna itikat etmektir. Aynı zamanda cennet ve cehennemin ebedi olup yok olmayacağına itikat etmektir.

    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun!..”

    Tahrim 6

    “...Yakacağı insanlar ve taş olan ve kâfirler için hazırlanan ateşten korunun!”

    Bakara 24

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Sizin şu (dünyadaki) ateşiniz cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır!’

    Sahabelerden:

    −Ya Rasulallah! Azap için dünya ateşi dahi yeterli idi denildi.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −‘Cehennem ateşi, dünya ateşine altmış dokuz derece daha fazla hararetli kılındı. Bunlardan her birinin sıcaklığı dünya ateşinin sıcaklığı gibidir!’ buyurdu.”

    Buhari 3064

    Numan bin Beşir (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’i işittiğimde:

    ‘Kıyamet gününde cehennem ehlinin azapça en hafif ceza göreni şu kimsedir ki onun iki ayağının çukuruna iki ateş parçası konulacak bunların tesiriyle onun beyni kaynayacaktır!’ buyuruyordu.”

    Buhari 6462

    “İman edip salih amel işleyenleri, altından ırmaklar akan cennetlerin kendilerine ait olduğunu müjdele...”

    Bakara 25

    “Muttakiler güvenli bir makamdadır. Bahçelerde ve çeşme başlarında. İnce ipekten ve parlak atlastan elbiseler giyerek karşılıklı otururlar. Ayrıca onları iri gözlü hurilerle de evlendirmişizdir. Orada güven içinde her meyveden isterler. Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar! Onları (Allah) cehennem azabından korumuştur. Rabb’inden bir lütuf olarak. İşte büyük kazanç budur.”

    Duhân 51-57

    “Cennet de muttakilere yaklaştırılmış, uzak değildir. İşte size va’d edilen budur. Daima tevbe ile Allah’a dönen (hukukunu) muhafaza eden. Gaybî olarak Rahmândan huşu eden ve (Ona) yönelmiş bir kalp getiren herkesin (mükafatı budur). Onlara cennete salimen girin, bu ebedi yaşama günüdür. Orada onlara istedikleri her şey vardır. Katımızda daha fazlası da vardır.”

    Kâf 31

    “Muttakiler cennetlerde nimet içindedirler. Rab’lerinin kendilerine verdikleriyle safa sürerler. Rab’leri onları cehennem azabından korumuştur.”

    Tur 17, 18

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) Rabb’inden rivayet ederek şöyle buyurdu:

    “Allah-u Teâlâ: Ben salih kullarım için göz görmedik, kulak işitmedik ve insan kalbine gelmedik bir takım nimetler hazırladım!” buyurdu.

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh):

    İsterseniz: “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için ne gözler aydınlatıcı nimetlerin saklandığını hiç kimse bilemez!” Secde Suresi 17. ayetini okuyun dedi.

    Buhari 4659

    “Cennet halkı ateş halkına nida etti: Rabb’imizin bize va’d ettiğini biz gerçek olarak bulduk. Siz de Rabb’inizin size va’d ettiğini gerçek olarak buldunuz mu? (Onlar): Evet, derler...”

    A’raf 44

    Cennet ve cehennem her ikisi de yaratılmış olup sahiplerini beklemektedir. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

    “Rabb’inizin bağışlamasına ve genişliği göklerle yer arası kadar olan muttakiler için hazırlanmış cennete koşun.”

    Âl-i İmran 133

    İmran bin Husayn (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennete muttali oldum, ahalisinin çoğunu fakirler olduğunu gördüm! Cehenneme muttali oldum ahalisinin çoğunu kadınlar olarak gördüm!’ buyurdu.”

    Buhari 6456, Müslim (2737/94

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Sıcak şiddetlendiği zaman namazı serinliğe bırakın! Çünkü sıcağın şiddeti cehennemin kaynamasındandır!’ buyurdu.”

    Buhari 533, Müslim 615/180

    Cennet ve cehennem ebedi olup onlar için yok olma veya bitip nihayet diye bir şey yoktur. Bu hususta Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

    “Allah onlardan razı olmuş, onlar da Allah’tan razı olmuştur. Allah onlara, altlarından ırmaklar akan, içinde ebedi kalacakları cennetler hazırlamıştır.”

    Tevbe 100

    “O inkârcı kâfirler ve zalimler var ya, Allah onları bağışlamayacak ve bir yola da iletmeyecek. Onları sadece cehennemin yoluna iletecek ve orada ebedi kalacaklardır. Bu da Allah’a çok kolaydır...”

    Nisâ 168, 169

    Abdullah ibni Ömer (Radiyallahu Anhuma) şöyle dedi:

    “Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    ‘Cennet ehli cennete, cehennem ehli de cehenneme doğru ayrılıp gidince, ölüm getirilir. Cennet ve cehennem arasında kılınır sonra o boğazlanır.

    Sonra bir nidacı:

    −‘Ey cennet ehli! Artık ölüm yoktur! Ey cehennem ehli! Artık ölüm yoktur! diye nida eder. Cennet ehlinin sevincine bir sevinç daha eklenir. Cehennem ehlinin gam ve kederine bir gam ve keder daha eklenir.’

    Müslim’deki rivayette Hadis şu ziyade ile rivayet edilmiştir:

    ‘...Her kes nerenin ehli ise o orada ebedi kalacaktır!..’ buyurdu.”

    Buhari 6457, Müslim 2850/42, 43

    Bilindiği gibi cennet ikram yurdudur. Allah-u Teâlâ orada iman edip salih amel işleyen kimselere ikram edecektir. Allah-u Teâlâ’nın salih kimselere yapacağı en büyük ikram ise kendisini onlara göstermesidir. Allah’ın ahirette görüleceğine hem Kur’an hem de sünnet delalet etmektedir.

    Kur’an’daki deliller:
    “O gün öyle yüzler var ki parıl parıl, parlar Rabbine bakar.”

    Kıyamet 22, 23

    “İyilik yapanlara daha iyi ve güzel, bir de ziyade vardır...”

    Yûnus 26

    Müfessirlerden çoğu bu ayette ki: “...bir de ziyade vardır...” ayetinden murat cennette Allah-u Teâlâ’yı görmektir demişler sonra da Müslim’deki Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in hadisi ile delil getirmişlerdir:

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:

    “Cennet ehli cennete girdiği zaman, Allah-u Teâlâ:

    −‘Bir şey istiyor musunuz?’ buyurur. Cennet ehli:

    −Yüzlerimizi ağartmadın mı, bizleri ateşten kurtarıp cennete girdirmedin mi? derler. Müteakiben Allah hicabı kaldırır, artık onlar için Rab’lerine bakmaktan daha sevimli bir şey verilmemiştir, buyurdu sonra:

    “İyilik yapanlara daha iyi ve güzeli, bir de ziyade vardır...” ayetini okudu.”

    Müslim 181/297, 298, Fethu’l-Bari 8/198

    “Hayır, doğrusu o gün onlar Rab’lerinden perdelenmişlerdir.”

    Mutaffifîn 15

    Bu ayetten istifade edilen hüküm, Kâfirler Rab’lerinden perdeli ise mü’minler perdeli değildir. İmam Şafii, Allah’ın ahirette görüleceğini iddia etmiş ve şöyle demiştir: “Allah bu ayette kendisine, iman edenlerin perdelenmeyeceğini görüşleri engellenmeden kendisini göreceklerini işaret etmektedir.”

    El, İntifa Sayfa 79, El-Lâlekâî 3/560

    Allah-u Teâlâ’nın ahirette görülmesiyle ilgili hadisler, İbni Kayyım vb. âlimlerin dediği gibi mütevatir hadislerdendir. Onların bir kaçını zikretmekte yarar vardır.

    Ebu Hureyre (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    Bazı insanlar:

    −Ya Rasulallah! Kıyamet gününde biz Rabb’imizi görecek miyiz? dediler.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −“Ayın on dördüncü gecesi görmeye mani bir bulut yokken ayı görmede şüphe ve ihtilaf eder misiniz?” buyurdu.

    Sahabeler:

    −Hayır, ya Rasulallah! dediler.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −“Görmeye mani bir bulut yokken güneşi görmekte şüphe eder misiniz?” buyurdu.

    Sahabeler:

    −Hayır, ya Rasulallah! dediler.

    Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):

    −“İşte ay ve güneşi gördüğünüz gibi Allah’ı da göreceksiniz...” buyurdu.

    Buhari 799, Müslim 182/299

    Cerir bin Abdullah el-Beceli (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:

    “Bir gece, Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in yanında oturuyorduk. O gece ayın on dördüncü gecesi idi.

    Nebi (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) aya baktı ve şöyle buyurdu:

    “Şu ayı görmekte nasıl birbirinize sıkışıklık sebebiyle engel olmuyor, hepiniz zahmetsiz olarak onu görüyorsanız, Rabbinizi de öylece göreceksiniz...”

    Buhari 7300, Müslim 633/211

    Mü’minlerin kıyamette Allah’ı görmesi Kitap ve sünnetle sabit bir akide olup ümmetin geneli bunu kabul etmiştir. Ancak Harici, Mutezile, Râfizî ve Mürcieden bazı kimseler Allah’ın ahirette görüleceğini inkâr etmişlerdir. Bu hususta varit olan ayetleri tevil ederek hadisleri reddetmişler ve sahabenin icmasının dışına çıkmışlardır.

    Sahabe arasındaki ihtilaf Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem)’in miraçta Allah’ı görüp görmediği hususundadır. Mü’minlerin Allah’ı ahirette görme hususunda ihtilaf eden bir tek sahabe bilinmemektedir.

    Allah’ın Dünyada Görülmesi
    Ehli sünnet itikadına göre, Allah’ı dünyada görmek mümkün değildir! Onların bu husustak
  • Sevr Mağarası
    Hicret esnâsında Sevr Mağarası’na doğru giderken Hazret-i Ebûbekir, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in kâh önünde, kâh arkasında yürüyordu. Allah Resûlü: “–Ey Ebûbekir, niçin böyle yapıyorsun?” diye sordular. Hazret-i Ebûbekir: “–Yâ Resûlâllah! Müşriklerin arkanızdan yetişebileceğini düşünüyor, arkadan yürüyorum; ileride pusu kurup bekleyebileceklerini düşünüyor, önünüzden yürüyorum!” dedi. Daha sonra Sevr Mağarası’na ulaştılar. Ebûbekir (r.a.): “–Yâ Resûlâllah! Ben mağarayı temizleyinceye kadar, Siz burada bekleyin!” dedi ve mağaraya girdi. Mağaranın içini temizledi. Eliyle yokluyor, bir delik bulduğunda hemen elbisesinden bir parça kesip orayı kapatıyordu. Bu minvâl üzere üst elbisesinin tamamını deliklere tıkadı, sadece bir delik kaldı. Ona da topuğunu koyduktan sonra: “–Artık gelebilirsiniz ey Allâh’ın Resûlü!” dedi. Hz. Ebûbekir’in üst kısmında elbise olmadığını fark eden Allah Resûlü: “–Elbisen nerede, ey Ebûbekir?” diye hayretle sordu. Hz. Ebûbekir de yaptıklarını anlattı. Bu âlicenap davranış karşısında son derece duygulanan Allah Resûlü, mübârek ellerini kaldırarak Ebûbekir için duâ ettiler.[8] Müşrikler, mağaraya yaklaşırlarken endişeye kapılan Hazret-i Ebûbekir Sıddîk, Resûlullah Efendimiz’e: “–Ben öldürülürsem, nihâyet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat Sana bir şey olursa, o zaman bir ümmet helâk olur.” diyordu. Peygamber Efendimiz ayakta namaz kılıyor, Ebûbekir (r.a.) de gözcülük yapıyordu. Bir ara: “–Mekkeliler Sen’i arayıp duruyorlar. Vallâhi ben kendim için endişelenmiyorum. Fakat Sana zarar vermelerinden korkuyorum.” dedi. Resûl-i Ekrem Efendimiz ise: “–Ey Ebûbekir! Mahzûn olma! Hiç şüphesiz Allah bizimle beraberdir!” buyurdular. (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, III, 223-224; Diyarbekrî, I, 328-329) Hz. Ebûbekir orada dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını görünce de: «–Ey Allâh’ın Resûlü! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olursa mutlakâ bizi görür!» dedi. Resûlullah ise: “–Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun, ey Ebûbekir?!” buyurdular. (Buhârî, Tefsîr, 9/9; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 1) Hazret-i Ömer, halîfeliği zamanında bâzılarının kendisini Hazret-i Ebûbekir’e üstün tutar biçimde konuştuklarını işitmişti. Bu duruma çok kızdı. Daha sonra, çileli hicret günleri gözünde canlandı. Resûlullah ile Hazret-i Ebûbekir’in Sevr Mağarası’nda birlikte geçirdikleri geceyi hatırlattı ve büyük bir hasret içinde şöyle dedi: “−Vallâhi, Hazret-i Ebûbekir’in o gecesi, Ömer’in bütün âilesinden daha hayırlıdır!..” (Hâkim, III, 7/4268)

    Üçüncüleri Allah Olan İkinin İkincisi
    İşte Hz. Ebûbekir, nice ilâhî esrar tecellîlerinin yaşandığı bu ulvî yolculuğun Sevr Mağarası safhasında, üç gün üç gece boyunca Efendimiz’in sadrından pek çok sır ve hikmet devşirdi. O husûsî yakınlığın yüksek fazîletine ve Allah Resûlü ile müstesnâ bir rûhî alışverişin büyük şerefine mazhar oldu. İlâhî esrâra gark olarak kalbi inkişâf ettirme dergâhı hâline gelen o mübârek mağarada, “üçüncüleri Allah olan ikinin ikincisi” pâyesine erdi. Resûlullah Efendimiz, bu azîz arkadaşına; “...Mahzûn olma, Allah bizimledir!..”[9] buyurdular. Böylece “maiyyet sırrı”nı, yani gönlün Allah ile beraberlik neticesinde ulaşacağı huzûr hâlinin keyfiyetini telkîn ettiler.

    ALTIN SİLSİLE’NİN İLK HALKASI
    Daha önce de ifâde edildiği üzere bu hâli ârifler, hafî/gizli zikir tâliminin başlangıcı ve gönülleri Allah ile itmi’nâna/huzûra erdirecek mânevî telkinlerin en mühim tezâhürlerinden biri olarak değerlendirmişlerdir. Bunun içindir ki, bu nebevî tâlim ve telkinlerin ilk tâlihli muhâtabı olan Hazret-i Sıddîk, -inşâallah- ucu kıyâmete kadar devam edecek olan Altın Silsile’nin, Peygamber Efendimiz’den sonraki ilk halkası olarak telâkkî edilmiştir. Buradan şunu da anlıyoruz ki, bütün ulvî yolculuklarda maksat; Allah ve Resûlü’ne olan muhabbet, fedâkârlık ve hizmet nisbetinde hâsıl olur. Çünkü muhabbetin şartı, sevilen kişinin sevdiği şeyleri de sevmektir. Bu, sevilenin hâliyle hâllenip onunla aynîleşme yolunda mühim bir adımdır ki, Hazret-i Ebûbekir’in hayatı da bu hâlin sayısız misalleriyle doludur. Resûlullah ona şöyle buyurmuşlardır: “Sen, Cennet’teki Kevser Havuzu’nun başında ve mağarada benim arkadaşımsın!” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3670) Resûlullah Efendimiz’in konuşmalarında sık sık Hazret-i Ebûbekir ve Hazret-i Ömer’in isimleri geçerdi. Efendimiz, birlikte bâzı işler yaptıklarını, beraberce bir yere gidip geldiklerini ifâde ederdi. İnsanların inanmakta zorlandıkları bâzı hârikulâde hâdiselerden bahsedince; “Buna ben inanırım, Ebûbekir ve Ömer de inanır.” buyururlardı. Bu da gösteriyor ki, onlar birbirlerinden hiç ayrılmıyor, devamlı beraber bulunuyorlardı. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6, 8; Ahmed, I, 109, 112) Hazret-i Ömer şöyle der: “Resûlullah, Müslümanların meseleleri hakkında Ebûbekir (r.a.) ile gece geç vakitlere kadar konuşurlardı, ben de onlarla beraber olurdum.” (Tirmizî, Salât, 12/169) Allah Resûlü bir gün Mescid’e girmişti. Bir tarafında Hazret-i Ebûbekir diğer tarafında da Hazret-i Ömer vardı. Efendimiz onların ellerini tutmuş, şöyle buyuruyordu: “Kıyâmet günü biz böyle diriltileceğiz.” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3669)

    “EBUBEKİR (R.A.) BENDENDİR, BEN DE ONDANIM”
    Hazret-i Ebûbekir, yüksek sadâkat, teslîmiyet, aşk ve muhabbetiyle Allah Resûlü’nde fânî olmuştu. O’nunla kalbî râbıtayı en üst seviyede yaşamıştı. Son nefesine kadar ilâhî aşk yangını içinde benliğinden geçmiş, yalnızca Allah Resûlü’nün varlığında hayat bulmuştu. Bu itibarla Resûlullah Efendimiz’le her buluşma vaktinde ve sohbetinde apayrı bir vecd ve istiğrak hâli yaşardı. Allah Resûlü’nün huzurlarındayken bile O’na olan muhabbet ve hasreti teskîn olacağı yerde daha da ziyâdeleşirdi. O’nunla âdeta aynîleşmişti. Efendimiz de bu aynîleşme ve muhabbet sebebiyle: “Ebûbekir bendendir, ben de ondanım. Ebûbekir dünyada ve âhirette kardeşimdir.”[10] buyurmuşlar, böylece mânâ âlemindeki beraberliklerini ve kalpleri arasındaki müstesnâ irtibâtı ifâde etmişlerdir. Fakat bu aynîleşme hâli, nice fedâkârlıklar ve büyük bedeller karşılığında gerçekleşmiştir. Zira insan en ağır bedeli, muhabbeti uğrunda öder. Bu fânî âlemde ödenen en ağır bedel ise, ilâhî muhabbetin bedelidir. Hazret-i Ebûbekir de, Allah ve Resûlü ile dostluğun ulvî lezzetine gark olmak için; Allah ve Resûlullah muhabbetinin bütün bedellerini hiç tereddüt etmeden ödeyebilmenin gayret ve heyecanı içinde bir hayat yaşamıştır. Nitekim bir gün Hz. Ebûbekir, Kâbe’de insanları Allâh’a ve Resûlü’ne îmân etmeye çağırmıştı. Buna öfkelenen müşrikler, Hz. Ebûbekir’le mü’minlerin üzerine yürüyüp onları şiddetle dövmeye başladılar. Hele fâsık Utbe, Hz. Ebûbekir’in üzerine çıkıp çiğnedi, yüzünü demir tabanlı ayakkabılarıyla tekmeledi. Hz. Ebûbekir’in her tarafı kan revân içinde kaldı. Kabîlesi Teymoğulları, Hz. Ebûbekir’i müşriklerin elinden zorla kurtarıp baygın bir hâlde evine götürdüler. Öleceğinden korkuyorlardı. Hz. Ebûbekir, ancak akşama doğru kendine gelebildi ve ilk olarak binbir zahmetle: “–Resûlullah nasıl, iyi mi?” diye sordu. Annesi Ümmü’l-Hayr sürekli: “−Bir şeyler yiyip-içsen!” diye ısrar ediyor, Hz. Ebûbekir ise, sanki onu hiç duymuyormuş gibi: “−Resûlullah ne yapıyor, ne hâldedir?” diye sorup duruyordu. Gece olunca, binbir güçlükle ve gizlice Dâru’l-Erkām’a gidip Resûlullah’ı görünceye kadar hiçbir şey yiyip içmedi. Peygamber Efendimiz’i görünce de hemen dizlerine kapanıp: “−Anam-babam Sana fedâ olsun yâ Resûlâllah! Benim hiçbir sıkıntım yok. O habis fâsık beni biraz hırpaladı, o kadar!” dedi.[11]

    Hz. Ebûbekir’in (r.a.) Babasının Müslüman Olması
    Hz. Ebûbekir’in şu hâli de onun fenâ fi’r-Rasûl makâmında nasıl da zirveleştiğini, ne güzel ifâde etmektedir: O, Mekke Fethi’nde, gözleri görmeyen ihtiyar babasını Müslüman olmak üzere Allah Resûlü’nün huzûruna getirmişti. Resûl-i Ekrem Efendimiz: “–Ebûbekir! İhtiyar babanı niye buraya kadar yordun? Biz onun yanına gidebilirdik.” buyurdular. Hazret-i Ebûbekir ise: “–Onun size gelmesi daha münâsiptir. Bir de Allah Teâlâ’nın bu vesîleyle babama sevap vermesini istedim.” dedi. Ebû Kuhâfe (r.a.), bey’at etmek üzere elini Fahr-i Kâinât Efendimiz’in mübârek eline uzatınca, Ebûbekir (r.a.) duygulanıp ağlamaya başladı. Resûlullah, hayretle niçin ağladığını sorunca da şu müthiş cevâbı verdi: “–Yâ Resûlâllah! Sana bey’at etmek üzere uzanan şu el, babamın değil de, amcan Ebû Tâlib’in eli olsaydı da, bu vesîleyle Allah Teâlâ benim yerime Sen’i sevindirseydi! Çünkü Sen, onu çok seviyor ve îmân etmesini çok istiyordun…” (Bkz. Heysemî, VI, 173-174; İbn-i Sa‘d, V, 451) Hz. Ebûbekir her zaman: “Vallâhi Resûlullah Efendimiz’in yakınlarını kollayıp gözetmek, benim için kendi yakınlarımı kollamaktan daha sevimlidir.” derdi. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî 12, Meğâzî 14) Bir defasında da Resûlullah Efendimiz: “–Ebûbekir’in malından istifâde ettiğim kadar başka hiç kimsenin malından faydalanmadım...” buyurmuştu. Ebûbekir (r.a.) ise bu iltifatkâr sözden âdeta bir gayrılık mânâsı çıkararak gözyaşları içinde: “–Ben de, malım da, hepsi Siz’e âit değil mi yâ Resûlâllah?!” dedi. (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11; Ahmed, II, 253) Bu sûretle kendisini bütün varlığıyla Peygamber Efendimiz’e adadığını ve O’nda fânî olduğunu ifâde etti.

    NEBEVÎ ESRÂRIN EN YAKIN MAHREMİ
    Hz. Ebûbekir, gönlünü, Resûlullâh Efendimiz’in kalp âlemini yansıtan berrak bir ayna hâline getirmişti. Bu itibarla o, Peygamber Efendimiz’de fânî olmanın en müşahhas numûnesi oldu. Bu fânî oluş sâyesinde de, Fahr-i Kâinât Efendimiz’e âit her şey, onun kalbinde çok derin bir mânâ kazandı. Öyle ki Ebûbekir (r.a.), Allâh’ın âyetlerini, Resûlullah Efendimiz’in sözlerini ve hâdiselerin hikmetini idrâk etme hususunda ashâbın en önde geleni oldu. Hiç kimsenin kavrayamadığı nice nebevî nükteleri, üstün bir firâset ve basîretle sezdi. Nitekim Vedâ Haccı’nda: “…Bugün size dîninizi ikmâl ettim; üzerinize olan nîmetimi tamamladım ve sizin için dîn olarak İslâm’ı seçtim...” (el-Mâide, 3) âyeti nâzil olmuştu. Herkes, dînin tamamlanmasına sevindi. Fakat Hazret-i Ebûbekir, yüksek firâsetiyle bundan, Allah Teâlâ’nın pek yakında Sevgili Resûlü’nü ebediyyet âlemine dâvet buyuracağı hakîkatini sezdi. Gönlüne düşen ayrılık ateşinin ıztırâbıyla hüzne gark oldu.

    Hz. Ebûbekir’in (r.a.) Namaz Kıldırması
    Hz. Ebûbekir’in bu ince kavrayışını gösteren misallerden biri de şudur: Allah Resûlü son günlerinde hastalığının ağırlığı sebebiyle mescide çıkamamıştı. Cemaate namaz kıldırması için de Hz. Ebûbekir’i imam tâyin etmişti. Fakat bir ara kendisini iyi hissederek mescide çıktı. Ashâb-ı kirâma bâzı nasihatlerde bulunduktan sonra: “−Şânı yüce olan Allah, bir kulunu, dünya ile kendi katındaki nîmetler arasında serbest bıraktı. O kul da Allah katındakini tercih etti!..” buyurdu. Bu sözler üzerine Hz. Ebûbekir’in hassas ve rakik kalbi mahzunlaştı, ardından da sıcak gözyaşları dökmeye başladı. Zira Hazret-i Peygamber’in kendilerine bir nevî vedâ hitâbında bulunduğunu hissetmişti. Çünkü o, nebevî esrârın en yakın mahremiydi. Ayrılıktan inleyen bir ney gibi feryâda başladı. Hıçkıra hıçkıra: “–Anam, babam Sana fedâ olsun yâ Resûlâllah! Sana babalarımızı, analarımızı, canlarımızı, mallarımızı ve evlâtlarımızı fedâ ederiz!..” dedi. (Ahmed, III, 91) Cemaat içinde O’ndan başka hiç kimse, Hz. Peygamber’in derin hissiyâtını ve dünyaya vedâ hâlinde olduğunu kavrayamamıştı. Hattâ ashâb, Hz. Ebûbekir’in ağlamasına bir mânâ verememiş, büyük bir hayretle birbirlerine: “–Resûlullah, Rabbine kavuşmayı tercih eden sâlih kişiden bahsederken şu ihtiyarın ağlaması, doğrusu şaşılacak şey!..” dediler. (Buhârî, Salât, 80) Çünkü dünya veya Allah katındakileri tercih hususunda serbest bırakılan sâlih kulun, Hz. Peygamber olduğunu akıllarına bile getirmemişler ve Hz. Ebûbekir’in sezdiği gerçeği sezememişlerdi. Bu esnâda Resûlullah, hem Hz. Ebûbekir’in mahzun gönlünü tesellî hem de ashâbına onun değerini beyan için sözlerine şöyle devam etti: “Bize iyiliği dokunan herkese bunun karşılığını aynıyla veya fazlasıyla ödemişizdir. Ancak Ebûbekir müstesnâ!.. Onun o kadar iyiliği olmuştur ki, karşılığını kıyâmet günü Allah verecektir. Sohbetiyle olsun, malıyla olsun bana en fazla ikramda bulunan, Ebû Bekir’dir. Eğer ben, Rabbimden başkasını dost edinecek olsaydım, mutlakâ Ebûbekir’i dost (halîl) edinirdim. Fakat İslâm kardeşliği daha üstündür.”[12]

    Açık Bırakılan Tek Kapı
    Resûlullah, dâr-ı bekāya irtihâlinden birkaç gün evvel de: “Mescide açılan bütün (husûsî) kapılar kapansın, sadece Ebûbekir’in kapısı açık kalsın![13] Zira ben, Ebûbekir’in kapısının üzerinde nur görüyorum...”[14] buyurdular. Böylece bütün kapılar kapatıldı, sadece Ebûbekir’in (r.a.) kapısı açık kaldı. İşârî mânâda bu demektir ki, Allah Resûlü’ne husûsî yakınlık kapısı, O’na, Hazret-i Sıddîk misâli tam bir sadâkat, teslîmiyet, itaat, fedâkârlık, dostluk ve muhabbet ile açılabilir.

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) İNFAKI
    Ashâbın en zenginlerinden olan Hz. Ebûbekir, Allah Resûlü’nde fânî olunca, canını ve malını cömertçe O’nun yolunda fedâ etmişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz’e peygamberlik geldiğinde, Hz. Ebûbekir’in 40 bin dirhemlik bir serveti vardı. Malının büyük bir kısmını İslâm uğrunda infâk etti. Müslüman olan köleleri âzâd ediyor, mü’minlere her türlü desteği sağlıyordu. En son kalan 5 bin dirhemi de hicret esnâsında yanına alarak yola çıktı ve Medîne-i Münevvere’de Allah için infâk etmeye devam etti.[15] Babası Ebû Kuhâfe bir gün: “–Oğlum, sen hep zayıf ve güçsüz köleleri satın alıp âzâd ediyorsun. Madem köle âzâd edeceksin, şöyle güçlü-kuvvetli köleler satın al da, tehlike ve kötülüklere karşı önünde durup seni korusunlar.” demişti. Hz. Ebûbekir ise: “–Babacığım, benim böyle davranmakta yegâne maksadım; Allâh’ın rızâsını kazanmaktır. Ben onları âzâd etmekle ancak Allah katındaki mükâfâtı istiyorum.” cevâbını verdi.[16] Yine Hz. Ebûbekir, birçok defa servetinin tamamını Resûlullah Efendimiz’e getirip Allah yolunda kâ‘bına varılmaz bir infak örneği sergilemişti. Efendimiz’in: “–Âilene ne bıraktın ey Ebûbekir?” suâline de: “–Onlara Allah ve Resûlü’nü bıraktım.” karşılığını verdi. (Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675)

    Hz. Ebûbekir’in (r.a.) Her Şeyini Allah Yolunda Harcaması
    Hâlbuki Allah Resûlü, ashâbından hiçbirinin malını tamamıyla infâk etmesine izin vermezdi. Bu hususta yalnızca Hz. Ebûbekir’i istisnâ tutar, bir tek ona müsâade buyururdu. Zira bütün malı-mülkü infâk ettikten sonra yaşanabilecek fakr u zaruret içinde, nefs ve şeytanın iğvâsıyla, gönüllerde bir pişmanlık peydâ olması muhtemeldir. Böyle bir pişmanlık ise, yapılan hayır-hasenâtın fazîletini giderip ecrini zâyî eder. Fakat Hazret-i Sıddîk’ın rızâ, teslîmiyet, ihlâs ve takvâ zirvesindeki gönül âlemi, Allah ve Resûlü’nün muhabbetiyle perçinlenmiş, aslâ sarsılmaz bir îman kalesi hâlindeydi. Bu sebeple Allah ve Resûlü’nün hoşnutluğu, ona bütün dünyevî sıkıntıları unutturmuştu. Hattâ bu zahmet ve meşakkatler onun gönlünde târifsiz bir lezzet vesîlesi hâline gelmişti.

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) İBADET AŞKI
    Müşrikler, Hz. Ebûbekir’in Kâbe’de ibadet etmesine müsâade etmedikleri için, o da evinin önünde bir namazgâh edinmişti. Orada namaz kılıp Kur’ân okumaya başladı. Rikkat-i kalbiyye sahibi, yufka yürekli bir zât olduğu için, Kur’ân-ı Kerîm’i okurken hüzünlenir, gözyaşlarına mânî olamazdı. O, Kur’ân-ı Kerîm’i böyle derin bir vecd içinde okurken müşriklerin çocukları ve kadınları, etrâfında toplanıp hayran hayran dinlemeye başladılar. Bu hâl, Kureyş müşriklerini korkuttu. Buna mânî olmak için uğraştılar. Ebûbekir (r.a.) ise Allâh’ın himâyesine sığınarak ibadetlerine devam etti.[17] Bütün Hak âşıkları gibi Ebûbekir Efendimiz’in gönlünde de bilhassa seher vakitlerinde yapılan ibadetlerin pek müstesnâ bir değeri vardı. Şu hâdise, onun gece ibadetlerine olan düşkünlüğünün, ne kadar da bâriz bir işaretidir: Bir ara Resûlullah, sekiz veya dokuz gece, yatsı namazını gecenin üçte birine kadar tehir etmişti. Ebûbekir (r.a.): “–Yâ Resûlâllah! Yatsıyı biraz erken kıldırsanız da gece ibadetine daha kolay kalkabilsek.” dedi. Peygamber Efendimiz bundan sonra yatsıyı erken kıldırdı. (Ahmed, V, 47) Bir gün Resûlullah Efendimiz: “–Allah yolunda çift sadaka veren kimse, Cennet’in muhtelif kapılarından; «Ey Allâh’ın sevgili kulu! Buraya gel, burada hayır ve bereket vardır.» diye çağrılır. Sürekli namaz kılanlar namaz kapısından, mücâhidler cihad kapısından, oruçlular Reyyân kapısından, sadaka vermeyi sevenler de sadaka kapısından Cennet’e dâvet edilirler.” buyurmuşlardı. Ebûbekir (r.a.): “–Anam-babam Sana fedâ olsun ey Allâh’ın Resûlü! Gerçi bu kapıların birinden çağrılan kimsenin diğer kapılardan çağrılmaya ihtiyacı yoktur; lâkin bu kapıların hepsinden birden çağrılacak kimseler de var mıdır?” diye sordu. Resûlullah: “–Evet, vardır. Senin de o bahtiyarlardan olacağını ümid ederim.” buyurdular. (Buhârî, Savm 4, Ashâbu’n-Nebî 5; Müslim, Zekât 85, 86) Yine bir gün Allah Resûlü, yanındaki sahâbîlere: “–İçinizde bugün kim oruçludur?” “−Bugün kim bir cenâze namazına iştirâk etti?” “–Bugün kim bir yoksulu doyurdu?” “–Bugün bir hasta ziyaretinde bulunanınız var mı?” diye sualler sormuştu. Bunların hepsine de Ebûbekir (r.a.) müsbet cevap verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü şöyle buyurdular: “–Kim bu sâlih amelleri bir araya getirirse, o mutlakâ Cennet’e girer.” (Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 12)

    Peygamberimizin Hz. Ebûbekir’e (r.a.) Öğrettiği Dua
    Hz. Ebûbekir bir gün Resûlullah Efendimiz’e: “–Yâ Resûlâllah! Bana bir duâ öğretiniz de onu namazımda okuyayım!” dedi. Allah Resûlü de ona, “Şöyle duâ et!” buyurdular: “–Allâh’ım! Ben kendime çok zulmettim. Günahları bağışlayacak ise yalnız Sen’sin. Öyleyse tükenmez lûtfunla beni bağışla, bana merhamet et. Çünkü affı sonsuz, merhameti nihâyetsiz olan, yalnız Sen’sin!” (Buhârî, Ezân 149, Deavât 17, Tevhîd 9; Müslim, Zikir 48) Yine Ebûbekir Sıddîk (r.a.) bir gün Resûlullah Efendimiz’e: “–Yâ Resûlâllah! Bana bâzı mübârek kelimeler öğretseniz de onları sabah-akşam okusam!” dedi. Allah Resûlü de: “–«Gökleri ve yeri, görünen ve görünmeyen âlemleri yaratan Allâh’ım! Ey her şeyin Rabbi ve sahibi! Sen’den başka ilâh bulunmadığına kesinlikle şehâdet ederim. Nefsimin şerrinden, şeytanın şerrinden, onun Allâh’a şirk koşmaya dâvet etmesinden Sana sığınırım.» diye duâ et ve bunu sabahleyin, akşamleyin ve yatağa yattığın zaman söyle.” buyurdular. (Ebû Dâvûd, Edeb, 100-101/5067; Tirmizî, Deavât, 14/3392)

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) HELÂL LOKMA HASSÂSİYETİ
    Ebûbekir Sıddîk’ın bir kölesi vardı. Bu köle kazancının belli bir kısmını ona verir, o da bundan yerdi. Yine bir gün köle, kazandığı bir şeyi getirdi. Hazret-i Ebûbekir de ondan bir lokma aldı. Bunun üzerine köle: “–Her akşam bana kazancımın mâhiyetini sorardın, bu akşam sormadın.” dedi. Hazret-i Ebûbekir: “–Çok açtım, sormayı unuttum, peki söyle bakalım nasıl kazandın?” diyerek açıklamasını istedi. Köle: “–Falcılıktan anlamadığım hâlde câhiliye devrinde falcılık yaparak bir adamı aldatmıştım. Bugün onunla karşılaştık. Adam o yaptığım işe karşılık size ikram ettiğim bu yiyeceği verdi.” deyince Hazret-i Ebûbekir, derhâl parmağını boğazına götürüp (bütün eziyetine rağmen) yediklerinin hepsini çıkardı ve: “–Yazıklar olsun sana! Neredeyse beni helâk ediyordun!” dedi. Kendisine: “–Bir lokma için bu kadar eziyete değer miydi?” diyenlere de şu cevâbı verdi: “–Canımın çıkacağını bilseydim, yine de o lokmayı çıkarırdım. Zira Resûlullah: «Haramla beslenen vücudun müstahak olduğu yer, cehennemdir!» buyurdular.”[18] Bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîmeler nâzil oldu: “Kim Rabbinin makâmında durup hesap vermekten korkar da nefsini hevâ ve heveslerden alıkoyarsa, şüphesiz onun varacağı yer cennettir.” (en-Nâziât, 40-41)[19]

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) HİLAFETİ
    Hazret-i Ebûbekir ile Hazret-i Ömer, Peygamber Efendimiz’in gözü ve kulağı mesâbesindeydiler.[20] Resûlullah onlar hakkında: “Benden sonra Ebûbekir ve Ömer’e tâbî olunuz!” buyurmuşlardı. (Tirmizî, Menâkıb, 16/3662) Bir kadın, Peygamber Efendimiz’e gelip bir meselesini arz etmişti. Allah Resûlü de ona bâzı tavsiyelerde bulunmuş, bunları yaptıktan sonra tekrar kendisine gelmesini söylemişti. Kadın: “–Ey Allâh’ın Resûlü, geldiğimde Siz’i bulamazsam ne yapayım?” diye sordu. Bu sözüyle Efendimiz’in vefâtını kastediyordu. Resûlullah: “–Beni bulamazsan Ebûbekir’e git!” buyurdular. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 10; Tirmizî, Menâkıb, 16/3676) Kâsım bin Muhammed Hazretlerinin naklettiğine göre, Allah Resûlü son günlerinde Hazret-i Ayşe vâlidemize, şiddetli ağrılarından bahsederek şöyle buyurdular: “Ebûbekir’e ve oğluna haber gönderip halîfeliği Ebûbekir’e vasiyet etmeyi düşündüm. Böylece bâzılarının halîfelik hakkındaki dedikodularını ve bu hususta arzusu olanların temennîlerini kesmek istedim. Fakat sonra; «Allah Teâlâ, halîfeliği hak etmeyen birine vermez; mü’minler de halîfeliğe lâyık olmayan birini ondan uzak tutarlar. Veya Allah Teâlâ, lâyık olmayan kişiyi hilâfetten uzaklaştırır, mü’minler de hak etmeyen kişiyi o makâma seçmezler.» diye düşünüp bundan vazgeçtim.” (Buhârî, Merdâ 16, Ahkâm 51; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 11) Bütün bunlar, Hazret-i Ebûbekir’in hilâfeti hususunda tartışmaya mahal bırakmayacak derecede açık hükümler ve kat’î delillerdir.

    Hz. Ebûbekir’in (r.a.) Hutbesi
    Resûlullah Efendimiz vefât ettiğinde, Ensâr ve Muhâcirler, Sakîfe’de Hazret-i Ebûbekir’e bey’at ettiler. Bir gün sonra umûmî bir bey’at daha oldu ve Peygamberlerden sonra insanlığın en hayırlısı olan Hazret-i Sıddîk insanlara şöyle hitâb etti: “Ey insanlar! En sâlihiniz olmadığım hâlde sizin başınıza halîfe seçilmiş bulunuyorum. Şayet vazifemi hakkıyla yaparsam bana yardım ediniz! Yanlış hareket edersem beni îkâz ediniz! Doğruluk, emin bir şahsiyet olmanın göstergesidir. Yalan ise hıyânettir. Zayıf olanınız hakkını alıncaya kadar benim yanımda en güçlünüzdür. Güçlü olanınız da kendisinden hak sahibinin hakkını alıncaya kadar benim nazarımda en zayıfınızdır. Bir millet Allah yolunda cihâdı terk ederse zillete dûçâr olur. İnsanlar arasında kötülük yayılırsa Allah o millete umûmî bir belâ verir. Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz! Şayet Allâh’a ve Resûlü’nün emirlerine riâyette kusur gösterirsem bana itaat etmeniz söz konusu olamaz. Haydi, namazımızı kılalım, Allâh’ın rahmeti üzerinize olsun.”[21] Hazret-i Ebûbekir daha sonraki bir hutbesinde de şöyle buyurdu: “Vallâhi benim hiçbir gün ve gecede kesinlikle idâreciliğe arzu ve rağbetim olmadı! Allah Teâlâ’dan ne gizlice ne de açıktan böyle bir şey istemedim! Lâkin insanların başıboş kaldığı o ortamda fitne çıkmasından korktum. (Mes’ûliyet endişesiyle vazifeyi kabûl ettim.) Yoksa idârecilikte benim için rahat yoktur. Boynuma öyle büyük bir iş yüklendi ki, Allah Teâlâ’nın yardımı olmadan onu yapacak ne gücüm var ne de imkânım! Şu anda benim yerimde, idârecilik hususunda insanların en kuvvetlisinin bulunmasını ne kadar isterdim!” Muhâcirler Hazret-i Ebûbekir’in bu samimî sözlerini gönülden kabûllendiler. Hazret-i Ali ile Zübeyr de yeni halîfeyi takdir ederek şöyle buyurdular: “…Hazret-i Ebûbekir, Resûlullah Efendimiz’den sonra bu işe insanların en fazla hak sahibi olanıdır. Zira o, Efendimiz’in hicret esnâsında gizlendiği mağaradaki yegâne arkadaşıdır. Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Kerîm’de kendisinden «ikinin ikincisi» diye bahsetmiştir. Biz onun şerefini, büyüklüğünü biliyoruz. Resûlullah hayattayken ona, imamlığa geçip insanlara namaz kıldırmasını emretmiştir.”[22] Resûlullah Efendimiz’in vefâtından bir ay sonraki bir hutbesinde ise Ebûbekir (r.a.) şöyle buyurdu: “Arzu etmediğim hâlde hilâfet vazifesine getirildim. Vallâhi, benim yerime bir başkasının bu vazifeyi üzerine almasını ne kadar isterdim! Dikkat edin! Benden, size Resûlullah gibi davranmamı beklerseniz, buna gücüm yetmez! Zira O, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahiy ikram ettiği ve yanlışlardan mâsum kıldığı bir zât idi. Ben ise sizin gibi bir insanım, herhangi birinizden daha hayırlı da değilim. Beni murâkabe/kontrol edin, istikâmet üzere olursam bana tâbî olun, ayağım kayarsa beni düzeltin!..”[23] Bu ifâdeler, Resûlullah Efendimiz’in güzel ahlâkının Hazret-i Ebûbekir’deki akisleridir. Onun ne kadar mütevâzı ve Sünnet-i Seniyye’ye bağlı bir Allah ve Resûlullah dostu olduğunun en bâriz göstergesidir.

    Hz. Ebûbekir’in (r.a.) Yardımcıları
    Hazret-i Ebûbekir halîfe olunca, ashâb-ı kirâmdan kendisine yardımcı olmalarını taleb etti. Ebû Ubeyde (r.a.) Beytülmâl işlerine yardımcı oldu, Hazret-i Ömer kadılık vazifesini üstlendi. Ashâb-ı kirâm, Resûlullah Efendimiz’in terbiyesiyle insanlığın en fazîletli toplumu hâline gelmişti. Bu sebeple, bir sene geçerdi de iki kişi bir dâvâ için mahkemeye gelmezdi. Hazret-i Ali de Ebûbekir Efendimiz’e kâtiplik ve müşâvirlik yaptı.[24] Devamlı Halîfe’nin meclisinde bulunarak ümmet-i Muhammed’in nizam ve âsâyişini teminde ona yardımcı ve müsteşar oldu.[25]

    Sahte Peygamberler Ve Ridde Olayları
    Peygamber Efendimiz’in en samimî dostu, yâr-ı ğâr’ı (mağara arkadaşı), kayınpederi, veziri, müsteşarı ve ilk halîfesi olan Hazret-i Sıddîk, hilâfeti döneminde -Allâh’ın lûtfuyla- çok büyük gâilelerin üstesinden geldi. Bilhassa, Peygamber Efendimiz’in vefâtından sonra baş gösteren “ridde/dinden dönme” isyanlarını fevkalâde bir dirâyetle bastırdı. Böylece İslâm devletinin dağılmasını engellediği gibi, fetihlerin artarak devâmını da sağlamış oldu. Hazret-i Sıddîk, dînin hükümlerinden hiçbir şekilde tâviz vermedi, İslâm’ın sebatkâr bir müdâfii oldu. Yine Allah Rasûlü r’in vefâtından sonra ortaya çıkan “zekât mükellefiyetini reddetme” hareketlerine karşı da büyük bir kararlılıkla mukāvemet gösterdi ve: “–Şayet zekât mallarından küçücük bir ip parçasını bile benden saklayıp onu vermezlerse onlara savaş açarım!..” dedi. Böylece fitnenin büyümesine mânî oldu ve dîni tahrîfe sebep olacak bütün kapıları kapattı. Onun bu kararlı ve cesur tavrına, adâlet ve celâdet âbidesi Hazret-i Ömer bile gıpta etmiş ve hayran kalmıştır.[26] Kur’ân-ı Kerîm de Hazret-i Ebûbekir’in hilâfeti döneminde; daha önce yazılı olduğu hurma yapraklarından, yassı taşlardan, ince levhalardan ve hâfızların ezberlerinden büyük bir titizlikle toplanarak aynen Allah Rasûlü’ne nâzil olduğu şekliyle bir mushaf hâlinde bir araya getirildi. Böylece dînî hususlarda çıkması muhtemel pek çok fitnenin önü alınmış oldu. Velhâsıl Ebûbekir (r.a.) ümmet-i Muhammed’in Kur’ân ve Sünnet istikâmetinde ilerlemesi, birlik ve beraberlik içinde yükselmesi için fevkalâde gayret göstererek pek mühim hizmetlere imza attı. Onun sadece 2 sene 3 ay süren hilâfeti, bütün bir İslâm tarihi için, vakti kısa, fakat gölgesi uzun ikindi zamanı gibi feyizli ve bereketli bir dönem oldu.

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) TEVÂZUU, MERHAMETİ VE AFFEDİCİLİĞİ
    Hazret-i Ebûbekir halîfeliği döneminde de, önceki mütevâzı ve zâhidâne hayatına devam etti. Daha evvel çevresindeki yetim kızların koyunlarını sağıverir, ihtiyaçlarını karşılardı. Halîfe olduktan sonra komşuları, artık onun meşgalelerinin artacağını, belki hayat şartlarının değişeceğini, artık bu hizmetleri göremeyeceğini düşünmüşlerdi. Ancak değişen bir şey olmadı. O, aynı mütevâzı hâliyle yetimlerin koyunlarını sağmaya ve ihtiyaçlarını bizzat karşılamaya devam etti.[27] Cenâb-ı Hak böylesine güzel bir ahlâka sahip olan kullarını medhederek şöyle buyurur: “Rahmân’ın (rahmetinin tecellî ettiği has) kulları, yeryüzünde tevâzû ve vakar ile yürürler…” (el-Furkân, 63) Resûlullah şöyle buyurmuşlardır: “Ümmetim içinde ümmetime karşı en merhametli olan kişi, Ebûbekir’dir…” (Tirmizî, Menâkıb, 32/3790-3791) Hazret-i Sıddîk, kalbindeki yumuşaklık, lûtuf, şefkat ve merhameti sebebiyle “Evvâh” lâkabıyla da anılırdı.[28] Bir gün Resûlullah, ashâb-ı kirâmın arasında otururken, bir kişi gelip Hazret-i Ebûbekir’e hakaret ederek onu üzdü. Ancak Ebûbekir (r.a.) sükût edip cevap vermedi. O kimse ikinci defa aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. Ebûbekir (r.a.) yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de hakaret edince, Hazret-i Ebûbekir ona hak ettiği cevâbı verdi. Bunun üzerine Allah Resûlü hemen kalkıp yürüdü. Hazret-i Ebûbekir de hemen ardından yetişerek: “–Ey Allâh’ın Resûlü, yoksa bana darıldınız mı?” dedi. Allah Resûlü: “–Hayır, darılmadım. Semâdan bir melek inmiş, o kimsenin sana söylediklerini yalanlıyor, senin adına ona cevap veriyordu. Sen karşılık verip intikamını alınca melek gitti, onun yerine şeytan geldi. Bir yere şeytan gelince ben orada durmam!” buyurdular. (Ebû Dâvûd, Edeb, 41/4896)

    HEP ÂHİRETİ TERCİH ETMESİ
    Hazret-i Ebûbekir şöyle buyurmuştur: “İnsanları iki kısım gördüm. Kimisi dünyayı ister, kimisi âhireti ister. Ben ise Mevlâyı tercih ettim… İslâm’a girdiğimde beni iki amel karşıladı; dünya ameli ve âhiret ameli. Ben dâimâ âhiret amelini tercih ettim…”[29] Ebûbekir (r.a.) dünyayı âhiretin tarlası olarak görür ve: “Yâ İlâhî, dünyayı bana genişlet ve beni ona karşı zâhid kıl!” diye duâ ederdi. Yani bana önce dünyayı ver, sonra onun âfetlerinden korunmak için sevgisini gönlümden al ve ben kendi irâde ve arzumla fakr içinde olayım, demek isterdi.[30] Halîfeliğinden önce de sonra da aslâ dünyaya meyletmedi. Tıpkı Resûlullah gibi, bütün arzusu; âhiret yolculuğunu, ilâhî vuslat iştiyâkı içinde ve dünya sıkletlerinden âzâde bir gönül huzûruyla tamamlamaktı. Bu sebepledir ki vefâtına yakın, büyük bir istiğnâ hâli içinde, kendisine âit bir arazinin satılıp halîfeliği müddetince zarûreten aldığı maaşların devlet hazinesine geri ödenmesini vasiyet etti.[31] Ölüm döşeğindeyken de kızı Hazret-i Ayşe’ye, sütünü içtikleri deveyi, içinde elbise boyadığı kabı ve giydiği kadife elbiseyi vefâtından sonra Hazret-i Ömer’e teslim etmesini vasiyet etti. Gerekçe olarak da bunlardan, müslümanların işleriyle meşgul olurken istifâde ettiğini söyledi. Âişe vâlidemiz de babasının vefâtından sonra, bunları yeni halîfe Hazret-i Ömer’e teslim etti. Bu eşyâları teslim alan Hazret-i Ömer: “–Ebûbekir! Allâh’ın rahmeti senin üzerine olsun! Senden sonra gelenleri çok müşkül durumda bıraktın!” dedi.[32] Hazret-i Ebûbekir şu samimî niyazda bulunurdu: “Allâh’ım! Ömrümün en hayırlı devresi sonu, amellerimin en hayırlı kısmı neticeleri, günlerimin en hayırlısı da Sana kavuştuğum gün olsun.”[33]

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) VEFATI
    İbn-i Ömer Hazretlerinin rivâyetine göre Hazret-i Ebûbekir’in vefâtına sebep olan şey, onun Resûlullah Efendimiz’in vefâtından duyduğu derin üzüntüdür. Hakîkaten o, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in vefâtına o kadar üzülmüştü ki, mübârek vücudu eriye eriye iyice zayıfladı ve nihâyet vefât etti.[34] Hazret-i Ayşe şöyle anlatır: “Vefât ettiği hastalığı esnâsında babam Ebûbekir’in yanına girdim. Bana: «−Peygamber Efendimiz’i kaç parça bez ile kefenlediniz?» diye sordu. «−Gömlek ile başlık olmaksızın, üç parça beyaz pamuk bez ile kefenledik.» dedim. «−Nebî r hangi gün vefât etmişti?» «−Pazartesi.» «−Bugün günlerden ne?» «−Pazartesi.» «−Benim vefâtımın da şu an ile gece arasında olmasını ümid ediyorum!» dedi. (Akabinde:) [«–Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zira benim için gün ve gecelerin en sevimlisi, Resûlullah’a en yakın olanıdır!» dedi. (Ahmed, I, 8)] Sonra Hazret-i Ebûbekir, hastayken giymiş olduğu üzerindeki elbiseye baktı, elbisede biraz zâferân lekesi vardı: «−Bu elbisemi yıkayın, iki elbise daha ilâve edin ve beni bunlarla kefenleyin!» dedi. Ben: «−Babacığım, bu elbise eski!» dedim. Ebûbekir (r.a.): «−Diri, yeni elbise giymeye ölüden daha lâyıktır. Ölünün giydiği kefen ise kan ve irinle kirlenecektir.» dedi.

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) MEZARI NEREDEDİR?
    Hazret-i Ebûbekir (r.a.), salı akşamı (pazartesiyi salıya bağlayan akşam) vefât etti ve sabah olmadan defnedildi.” (Buhârî, Cenâiz, 94) 2 sene 3 ay 10 günden beri hasretini çektiği Fahr-i Kâinât Efendimiz’in vuslatına nâil oldu. Allah ondan râzı olsun. Resûlullah Efendimiz gibi 63 yaşında vefât etmişti. O gün tarih 22 Cemâziyelâhir 13 (23 Ağustos 634) idi. Not: Hz. Ebubekir’in kabri şerifi Ravza-i Mutahhara’da Peygamber Efendimiz ile Hz. Ömer’in kabrinin arasında bulunmaktadır.

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) SON SÖZLERİ
    Son sözleri şu âyet-i kerîmedeki niyâz olmuştu: “…(Allâh’ım!) Canımı Müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)[35]

    HZ. EBUBEKİR’İN (R.A.) HİKMETLİ SÖZLERİ
    “Allah rızâsı murâd edilmeyen sözde;
    Allah yolunda harcanmayan malda; Cehâleti hilmine gâlip gelen kimsede; Allah için yapacağı bir işte, ayıplayanın ayıplamasından korkan kimsede hayır yoktur.”[36]

    “Allah ile mahlûkâtından hiçbiri arasında bir nesep bağı yoktur. Hayırlara nâil olmak, kötülüklerden korunmak (ve Allâh’a yakınlık), ancak O’na itaat ve emirlerine tâbî olmakla mümkündür.”[37]
    “Şunu iyi bil ki Cenâb-ı Hakk’ın gündüz yapılmasını istediği bir amel vardır, onu gece kabûl etmez; gece yapılmasını istediği bir amel vardır, onu da gündüz kabûl etmez!”[38]
    “Allah, kulunun amelsiz sözünden râzı olmaz.”
    “Çok söz, kişiyi unutkan yapar.”
    “Ne söylediğini, ne zaman söylediğini ve kime söylediğini iyi düşün!”
    “Allah dostları (mizaçlarına göre) üç sınıftırlar. Her üç sınıf da, üçer alâmetle bilinir:
    Birinci sınıf (Hak dostları), havf (korku) hâlinde olanlardır. Bunlar;

    Dâimâ mütevâzıdırlar.
    Hayır-hasenatları ne kadar çok olsa da onu az görürler.
    En küçük hatâlarını bile büyük görürler.
    İkinci sınıf (Hak dostları), recâ (ümit) sahibi kimselerdir. Bunlar da;

    Her hâl ve hareketlerinde insanlara fazîlet ve güzellikler sergileyerek örnek olurlar.
    Mallarını Hak yolunda sarf ederek insanların en cömertlerinden olurlar.
    Allâh’ın kullarına karşı dâimâ hüsn-i zan içindedirler.
    Üçüncü sınıf (Hak dostları) ise, aşk ve muhabbet vecdiyle Rabbine ibadet eden (ârifler)dir. Bunlar da;

    Sevdikleri şeyleri (Allah için) infâk ederler.
    Her hâl ve hareketlerinde Allah rızâsını hedefler, bu yüzden câhillerin kınamalarına aldırmaz, onların kaba davranışlarından rahatsız olmazlar.
    Nefislerine ağır gelen şeyleri nefislerinin muhâlefetine rağmen îfâya çalışırlar; bütün hâl ve hareketlerinde Allâh’ın emir ve nehiylerine itaat ederler.”[39]
    “Hakk’ı tanıyan âriflerin kölesi ol!”
    “Sana yol göstermek isteyenden hâlini gizleme! Aksi takdirde kendini aldatırsın.”
    “Kendini ıslah et ki insanlar da sana karşı iyi davransınlar.”
    “Dört kimse Allâh’ın sâlih kullarındandır:
    Tevbe eden kişiyi gördüğü zaman sevinen,
    Günahkârların affı için Rabbine yalvaran,
    Din kardeşine gıyâbında duâ eden,
    Kendinden muhtaç kişiye yardım ve hizmette bulunan.”
    “Îman sadece câmilerde (olur da hayatın bütün safhalarına aksettirilmezse), mal cimrilerde, silâh korkaklarda, yetki zayıflarda olursa işler bozulur.”
    “Akıllı kimse, takvâ sahibi olan; akılsız da zâlim olandır.”
    “Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de vereceğini vaad ettiği mükâfâtı azap ile birlikte zikretti ki bu vesîleyle kul ibadete rağbet etsin ve azaptan korksun.”
    “Bir hayrı kaçırırsan onu yakalamaya çalış, elde edince de onu geçmeye bak, daha güzelini yapmaya gayret et!”
    “İnsanlara iyilik etmek, kişiyi âfetlerden ve belâlardan muhâfaza eder.”
    “Komşunla kavga etme, herkes gider o kalır.”[40]
    “Şöhretten kaç ki şeref seni takip etsin. Ölüme karşı hazırlıklı ol ki sana hayat verilsin.”
    “Hiçbir belâ yoktur ki ondan daha kötüsü olmasın.”
    “Sabırda zarar; hüzün ve telâşta fayda yoktur.”
    “Sabır îmânın yarısı, yakîn (şüpheden uzak, kuvvetli bir itmi’nan hâli) ise tamamıdır.”
    “Allah’tan âfiyet isteyiniz. Hiç kimseye yakînden sonra âfiyetten daha fazîletli bir şey verilmemiştir.”
    “Bana göre âfiyette olup şükretmek, (bir musîbetle) imtihan edilip sabretmekten daha makbûldür.”
    “Dünya mü’minlerin pazarı; gece ile gündüz sermâyeleri; güzel ameller ticaret malları; cennet kazançları; cehennem de zararlarıdır.”
    Hazret-i Sıddîk bir kimse kendisini medhedince şöyle derdi:
    “Allâh’ım, Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi onlardan daha iyi bilirim. Allâh’ım, beni onların zannettiğinden daha hayırlı eyle! Onların bilmediği hatâlarımı mağfiret eyle, söyledikleri sözler sebebiyle de beni hesâba çekme!”[41]

    “Kul, dünya nîmetlerinden bir şey sebebiyle kibirlendiğinde Allah Teâlâ, o nîmet kulundan gidinceye kadar ona buğzeder.”[42]
    “Övünmekten sakının! Topraktan yaratılan, yine toprağa dönecek ve kurtlar tarafından yenilecek olan insanın övünmek neyine! O, bugün canlı, yarın ölüdür.”[43]
    Ebûbekir bir hutbesinde de şöyle buyurmuştur:
    “Nerede herkesin hayran olduğu güzel yüzlü insanlar! Nerede gençliğine mağrur olan yiğitler! Nerede ihtişamlı şehirler kurup etrâfını yüksek surlarla çeviren hükümdarlar! Nerede harp meydanlarının mağlûbiyet tanımayan kahramanları! Zaman hepsini çürütüp yerle bir etti. Hepsi kabrin karanlıklarına gömülüp gittiler. Acele edin, acele edin! Vakit geçmeden aklınızı başınıza alın da ölüm ötesine bir an evvel hazırlanın! Kendinizi kurtarın, kendinizi kurtarın!”[44]

    “Allâh’ın, sizden önce gelip geçen kullarının hâlini tefekkür edin! Dün nerede idiler, bugün neredeler?”[45]
  • SARIKÖY MAHŞERİ



    Serdengeçti’yi tekrar çıkarmak için Antalya yoluyla İstanbul’a gidiyordum. Antalya’dan Burdur’a otobüsle gittik. Burdur istasyonunda içime bir Eskişehir’e uğramak sevdası düştü. Bileti Eskişehir’e aldım.

    Yunus’u ne zamandan beri sevdiğimi, tanıdığımı bilmiyorum. Kendimi hileliden beri Yunus Emre’yi, onun İlâhilerini, içli, dertli şiirlerini seviyordum. Şu son yıllarda başıma gelen türlü felâketler, dertler, beni ona daha çok yaklaştırdı. Geçen sene kışı Konya hapishanesinde geçirmiştim. Bu yıl 1948 güz ve kış Akseki cezaevinde geçti. Hapishanelerde mahkûmlara Yunus’tan parçalar okudum. Mahkûmlar Yunus’un İlâhilerini zaten mayalarında mevcut olan dertli bir gariplikle nefes nefese takip ederlerdi. Yanımda Karacaoğlan’ın koşmaları da vardı. Ondan da parçalar okudum. Mahkûmlar bunu da dinlenlerdi ama Yunus’u dinledikleri gibi değil! Hâlbuki ellerinden her şeyleri alınmış, dış âlemin hasretini, dağlan, yaylaları, gelinleri, kızları özleyen bu genç insanlann Karacaoğlan’ı daha çok sevmeleri lâzımdı. Bu, neden böyle olurdu? Yunus’taki bu çekici, duyurucu, doyurucu hâl ne idi? Ben, kendi kendime şöyle bir izah yolu bulmuştum. Karacaoğlan’ın şiirlerinde yaylalar, dağlar yükselir, göller, denizler dalgalanır, rüzgârlar eser, örmeli sürmeli gelinler, kızlar cilvelenirdi. Karacaoğlan ilden ile, belden bele esen serseri bir rüzgâr, çiçekten çiçeğe konan avare bir gönüldü Kısaca Karacaoğlan, dünyanın sathında dolaşıyordu. Yunus gezmez, dolaşmaz! Karacaoğlan tabiatla, eşyalarla, insanlar arasında gelir gider. O, güzeli bulmak için gezer. Yunus, her yerde, her şeyde dertlerde bile bir güzellik bulur: Kahrın da hoş, lütfün da hoş,

    Tanrım sana sundum elim.

    Çünkü Yunus’un âşıkı, her yerde hâzır ve nâzırdır. O, ona bağlıdır. Onun için seyahate çıkmaya lüzum yok.

    ‘Bir ben vardır bende benden içeri’ diyen Yunus, içe hitap eder. Denizi coşturan, çiçeğe renk, kâinata ahenk veren kudrete hitap eder. Yunus neticeler, renkler, satıhlar üzerinde değil, sebeplerin sebepleri, mahlûkların hâliki üzerinde durur. Karacaoğlan dışa, dağlara, yaylalara, gelinlere, kızlara seslendiği için mahkûmların derdini artırıyor; hapishanenin içinde bir hapishane daha peyda oluyordu. Karacaoğlan mahkûmsun, mahsursun derken, Yunus mes’utsun diyor. ‘Kahrın da hoş, lütfün da hoş, ister öldür, ister güldür, Tanrım sana sundum elim.’

    Yunus’un diğer halk şairleriyle mukayesesi, dünya görüşü, hayat felsefesi, sanatı uzun bir iştir.

    Mümin ve mütevekkil Anadolu’nun derdini, ruhunu, aşkını en iyi bir şekilde dile getiren bu Tanrı kulu, bu toprak çocuğu hakkında, onun yollarında hayran hayran dolaşırken yazdıklarımızı, düşündüklerimizi ‘Yunus’un Yollarında’ isimli kitabımızda toplamış bulunuyoruz. Nasip olursa bastıracağız.

    Şimdi gelelim sadede:

    Eskişehir’e iner inmez, arkadaşım şair Cemal Oğuz’u buldum. İstanbul'da acele işlerim olduğunu, hemen gideceğimi söyledim. O, bana şöyle bir müjde verdi: 6 Mayıs Cuma günü Yunus, mezarından kaldırılıp yeni mezarına konacak.

    Yunus kalkıyor mu? dedim.

    Evet, kalkıyor.

    Bu söz, bana öyle dokundu ki içimden bir şey kalktı, bir şey ayaklandı. Sarıköy'deki Yunus kalkmadan benim içimdeki Yunus uyandı. O gece gözlerime uyku girmedi. Seher vakti kalktım. Pencereden ağaran tan yerine, dağlara doğru baktım ve Yunus’un şu mısralarını söyledim:

    ‘Dağlar ile taşlar ile,

    seherleyin kuşlar ile

    çağırayım Mevlâm seni.’

    Güzel bir bahar sabahı, otomobilimiz Eskişehir’den Sarıköy istikametine doğru hareket ediyor. Otomobilde Eskişehir’in muhterem müftüsü A. Toprak, hafızlar, Cemal Oğuz ve bazı zevat var. Bozkırdan geçiyoruz. Yunus’un piştiği topraklardan. Uzun bir kış uykusundan sonra bozkır uyanmış. Her taraf yemyeşil, rüzgârlar esiyor. Yunus’un yanına gidiyoruz. Hep bir ağızdan Yunus’un İlâhilerini okuya okuya gidiyoruz.

    Okunur dilde destanın

    Açılır bağı bostanın

    Sen baktığın gülistanın

    Gülleri solmaz Allah ’ım.

    Aşkın baharına dalmayan,

    Kendini feda kılmayan,

    Senin cemâlin görmeyen

    Meydana gelmez Allah ’ım.

    Senin aşkına dokunan

    Kendini bilmez Allah’ım.

    Biz de kendimizi bilmiyoruz. Yunus’un nefesleriyle bahar rüzgârları bizi bizden alıp götürüyor. Sarıköy’e yaklaşıyoruz. Aman ne kalabalık, ne mahşer bu! Koca vadi, baştan başa insanlarla dolmuş. Otomobiller, arabalar, çadırlar... Cemal bana: ‘Bugün küçük bir dinî merasim yapılacak. İstanbul’dan falan kimse davet edilmedi. Asıl büyük tören çeşmeye su geldiğinde yapılacak!’ demişti.

    Cemal’e, kalabalığı göstererek:

    Bu kıyamet ne? dedim.

    O da şaştı kaldı. Hiç davet edilmeden Anadolu’nun en yoksul, en kısır, nüfus kesafeti en az olan bir yere bu kadar kalabalık toplansın? Bu ne demek? Bu, harikulâde bir şeydi.

    Bu kalabalık, şehirlerin meydanlarına toplanan eli bayraklıların, törenlerin kalabalığı değildi. Bu erenlerin mahşeriydi!

    Yunus’un henüz boş olan mezarının bulunduğu yeşil tepede Ankara’dan gelenler. Yunus Emre Demeği Başkanı H. Baki Kunter ve ailesi, müzeler müdürü, Talim ve Terbiye Reisi, bazı zevat var. Yanlarında Eskişehir Valisi

    Danış Yurdakul olduğu hâlde kalabalığı seyrediyorlar. Üstat H. Baki, bize Yunus’un 29. torunu Sivrihisarlı Mustafa Efendi isminde bir ihtiyarı takdim ediyor.

    Uzunca boylu, tıpkı mezardan çıkan Yunus gibi, yüzünü gün yakmış bir Anadolu Türkü, hayalimdeki Yunus’a çok benziyor. Derhâl eline sarılıp öpüyoruz. O, garip garip etrafını saran insanlara bakıyor. Kalabalık gittikçe Yunus’un eski mezarı ile yeni mezarı arasındaki sahada kesifleşmeye başladı. Biraz sonra, Yunus, eski mezarından kalkacak. Bütün nazarlar mezarda. Her yere onun ululuğu sinmiş. Gönüllerde o var. Nefesleri ağızlarda. Avuçlar göklere açılmış. Bu, öyle bir şey ki yevmi mahşerde sancakı şerifin altına toplanan, Peygamber’den şefaat bekleyen müminlerin hâline benziyor. Ürperiyorum. Vaktiyle Serdengeçti’de çıkan şair bir dostumun Mevlâna türbesinde yazdığı şu mısraları bir dua okur gibi okuyorum:

    ‘Bak içime düştü korku.

    Erenlerde olmaz uyku

    Uyan pirim, uyan gayrı.’

    Yeşil tepedeyim. Ellerim havada. Yunus kendi nefesleriyle uyandırılıyor. Kabir daha evvel açılmış ve garip Yunus, bir eli kalbinde, bir eli başının altında öylece çıkmıştı. Büyük ermişin ölüsü bile manalı. Kalp ve tefekkür... O zaman gazeteler yazmıştı. Sandukaya koymuşlardı. İşte sanduka yeşil örtüsüyle eller üstünde. Binlerce insan ve yüzlerce el 700 yılın ardından, asırlar ve nesiller arkasından ona doğru uzanıyor.

    Sandukayı kimin taşıdığı belli değil. Kalabalık ellerin üzerinde, müminlerin başı üstünde, yeşil bir bayrak gibi dalgalanıyor. Sanki dualarla yürüyor. Herkesin bir derdi var, bir kerecik olsun yeşil örtüye, Yunus’un sandukasına yapışabilmek.

    Anadolu’nun fakir ve yoksul insanları, Yunus’un bağrı taşlı, gözü yaşlı hemşehrileri, onu yeni kabrine koyuyorlar. Ama kan ter içinde... Halk hücum ediyor. Âdeta mezara girmek istiyor. Erkekler, kadınlar, çocuklar ağlaşıyorlar. Eskişehir müftüsü, mezarının başında bir hitabede bulunuyor. Dualar, âminler gökleri ve gönülleri dolduruyor. Eski mezara, türbeye bakıyorum. Bir garip olmuş. İçimden kendi kendime, Yunus’a orası daha çok yakışırdı, diyorum. Bu yapılar, bu soğuk mermer ve betonlar neden? Kadınlar, eski mezarın başında ağlıyorlar. Ve toprağını avuç avuç paylaşıyorlar.

    Şimdi Sarıköy'ün bağlı bulunduğu Mihalıççık kazasının Kaymakamı Ertuğrul, Yunus’un kabri yanındaki çeşmenin mermerleri üzerine çıkarak köylerden, kentlerden ve dört cihetten gelenlere, Mihalıççık ve Sanköy adına ‘Hoş geldiniz!’ diyor. Yunus’un efsanevî varlığını, ululuğunu aşk ile vecd ile dile getiren genç kaymakam, büyük ermişe sesleniyor. Üzerindeki kara topraklan ve beyaz mermerleri işaret ederek, bir Yunus edası ve sadasıyla Yunus’u çağınyor: ‘Bu topraklar, bu mermerler ne söylerler, ne bir haber verirler. ’

    Dağlar, vadiler 700 yılın ardından gelen bu sesi tekrar ediyor.

    ‘Bu topraklar, bu mermerler, ne söylerler, ne bir haber verirler

    Bundan sonra Cemal Oğuz, Yunus için yazdığı şu hitabeyi bizzat kendisi okudu:

    ‘Kâinatın aşk ile nabzı burda atıyor

    Burda sanat dehamız Yunus Emre yatıyor.

    Hem şair, hem feylesof, hem de bir âşıktı o,

    Kararmış gönüllere nur saçan ışıktı o!

    İstiyorsan cennette sen yanma düşmeyi,

    Ey yolcu! Haşre kadar kurutma bu çeşmeyi.

    Bir güneşti battı o, gelmez eşi bir daha,

    Gönder ulu ruhuna, üç ihlâs, üç Fatiha. ’

    Söz bana geldi. Fakat Yunus için ne söyleyebilirim? Ne söylesem az! Büyük pirin mezarını göstererek:

    ‘Uzak uzak yerlerden, dağlardan, tepelerden, denizlerden geliyorum. Sana yakın olmak için Yunus, karanlıklardan geliyorum. Işığında yanmak için Yunus! Sana köylerden, kentlerden, mekteplerden selâm getirdim; yıllardır yollarında bağrı taşlı, gözü yaşlı dolaştım. İşte sana, yana yana ulaştım. Ey ulular ulusu...’

    ‘Yok, yok! Sana ulaşılmaz! Sana ulaşmak için ölüm gibi bir inkılâp lâzım Yunus. Hâlbuki biz âciz hayranların yaşıyoruz. İçmeden sarhoş olmanın, ölmeden evvel ölmenin yollarını göster bize. Sen o kendi varlığını inkâr eden büyük, ölçüsüz tevazuunla:

    ‘Bir garip ölmüş diyeler,

    Üç günden sonra duyalar,

    Soğuk su ile yuyalar,

    Şöyle garip bencileyin.’

    Demiştin. Seni üç gün sonra değil yedi asır sonra dahi duyuyoruz! Ey kırların, bozkırların vefalı, dertli çocuğu! İşte senin o büyük garipliğindir ki garip Anadolu’yu huzurunda el bağlatıyor.’ diyebildim ve şairin ‘Bana seni gerek seni’ şiiri ile ‘Niçin ağlarsın bülbül hey!’ şiirini okudum.

    Benden sonra Sivrihisar ilkokul öğretmenlerinden şair Rıza Ümit, Yunus için yazdığı bir şiirini okudu. Rıza, bu şiiri ‘Ben yazmadım, o yazdı.’ diyordu. Bundan anlıyorduk ki bu genç şair de o yolun yolcularındandı...

    Bir taraftan erkekler, köyün harman yerinde toplanıyor, diğer taraftan kadınlar, Yunus’un kabrini tavaf etmeye geliyorlardı. Harman yerinde mevlitler, İlâhiler okunacak, sonra cuma namazı kılınacaktı. Çok geçmeden hafızlar, cemaatin önünde duran kamyonların üzerine çıktılar. Mevlitler, Yunus’tan İlâhiler okudular. Ömrümde gök kubbenin altında, topraklar üzerinde toplanan bu cemaat kadar manalı bir cemaat görmedim. On bin kişiyi aşan büyük cemaat bu İlâhileri huşu içinde dinliyordu.

    Ey kırların, bozkırların vefalı, dertli çocuğu! İşte senin o büyük garipliğindir ki garip Anadolu’yu huzurunda el bağlatıyor.’ diyebildim ve şairin ‘Bana seni gerek seni’ şiiri ile ‘Niçin ağlarsın bülbül hey!’ şiirini okudum.

    Sonra ezanlar okundu, saflar dizildi. Namaza duruldu. Bu toprağın insanları, Yunus’un hemşehrileri binlerce mümin, topraklara alınlarını koydular. Secdelere vardılar. Din ne büyük bir kuvvet! İslâmiyet ne bütün din. 700 yıl evvel din yolunda yürümüş bir insanın etrafını saran kalabalığa imansızlar bir baksınlar. Millî Mücadele’yi yapan, Anadolu’yu harekete getiren hangi kuvvettir bir anlasınlar.

    Dua, mevlit ve namazlardan sonra, bu civar halkının tabiriyle aşlar döküldü. Tam o gün 157 koyun, bir sığır ve sürü sürü tavuk, horoz kesildi. Mihalıççık kazasının çalışkan Belediye Reisi Mescit Ertürk’e soruyorum: Bu kadar adamı nasıl barındırıp doyuracaksınız?

    Vallahi olup olup gidiyor, herkes rızkıyla geliyor, diyor.

    Bir Anadolu çocuğu olan ve Yunus’u çok seven Mihalıççık Kaymakamı anlatıyor.

    Şu gördüğünüz halkın çoğu, buraya üç gün evvel geldiler. Geceleri ateşler, meş’aleler yakıyoruz. Halk Yu nus'un mezarında bekleşiyor. Hele kadınlar sabahlara kadar tespih çekiyorlar.

    Jandarma komutanı söylüyor:

    Ben saydırdım, namaza duranlar kırk bir saftı ve her safta 250 kişi vardı. Ben böyle kalabalık cemaat görmedim.

    Velhâsıl o gün Sanköy, Türkiye’nin Kâbesi olmuştu. Sarıköy’den ayrılasımız yok. Naçar ayrıldık ve Yunus’u, çok sevdiği Allah’ıyla baş başa, gök kubbenin altında, bozkırların ortasında bıraktık.

    Nur içinde yatsın...