• Livaneli’nin diğer kitaplarına göre farklı bir tarzının olduğu bir roman. Başlarda gerçekten çok sıkıcı geliyor, hatta bu nasıl Livaneli kitabı diyip yazarı tekrar kontrol bile edebilirsiniz. Fakat sonrasında... Kitabın sonuna yaklaştığınızda Leyla’nın Evi sizin eviniz, Leyla’nın derdi sizin derdiniz olacaktır, eminim
  • Nazım Hikmet'e daha 16 yaşındayken "Başını eğemedim, gölgesini çiğnedim", "Bence sende herkes gibisin" şiirlerini yazdıran kadın.
    Saraylı Perensaz hanım ile Derviş Paşanın torunu, saraylı Hesna hanım ile doktor İsmail Bey'in erkek olsun diye bekledikleri adını mutluluk anlamına gelen Suat koyacakları kız doğunca Hatice Saadet adını verdikleri(ancak bu adı kimlikte bırakıp inatla Suat Derviş adını kullanmıştır.)ağzında altın kaşıkla doğan kızları,Babıalinin prensesi olarak adlandırılan ancak son nefesini yoksulluk içinde veren Türkiyenin Suat Dervişi.
    Küçücük yaşında üç evlilik yapan, aşkı, sevgiyi Atatürkün teyzesinin oğlu Reşat Fuat Baraner'de bulan, aşkı uğruna bütün zorluklara göğüs geren, aşkını aynı zamanda bir dava yoldaşı bilen kadın.
    Hayatının her döneminde okuyan, yazan, araştıran; döneminin kuşkusuz en başarılı gazatecisi, en çok okunan roman yazarı ama aynı zamanda fikirlerinin çilesini sonuna kadar çekmiş, bu uğurda doğurmak üzere olduğu oğlunu kaybetmiş ama asla yılmamış, haklılık davasından vazgeçmemiş,her zaman kendini olayların içinde bulmuş bir kadın.
    Ve hepimizin bildiği defalarca sahnelenmiş, sinemaya uyarlanmış, bir çok dilde basılmış Fosforlu Cevriye'nin de yazarı.
    İpek Sabahlık da sadece Suat Dervişin hayatına tanıklık etmiyoruz, Milli Mücadeleden 1970 li yıllara uzana Türkiyenin siyasi, ekonomik, sosyal hayatına tanık oluyoruz, edebiyat, sanat, siyaset dünyasından bir çok isimle tanışıyoruz. Ki Suat Derviş Türk siyasetinden,edebiyatından bağımsız düşünülemez.
    İlk defa 20 li yaşlarında Berline giderken annesi tarafından hediye edilmiş valizinin en üst kısmına koyduğu ipek sabahlığı, hayatı boyunca gittiği her yere özenle taşımış Suat çünkü onu ailesinden, geçmişinden bir hatıra saymış.
    Son nefesini de yoksulluk içinde, kimsesiz bir hastane odasında kendisiyle ilgilenen hemşireden üstündeki çarşafı alıp ipek sabahlığını örtmesini istedikten hemen sonra 69 yaşında veriyor.
    Adını duymuştum ama Suat Dervişi bu kitapla yazarın da belirttiği gibi, bazen onun gibi sevinerek, bazen başarılarına imrenerek,bazen de onun gibi acı çekerek daha çok tanıdım.
    İyi ki tanımışım...İyi ki bu dünyadan bir Suat Derviş geçmiş.
  • “Olaylar ister birinci tekil şahısla, ister üçüncü tekil şahısla anlatılsın, roman yazarı ya da anlatıcı ses, bu ilişkinin farkında ister olsun ister olmasın, okur genel manzaradaki her ayrıntıyı olup bitenlere yakın bir kahramanın duygularıyla, ruh haliyle ilişkilendirerek okur.”
  • Tarihi kurgu romanlarında istenen/beklenen o zamanın kişileri, çevresi, kültürü, yaşayışı, inancının iyi bir şekilde yansıtılabilmesi. Özgün adı Mila 18 olan Türkçeye Mila 18 ve 'Istırap Sokağı' adıyla çevrilen kitap, Polonya'da Varşova'ya bağlı bir kasabada savaşa doğru sürüklenen dünyada hem devlet içinde hem de kendi içlerinde var olma mücadelesi veren 'Yahudi toplumun' mücadelesini anlatıyor.

    Savaş zamanı en yakın kişilerin ya da halkların birbirine nasıl da ters düştüklerini de görüyoruz. Bir mahalle de veya bir toplumda beraber yaşayan insanların ufak bir kıvılcımla nasıl da birbirlerine düşman edilebileceğini de gösteriyor. İnsanların kafalarının içinde bulunan 'düşman', 'bizden değil', 'yok edilmeli' gibi kavramların nasıl da bir anda ön plana çekildiğini de görürüz.

    Polonya Varşova'da yüzlerce yıl beraber yaşayan farklı dine mensup insanların nasıl bir an da değişebileceğini göstermesi anlamında da önemli. Savaş öncesi ile savaş zamanı yaşanan
    aşk ve hüzne de tanıklık ediyoruz.

    Polonya ordusunda 'Yahudi' bir subayla, Katolik bir kadının savaşa doğru sürüklenen coğrafyada hem kendilerini hem de ülkelerini düşünmeleri içinde yaşanan çalkantı ve inançlarının çatışmasını da görüyoruz. "Öz vatanımıza dönmek için ne yapabiliriz?" diyen Yahudilerin ve bunun tartışıldığı ama kapana kısılmış bir vaziyette çıkış yollarının bile olmadığı bir ortamda sadece umuda özlemi okuyoruz.

    Polonya'da bulunan Yahudilerin 2.Dünya Savaşı öncesi ve savaş zamanı yaşadıkları zorluk da anlatılıyor. Almanya ile Rusya arasında kalan ve iki devletin arasında gizlice paylaştığı, savaşın acısı ve bölünen hayatların hikayesi de kitabın içinde yer alıyor.

    1961 yılımda yayımlandıktan kısa bir süre sonra 1963 yılında Türkçeye çevrilerek yayımlanmış. TArihi kurgu roman yazarı Leon Uris'in yine tarih ve kurguyu paralel işlediği, ikinci Dünya savaşı sırasında Polonya'da geçen hüzünlü bir hikayeyi okuyoruz.

    Kitap savaş öncesi durumdan haberler vererek konuya giriyor. Almanların kendilerinden kopartılan Polonya'yı ve diğer devletler içinde kalan Almanları özgürleştirmek istemesi; Hitler'in insanları hipnotize eden konuşmaları sonrası savaşa doğru ilerleyen kıta Avrupa'sının bir görüntüsü çiziliyor.

    Polonya'da yaşamın içinden kareler göstererek, savaş öncesi toplum durumu da anlatılıyor. Polonya'da bir mahalle (bölgede) beraber yaşayan Almanlar ile Yahudilerin savaş çığırtkanlığı başladığı andan itibaren yaşadıkları korku, gelecek kaygısı ve rahat hareket edememe ile karşı karşıya kalınıp,
    kıstırılmış bir şekilde hayatı yaşaması. Yavaş yavaş savaşın seslerinin yanı başlarına kadar gelmişken artık konuşmaların 'yarın ne olacak' tarzına dönüp, bugünü bırakıp yarına bakmanın telaşı içinde olan insanların içsel yolculuğuna tanıklık edeceğiz.

    Yahudi genç bir subay ile Katolik bir kadının aşkı konu içine dahil edilerek, hikaye genişletilip, biraz da duygusallık katılmış. Aşk herşeyi çözecek mi? Aşkın karşısında kim durabilir?

    Yahudinin Yahudiyle, Hıristiyanın Hıristiyanla evlenmesi gerektiğine dair saklı inanış burada da kendini gösterir. Karışıklık olmasın diye herkesin kendi sınırları içinde kalması gerektiğinie inanlan dini/kültürel inanışın bu iki kişinin de karşısına çıktığını görürüz.

    Kendilerine ait bir toprak parçası olmadığı için sürekli oradan oraya sürgün edilen Yahudilerin, Polonya gibi Katolik Hıristiyanlığın yaygın olduğu bir yerde yaşaması, çalışması ve hayatta kalması hele bir de savaş içinde çok zor bir durumu oluşturur. Bunu iliklerine kadar yaşayıp, sürekli aşağılanan, hor görülen bir toplumun bireyi olmak hiç de kolay bir durum da değil.

    Polonya'da Yahudi yerleşimi ve sebepleri üzerine biraz konuşuluyor. Niçin Yahudilerin burada olduğundan ve neden şimdi gitmeleri gerekir üzerine tarihin içinden okuyucuya aydınlatıcı bilgiler de veriliyor. Yani bir çeşit sebep-sonuç ilşkisi kuruluyor.

    Polonya içindeki Yahudilerin, Ukrayna'dan gelen Kazaklar tarafından katledilmeleri, kendilerini dış dünyaya kapatmaları ve belli bölgelerde yaşamaya zorlanmaları ve bu yüzden iyice dine sarılıp, kendi içlerinde mezhepler ve mistik tarikatların kurulmasına giden yolun da sebebi anlatılmaya çalışılıyor.

    Sadece belli bir aşk ya da Yahudilerin katliama maruz bırakılması anlatılmıyor. Konunun bütünlüğü için de arka plan olarak Yahudi tarihi, dili, kültürü hakkında bilgiler de veriliyor.

    Polonya'nın Rusya ve Almanya arasında paylaşılması ve yaşanan sıkıntılar; Nazilerin Polonya'yı işgal etmesiyle işbaşına getirilen yeni yönetimin, kapanan yaraları kaşıması da anlatılıyor.

    Yahudi toplumu içinde yapılan toplantılar, kıstırılmış ve hapsedilmiş küçük bir toplumun kendi içinde var olma mücadelesi, umudun, umutsuzlukla çatışması; yani bu kara günlerden çıkışın umudunu yaşayanlarla yaşamayanların bir arada yaptıkları toplantılar, Nazilerden kurtulma yöntemleri üzerine yapılan çalışmalar; bu arada kendi içlerinde yaşanan
    görüş ayrılıklarıyla ilgili derin tartışmaların da su yüzüne çıktığı görülür.

    Farklı açılardan anlatılır olaylar. Tek kişinin anlatması yerine farklı kişilerin anlatımıyla ilerler. Yahudiler vardır ama bunun yanında gazeteci de var; ayrıca konuya dahil edilen partizan veya iyiler de mevcut.

    Polonya'da Alman zulmü altında yaşayan Yahudilerin bir odaya hapsedilmiş gibi yerlerinden yurtlarından atılması, mal varlıklarına el konulması, başka yerlere gitmelerine izin verilmemesi kısaca bir halkın kıstırılmışlığının hüzünlü, acı hikayesi.

    İşbirliği. Her taraf arasında. Yahudilerle Naziler içinde; Nazilerin Nazilerle, Polonyalıların Nazilerle, işbirliği içinde çıkar çatışmaların da üst seviyede olduğu bir durumun da görüntülendiği bir yapı.

    Mila 18, Varşova gettosunda var olma mücadelesi veren bir avuç insanın hikayesini anlatır. Kapana kısılmış halden özgürlüğe gidecek yolu açmak için yerin altında ve üstünden işbirlikçi yapıyla ve Nazi askerleriyle yaptıkları mücadele anlatılır. Çok zor koşullar altında yaşam savaşı veren halkın, bir avuç kalacak kadar yok edilmelerine tanıklık edilirken, direniş ve mücadeleyi bir an olsun bırakmamayı da görürüz.


    Kitap bazen yavaşlasa da akıcı bir üslupla yazıldığı için yaşanan olay, anılar, duygu ve düşünceler iyi yansıtılmış. Zulüm, işkence ya da kısaca insanlık dışı muamele ile karşı karşıya kalan bir avuç Yahudi'nin ölüme gidişlerinin hikayesini okuduk. Gerçek olayların çoğu gerçek kişilerden oluşan yapısıyla örülü bir kitabı okuduk. Çoğu yer insanın içi sızlatır. Bu zulme karşı koyamayan ya da göz yumanlara kızdık. Savaşın yüzünü kanalizasyon içinde gördük. İnsanlığı aradığımızda onu orada gördük. Azınlığın topyekun imha dilmesini gördük. Kısaca savaşın iğrenç yüzünü 'Istırap Sokağı' içinde gördük.

    Ezcümle: Tavsiye edilir.

    Notlar:

    + Kitap 1963 tarihli, Nihal Yeğinobalı çevirisi, Altın Kitaplar baskına sahip. Ancak sahaflarda bulabilirsiniz.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 1/9/2018 tarihleri arası okuyup, notlar alıp, düzenlemesi ve siteye eklenmesi ise 13/11/2018 tarihinde yapılmıştır.
    + Mila 18, gettoda yaşayan Yahudilerin merkez sığınakları için verdikleri isim.
  • Roman sanatının kuvvetli özelliği, yazarı en çok unuttuğumuz anlarda onun metinde en çok var olmasıdır. Çünkü yazarı unuttuğumuz zamanlarda, yazarın dünyasını doğal, hakiki dünya, yazarın (eski tarz bir benzetme kullanmak istedim burada) “aynasını” mükemmel ve doğal ayna sanırız. Tabii mükemmel bir ayna yoktur. Yalnızca, beklentilerimize mükemmel bir karşılık veren aynalar vardır. Roman okuma ihtiyacı duyan her okur, zevkine göre bir ayna seçer.
  • “Roman yazarı sorun çözen insan değildir. Sorunu ortaya atan insandır”
  • http://kitablogum.com/...kunlar-kitap-yorumu/
    Suskunlar, “Nobel yerine on kilo badem ezmesi hediye edilmesini tercih ederim.” diyen bir yazara, İhsan Oktay Anar‘a ait bir roman.

    Yayımlandığı yıl olan 2007‘de Oğuz Atay Roman Ödülü alan Suskunlar’ın yazarı İhsan Oktay Anar, protest bir kişiliğe sahip. Bilmiyorum siz nasıl değerlendirirsiniz ama yakınlarının tanıklık ettiğine göre, kaldırıma park eden araçların üzerinden yürüyecek kadar da ilginç yöntemleri olan bir protest.

    Kendisi her ne kadar böyle olmak için bilinçli bir çaba göstermediğini söylemiş olsa da bazılarına göre postmodern bir yazar.

    Suskunlar ise bir yönüyle postmodern, bir yönüyle fantastik ve hakikat arayışını çağrıştıran yönüyle de felsefi niteliklere sahip bir roman ancak ne tam anlamıyla postmodern ne fantastik ve ne de tam anlamıyla felsefi, o kendine has özellikleriyle dikkatleri çeken sıra dışı bir roman.