• Tabi ki Zweig usta en içten duygularla zor bir konuyu, masanın iki tarafına geçerek iki ayrı karakteri (erkek-kadın; duygu-duygusuzluk) bizlere aktarmaya çalışmış. Güzelde yapmış, eline
    yüreğine sağlık diyelim. Kitap aralıksız bir şekilde okunmaya uygun. Sizi yarı yolda bırakmaya çalışanlara izin vermeyin. Süreklilik var, akıcılık var, duygu var, duygusuzluk var ve kısaca
    'Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu' var.

    Açıkça söylemek gerekirse üçüncü denememden sonra bu kitabı (bugün de hasta, evde yatıyorum, fırsat bu fırsat diyerek başladım) bu kitabı okuyabildim. İyi ki de okumuşum ama bu okuma bu kitabı bitirmek için. Konusu hakkında bilgi zaten tanıtım yazısında ve internetin her köşesinde mevcut. Sadece kısaca kendi düşüncemi yazmak istedim.

    Bir kere hoşuma gitmedi. Platonik, saplantı halinde bir kız, ta çocukluğundan (13 yaş) itibaren tutkulu, karşılıksız bir aşk acısı içinde kıvranıyor. Oturdukları binaya taşınan bir romancının
    (hayalinde yaşlı birini beklerken...) üzerinden konu ilerliyor. Romancının onu görmemesine rağmen o yaşta onun hayaliyle yaşaması, onu kapılarda gizli gizli beklemesi, evine girmek ve eşyalarına dokunmak istemesi şeklinde bir duyguya sahip. Bu saplantı (bence) hiç bitmeden devam eder ve sonunda onunla, romancının yine bilmesine olanak olmayacak şekilde birlikte
    olurlar. Tabi bunları romancı nereden biliyor.....

    Bir kadının bir erkeğe yazdığı mektubu okuyoruz. Açıkça söylemek gerekirse kadın yazmışta yazmış (şimdi beni topa tutabilirler ama zorlama bir şeyler çıkarmanın anlamı da yok diye düşünüyorum. Aynı şekilde 'satranç' kitabı da bence 'en zorlama' düşüncelerin çıkarıldığı başka bir kitap.). Kendisinin olmayan, olması için mücadele etmediği ama sadece karşılıksız
    bir şekilde sevdiği (hayatının diğer kısmı yani kadınlığa geçiş sürecinde de bir paylaşım yok, sadece beni anlasın o kadar düşüncesi var.) adamın kendisine ait olmasını yazıya dökmüş.

    Tabi kadının yaşadığı o duyguyu, yazar Zweig çok iyi anlatmış. Ama bana saplantılı bir aşk hikayesini okumak boşuna geldi. Bu şekilde yaşayan/yaşamış var mı? Vardır. Hiç görmediği bir insana duyulan aşk ve sonra gördükten sonra bunun saplantıya dönüşmesi, yine vardır. Belki Freud bu konuda bize yardım edebilir.

    Ezcümle: Beğendim ama tekrar okurmuyum, kesinlikle hayır. Okunacak o kadar kitap varken, yağmura yazılmış bir hikayenin yağmurla beraber kaybolup gitmesi gibi benim için.
  • Knut Hamsun gibi bir romanci nasıl oldu da ülkesi Norveç'i isgal eden Nazilere sempati besleyebildi? Norveç kurtulunca insanlar kendilerine ihanet eden bu romancıya karsı sustu.Ne bir protesto,ne yazı,ne saldırı.Ama bir gün genç bir kız yazarın evinin önüne bütün Hamsun kitaplarini birakti.Ertesi gün yaşlı bir adam geldi o da bıraktı.Derken butun insanlar ayni seyi yapmaya basladi.Knut Hamsun olanlari sadece pencereden izledi.Halk çıt çikarmadan,tek bir kelıme etmeden,sakince bırakıyordu kitapları.Kitap yığını büyüdükçe halkına ihanet etmis olan Knut Hamsun kücüldü ve ölümü böyle oldu...
  • “Gerçekçi romancılarımızın çoğunda (ister burjuva ya da eleştirel gerçekçi; ister sosyalist gerçekçi), gerçeklik sorununun, ya bir başına ‘dünya görüşü sorunu’ ya da bir başına ‘üslup sorunu’ olarak ele alındığını görüyoruz. Fakir Baykurt birinciye; Oğuz Atay da ikinciye örnek. Bu tavır, Fakir Baykurt’u gerçekçilikten çok kaba bir doğalcılığa, Oğuz Atay’ı ise, deyim yerindeyse ince bir doğalcılığa götürüyor. (…) Baykurt da, Oğuz Atay da gerçekçi romancı değiller. Biri anlatım tekniğini dünya görüşüne, öteki ise dünyagörüşünü anlatım tekniğine yeğleyerek, iki karşıt doğrultudan gelip bir noktada, doğalcılıkta birleşiyorlar. Gerçeklik duygusu, bir dünyagörüşü sorunu olduğu kadar, bir anlatım tekniği sorunudur çünkü. “
  • Bir iç yolculuk hikayesi. İki dost Emin ve Yasemin. Uyurken düşünen bir adam ve konuştukça gerçekleri fark eden bir kadın. Ormana sığınan iki insanın hayata bakışının kadın ve erkekçesi. Bildiğimiz kadın ve erkeğin Latife Tekin diliyle anlatılması.
    Postmodern bir yazar Latife Tekin. Gerçi O kendini ne romancı ne de edebiyatçı diye tanımlamasada yazar hem de çok iyi bir yazar Latife Tekin.
    Kendini hiç bir topluluğa ait hissetmeyen, sorgulanmadan herkes tarafından kabul edilen evrensel değerleri red eden bir yazar.
    Ana öykünün, Emin ve Yasemin' in öyküsünün dışında Zümrüt, Gece ve Yurt' un da öyküleri karışıyor bu ikilinin iç hesaplaşmalarına. Epizotlar var bolca yani.
    Kolay anlaşılır bir dil ama kolay okunan bir kitap değil tüm Latife Tekin kitapları gibi. İyi ki de değil. Sıradan olanı yazmak kolay, zor olan Latife Tekin gibi yazmak...
    Latife Tekin' i daha yakından tanımak için

    https://www.youtube.com/watch?v=rg-fThXdsLI
  • “Roman yazmak kelimelerle resim yapmak, roman okumak da başkalarının kelimeleriyle kafamızda resimler canlandırmaktır.”

    Böyle söylüyor Orhan Pamuk, roman yazmayı tarif ederken. Bir portreyi tarif etmek gibi olduğunu söylüyor, ve iyi bir yazar olmanın yolunun iyi bir okur olmaktan geçtiğinden bahsediyor.

    Bu kitap bir nevi otobiyografi tadında, Orhan Pamuk'un yazar olma yoluna nasıl girdiği, roman yazarken neler hissettiği, yazarlara hangi pencereden baktığı, nelerden etkilendiği, roman sanatının incelikleri, doyumu, kırılgan kısımlarının gizini açığa çıkardığı bir eser.

    Okurları iki kategoriye ayırıyor Orhan Pamuk, Saf ve Düşünceli okur olarak. Saf okur, bir kitabı okurken kitabın derinliğine kendini kaptırıp, olayların gerçek olduğu algısına kapılıp metnin yapaylığını görmeden sanki metinde geçen bütün her şey yaşanmış gibi bir duyguyla kitabı okur. Düşünceli okur ise daha çok, kitaba bir kuşkuyla başlayıp, metin yazılırken kullanılan yöntemlere, yazarın bu kurguyu hazırlarken hangi yazarlardan, hangi tekniklerden faydalandığına odaklanır, kurgunun içinde yer alan duyguyla ilgilenmez, daha otonom bir okuma gerçekleştirir. Bu bağlamda hikayenin kendinde uyandırdığı hislerden çok, kitabın tekniğiyle ilgilenir. Bütün okuma süresi, hesap kitap yaparak geçer. Orhan Pamuk iyi bir okur yada yazar olmanın yolunun ne tam manasıyla ''saf'' ne de ''düşünceli'' olmaktan geçtiğini yazıyor kitabında.

    Ben genelde kendimi ''saf okur'' kategorisinde görmüşümdür, okuduğum dünyanın gerçek olduğuna inanmak isterim, kitabın tekniğiyle ilgilenmem. Yazar burda bu kurguyu yazarken neler hissetti diye aklıma bile gelmez. Yıllarca Masumiyet Müzesi 'nin hikayesinin gerçek olduğuna inancımda burdan kaynaklanıyor :) Orhan Pamuk kendisi de dahil çoğu yazarın okuru çelişkide bıraktığından bahsediyor, yazar hem hikayesinin gerçek olduğunu düşünmemizi, hem de bu olayların yaşanmamış olduğu gerçeğini aklımızdan geçirmemizi ister diyor. Bunun da roman sanatının bir gizi olduğunu söylüyor.

    Pamuk çocukluk ve gençlik yıllarında yani yaklaşık 23 yıllık süreçte ressam olmayı düşündüğü için, bütün gördüğü, yaşadığı, yazdığı şeyleri manzara diye adlandırıyor. Orhan Pamuk okurları bilir -manzara- -iyimserlik- -giz- -tasvir-
    -ayna- -kar- sözcükleri Pamuk romanlarında çok fazla geçer. Kendisi yaptığı resmin temasını genelde bu sözcüklerle oluşturur. Gizem konusunda kitapta şöyle bir alıntı geçiyor;

    ''Sohbetlerinden birinde, Tolstoy’un, çok basit bir mesleki formül dile getirdiğini okumuştum. “Eğer bir romanda bir kahraman çok kötüyse ona biraz iyilik eklemeli,” diyordu Tolstoy, “eğer fazla iyiyse biraz kötülük eklemeli.” Ben de aynı saf eda ile benzer bir şey söylemek isterim: Yazdığım bir romanda merkezin çok aşikâr olduğunu görürsem onu biraz gizlerim, merkez çok gizliyse onu biraz ortaya çıkarmam gerekir, diye düşünürüm. ''

    Orhan Pamuk romanlarını farklı farklı dönemlerde okuyup, yeni yeni şeyler farketmemiz, tek bir okumada kitabın tamamını anlayamayıp karmaşık bulmamızı işte böyle açıklıyor sevgili Pamuk. Kendisini en çok etkileyen yazarların da, Dostoyevski, Tolstoy, Thomas Mann, Calvino, Borges,Virginia Woolf, Nabokov ve Marcel Proust olduğunu yazmış.

    Hepimizin farklı çerçeveleri, farklı manzaraları var, her birimiz okuduğumuz romanlarda bambaşka şeyler buluyor, bambaşka hayatlara şahitlik ediyoruz. Roman okurken yaşadığımız hayatların dışında başka başka yazarların kafalarının içlerindeki manzaralara eşlik ediyoruz. Bir okur olarak, kendisi de bir okur olan bir yazarın ağzından bir şeyler duymak isterseniz bu kitap tam size göre. Orhan Pamuk'un kaleminin naifliği bu kitapta da kendini gösteriyor. Kitabı çok beğendim, ilerde bir roman yazmak isteyen arkadaşlarıma faydası olabileceğini düşünüp, hiç düşünmeden öneririm.

    Herkese keyifli okumalar dilerim.
  • İlk romanın gibi bir hayli otobiyografik olan, ama asıl kendi sesimi bulduğum roman Kara Kitap’tır. O romanı yazarken bu kitaptaki “olay örgüsü” kuramımı sezmiş olmalıyım. Aynı şekilde, bu kitaptaki “gördüğünü kelimelere geçirmek ve kelimelerin anlattığını aklımızda resimleme” konusundaki dikkatlerimi Benim Adım Kırmızı’ya borçluyum. Ama ben hep okurun görsel hayal gücüne seslenen bir yazar oldum ve roman sanatının -Dostoyevski’nin sarsıcı karşı örneğine rağmen- görsellikle çalıştığına inandım. Kar roman ve siyaset, Masumiyet Müzesi de roman ve temsiliyet konularında düşünmeme yol açtı. Bu son romanımı yazarken, bütün bu tecrübelerimin iç içe geçtiğini de hissettim. Yeni bir romanı yazarken, bütün eski romanlarımızın deneyimi, o ciltlerin kalabalığı yardım eder bize, hatta destek olur. Ama ilk romanımızın ilk cümlesini yazarken hissettiğimiz gibi, roman yazarken hep yapayalnızızdır da.
  • Romanlar hayatı, insanları tanıdığımız için değil, başka romanları, roman kuramını tanıdığımız ve bu kitaplarla bu kitaplar gibi konuşmak istediğimiz için yazılır.