• 306 syf.
    ·8/10
    Yer yer Oğuz Atay’ın kendi el yazısı, yer yer aynı yazının normal hali ile verilmiş. İçerisinde Oğuz Ataya ait fotoğrafların da olduğu bölümler de var.Her resim ve fotoğraf yazarın kaleme aldığı kelimeleri güçlendirip daha da kuvvetlendirmiş.
    Normalde günlük daha gizli ve saklı şeylerin içinde bulunabileceği bir eser gibi görünsede burada buna pek rastlamıyoruz.
    Günlüğe başlarken girişi herkes gibi beni de etkiledi burada:’Canım insanlar sonunda bunu da yaptınız bana, günlük tutmaktan başka bir çare bırakmadınız’ diyor. Bu gerçekten çok acı bir girişti, üstelik Oğuz Atay sonradan yani öldükten sonra ünlü olan bir yazarımız zaten, o sıralar bu cümleyi insanlar okuyacak diye değil, kendi içinden geçercesine yazmış.
    Son olarak eğer Oğuz Atay okuyacaksanız önce Tutunamayanlar eserinden başlamanızı daha sonra bu eseri okumanızı öneriyorum, çünkü aradığınız roman tarzını bulamayabilirsiniz.
    Kitapla kalın.
  • 632 syf.
    Oblomov tipinden hareketle doğan Oblomovluk, Oblomov’un hayatıyla ilgilidir. Romanda da geçen bir şeydir. Oblomovluk Türk Edebiyatı’nda birçok eseri etkiler: Tutunamayanlar, Aylak Adam gibi… Oblomov aslında tutunamayan birisidir.
    Oblomov romanında İlya İlyiç Oblomov’un yaşadığı temel süreç Eski Rusya’nın insanı olması, henüz burjuva sisteminde kalmış olması, Sanayi Devrimi’ni yaşamamış Rusya’nın değerlerine bağlı kalmasıdır.
    Yazarlar çoğu eserlerine kendi hayatlarından da katkılarda bulunur. Gonçarov’un hayatında Oblomov’un hayatıyla kesiştiği bazı noktalar vardır. Özellikle Rusya’daki dönüşümü ya da kendi hayatındaki bir bölümünü iç kapanık geçirmesi gibi durumlar Gonçarov ve Oblomov’un hayatıyla kesişir. Maddi durumları, sosyal statüleri açısından kesişir. Gonçarov romanı bir aylık bir sürede yazdığını ifade eder ve herkes çok şaşırır. Bu kadar güzel, bu kadar hacimli… Çünkü cümlelere bakıldığında düzgün cümlelerdir. Ağır betimlemelerin olduğu, olayların çok olmadığı fakat düşünsel ağırlıklı bir romandır. Düşünsel sürecinin çok daha uzun bir zamanı kapsadığını söyler.
    Oblomov’da temel mekanlar Oblomovka ve Petersburg’tur. Oblomovka, Oblomov ailesinin hüküm sürdüğü yerdir. Birkaç köy kendilerine bağlıdır. Fakat Oblomov üniversitede okumak amacıyla köyden çıkar. Herkesin Sanayi Devrimi ile şehirlere göç ettiği, insanların topraktan koparak şehir hayatına geçiş yaptığı, daha doğrusu Yeni Rusya’nın doğmaya başladığı dönemde Petersburg’a taşınır.
    Oblomovka, Oblomov’un hayat hikayesi (Oblomov’u Oblomov yapan nedenler) anlatılırken görülür. Oblomov, Oblomovka’ya gitme imkanı vardır fakat hiç gitmez. Normal şartlarda Oblomovka’da herkesin kendisine hizmet edeceği bir yerde yaşayabilirken Petersburg’da dar, karanlık, kirli bir evde yaşar. Zahar Trofimiç ile yaşar. Zahar, Oblomov’un kölesidir. Oblomov’un kıyafetlerini, çizmelerini giydirir; saçlarını tarar, yemeğini hazırlar. Evi temizlemekle görevlidir ancak temizlemez.
    Romanda tasvir edilen ev, duvarlarından örümcekler sarkan, yerler kirli, okunmak üzere açılmış bir kitap (uzun bir süre açık kalan yaprakları sararmış), aynaya dokunulduğunda tamamen tozludur. Hatta kanepesine uzanmış Oblomov fark edilmese terk edilmiş bir ev olduğu düşünülebilir. O kadar hayatın olmadığı bir evdir. Terk edilmiş bir ev olduğunu düşünülecek kadar kirli, o kadar cansız, o kadar ölü bir evde yaşar.
    Oblomov’un temel özelliği, roman boyunca görülen hareketsizliğidir. Roman boyunca kanepesine uzanmış, kanepeyle bütünleşmiş, kanepe üzerinde bir nesne haline gelmiş biri olarak çıkar (bir yer hariç: Olga’ya aşık olur ve üzerindeki hırkasını çıkarıp hayata karışır.). Oblomov’un temel nesnesi; üzerinden hiç çıkarmadığı bol bir hırka (hırkanın özelliği bol ve yumuşak olması), terlik (yumuşak ve geniş olması)… Nesnelere bakıldığında Oblomov’un rahatına düşkün olduğu söylenebilir. Evin içinden neredeyse hiç çıkmaz. Bu kadar hareketsiz, bu kadar umursamaz, bu kadar hayattan kopuk bir adam olarak görülmesine rağmen Oblomov’u diğer hareketsizlerden ayıran temel nitelik çok düşünmesidir. Kafasında projeler üretir, insanları gerçekten tanır fakat bir türlü eyleme geçemediği için aldatılır (Zahar tarafından sürekli). Annesini babasını kaybettikten sonra tüm mal varlığı ona kalır. Çok fazla gelire sahip olması gereken, çok zengin olması gereken biriyken mutsuz bir hayat yaşar. Bunun temel kaynağı da etrafındaki kişiler tarafından kandırılmasıdır. Tüm hayatı hareketsizlik ancak bu hareketsizliğin karşısında sürekli düşünmekle ve projeler üretmekle geçer.
    Romanda norm karakterler Ştolts ve Olga’dır. Ştolts Oblomov’un üniversiteden arkadaşıdır. Uzun zamandır görüşmemişlerdir. Oblomov’u çok sever. Ona yardımcı olmak ister ve onu birden harekete geçirmek ister. Yeniden hayata karıştırmak ister. Bunu kendisi başaramayınca Oblomov’u yirmili yaşlarında olan Olga adında bir kızla tanıştırır. Olga, ilk bakışta güzelliği fark edilmeyen bir kızdır. Ondaki güzelliği fark edebilecek olan kişinin elit olması gerekir. Fiziksel olarak çok güzel olmasa da Olga, Yeni Rusya’nın, çalışmanın, ilerlemenin simgesidir. Ştolts’un etkisiyle Oblomov ile bir yakınlık kurar. Daha sonra ona aşık olur. Temel nedeni de onun çok iyi bir insan olmasıdır. Fakat Oblomov Olga’dan önce Olga’nın kendisine değil; zihninde idealize ettiği, ayağa kaldırdığı, harekete geçirdiği Oblomov’a aşık olduğunu fark eder ve Olga’ya bir mektup yazar. Mektupta Olga’nın ona layık olmadığı, zihninde kurguladığı Oblomov’a aşık olduğu ancak bunu başaramayacağı, ayrılmalarının daha uygun olduğu yazılıdır. O aralar Ştolts yurt dışındadır. Geldiğinde Olga ile yakınlığı başlar ve ikisi evlenirler. Oblomov ise çocuklu dul bir kadınla evlenir. Bu kadının özelliği, sürekli ev işleriyle uğraşması, çocuklarına bakmasıdır. Oblomov’un o kadında dikkat çeken organ dirsekleridir. Dirseklere bakarken bu dirseklerin ne çok tembel bir insanı büyütüp beslediğini düşünür. Çünkü o dirsekler sürekli işler; bulaşık, çamaşır yıkar, ev süpürür; sürekli hareket halindedir. O dirseklerin hareketliliği Oblomov’a kendisinin ve kendi gibi olan erkeklerin hareketsizliğini hatırlatır.
    Oblomov’u Oblomov yapan niteliklerden birisi Oblomov’un dış dünyayla iletişim kuramamasıdır. Oblomov kendisine yabancılaşmış birisi değildir. Kendisini çok iyi tanıyan, kendisinin farkında olan birisidir. Hatta Olga’nın kendisine idealize ettiği Oblomov’a aşık olduğunu Olga’nın kendisinden önce fark eder. O topluma yabancıdır. Topluma yabancılaşma iki şekilde gerçekleşir: birincisi bireyin, toplumun davranışlarını gereksiz görmesinden kaynaklanan bir yabancılaşmadır, ikincisi toplumu bireyin yaptıklarını anlamsız bulup dışlamasından kaynaklanır. Oblomov’unki ise bireyin, toplumun tavır ve davranışlarını anlamsız ve saçma bulması dolayısıyladır. Oblomov’un istediği ve yapmaya çalıştığı şey, geleneğe bağlı kalarak bir ilerleme sağlamaktır. Bu, Sanayi Devrimi’nin getirmiş olduğu global Yeni Rusya’nın hareketli hayatın mekanik hayata karşı çıkıyor olmasından kaynaklıdır. İnsanların bir amirin gereksiz emirleri altında ezilmesine karşı çıkar ya da sürekli kağıtlarla ilgilenmeye karşı çıkar. Evrakların arasında boğuşmaya karşı çıkar. Oblomov üniversiteden sonra memuriyetlik de yapar ve sırf memuriyetliğin yitik, silik ve sıkıcı hayatı dolayısıyla memuriyetliği bırakıp evine kapanır. Dış dünyaya açılmaz. Ancak önceden Ştolts ile dünyayı gezmek, yeni yerler keşfetmek, yeni projeleri hayata geçirmek gibi bir hayali vardır. Ancak tümünü bırakıp sokağa bile çıkmayan kişiye dönüşür. Ştolts’un etkisiyle birkaç kez Petersburg’taki bazı davetlere, toplantılara katılır. Ancak orada insanların kıyafetlerinden, yeni aldığı eşyalardan, maddi varlıklardan bahsetmiş olmaları Oblomov’un canını sıkar. Temel olaylardan birisi dedikodudur. Onu topluma yaklaştırmayan, toplumdan uzaklaştıran temel şeylerden birisidir. Oblomov’u rahatsız eden şeylerden birisi, insanların birbirilerinin arkasından çok fazla konuşmuş olması ve konuştukları şeylerin değersiz, maddiyat üzerine kurulmuş olmasıdır. Dolayısıyla toplumla çok fazla iletişim kurmaz. Yanına gelen arkadaşları vardır. Alekseyev, Tarantyev ile iletişim kurar ancak onlar da (özellikle Tarantyev) onun evine gelip yer, içer; sömürürler. Ancak hiçbiri Ştolts kadar Oblomov’u ayağa kaldırmaya yönelik şeylerle bulunmazlar.
    Oblomov romanda tamamen Doğu’yu temsil ederken Ştolts ve Olga Batı’yı temsil eder. Ştolts’un babası Alman, annesi Rus’tur. Dolayısıyla hem Doğu, hem Batı’yı bir arada sentezlemiş kişidir. Türk Edebiyatı’na bakıldığında, Rusya’da yeni bir hayat, yeni bir hareketlilik varken Osmanlı Devleti’nde de benzer hareketlilikler söz konusudur. Bir devirden başka bir devreye geçişin sancıları yaşanır (Tanzimat dönemi düşünüldüğünde.) Ştolts, Felatun Bey ve Rakım Efendi’deki Rakım Efendi ile özdeşleşebilir. Ştolts, kendisini (kendi değerlerini) kaybetmeden Batı’yı onun içerisine sığdırabilen birisidir. Oblomov ise Batı’yı kabul etmeyen ve kendi içerisinde kalan biri olarak bulunur. Doğu’nun tüm değerlerine bağlı, geleneksel, ayakları yere basan içine kapanık bir kimliktir.
    Oblomovka’nın kelime kökeni çemberden gelir. Bu çemberin içerinde yaşayanlar, dışarıdan kimseyi kabul etmez. Köydekiler de o köyün dışına çıkmak için hiçbir çaba harcamazlar. O köyün dışında bir hayatın olduğunun farkında bile değillerdir. Oblomov köyde doğar, köyün sahibinin çocuğudur. Çocukluğundan beri kendisinin bir şeyler yapmasına izin verilmez. Saçlarını bile Zahar tarar. O nedenle Oblomov Zahar’a bağımlı bir kişilik olarak yetişir. Bu da onun hareketliliğini sınırlayan bir duruma yol açar. Dolayısıyla Oblomov’un hayatında efendi-köle diyalektiğini doğurur (Georg Hegel’in efendi-köle diyalektiği). Ancak efendi yaptıklarıyla köleye bağımlı ve kölenin kölesi gibi görünür. Oblomov Zahar’ın fizik gücüne, Zahar Oblomov’un maddi gücüne bağımlıdır. Oblomov’un evinde efendi olarak yaşayan Zahar, Oblomov’dan gelen maddi desteğin çekilmesiyle tamamen gerçek anlamda köleliği yaşamaya başlar.
    Oblomov’da çalışmamak söz konusuyken karşısında olan Ştolts çalışmanın, azmin ve Alman disiplinin etkisiyle yetişir. Hayatın gerçeklerinin farkında, görüşünün farkında olduğu için tüm işleri kendisi yapan birisidir. Ancak bunu yaparken Oblomov’u da ayağa kaldırmaya çalışan bir kişiliktir. Çalışmak onun için en önemli şeylerden birisidir. Sanayiye katkıda bulunmak ve Batı’yı Yeni Rusya’ya getirmek Ştolts’un temel hayalidir. Dikkat edildiğinde Eski ve Yeni Rusya, Oblomov ve Ştolts ile tanımlanabilir. Ştolts’un Oblomov’u ayağa kaldırıp hareketsizliğinden, miskinliğinden kurtarma çabaları bir yerde Yeni Rusya’yı kurmak isteyen kişileri, aynı zamanda Eski Rusya ile iç içe ve iş birliği içerisinde olmasını da savunan düşüncesi bir aradadır. Ştolts’un Oblomov’u ayağa kaldırmaya çalışması aslında Yeni Rusya’nın Eski Rusya’yı ayağa kaldırmasıdır. Eser, maddi ile manevinin sentezlenerek yeni bir insan tipini ortaya çıkarmanın simgesel bir anlatısıdır.
    Oblomov’un sürekli sömürüldüğü görülür. Ondan sürekli faydalanmaya çalışan bir kişi karşıt güçte olan kahya, maddi kazancı Oblomov’a hiçbir zaman göndermeyerek kendi cebine indirir. Köylülere eziyet eder, köylülerden vergi toplar.
    Ölüm, birinci anlamıyla sadece romanın sonunda Oblomov’un ölmesiyle gerçekleşir. Oblomov’un hareketsizliği sonucunda gerçekleşir. Yani Eski Rusya bir yerde hareketsizliğiyle ölmüştür. Oblomov, efendi olarak yaşayacağı evi reddeder, önceki evin nispeten biraz daha büyük olan evde yaşamını sürdürür. Ara ara krizler, felçler geçirir. Krizlerden birisinde de yaşamını yitirir. Fiziksel anlamdaki ölümü budur. Ancak ondan daha önce hiç dışarı çıkmayarak tinsel ölümünü gerçekleştirir. Onun yaşadığının görüldüğü tek yer Olga ile olan aşkıdır. Olga ile de kısa süreli bir aşk yaşarlar. Olga Oblomov’un hayatında bir havai fişek gibidir. Hayatına girer, kısa zaman içerisinde Oblomov’a gerçekten çok iyi bir hayat yaşatır. Oblomov’un Olga’yla olduğu dönemler hırkasını çıkarır, terliklerinden, kanepesinden kurtulur. Kırlara çıkar, yaşamla iç içe olur. Olga ile ilişkisi sürecinde miskinliğinden kurtulduğu bir dönemle karşılaşılır. Ancak Olga’dan ayrıldıktan sonra servetini yer, hırkasını giyer ve kanepeye yapışır. Eski halini ölene kadar devam ettirir. Oblomov’un temel özelliği tutunamamasıdır; hayata, aşka, yeni değerlere…
    Kravat ve gömlek Ştolts ile bağlantı kurulacak kavramlar arasındadır. Çünkü ikisi de Batı’yı ve sanayileşmeyi temsil eder. Daha elit, daha burjuvadan ziyade sanayi alanı, elit alanı temsil eden kavramlardır.
    Örümcek ağı Oblomov’un evinde görülür ve yaşanmamışlığı temsil eder. Örümcekler daha çok kullanılmayan yerde görülür. Ayna önemlidir. Ayna insanın yüzleşme nesnesidir. İnsanın kendisini gördüğü, değerlendirdiği, kendisiyle yüzleştiği bir nesnedir. Ancak romanda ayna kirli ve tozlu bir aynadır. Bu, Oblomov’un kendisiyle tam olarak yüzleşemediğini gösterir. Kendisiyle tam olarak yüzleşemeyen, içindekini dışına yansıtamayan bir nesne olarak çıkar.
    Oblomov’a tembel, işsiz bir adam denilemez. Çünkü işsiz olan birisi kendine iş arar. Oblomov’un öyle bir derdi yoktur. Mevcut bir işi vardır, projeleri vardır fakat hiçbirini gerçekleştirmez. Oblomov hakkında yapılan değerlendirmelerde arasında Oblomov romanının Batılılar tarafından tam olarak anlaşılmaması vardır. Çünkü Oblomov onlara çok ters gelen bir kişiliktir. İşi olduğu halde onu yerine getirmeyen bir insan olması onların zihin yapılarına uymaz. Doğu’da çok iyi anlaşılır. Çünkü Doğu, ‟Çalışma, miskinlik yap!ˮ deseler, onları yapabilecek olan kişiliklere sahiptir.
    Oblomov tipi, Feodal Rusya’yı temsil eder. Çok tembeldir. Kafasında projeler vardır fakat sanki kolunu kaldıracak gücü yoktur. Oblomov’un Ştolts adında bir arkadaşı vardır. Ştolts Alman kökenlidir, romanda çalışkanlığı temsil eder. Feodal Rusya’nın ne kadar tembel olduğu Oblomov üzerinden anlatmaya çalışır. Oblomov, yazarın eleştirmek istediği bir tiptir. Sonuç itibariyle görünür hayatta elde ettiği bir şey yoktur.
  • 479 syf.
    ·1 günde·Beğendi·9/10
    Oğuz Atay okumanın zor ve meşakkatli bir iş oldugunu yeniden anladim.Uzun zaman sonra ,Tutunamayanlar'dan sonra okuduğum ikinci kitabı. Olaylardan kopmamak icin ara vermeden bir haftada okudum.Edebi yönden çok değerli bir kitap.Yazar karakterlerin duygu durumunu öyle güzel yansıtıyor ki..Romanda mutlaka kendinizi buluyorsunuz.Kendiniz için aglarken yer yer de halinize gülüyorsunuz. Dram ve ironi iç içe..
    Öncelikle Tehlikeli Oyunlar'ın adi gibi bir oyundan ibaret olduğunu düşündüm. Kitabi okumaya basladigimda da tiyatro sahnesi okuyacağımı düşündüm. Ilerleyen sayfalarda durum farklilasti.Kitabin baş karakteri Hikmet Benol, dram dolu hayatını oyunlastirarak hayata tutunmaya calisan bir insan..Yasayamamisliklarindan doğan boşluğu oyunla doldurmaya çalışıyor. Girdiği çıkmazlardan kurtulmaya çalışma çabalarını anlatıyor yazarimiz.Sevgi ile yaptığı sonu hüsranla biten evliligi,Bilge'ye olan askinı ve Bilge'den ayrılışıni , Albay Hüsameddin Bey ile arkadaşlığını,mahallesindeki insanlarla iliskisini anlatırken pek çok farkli kisiliklere bölünüyor yazarimiz.Hatta ben romanin ilerleyen sayfalarında Hikmet'in şizofren olduğunu ve Albay Hüsameddin Bey ,Sevgi ve Bilge adinda insanlarin kafasinda kurdugu karakterler oldugunu düşünmüştüm .Okurken bu durum bana daha cok heyecan vermisti.Kitabin sonlarina geldiğimde tabi oyle olmadığını fakat durumun yine de benzer olduğunu fark ettim.Hikmet Benol Şizofren olmasa da ruhu parçalara ayrilmisti ve benligini arayan bir insandi.Kim oldugunu bulmaya çalışıyor fakat her adiminda daha cok kayboluyordu.
    Yazarin hayatina biraz göz gezdirdigimde ve buradaki arkadaşların yorumlarına baktığımda yazarimiz Hikmet karakteriyle kendisini anlatmis aslinda.Hikmet'in hayatini oyunlastirmasi gibi Oguz Atay da yazilariyla sesini duyurmaya çalışıyor. Duygularını okuyucularina hissettirerek anlaşılmak istiyor.Kitap da Hikmet de anlaşılmak istiyordu..Onu Sevgi anlayamıyor,ailesi anlayamıyor,arkadaslari anlayamıyor. Hep bir anlasilma çabası icin de ve bunu yer yer sitemkar bir sekilde dile getiriyor..
    Yazarımız romanlarini yazdığı dönemde anlasilmasa da su an eminim ki amacına fazlasiyla ulasmistir..Ben okurken evet ,cok zorlandim ama boyle bir roman yazmak gercekten üstün bir edebî basari ister.Bu romani okuyup ,feyz aldigim icin kendimi sansli hissediyorum...
  • 302 syf.
    ·3 günde·6/10
    Aslında Tanpınar’ın bütün eserlerini alırken amacım bir çalışma yapmaktı. Bu kitabın yarım kaldığından ise sonradan haberim oldu. Okuyacağım ilk yarım kalmış kitap olduğu için açıkçası biraz gerildim ve korktum. Pek de olumlu bir beklentim olmadan başladım kitaba.
    Daha sunuş kısmında Selim ile Tanpınar arasındaki benzerliğe dair yapılan yorum kitaba daha çok ilgi duymama neden oldu.
    Her kitap gibi ilk sayfalarda karakterleri tanımaya, olayı anlamaya çalıştım. Selim, Nevzat, Süleyman, Marie, Leyla, Zümrüt Hanım derken sayfalar ilerledikçe karakter isimleri de arttı. Nuri, Asım, Ziya, Faik, Refik, Atıf Bey, Sabiha, Sabahat, Nail, Hayri Dura, Adrienne, Ayşe... Ve bence kitabın ismiyle özel bağlantısı olma ihtimali olan Fatma. Bunca kişi arasındaki bağlantıyı tam olarak anlamak için kitabın tamamlanmış olması gerekti ve sanırım yazar bir o kadar daha (ortalama üç yüz sayfa) yazsa tam olurdu. Tamamlanmış halini okumayı isterdim çünkü bana göre güzel bir kitaptı. Güzeldi çünkü yarım kalmış bir kitap olduğunu biliyordum, olay değil edebiyat okudum orada. Çoğu cümlenin altını çizdim, cümleler öyle güzeldi ki. Sırf o cümleleri okumak için bile okunur bu kitap.
    Bir son var, olay var diye düşünerek değil çok emek harcayarak bir araya getirilmiş müsveddelerden oluşturulmuş bir eser, yarım kalmış bir roman olarak okudum. Okurken anlamaya çalışmak yoruyor bir araya getirirken ne kadar zorlanılmıştır diye düşündüm ve başta yazar olmak üzere emeği geçen herkese saygı duyarak okudum. Hayatta yarım kalan ne çok şey var bir de yarım kalmış bir kitap okuyayım diye okudum. Şiir okumadaki amaç güzel cümleleri okumak, edebiyatı hissetmek benim için, bu kitabı da öyle varsaydım.
    Beklentim çok olmadığı için beğendim kitabı belki de. Hele iç konuşmalar... Çok hoşuma gitti. Hatta bir ara Tutunamayanlar geldi aklıma. Tabi ki kıyaslamıyorum iki kitabı ama iç konuşmaların yoğunluğunu hissetmek ister istemez bu kült kitabı getiriyor akla. Nasıl ifade edilir bilmiyorum, kısaca: karışık ama okunabilen bir kitap diyebilirim.
    (Eksik olan yerleri olduğu için tabi ki karışık bir kitaptı.)
    Kitapta değişik bir büyü var, akıcı diyemem ama elime aldığımda bırakamadım, sayfalar akıp gitti. İlginç bir kitap velhasıl. Sanat da var politika da...
    Okumak isterseniz bunun yarım kalmış bir kitap olduğunu unutmayın ve karışık, zor anlaşılır olmasını göze alın. Yoksa yaklaşmayın. Ama edebi bir keyif yaşamak isterseniz kitaba şans verin ve şiirlerin de sonunun olmadığını düşünerek bu romanı da öyle farz edip okuyun. Tabi eğer okurken kitabın arkasına kısa notlar, sayfa numaraları not alanlardan değilseniz kitap biter, zihninizdeki çoğu şey uçar gider unutmayın. Eğer tercih ettiyseniz emeğe saygı duyarak keyifle okumanızı dilerim.
  • 724 syf.
    ·15 günde·Beğendi·10/10
    2011 yılının yine böyle soğuk bir kış günüydü. Dolaşırken D&R mağazasına girmiştim öylesine ve Tutunamayanlar romanı gözüme ilişti. Okumak daha öncesinden de hep aklımdaydı. Hazır karşıma da çıkıvermişken satın aldım. Büyük bir hevesle başlamama rağmen şarkılar kısmına gelince, göz korkum büyüdü ve kolay kolay yapmadığım bir şeyi yaptım ve eseri yarım bıraktım. Üstünden 9 sene ve bir sürü kitap geçti bitirmek şimdiye kısmet oldu.

    Bu kitapla ilgili bir sürü inceleme yazısı var. Söylenebilecek hemen her şey yazılmış. Yazımında üstkurmaca, bilinç akışı gibi birçok tekniğin kullanıldığı vs. gibi konulara da girmeden sadece bende bıraktığı duygu ve izlenimleri paylaşmak istiyorum. Çünkü bu romanı okurken gündüzleri hep, akşam olsa da eve gidip okusam diye hayal kurdum. Çok fazlaca içselleştirdim ve zihnime kazıdım Tutunamayanları.

    Her şeyden önce bolca mizah var Tutunamayanlarda. Birçok yerinde gülmekten kendinizi alamıyorsunuz. Ama bu sarkastik doku sayfalar boyu işlenmiş olan hüzünlü varoluş sorgulaması ve sosyolojik eleştiriler ile öyle güzel yoğrulmuş ki ortaya özgün, bambaşka daha önce tatmadığım bir lezzet bırakmış. Yani gülerken ağlatıyor; ağlatırken güldürüyor.

    Dil bazı bölümlerde oldukça ağdalı ve eski bir yapıya bürünüyor bazı bölümlerde ise Öztürkçe oluveriyor. Afallasanız da romanın yapısı gereği bu dil yapısı hiç sırıtmıyor. Sağ olsun akıllı telefonlar böyle zamanlarda çok işe yarıyor. Bu sayede birçok bilmediğim kelimeyi kolayca internetten bakarak öğrendim. Zaten zorlayıcı olan bu eserde bir de sözlük karıştırarak zaman yitirmedim.

    Okurken Oğuz Atay’a hayran kaldım. Bu nasıl bir kültürdür insan küçük dilini yutuyor. Böyle bir zihnin bu kadar erkenden aramızdan ayrılması çok üzücü. Aynı zamanda, ülkemizden böyle bir yazar yetiştiği için çok gurur duydum. Bence Oğuz Atay yarım bırakılmayı değil, mutlak surette detaylıca okunmayı hak ediyor.

    Yarım bırakmaların en büyük sebebinin klasik roman beklentisiyle Tutunamayanlar’a başlamak olduğunu düşünüyorum. En güzeli tamamen özgün bir sanat eseri olduğunu kabul ederek ön yargısız başlamak. Şarkılar bölümüne gelince bir parça zorlanabilirsiniz ve bu bölümün sonlarında oldukça dili ağdalı bir kısım var. Oraları yavaşça sözlükle okuyunuz ve sakın bırakmayınız. Çünkü ardından kitap akıp gidiyor. Bir de tabii noktalamasız, bilinç akış tekniğinin zirve yaptığı bir bölüm de var ilerilerde ama o noktaya geldiğinize göre bırakmazsınız diye tahmin ediyorum.

    Siz, siz olun da tutunamayanlaratutunamayangillerden olmayın! İyi okumalar.
  • Okuduğumuz kitaplar bizi yansıtır mı? Bence asıl okumadıklarımız bizi yansıtır. Ya da izlemediğimiz filmler ya da tutmadığımız partiler. Biz ne olduğumuzu tam olarak bilemeyiz belki ama ne olmadığımızı net olarak gösteririz. Şiir biraz da olsa olmak istediğimiz yerdir aslında. Şairlerse birer köprüden başka bir şey değil aslında ya da roman. Tutunamayanlar değil tutamak bulamayanlarız belki de.

    “Çocuksun sen sesinin çağlayanına düştüm
    Bir çiçeğe tutundum düşerken, ordayım hâlâ”
  • 1 Fareler ve insanlar / John Steinbeck
    2 Bin dokuz yüz seksen dört George Orwell
    3 Hayvan çiftliği / George Orwell
    4 Kürk mantolu Madonna / Sabahattin Ali
    5 Kuyucaklı Yusuf / Sabahattin Ali
    6 Suç ve ceza / Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky
    7 İnce Memed / Kemal Yaşar
    8 Şeker portakalı / José Mauro de Vasconcelos
    9 Saatleri Ayarlama Enstitüsü / Ahmet Hamdi Tanpınar
    10 Huzursuzluk / Ömer Zülfü Livaneli
    11 Dönüşüm / Franz Kafka
    12 Sefiller / Victor Hugo
    13 Çalıkuşu / Reşat Nuri Güntekin
    14 Yalnızız / Peyami Safa
    15 Olasılıksız / Adam Fawer , Adam Fawer
    16 Fesleğen / Hikmet Anıl Öztekin
    17 Yeraltından notlar / Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky
    18 Eyvallah / Hikmet Anıl Öztekin
    19 Huzur / Ahmet Hamdi Tanpınar
    20 Uçurtma avcısı / Khaled Hosseini
    21 Gün olur asra bedel / Cengiz Aytmatov
    22 Acımak / Reşat Nuri Güntekin
    23 Bilinmeyen bir kadının mektubu / Stefan Zweig
    24 Aşk-ı Memnu / Halid Ziya Uşaklıgil
    25 Bin muhteşem güneş / Khaled Hosseini ;
    26 Genç Werther'in acıları Goethe , J .
    27 Hasret / Canan Tan
    28 İnsan ne ile yaşar / Lev Nikolayeviç Tolstoy
    29 Kötü çocuk / Büşra Küçük
    30 Olağanüstü bir gece / Stefan Zweig
    31 Yüzyıllık yalnızlık / Garcia Marquez
    32 Karamazov kardeşler / Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky
    33 Küçük Prens / Antoine Saint-Exupéry ,de
    34 Bir bilim adamının romanı / Oğuz Atay
    35 Yaban / Yakup Kadri Karaosmanoğlu
    36 Dava / Franz Kafka
    37 Beyaz geceler / Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky
    38 Sol ayağım / Christy Brown
    39 Tutunamayanlar / Oğuz Atay
    40 Bülbülü öldürmek / Harper Lee
    41 Dokuzuncu hariciye koğuşu / Peyami Safa
    42 Aşk ve gurur / Jane Austen
    43 Mutluluk / Ömer Zülfü Livaneli
    44 Fatih - Harbiye / Peyami Safa
    45 İçimizdeki şeytan / Sabahattin Ali
    46 Yaprak dökümü / Reşat Nuri Güntekin
    47 Kumarbaz / Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky
    48 Budala / Fyodor Mikhailovich Dostoyevsky
    49 Mor salkımlı ev : anı / Halide Edib Adıvar
    50 Şizofren / John Katzenbach
    51 Bir kedi, bir adam, bir ölüm / Ömer Zülfü Livaneli
    52 Kırlangıç çığlığı / Ahmet Ümit
    53 Sözde kızlar / Peyami Safa
    54 Fahrenheit 451 / Ray Bradbury
    55 Körlük : roman / Josê Saramago
    56 OZ / Adam Fawer
    57 Ruh adam / Hüseyin Nihal Atsız
    58 Yaralı / Kahraman Tazeoğlu
    59 Beyoğlu’nun en güzel abisi / Ahmet Ümit
    60 Bir tereddüdün romanı / Peyami Safa
    61 Devlet / M.Ö. 428-347. Platon
    62 Milena'ya mektuplar / Franz Kafka
    63 Bukre : bazı aşklar aşka ihanettir / Kahraman Tazeoğlu
    64 Cesur yeni dünya / Aldous Huxley
    65 Kırmızı saçlı kadın : roman / Orhan Pamuk
    66 Da Vinci şifresi / Dan Brown
    67 Dorian Gray'in portresi / Oscar Wilde
    68 Gazap üzümleri / John Steinbeck
    69 Matmazel Noraliya'nın koltuğu / Peyami Safa
    70 Notre-Dame'ın kamburu / Victor Hugo
    71 Amok koşucusu / Stefan Zweig
    72 Başlangıç / Dan Brown
    73 Fi / Akilah Azra Kohen
    74 Toprak ana / Cengiz Aytmatov
    75 Anayurt oteli / Yusuf Atılgan
    76 Anna Karenina / Tolstoy
    77 Babalar ve oğullar / İvan Sergeyeviç Turgenyev
    78 Beyaz diş / Jack London
    79 Bozkurtlar / Hüseyin Nihal Atsız
    80 Böğürtlen kışı / Sarah Jio
    81 Güneşi uyandıralım : roman / José Mauro de Vasconcelos
    82 Ölüm hükmü / Elçin İlyasoğlu Efendiyev
    83 Sineklerin tanrısı / William Golding
    84 Türk milli kültürü. / İbrahim Kafesoğlu
    85 Yabancı : roman / Albert Camus
    86 Psikopat / Mihri Mavi
    87 Yeniden insan insana / Doğan Cüceloğlu
    88 Aeden / Akilah Azra Kohen
    89 Aşk / Elif Şafak
    90 Ateşten gömlek / Halide Edib Adıvar
    91 İnsancıklar / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski
    92 Mai ve Siyah / Halid Ziya Uşaklıgil
    93 Nar ağacı / Nazan Bekiroğlu
    94 Yedi güzel adam / Cahit Zarifoğlu
    95 Börü : yeniden dirilişin ve intikamın kitabı / Çağlayan Yılmaz
    96 Bu ülke / Cemil Meriç
    97 Bulantı / Jean-Paul Sartre
    98 Korku / Stefan Zweig
    99 Son ada / Ömer Zülfü Livaneli
    100 Veba : roman / Albert Camus