@Pesa, bir alıntı ekledi.
4 saat önce

Hiçbir romancı, bu sefaletten bu kadar acı güzellikleri bir arada bulup çıkaramaz.

Çöplük, Carolina Maria de Jesus (Sayfa 10)Çöplük, Carolina Maria de Jesus (Sayfa 10)

Orhan Pamuk'un Beyaz Kalesi üzerine eleştiri:
Orhan Pamuk, Beyaz Kale Romanı ve Kurmacalar Üzerinden Tarihimiz

Bir kaç hafta önce Orhan Pamuk’un 1986 basımlı post – modern etkiler de taşıyan romanı Beyaz Kale’yi okudum. Kitap, tarihi bir roman olma özelliği de taşıyor. Fakat, kitap ben de biraz hayal kırıklığı oluşturdu. Dünya edebiyatında, benzer temalı romanlarda neredeyse hiç karşılaşmayacağımız biçimde, yazar, Beyaz Kale’nin konusunun geçtiği toplumun sosyal hayatını gerçekte olmadığı şekilde sunmakta, bana göre bunu da gerçeğe dayanmayan kurmacalar üzerinden yapmış görünmeketdir.

Roman’da Orhan Pamuk, 4. Mehmet (Avcı Mehmet) dönemi Osmanlı toplumunu ve İstanbul’u tasvir eder. Türk Gemiciler tarafından esir düşen bir Venedikli romanın baş kahramanıdır. Bu esir diğerlerinden farklı olarak mühendislik, edebiyat ve anatomi alanında eğitim görmüştür. Venedikli, zindanda özellikle doktorluk bilgisi ile dikkat çekmeyi başarır ve “Paşa” (Osmanlı idaresinde güçlü) tarafından makamında kabul edilir. Burada kendisine çok benzeyen bir şahsiyet olan “Hoca” ile tanışır. Daha sonra Paşa tarafından zindan alınıp bu Hoca’nın yanına yerleştirilen Venedikli, Hoca ile Paşa için görkemli bir havai fişek gösterisi yapar, sonrasında da Padişah’ın dikkatini çeker. Venedikli, görevlendirildiği önemli icat ve incelemeleri Paşa ile birlikte yaparlarken, aynı zamanda birlikte bir çok yazı yazmaya da başlarlar. Bu yazma sürecinde “Venedikli” ile “Hoca” karakterlerinin farklılıkları okurun zihninde daha belirgin hale gelir. Roman boyunca Venedikli, Hoca kadar hatta bazen ondan daha kabiliyetli bir şahsiyet halinde tasvir edilir.

Venedikli’nin Hoca’dan daha bilgili, daya yetenekli olması, Hoca’nın bir çok konuda Venedikli ile çatışmalarına neden olur. Çatışmalarda Hoca Venedikli’ye gör hep haksız, hep kötü duygulu, kötü niyetli olarak görünür; Batı iyi, Doğu kötü…..

Romanın sonunda post modern eserlerin genel özelliği olan okuyucuyu yanıltma hali karşımıza çıkar; Hoca Venedikli’nin yerini alarak İtalya’ya gider. Venedikli esir de Hocanın yerini alır gibi görünürken aslında bu esirin Hoca’nın bir hayali kurmacası olduğunun anlaşılması ile roman da biter.

Orhan Pamuk tasarladığı bu iki karakterin sırtına Doğu ve Batı’nın değerlerini yüklemiş, bu iki zıt kavramı bireyler üzerinden anlatarak okuyucuya sunmuştur.

Orhan Pamuk’un bu tarihi romanı, içerdiği tasvirlerle, sunuları ve anlatısı ile aklımızda bir çok soru işareti oluşmasına neden oluyıor. Öncelikle, yazarın her ne kadar kurguda özgür olması gerekse de bir tarihi roman, tarihi bu denli yaşanmamış kurmalarla okuyucuya nasıl sunabilir ? Bu, o topluma, o sosyal yapıya bir haksızlık olamz mı ? Haksızlık olursa etik sorunlar taşıamz mı ? “Roman’da “kasıt yapılmış”  yorumlarına neden olamz mı ? Ayrıca, Roman boyu Orhan Pamuk, bazı tarihi olayları olduğu gibi almış, bazılarını ise kurmaca olarak işlemiştir. Eğer Orhan Pamuk Beyaz Kale’yi gerçek bir kurmaca amacı ile tasarlamış ise ve o dönemi kendince yorumlamayı amaçlıyor ise o zaman işlenen dönemdeki bazı tarihi gerçeklikleri olduğu gibi alıp bazılarını neden göz ardı etmeyi ve kendince değiştirmeyi tercih etmiştir ? Dahası, neden kurmaca yolunu tercih ettiği olaylar ve tiplemeler Osmanlı tarihinin en hassas en belirleyici noktaları olurken, gerçekte olduğu gibi aldığı kısımlar ya genel bilinen isimler, olaylar ya da dönemde yaşanan idari zayıflıklar olmuştur ?

Romanın genelinde okur yükselen ve üstünleşen yüksek ahlaklı bir Batı ve güçlü olsa da zayıflamaya yüz tutmuş, ahlaki değerlei zayıflamış bir Doğu ile karşılaşmaktadır. 17. yüzyıla doğru uzanan bir tarihte bu tasvir bazı yönleri ile kabul edilebilir, ancak, Osmanlı ve Türk toplumu üzerinden yazılan yanlış kurmacalar Türk tarihinin ve Osmanlı portresinin özellikle yabancı ve Osmanlı tarihine uzak okurların zihninde ister istemez yanlış şekilde şekillenmelere, yanlışlar gerçekmiş gibi kanaatlere neden olmaktadır.

Bu bağlamda, Pamuk’un yaptığı bazı tasvirleri şu şekilde sıralayabiliriz;

Bütün direklerin tepesine sancaklar çektiler, bizim bayrakları (Venedik), Meryem Ana tasvirlerini, haçları tersinden asıp külhanbeylerine aşağıdan oklattılar. Askerlerimizi (Venedik) gülünç göstermek için zırhlarını ters giydirdiler, kaptanların ve subayların boyunlarına demir çemberler taktılar. (syf 14)1

Osmanlı tarihinde gerek toplum gerekse de yönetici kesim Türk töresinin ve İslam’ın emirlerinin doğrultusunda hep hoşgörüyü tercih etmiş, düşmanın kültürüne, esirlere, tüccarlara karşı Pamuk’un betimlediği gibi davranışlarda bulunmamıştır. Dahası Meryem Ana bizce de mübarek bir kadın değil midir ? Bu özelliklerimiz aslında Türk tarihi karakteri bakımından en hassas noktalardan birisidir, Batılı sömürgeci ve emperyal zihniyetten farklı bir büyük devlet ve millet oluşumuzun da kanıtıdır. Işte bu noktada Orhan Pamuk Osmanlı’nın en hassas ve temel noktasında çok zıt bir kurmaca ile okuyucuyu karşı karşıya bırakmaktadır: 

Paşa derdini öyle bir anlatmaya başladı ki, bunun, “düşman iftiraları”1 ile Allah’ı kandırdıkları için yeryüzünde bir tek bu Paşa’nın yakalandığı özel bir hastalık olduğunu düşünmeye başladım. Oysa derdi nefes darlığı idi. (syf16) 1

O dönemde, Paşa rütbesi ile anılan bir çok asker veya yüksek devlet memuru çocukluktan itibaren Enderun Mektebi gibi özel okullarda özenle yetiştirilmiş, üstün yetenekli ve hayatlarını devlete adamış kimselerdi. Bir çok Türk ve yabancı tarihçilerin bu kişilerin kahramanlıklarının, üstün yeteneklerinin ve çalışkanlılıklarının altı çizilirken, açıkça görülmektedir ki Orhan Pamuk bir Osmanlı askerini ‘zayıf’ bir karakter olarak betimleyerek, adeta onu, onun tiplemesinde Osmanlı Paşa’sını alçaltmıştır:

Din değiştirmeyeceğimi söyleyince, Paşa bana öfkelendi. Hücreme döndüm.  Müslüman olmazsam Paşa boynumun hemen vurulmasını emretmiş. Kalakaldım. (syf 26) 1

Her dönemde hoşgörüsü ve saygısıyla anılan, bunu temel özelliği olarak taşıyan Osmanlı, Beyaz Kale’de tamamen tersine çevirilerek okyucuya sunulmuş haldedir. Hiç din değiştirmedi diye boynu vurulan bir kişi bizim tarihimizde var mıdır ? Tam tersi, kuruluşundan yıkılışına Osmanlı Devleti, tebasını dininde açıkca serbest ve devlet güvencesi altına almamış mıydı ?

Gerçek tarihe zıt düşen bu anlatılar, baştan aşağı kurgulanmış bir imparatorluk (hayali), karakterler ve şehirden bahsetseydi “bir tarihi tema işleyen kuramsal roman haliyle” kabule edilebilir olurdu. Fakat, Orhan Pamuk Osmanlı tarihinde geçen gerçek olaylara, isimlere, karakterlere ve İstanbul’a romanında yer vermiştir; Padişah 4. Mehmet’e yer verilmiş, Evliya Çelebi’ye gönderme yapılmış, Sokullu Mehmet Paşa’nın ismi geçmiş, Havai Fişek gösterileri, siyasi bağlamda Hoca aracılığı ile anlatılan müneccimbaşı meselesi, ve dönem siyaseti ile ilgili bazı kesitleri gerçek tarihten doğruca alıntılamıştır.2 Bu vurgularla Beyaz Kale, doğrudan Osmanlı’nın bir dönemini işlemektedir; tasvirleri ve kurmacaları ile de o dönemi “kötü Doğu” olarak tanıtmaktadır.  

Ortalam bilgi sahibi bir Türk okur veya Osmanlı tarihini ortalama seviyede bilen bir okur, romanın anlatısının tarihi gerçeklik ile örtüşmediğini ve çoğu yerde yazarın kurmacaları olduğunu açıkça anlayabilir. Ama bunu, etkilenmiş Batıcı aydın zihniyetine ya da yabancı (küresel) okuyucu kitlesine vurduğumuz da durum çok değişebilmektedir. Batıcı aydın ya da Batılı okuyucu, 16. – 17. Yüzyıl Osmanlı’sını bu denli yaşanandan tam tersi şekide anlatan bir tarihi romanı okuyunca, ya görmek istediği “kötü Doğu”yu görecek ve ön yargılarına doğruluk gerekçeleri bulacak, ya da, iyimser bir ifadeyle yanlışlar ile gerçekte olmayanlar ile bizi tanıyacaktır. O zaman, bir Batlı kişi, önce iyi niyetli bile olsa, bu tür romanları okuduktan sonra, bizi Batı’ya göre “öteki” yapan zihniyeti haklı görmeye başlayacaktır.  Boşuna bir yığın ödül vermez Batılılar Doğu’dan insanlara…

Başta değindiğim iki soru ile tüm bu argümanları birlikte değerlendiricek olursak; Orhan Pamuk,  Beyaz Kale’de, hayal gücünün ürünü olan bir (hayali) kurmaca yaratmaktan ziyade, gerçekte var olanı farklı (kötü ve yanlış) göstermeye dayalı bir romancılık ile okuyucunun karşısına çıkmıştır.

Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın, Pamuk’un şahsına yaptığı “toplumun alışkanlık ve kültürünü doğru bilmeden Nobel Ödülü almış olsa bile doğru eserler çıkarması beklenemez” şeklindeki eleştirisi de tüm bu bahsettiklerimi desteklemektedir.

Tartışılmasına rağmen altını çizmemiz gereken önemli bir nokta da, İlber Ortaylı ve bir çok Türk entelektüel tarafından ciddi şekilde eleştirilmesi ve hatalı bulunmasına rağmen Orhan Pamuk’a  Publishers Weekly, The Intepended, New York Timesgibi en büyük yayın kuruluşlarında olumlu eleştiriler yapılmasıdır. O ve eserleri, Emperyal Batı’lı edebiyat tarafından benimsenmiş, sevilmiş ve dünyaya tanıtılmıştr. Acaba, Beyaz Kale’de sunulan “Doğu” ve hep özenilen, arzulanan “Batı” tasvirleri nedeniyle mi sayın Pamuk bu kesimlerce çok sevilmiş ve kabul edilmiştir ?

Sonuç olarak, Beyaz Kale’den aldığım ders, romancı gerçekte yaşanmış bir tarihi, çeşitli nedenlerle kurmacalarıyla kötülediği an asgari edebiyat değerinin ve hatta estetiğinin dışına çıkmış demektir. Yazımda, bahsettiğim gerçeği yıpratan kurmacaya yazar özgür olmalı eleştirileri gelebilir. Bu eleştiriyi yapanlara söylemek isterim ki, gerçek bir romancı kurmacada özgür olduğu kadar, sanatını siyasetten, emparyal güçlerden, kariyer, yükselme ve tanınma arzusundan ve bunun gibi daha bir çok yan beklentiden de uzak tutmalıdır. Aksi halde o sanat güdümlü, toplum mühendisliğine maksatlı bir çalışma haline gelir. Son olarak şunu da belirtmek isterim; edebiyatçı ya da sanatçı üzerinde uğraşacağı medeniyetin dilini, kültürünü, insanlarını ve tarihini olabildiğince en iyi şekilde bilerek yola çıkmalıdır. Beyaz Kale’nin buna bir örnek olması dileğiyle !

Dipnotlar

1- Orhan Pamuk: Beyaz Kale, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları
2- Bensu Funda Gür; Hacettepe Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü: Orhan Pamuk’un Romancılığı ve Beyaz Kale (Makale)

http://www.kirmizilar.com/...-uzerinden-tarihimiz

Bohemya Kraliçesi, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okuyor

Ben sanmıştım ki bu davet başka olacaktı. Çok başka. Bir özür. Bir iltifat. Bir teklif. Bir son değil, bir başlangıç.
Sanmıştım ki ben olacaktım o Aleksandra. Benim için yazılmış olacaktı o mısralar.

Romancı, İpek S. Burnett (Sayfa 82)Romancı, İpek S. Burnett (Sayfa 82)
Bohemya Kraliçesi, bir alıntı ekledi.
13 saat önce · Kitabı okuyor

Bir baba, bir kız. Kocaman bir masada baş başa, yapayalnız. Bir baba, bir kız. Göz göze bile gelemeyen. Bir baba, bir kız, baba-kız olmakta acemi.

Romancı, İpek S. Burnett (Sayfa 76)Romancı, İpek S. Burnett (Sayfa 76)
Mehmet Y., Cengiz Aytmatov (Büyük Boy)'u inceledi.
Dün 01:24 · Kitabı okudu · 5 günde · 9/10 puan

Türkiye Türkçesinde Aytmatov'un yazdığı ya da Aytmatov üzerine yazılmış bütün kitaplar vardı elimde; sadece bu yoktu. 2009 yılında Kültür Bakanlığı tarafından basılmış olan bu eseri nasıl olmuşsa o zamanlar edinmemişim.

Aytmatov'la ilgili ülkenin en yetkin isimlerinden biri olan ve en güzel çalışmalarından birini ortaya koyan Ramazan Korkmaz Hoca'nın editörlüğünde hazırlanan bu kitap, Aytmatov'un vefatından bir yıl sonra neşredildi. İçinde Türkiye'den ve Türk dünyasından çok sayıda yazarın, akademisyenin yazı, makale ve röportajlarının olduğu, fotoğraflarla desteklenmiş, oldukça başarılı bir referans eser çıkmış ortaya.

Cengiz Aytmatov, Türk dünyasının çıkarabildiği en büyük romancı. 160'dan fazla dile eserleri çevrilmiş, dünyanın saygın yazarlarından birisiydi. Kırgızistan gibi, yazılı edebiyatın 1920'lerde boy gösterdiği bir coğrafyada, evrensel nitelikte bir yazar olabilmesi bile başlı başına bir hadisedir. Kitapta Aytmatov ve eserleri çok farklı açılardan ve konularla işlenmiş.

Hacminin büyüklüğü ve kuşe kağıda basılmış olması -ışık yansıması nedeniyle- okunmasını biraz güçleştiriyorsa da Aytmatov okurları ve araştırmacıları için çok kıymetli bir eser olduğunu söylemeden geçemeyeceğim.

“Azat buzat ,bizi Cennet kapısında gözet!”
“Gözeeeet,oooy gözeeet…”

Semih,Süleyman ,Hayri namı diğer “Üçler” canlı kuş yakalayarak bu kuşları Müslümanlar için cami,Hristiyanlar için kilise ve Yahudiler için sinogogların önünde “azat buzat ,bizi cennet kapısında gözet” diye satarlar. Satabilirlerse ne ala ,bir bayram havası yaşanır adeta. O tuttukları rengarenk kuşları geri ait oldukları yere ,gökyüzüne uçurmak en çok istedikleri şey.Ama paranın gözü kör olsun işte mecburlar bu işi yapmaya…
Satamadıkları kuşlar ya ölür ya da yemek zorunda kalırlar.

**************************************************


İyi ki tanıştık büyük usta…

Ben Yaşar Kemal’in kalemini çok beğendim.Bu kısacık kitap bile öyle doyurucuydu ki bendeki bıraktığı etki anlatılmaz… Netten araştırdığım kadarıyla kısaca sizlerle de paylaşmak isterim:

Yaşar Kemal -( 1923-2015)
Tam adı : Kemal Sadık Gökçeli
Kürt kökenli Türk romancı, senaryo ve öykü yazarı. Yalnızca Türk romanının değil dünya edebiyatının da önde gelen isimlerinden biri olan Yaşar Kemal’in yapıtları kırkı aşkın dile çevrilmiştir. Yaşar Kemal, Türkiye’de aldığı çok sayıda ödülün yanı sıra yurtdışında aralarında Uluslararası Cino del Duca ödülü, Légion d’Honneur nişanı Commandeur payesi, Fransız Kültür Bakanlığı Commandeur des Arts et des Lettres nişanı, Premi Internacional Catalunya, Fransa Cumhuriyeti tarafından Légion d’Honneur Grand Officier rütbesi, Alman Kitapçılar Birliği Frankfurt Kitap Fuarı Barış Ödülü’nün de bulunduğu yirmiyi aşkın ödül, ikisi yurtdışında beşi Türkiye’de olmak üzere, yedi fahri doktorluk payesi aldı.

**************************************************
İstanbul’un değişmesi ve insanlığın da şehirle birlikte kirlenmesidir anlatılan… Eskiye özlem sıkça dile getirilir:

“İnsanlık öldü mü? dedim.
“Yok,” dedi,
“ölmedi ,ölmedi ama,bir şeyler oldu,başka bir yerde sıkıştı kaldı herhalde?”
“Nerede kaldı acaba?”

**************************************************

Dindar insanlardan beklenenin dışında görülen davranışlar… Nerede hoşgörü? Nerede dedirtti… Dini inancıyla insanlığı örtüşmeyenler…

Kuşlar da gitti …

“Azgın suratlı ,bereli adamlar,gözleri velfecr okuyan,camiden Allah’la yaman bir döğüşten çıkmışçasına,yüzlerinin olanca nurunu orada,içeride bırakmış çıkan insanlar,mümin mi bunlar,bu öfkeden bastıkları yeri çatlatanlar,bunlar mı mümin? Kuşlar başlarını alıp gittiler ,çoktan…”


İnsanlığın insanlardan gittiği gibi!

**************************************************

Etkinlik için Li-3 ‘e teşekkür ederim . Etkinliği oluşturan ,katılan herkesin emeğine sağlık… Kesinlikle Yaşar Kemal okumaya devam edeceğim…
Anlatacaklarım bu kadar,ben çok beğendim ve tavsiye ederim… İnsanlığın bitmemesi umuduyla …

https://www.youtube.com/watch?v=R8DuZJ5-dmA


Teşekkür ederim…
Sevgiler…
Saygılar…

Bohemya Kraliçesi, bir alıntı ekledi.
22 May 02:13 · Kitabı okuyor

Sait F. Abasıyanık
Eli elimin içinde olmalı.
Gözlerine bakmalıyım
Sesini işitmeliyim
Beraber yemek yemeliyiz
Ara sıra gülmeliyiz.

Romancı, İpek S. Burnett (Sayfa 42)Romancı, İpek S. Burnett (Sayfa 42)
Bohemya Kraliçesi, bir alıntı ekledi.
22 May 02:04 · Kitabı okuyor

Kimileri için insanları kendilerinden uzaklaştırmak, onlara yakınlaşmaktan çok daha kolaydır.

Romancı, İpek S. Burnett (Sayfa 38)Romancı, İpek S. Burnett (Sayfa 38)
Aslıhan B., bir alıntı ekledi.
21 May 21:55 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Romancı söz konusuysa, dürüstlükten kasıt, insana gerçeği verdiğine duyulan inançtır.

Kendine Ait Bir Oda, Virginia WoolfKendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf
Aslıhan B., bir alıntı ekledi.
21 May 21:22 · Kitabı okudu · Beğendi · 7/10 puan

Öte yandan suya batırılarak cezalandırılan bir cadı, içine kötü ruhlar girmiş bir kadın, şifalı bitkiler satan bilge bir kadın, hatta bir anneye sahip dikkat çekici bir erkek hakkında yazılar okuduğumda, kayıp bir romancı, bastırılmış bir şair, dilsiz ve tanınmamış bir Jane Austen, yeteneğinin kendisini içine soktuğu işkenceden delirerek kırda beynini patlatan ya da yol kenarlarında üzgün üzgün gezinen bir Emily Bronte'nin izinde olduğumuzu düşünüyorum.

Kendine Ait Bir Oda, Virginia WoolfKendine Ait Bir Oda, Virginia Woolf