• 288 syf.
    ·8/10
    Orhan Pamuk’a bakışım sürekli değişiyor. İlk okuduğum kitabı Yeni Hayat’tı, hoşuma gitmişti. Sonra Nobel almasına vesile olduğu söylenen ve bol övülen kalın kitabı Benim Adım Kırmızı belki de fazla övüldüğü için o kadar da hoşuma gitmemişti. Ve Sessiz Ev, Orhan Pamuk’un ikinci romanı, yazarla üçüncü buluşmam oldu. Bir babaanne, üç torunu ve mahallelinin gözünden Türkiye’nin “Batılılaşma” sürecini, siyasi gerilimini ve yansımalarını irdeleyen roman sade anlatım, net çatışmalar ve renkli karakterleriyle ayakları yere basan bir roman.

    Gebze’nin yakınlarında Cennethisar’da geçiyor roman. Bir babaanne var, cüce yardımcısıyla yaşıyor ve üç torunu bir haftalığına babaannelerini ziyarete geliyor. Tarihçi olmak isteyen akademisyen Faruk, devrimci olmak isteyen Nilgün ve zengin olmak isteyen Metin anne-babalarının da ölümüyle beraberliklerini bayağı yitirmiş haldeler. Babaannelerinin yaşadığı sessiz eve gelip onu eşinin, oğlunun ve gelininin mezarına götürüyorlar. Gelmişken de biraz kalıyorlar. Faruk Gebze’ye gidip Osmanlı arşivlerini karıştırıyor, Nilgün her sabah denize gidiyor, Metin de mahallenin zengin çocuklarıyla vakit geçiriyor. Her bölümün bir karakter ağzından anlatıldığı romanda Nilgün hariç herkesten dinliyoruz hikayeyi. Bu da komünizmin bastırılmışlığının, susturulmuşluğunun bir simgesi olarak gösteriliyor.

    Roman size çocukların çatışmalarını anlatmak hevesinde değil. Asıl hikaye babaanne Fatma’da. Fatma, vaktiyle babasının doktor bu iyi çocuktur diyerek tanıttığı Selahattin ile evlenmiş. Tarihler de herhalde 20. yüzyılın başları denebilir; ortada hala bir Osmanlı var. Selahattin hevesli bir doktor. Çok okuyor, çok çalışıyor, haliyle de çok batılılaşıyor. İstanbul’da onu sakıncalı bulup uzağa sürmek istiyorlar. Böylece Cennethisar’daki evlerine yerleşiyorlar. Sürülmüş olmanın verdiği ezilmişlik, anlaşılmazlık Selahattin’in iyice zıvanadan çıkması için ortam oluşturuyor. O zaman tek tük evlerin olduğu Cennethisar’da doktor olmak ona fazlasıyla vakit veriyor; o da kendini içkiye ve her şeyi içine sokmaya çalıştığı ansiklopedisine veriyor. Çok geçmeden ateist oluyor; eşine bunu kabul ettirmeye bile çalışıyor. Bu noktadan sonra karı koca arasında korkunç bir uçurum açılıyor. Fatma kendini eve kapatıyor, Selahattin ile odalarını ayırıyorlar ve bir hayalet gibi yaşamaya başlıyor. Allahsız dünyaya küskün, Allahsız dünyadan korkan Müslüman dünya, Fatma karakteri üzerinden çok iyi özetlenmiş. Cumhuriyet döneminin getirdiği görece daha “Allahsızlaşma” sürecine de Müslümanlığın o sessiz çığlığı bu karakterde öylesine iyi oturtulmuş ki. Fatma aksi ama aksiliğinden silkinip bir şeyler yapma hevesinde değil. Kocasının Allahsızlığı da anlattığı o ansiklopediyi yazabilsin diye kocasına mücevherlerini tek tek veriyor bile. İlginçtir, kocasıyla çok konuşması yok. Kocası ona sarhoş sarhoş “Hadi Allah yok de.” dediğinde bile sadece tövbe istiğfarını duyuyoruz Fatma’nın. Kocası soyadı kanunuyla Darvınoğlu soyadını alıyor; gıkı çıkmıyor. Bu sessiz küskünlük, en azından kendi gördüğüm kadarıyla Müslüman kesimin çoğunun cumhuriyetin getirdiği modern değerlerle imtihanında aldığı tavır. Fatma’nın anlatımında bu acz, küskünlük, öfke çok net. Şahsi olarak da durumu böyle görüyor oluşum karaktere ısınmamı kolaylaştırdı. Fatma’nın bu içine kapanması aynı zamanda Müslüman kesimin İslam’ı savunma konusunda ne kadar hazırlıksız olduğunun da ispatı gibi. Sonuçta büyük bir çoğunluk Müslüman olduğu için İslam’ı fikri anlamda savunmak gibi bir şey yoktu pek bu toplumda. Herhalde. Yani. Galiba.

    Fatma bu İslami aczinin getirdiği aksilikle evinde otururken, torunlar boş durmuyor. Faruk Osmanlı arşivlerine giriyor, arşivlerdeki davalardan belki de bir hikaye yazabilirim diye düşünüyor. Sonra belki de bir tarih kitabı yazabilirim diye düşünüyor. Faruk bu düşünceleri kafasında döndürürken, kurmaca metin ile ilgili ilginç düşünceler de ortaya atıyor. Bana bu kısımlar Orhan Pamuk’un şahsi beyin jimnastiği gibi geldi. İleride yazacağı Osmanlı dönemi romanlarını kafasında kurmaya çalışırkenki düşünceler gibi bu kısımlar. Her ne kadar bunları okumak keyifli olsa da, Sessiz Ev’in odağına girmediğini düşünüyorum. Faruk romandaki olanlardan biraz fazla uzak bir karakter. Aynı zamanda dedesi ve babası gibi içkici olması yüzünden de bu karakter bir “tekrar” gibi geliyor. Gariptir ki aldığım baskının arkasında bu yeni basımın yazarın anlatımdaki tekrarları giderdiği yeni bir baskı olduğu yazıyor.
    Diğer kardeş, Nilgün ise, bu romanda sessiz. Roman 32 bölümden oluşuyor ama bir tanesi bile Nilgün’ün ağzından değil. Nilgün kendini anlatmıyor ama Nilgün’ü anlatan karakterle de bu boşluk gideriliyor. Hasan, evdeki cüce hizmetçinin yeğeni. Küçükken Nilgün ve Metin ile oynadıkları hatrında. Hasan şimdi lise çağında, matematik ve İngilizce derslerini vermesi gereken bir ülkücü. Ülkesini kurtaracak bir tek adam olma derdinde. Ve tabii Nilgün’e aşık. Plaja giden insanları edepsizlikle suçlasa da Nilgün’ü plaja kadar takip etmekten ve hatta gidip çantasından tarağını çalmaktan geri durmuyor. Zaten o aslında Nilgün’ün komünistliğinden habersiz ilk başta. Nilgün’ün bakkaldan Cumhuriyet almasıyla her şeyi anlıyor. Yine de komünistliği Nilgün’e konduramıyor, masumane bahaneler bulmaya çalışıyor. Romandaki komünist-ülkücü çatışmasına kondurulmuş bu masumane aşk hikayesi gerilimli bir ilerleyiş ve ardından gelen sert sonuyla romanın itici güçlerinden.

    Metin ise ayrı hikaye. Fatma-Selahattin çatışması dini, Nilgün-Hasan çatışması siyasi temelliyken Metin aslında nereye gittiğimizin acı bir göstergesi. Çünkü Metin’in çatışması parayla. Zengin çocuklarla takılıyor. Birine aşık da oluyor hatta. Büyük düşleri var Metin’in. Amerika’ya gitmek istiyor. Çok para kazanmak istiyor ve etrafı kızlarla dolsun istiyor ve güzel bir evi olsun istiyor ve sonra güzel bir arabası olsun istiyor-ağabeyinin Anadol’u onu romanda çoğu kez yüzüstü bırakıyor zaten- ve bunların olması için de babaannesinin evini yıktırıp yerine apartman yaptırmak istiyor. Gençlik olarak yaşadığımız dini yozlaşı ve depolitizasyonun çok net bir örneği Metin. Belki fazla klişe; ama romana ağabeyi Faruk’tan daha fazla katkısı olduğu da bir gerçek.

    Romanın en gizli başarılarından biri akıcılığı. Sürükleyicilikten ziyade romanda anlatıcılar bu kardeşler, babaanne, Hasan ve cüce hizmetçi diye değişirken anlatıda kaybolmuyorsunuz hiç. Bunda romana sonradan eklenmiş bölüm başlıklarının da katkısı var tabii. Aynı zamanda romanın akıllıca kurgulanışı sayesinde zaman anlatıcıdan anlatıcıya sürekli ilerliyor; karakter geri dönüp ben bu sabah şunu yaptım öğlen de şunu yaptım ki siz o esnada başkasından dinliyordunuz hikayeyi ya benim ne yaptığımı bilin eh şimdi de akşam oldu işte yürüyorum gibi dönüşlerle sizi sıkmıyor. Zamanda sürekli ilerleyiş ve bir karakterin bıraktığı yerden diğerinin devam edip romanı başka yönde ilerletmesi, bunların sonunda bir bütüne varması, gerçekten de üzerine düşündükçe daha da hoşuma gidiyor. Yazar tüm bunları yaparken aynı zamanda bir mahalle düzeni de oturtuyor. Romanda bir günü okuduktan sonra ertesi gün Hasan’ın plaja gideceğini, sonra hizmetçi Recep’in gidip kahvaltı hazırlayacağını, öğlenin Faruk’un araştırmalarıyla geçeceğini bilmek bir tekrar sıkıcılığından uzakta, düzenlilikten dolayı size keyif veren bir olgu.

    Kapağına göre kitap almak yapılacak iş değil. Kapağına bakıp oyun alanlara sinirlenirdim; oradan gelen bir huyum bu. Ne acayiptir ki ben Sessiz Ev’i kitapçıda gördüm; kapağı çok cezbetti. Sonra almayacağım dedim. Bir daha gördüm. Bir daha içim gitti. Sonra kitapçının önünden geçerken yeter alıyorum ben bu kitabı deyip aldım. Hani yapılacak şey değil yine de bu yaptığım; ama galiba hayatımda ilk kez bir kitabın kapağından beklediğimi içinde bulabildim. Huzurlu bir yerde yaşayan rahatsız babaanne, nesillerin çatışması, fikirlerin çatışması, din ve modern dünya çatışması ustaca bir sadelikle ve akıcılıkla anlatılmış. Sessiz Ev, sağlam, sessiz, sakin, güzel bir roman. Arada raftan alıp kapağına bakarım artık.
  • 165 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    Genellikle 'Hayvan Çiftliği' ve '1984' eserleriyle tanınan George Orwell'in 33 adet makalesinin birleşmesiyle oluşmuş bu kitap. Kitabın adı 'Edebiyat Üzerine' olsa da siyasi, kültürel, sosyolojik meseleler üzerine de derinlemesine kafa patlatılmış. Kitapların pahalı olmasından tutun, radyo ve şiir, Stalin, solcuların iki yüzlülüğü gibi dönemin tüm sorunlarına parmak basılmış.

    Bu kitabı okursanız George Orwell'in tam olarak siyasi görüşlerini anlayabilirsiniz.

    Kitabın bölümleri:
    -Romanı Savunmak
    -Philip Henderson'ın The Novel To-Day'i Üzerine
    - Yazarlar İspanya Savaşı'nda Saflarını Belirliyor için Yayınlanmış Yanıt
    - Martin Block'un Gypies'i Üzerine
    -Yolculuk Notları
    -Yeni Kelimeler
    -Jack Hilton'ın English Ways'i Üzerine
    -Edebiyat ve Sol
    -Sosyalistler Mutlu Olabilir mi?
    -Dilediğim Gibi
    -Kitaplar Çok Mu Pahalı?
    -Bayağılaşmadan Komik Olmak
    -İstiridyeler ve Siyah Bira
    -Palinurus'ın The Unquiet Grave: A World Cycle'ı Üzerine
    -Şiir ve Mikrofon
    -Bilimkurgu Üzerine Kişisel Notlar
    -Basın Özgürlüğü( Hayvan Çiftliği)
    -Saçma Şiir: The Lear Omnibus
    -Sayfiye Yerleri
    -Yazmanın Bedeli
    -Hayvan Çiftliği'nin Ukranya Baskısına Önsöz
    -Lady Gregor's Journals Üzerine
    -Spearhead: Ten Years' Experimental Writting in America Üzerine

    George Orwell bu kitabında Komünizmi, Stalin'i ve İngiliz entelektüellerini topa tutmuş. Hayvan Çiftliği'nin zorlu basılma sürecini ve gelen tepkileri tüm içtenliğiyle belirtmiş. Sosyalist olmasına rağmen SSCB'den nefret ettiğini belirtmiş. Kısacası Orwell ya Faşist olacaktı ya da Sosyalist, o da çok yakın olmasa da Sosyalizmi tercih etti.

    "Savaş bir kere başladığında tarafsızlık diye bir şey söz konusu değildir." - Orwell

    Eğer ki bir Orwell'ın fikirlerini merak ediyor ve birden fazla konuyu inceleyen kitapları seviyorsanız bu kitap size uygun. Benim tek sevmediğim nokta -belki de bu benim cahilliğimdendir- ismini bilmediğim çok fazla dergi, yazar ve edebi romanların incelenmesi oldu.
  • "İnsana karşı girişilen en kötü şiddet eylemi,
    aklın küçük düşürülmesidir.
    Elsa Morante (1)"

    Türkiye’de iri harflerle, çok iddialı cümlelerle topluma pazarlanan, sağdan sola bütün kültür-sanat mecralarında sürekli olarak okurun bilincine pompalanan kitaplar ve yazarlar vardır.

    *

    Pazarlama dili ve edebiyatı

    -21. yüzyıla kalacak birkaç yazardan birisi…

    -Doğu’nun Kafkası…

    -Kusursuz bir dil işçiliği, alt ve üst katmanlarıyla büyük bir bilinç…

    -Yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri…

    -Ödün vermez bir biçim ustası; yirminci yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası…

    Prof. Dr. Yıldız Ecevit, yazar Hasan Ali Toptaş için çeşitli yerlerde “bu sloganları” kullanmıştır. 

    Bu sloganlar, içeriğinden bağımsız olarak her şeyden önce pazarlama dilidir; bir yazarı tanımlamaktan çok bir metayı pazarlamak için kullanılan reklam dilidir.

    Okuru, daha kitabı okumadan güdüleyen, daha en baştan kitapta keramet aramaya iten akıl köreltici ifadelerdir.

    H. A. Toptaş, Forbes Dergisi’ne göre 2016 yılında en çok kazanan yazarlar arasında 12. sıradadır; kitapları yüz bin adet satmış,  cirosu iki milyonu geçmiştir. (2) Karşımızda çok satan ya da çok okunan, sağdan sola bütün kültür sanat mecralarında okura önerilen, neredeyse hakkında çıkmış bütün yazılarda övülen, kitapları üzerine tezler yazılan bir yazar vardır.

    “Bu kadar övülüyorsa demek ki iyi yazıyordur,” ya da “Koskoca profesör, böyle diyorsa demek ki iyi bir şeydir,” diye güdülendiğinizde okuduğunuz metnin ne olduğunu analiz etmeniz olanaksızdır. Bu metinlerin gerçekten ne olduğunu anlamak için her şeyden önce hemen her kanaldan topluma sistematik olarak pompalanan bu sloganlardan sıyrılmak gerekir.

    Bu güdülenmeden ve piyasanın okura dayattığı bu “zorunlu seçim”den kendimizi sıyırarak H. A. Toptaş’ın metinlerini ele alalım.  H. A. Toptaş’ın metinleri ne anlatmaktadır?

    *

    Okurun hipnotize olma hakkı

    Hasan Ali Toptaş’ın Balkon adlı öyküsü şu cümleyle başlar:

    “Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk.” (3)

    Nasıl bir kuşluk vakti?

    “Boyunlarında lastik sapan taşıyan düşsel çocukların ıslıklarına yakalanmış ölü bir kuşluk vakti…”

    Burada bir imge yığını var; ancak bu yığındaki imgelerin birbiriyle herhangi bir ilişkisi, ortak bir yönü ya da belirli bir yönü yoktur. Sadece aynı cümlede ardışık olarak yan yana öylece dururlar.

    Bunca abartılı dolayımla kurulan yan cümlenin sonunda ne oluyor peki?: “Balkonda oturuyorduk,” temel cümlesine varıyoruz. Cümle, zihnimizde ne bir resme ne de bir anlama dönüşebiliyor.

    *

    H.A. Toptaş’tan bir diğer alıntı:

    “Belki de, atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin  kirpik kırpımıydı zaman.” (3)

    Zaman neydi? Yanıt:

    “Atış menzilinin ötesinde düşler kuran ve arkadaşlarıyla değil de düşleriyle birlikte yürüyen trompetçi bir askerin  kirpik kırpımıydı.”

    Türkçede kirpiğin değil, gözün kırpıldığını bir kenara koyarsak, imgesel dili okurun kafasına bu şekilde boca ettiğinizde yaratacağınız tek şey HİPNOZdur.

    “Evimiz tıpkı bir şarkı gibi, içindeki eşyalarla birlikte püfür püfür dalgalanıyordu o böyle yapınca. Hatta, çeşitli zangırtılardan oluşan, her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanıyordu da, çok uzaklara gidip bir an için bilinmeyen âlemlerde geziniyordu sanki.” (4)

    “Her yanı rengârenk halılarla kaplı acayip bir kuş suretine bürünerek hızla havalanan ev” ne demektir? Süslü, ağdalı bir şiirsel dil için anlamın, hatta zihinde oluşacak son resmin feda edildiğini görüyoruz.

    *

    Başka bir alıntı:

    "Üstelik, rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gülün, öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğuna bir başkasının elleriyle sessizce su verircesine yapacaktı bunu. Ya da, şimdiki zamanın içinde boy gösteren yarı uykulu bir geleceği, sargıların şekline bürünmüş yumuşak dille usul usul okşarcasına..." (5)

    Eğretileme ve imge yığını bittiğinde kimin, neyi, nerede, nasıl yapacağı hakkında ne bir resim ne de bir anlam oluşuyor zihnimizde.

    “Rengi başka bahçelerin ruhuna kök salmış gizli bir gül” nasıl bir güldür? Neyi temsil eder? “Öteki güllerin duruşlarında kuruyan yokluğa” nasıl su verilir? Burada tam olarak ne oluyor, hiçbir fikrimiz yok.  “Sargıların şekline bürünmüş yumuşak dil” nedir? Bu dille “yarı uykulu gelecek” nasıl “usul usul” okşanır?

    H. A. Toptaş metinlerinde bu tür örneklerden bolca rastlanır.

    *

    Sorgulamayın, büyülenin!

    “Yazar burada ne diyor?” ya da “Bu cümlelerin anlamı nedir?” diye boşuna kafanızı yormayın. Üzerinde ne kadar düşünürseniz düşünün bir yararı olmayacaktır. Çünkü bu tür cümleleri çözümleme, inceleme ya da anlama olanağımız yok.

    Akıl ile bu cümleler karşısında yapacağımız bir şey yok.

    Bu yargı, bir yakıştırma ya da bir kötüleme değil, H. A. Toptaş’ı “yüzyılın son çeyreğindeki Türk edebiyatının birkaç kilometre taşından biri” , “20. yüzyıl edebiyatının vardığı çizginin en uç noktası” olarak tanımlayan Yıldız Ecevit’in iddiasıdır.

    Prof. Dr. Yıldız Ecevit H.A. Toptaş’ın romanı için şöyle der:

    “Görecelik, belirsizlik ve olasılık gibi kavram­larla çizilen yeni gerçekliği kurmaca düzleme taşıyan edebiyat ürünleri, uyumdan çok uyumsuzluğu yansıtırlar;  heterojen bir yapıları vardır; onları tek bir anlam çerçevesinde dizginlemek olanaksızdır; her yöne çekilebilen açık yapıtlardır bunlar; çözümlenemezler; Derrida’nın dediği gibi, aporia’ da düğümlenirler.” (6)

    Aporia felsefe sözlüğünde şöyle açıklanmaktadır:  Bir araya getirildiklerinde tutarsızlık arz eden bir grup önermenin yarattığı zihinsel karışıklık, bilişsel karmaşa hâli. (7)

    *

    Peki bu metinleri nasıl incelemeliyiz ya da değerlendirmeliyiz? Y. Ecevit’e göre bu metinleri çözümleyemiyoruz.

    Çözümlenemiyor, çözümlenemediğinden bir analiz yapamıyoruz.

    Çözümleyemediğimiz ve analiz edemediğimizden eleştirme olanağımız da yok.

    Bu, aklın iptalini talep etmektir.

    Y. Ecevit, “aporiada düğümlenmiş” derken kastettiği şeyi açıklama zahmetine girmez.

    O kadar büyük metinler ki anlam veremiyorsunuz!

    Anlam veremiyorsunuz çünkü bu metinler büyük metinler!

    Y. Ecevit, böylece okuru bir totolojiye mahkûm eder.

    Y. Ecevit’in yaptığı şey, bu metinlere kutsal metin muamelesi yapmaktır. Bu mantık, bütünüyle mit yaratmaya hizmet eder. Y. Ecevit’in bu yaklaşımı logosa değil, mitosa sırtını dayar.

    Böylelikle eleştirel akıl yasaklanır. H. A. Toptaş’ın metinlerini, okurun ya da eleştirmenin eleştirel referanslarını geçersizleştiren bir yere koyar.

    Anlam arayamıyorsunuz.

    Herhangi bir yöntemle analiz edemiyorsunuz. Hiçbir şekilde sorgulayamıyorsunuz.

    Sadece kendi kendini oluşturan, referansı yine kendisi olan, “kendinden menkul” metinlerdir bunlar.

    *

    Özne yok, sadece metin var!

    Prof. Dr. Y. Ecevit, H.A. Toptaş’ın Bin Hüzünlü Haz kitabı için şu yorumu yapar:

    “Anlatıda özgür bir birey gibi davranan tek güçlü roman kişisi ise, özde metnin kendisidir. Birbirlerine dönüşüp duran roman kişileri, sonunda bu güçlü odağın çekimine girerler, edebiyatın kendisine, metne dönüşürler.” (8)

    Özne artık metnin kendisidir.

    Yine Bin Hüzünlü Haz kitabında şöyle bir ifade vardır:

    “Aslında hiçbir zaman hiçbir yere gidilmiyor da yalnızca gidilmiş gibi olunuyor. Ancak kelimelerle gidiliyor ya da kalınacaksa kelimelerle kalınıyor, kelimelerle yaşanıyor, kelimelerle gülünüyor, kelimelerle ağlanıyor ve sonunda gene kelimelerle kös kös geri dönülüyor.” (9)

    Bu dünya sadece kelimelerden mi oluşuyor? Bu doğru mu? Gerçeklik dediğimiz şey sadece kelimeler mi?

    Edebiyatın merkezine metnin konulması ve öznenin kovulmasıdır bu.

    İnsan yok, toplum yok, birey yok, hayat yok. Ne var peki? Metin var!

    “Öznenin ölümü” postmodern felsefenin en bilindik klişelerinden biridir.

    Öznenin yerine bir sürü şey koyarlar: dil, yapı, metin vs.

    Akıl düzleminde bu metinlere yaklaşamıyoruz. Peki, bu metinler karşısında okur ne yapabilir? Okurun bu metinler karşısında tek bir seçeneği vardır:

    HİPNOZ OLMA hakkı! Bu metinlerden bol bol büyülenebilirler.

    Bu TAM TAMINA MİSTİSİZMDİR.


    Sunulan dünya, belirsiz, mistik, obsküranist (bilmesinlercilik), akıl dışı, gerçekliğin ve gerçeklik duygusunun küçümsendiği bir dünyadır.

    *

    Ayşe Güren’in, “Ulvi HAT Sanatında Akıl Ne Yana, Aydınlanma Ne Yana Düşer?” (10) ve “Kuşlar Yasına Gider: Acemiliklerle Dolu Bir Roman” (11)başlıklı iki yazısı, Hasan Ali Toptaş felsefesi, dili ve edebiyatını aydınlatacak önemli bilgiler içermektedir. İkinci yazıda (11), "duru bir Türkçe” diye pazarlanan Toptaş kitaplarında,  Türkçe ve anlama ilişkin sorunlarla ilgili pek çok örnek bulunmaktadır. Bundan sonraki alıntılar, bu iki yazıdandır.

    *

    Yaşasın akıldışılık, kahrolsun akıl!

    Gölgesizler romanının İngilizce çevirisi şu şekilde tanıtılmaktadır:

    “İslam mistisizminin edebi başarılarıyla zenginleştirilmiş Doğulu bir Kafka.” (12)

    H. A. Toptaş hakkında yazılan bir tezde şöyle bir yorum yapılır:

    “Hasan Ali Toptaş romanlarındaki belirsizlik mefhumu, tasavvuftaki, “âlemin bir gölge ve hayalden ibaret olduğu” görüşüyle örtüşür vaziyettedir. Yine, tasavvuftaki sezginin önemi, Toptaş metinlerinin de başat özelliklerindendir. Okurun sezgisi, Toptaş metinlerini anlamlandırmada temel unsurlardandır. Her şeyin belirsizleştiği, örtük metinlerin gizemini çözmek için okurun dikkati ve sezgisi sürekli uyanık olmalıdır. Bu, tıpkı tasavvuftaki nefisten arınma mücadelesine benzemektedir.” (13)

    *

    H. A. Toptaş’ın yazın dünyasında “yazı cinleri”, “upuzun kuyruklu akıl şeytanları”, “melekler”, “harf melekleri”,  “edebiyat tanrısı” gibi kavramlar çok sık geçer.

    H. A. Toptaş için “sezmek, bilmekten iyidir.” Toptaş’a göre “akıldan uzak durmak ve fazla sokulmamak lâzımdır.” (14)

    “Akıl engelini aşmak”, “akıl ipiyle bağlanmak”, “bilgiyle kirlenmek” vb. ifadeler H. A. Toptaş’ın, metinlerini açıklamak için kullandığı kavramlardır.

    Belirsizlik, bilgisizlik, plansızlık, H. A. Toptaş sanatında ağırlıklı yer tutar ve değerleri pozitiftir. Akıl, bilgi ve bilimin değeri ise negatiftir.

    H. A. Toptaş bunu şöyle açıklar:

    “…hakikat diye bir şey varsa ona en çok yaklaşabilenler delilerle çocuklardır. Masumiyetlerini kaybetmemişlerdir çünkü, bilgiyle kirlenmemiş, kendilerini kendilerine akıl ipiyle bağlamamışlardır… Bazen de çocuklar ve deliler öteki insanları afallatacak kadar güzel sözler söylerler. Akıl gözeneklerini bilgi tıkamamıştır çünkü, hayat onların ağzından daha rahat konuşur.” (15)

    *

    Gölgesizler, Kayıp Hayaller Kitabı ya da Kuşlar Yasına Gider gibi köy romanlarını da andıran kitaplarını, gerçek köy romanlarından ayıran şudur: Toptaş, öyküler, rivayetler, dedikodular ve söylenceler için ya da onların arasında karakter, tip yaratır. O yüzden çoğu kez diyaloglar, olaylar gerçeklikten uzak, abestir. Kişiler, kendilerinden beklenmeyecek büyük laflar ederler, olaylar alır başını gider. Yani asıl kahraman öykü ve içindeki öykücüklerdir. Kişiler öykülerin içindeki gölgelerdir. Gerçek köy romanları yazarları, insan hikâyeleri anlatır. İnsanla birlikte, köy söylenceleri, dedikoduları da gelir. Köy romanları yazarları o insanların çektiği çile düzelsin diye, zorlukları sergilemeye çalışırlar (örneğin Çukurova’da pamuk tarlalarında çalışma zahmeti). Toptaş ise cinlerin, şeytanların, dedikoduların içinde insanları olduğu gibi bırakır. Daha doğrusu bu onu hiç ilgilendirmez. Kişiler öykü için vardır, her şey öykü güzel olsun diyedir. (11)

    Bu yazıyı sayfalarca uzatmak mümkündür ve her bir argümanın detayları vardır.

    *

    Özetle Hasan Ali Toptaş, AKILDIŞILIĞI, BİLGİSİZLİĞİ VE MİSTİSİZMİ YÜCELTEN, AKLI KÜÇÜMSEYEN BİR ROMANCIDIR.

    Hasan Ali Toptaş, akıl ve aydınlanmayı sahiplenen bir hareketin/düşüncenin sahipleneceği en son yazarlardan biridir.

    *

    Edebiyatta bir şeyi anlatmanın birçok yolu vardır: Kafka’nınki ile Proust’unki birbirine benzemez. İonesco ile Brecht bambaşka teknikler kullanır. Edebiyatta biçim denemeleri gereklidir. Bir temayı 2018’de, daha önce rastlanmayan bir teknikle anlatırsanız siz de edebiyatta bir yenilik yapmış olursunuz. Ancak bir şeyi gözden kaçırmamak gerekir. Klasiği, avangardı, toplumcu gerçekçisi, absürtü vb.; bunların çok önemli bir ortak noktası vardır:

    Anlam!

    Anlamı yıkmak için yazılan bir eserde dahi bir anlam vardır.

    Edebiyatın sınırlarında dolaşan, marjinal kabul edilenlerin dahi bir anlam kaygısı vardır. Ionesco’nun anlatmak istediği bir şey vardır; Beckett Godot’yu Beklerken’i laf olsun torba dolsun diye yazmamıştır. Bu yazarların bir derdi vardır.

    Postmodern anlayışta işte bu arayış küçümsenir.

    *

    Anlamı feda etmek, insanı sıfırlamaktır. Anlam en kısa tanımıyla “fark”tır.

    Bir masayla zürafanın farkı… Eşinizle/sevgilinizle diğer kadınların ya da erkeklerin farkı…

    Bir kavramın ya da nesnenin anlamı, onu çevresindeki dünyadan ayırıp incelediğimizde benzerlerinde olmayıp onda olan şeydir. Bir masa, bir zürafa değildir. Üzerinde yemek yediğimiz bu dört ayaklı nesnenin zürafa olmadığını, değişik dillerde değişik sözcüklerle adlandırılsa da masa olduğunu ve aynı nesneyi gösterdiğini biliriz.  Bir masayı göstererek söylenen “bu bir masadır” önermesiyle “bu bir zürafadır” önermesi birbirinin aynısı değildir. Bu nesne için ilki doğru ikincisi yanlıştır. Bir masayı göstererek söylenen “bu bir masadır” veya “bu bir zürafadır” önermelerini, bilgi değeri bakımından eşdeğer bulursak hiçbir kavramın/varlığın/nesnenin diğerinden farkı olmaz.

    Her şeyin birbiriyle aynı olduğu bir dünyada anlam yaratılamaz.

    *

    Y. Ecevit, postmodern metinlerle ilgili şöyle yazar:

    Palyaçoyla prensin, katille maktulün eşit koşullarda soluk aldığı bu tür postmodern metinlerde "katil de maktul de haklıdır.” (16) 

    Postmodern edebiyatın bu bayağı klişesi, anlamın reddi, insanın anlam dünyasının sıfırlanmasıdır.

    Katil birini öldürendir; maktul, katilin öldürdüğü kişidir. Eğer katil ile maktul eşit derecede haklıysa katil ile maktulün farkı nedir? Ölen de öldüren de haklı ise etik diye bir şeyden söz edemezsiniz. Değerler dünyası, anlamın üzerinde yükselir.

    Eğer katil de maktul de haklılık bakımından birbirine eşitse, değerler dünyasının dayandığı anlam zeminini yitirir.

    Bu anlayış, insanı sıfırlamaktır. İnsan türünün bugüne dek oluşturduğu değerler sistemini, yüz binlerce yılda üst üste koyarak geliştirdiği bütün birikimi hiçleştirmektir.

    *

    Aklın bu kadar aşağılandığı ve ayaklar altına alındığı bu “yeni ortaçağ” düzeninde, edebiyatta ve felsefede bizlere akılsızlığı öven ve önerenler "yeni ortaçağ"ın bir parçası ve üreticisidir. 
    *

    Bu toplumda bugün rahatsız olduğunuz hemen her şey, "çok akıldan" değil "az akıldan" bu haldedir.

    Bu toplumda akıl değil akılsızlık hâkimdir. Aklı savunmak, insan türünün yüz binlerce yıllık kültürel birikimini ve toplumu savunmaktır. İnsan aklını küçümsemek insanı kötürümleştirmektir. İnsana karşı en acımasız şiddet eylemi, aklın küçük düşürülmesidir.

    taylankara111@gmail.com

    Kaynaklar:

    (1) Elsa Morante, Ve Tarih Devam Ediyor, Can Yayınları, 2009, İstanbul.
    (2) https://www.ntv.com.tr/...cok-kazanan-turk-yaz...
    (3) Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri, Çankaya Belediyesi Yayınları, 1993, Ankara. * Everest Yayınlarının 2017’de çıkardığı baskıda bu cümle: “Bir kuşluk vakti, balkonda oturuyorduk” şeklinde değiştirilmiştir. (Hasan Ali Toptaş, Ölü Zaman Gezginleri, Evrensel Yayınları, 2017, İstanbul, s. 9.)
    (4) Hasan Ali Toptaş, Uykuların Doğusu, Everest Yayınları, Aralık 2016, İstanbul, s.100.
    (5) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.23-24.
    (6) Yıldız Ecevit, Türk Romanında Postmodernist Açılımlar, İletişim Yayınları, 10.baskı, 2016, İstanbul, s.175.
    (7) Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yayıncılık, 2005, İstanbul, s. 135.
    (8) Yıldız Ecevit, age, s. 183.
    (9) Hasan Ali Toptaş, Bin Hüzünlü Haz, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s. 40.
    (10) https://www.facebook.com/.../ulvi-hat-sanatinda-...
    (11) https://www.facebook.com/.../ku%C5%9Flar-yasina-...
    (12) https://www.bloomsbury.com/...wless-9781408850824/
    (13) Elif Türker, Hasan Ali Toptaş Romanlarında “Belirsizliğin Bilgeliği”: Bir Okuma Önerisi, Bilkent Üniversitesi Ekonomi ve Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2009. http://repository.bilkent.edu.tr/...693/14892/0003842.pd...
    (14) Hasan Ali Toptaş, Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.100-101
    (15) Hasan Ali Toptaş, Başlarken Yalnızsın Bitirdiğinde Daha da Yalnız, Everest Yayınları, 2017, İstanbul, s.286-287.
    (16) Yıldız Ecevit, age, s. 135.
  • 635 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Kitap Yorumu//Çanlar Kimin İçin Çalıyor
    .
    İspanya iç savaşının anlatıldığı roman, 1940'larda yazılmış. Böyle olmasına karşın, hâlâ birçok ülkede çevirisi yayımlanmakta, hâlâ en çok okunan kitaplar arasında yer almakta. Bu ilginin nedeni, bir serüven romanı oluşunda ya da Hemingway'in o kendine özgü anlatış biçiminde aranabilir. Ancak şöyle bir saptama da yapılabilir: Çanlar Kimin İçin Çalıyor'da Hemingway, ülkü birliği etmiş insanların inançlı kavgası yanında, romantizmi de etkileyici bir öğe olarak kullanmış. En güç koşullarda, ölümle yüz yüzeyken bile sevgi, umut, korku bütün canlılığıyla yaşanıyor romanda. Ortak amaç doğrultusunda, bir toplumsal kavga için, ayrı ulustan bilinçli insanların öyküsüdür Çanlar Kimin İçin Çalıyor.
    .
    Ayrıca kitapta insan öldürmenin ağırlığını da sonuna kadar hissediyorsunuz. Kahramanlardan hiçbiri ölümden korkmuyor. (Bazıları hariç diyelim.) inandıkları kominizmi savunmak için faşistlerle verdikleri savaşta ne olursa olaun insan öldürmeninvicda ağırlığı da işleniyor kitapta. Bir de şimdinin değeri. Ne geçmiş ne gelecek. Şimdiyi yaşamanın bulunmaz değeri.
    .
    Ben ki klasik kitap okurken yorulup boğulan biriyimdir. Fakat Hemigway'in dili o kadar yalın ve sürükleyici ki bazı işsel yoğunluklarıma karşın kitabı 5 günde bitirdim hiç sıkılmadan. Ve kesinlikle kitaba da bayıldım. Ayrıca çevirisi de çok başarılı olmuş. Editlemesi de aynı şekilde gayet başarılıydı. Okurken anlatım bozukluğu ya da çeviri, cünle hatalarına takılı kalmadan su gibi okudum. Kitabın filmi de varmış. Enkısa zamanda onu da izleyeceğim. Ve yorumumu bitirirken diyorum ki; "Ah, Ingles.."
    Çanlar Kimin İçin Çalıyor? Ernest Hemingway
  • 152 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    Asılacak Kadın - Pınar Kür
    İlk olarak biraz yazardan ve kitaptan bahsetmek istiyorum zira kendisi ve kitabı beni çok etkiledi. Pınar Kür 1943 doğumlu Türkiye’de yaşamıyla, eğitimiyle , kültürüyle bizlere örnek teşkil eden güçlü bir kadın profili. Yazdığı kitap gerçek bir yaşam hikayesinden derlenerek 1979 yılında yayımlanmış sonrasında bundan önce yayımlanan 2 kitabı ve bundan sonra yayımlanan 1 kitabı gibi yasaklanarak imhası istenmiştir. Aynı zamanda bu kitaptan esinlenerek filmi çekilmiş zira oda yasaklanmıştır.Zaten kitabın son sayfalarında Pınar Kür’ün savunmasını da okuyabilirsiniz. Kitap bilinç akımı tekniğiyle yazılmış olarak 3 bölümden oluşuyor. Kendi deyimi ile “ezen,ezilen ve kurtarıcı” ...
    Başından sonuna kadar kitabı okurken hissettiğim tek şey insanlığın yok oluşunu görmüş olmaktı.
    Bir cinayet romanı olarak geçse de katilde maktulde kitapta zaten açıkça belli. Ancak gerçekten kimin kurban , kimin suçlu , kimin hatalı olduğunu bulamadığınız ve kendiniz de dahil tüm insanlık için bile yaşanan zulme karşı ses çıkaramadığınız için iliklerinize kadar suçlu hissettiğiniz bir baş yapıt.
    Asılacak Kadın , korumasız , güvencesiz , çaresiz , zavallı bir kadının dış dünyadan kopartılarak , bir sapığın hastalıklı ve korkunç dünyasına hapsedilişini , ezilişini , çektiği tüm eziyetler sonucu kendini savunmak için ağzını bile açamayacak bir nesne haline gelişini anlatırken ; bu kadını insanlık dışı bu muameleden kurtarmak isteyen ancak bunu başaramayan bir delikanlının sarsıcı hikayesini bize en çarpıcı şekilde anlatıyor . Toplumumuzun kanayan yaralarına , geride kalmış , itilmiş , görmezden gelinen sorunlarına o kadar içtenlikle parmak basıyor ki okurken bunu sürekli sorguluyor ve her şekilde kendinizi de yargılıyorsunuz.
    Kısacası tavsiyemdir. Listelere alınıp sağlam kafayla okunmalıdır.

    #alıntı
    -Düşünce özgürlüğünü bir kavram olarak bile ortadan kaldırmanın en iyi yolu, düşünmeyi bilmeyen kuşaklar yetiştirmektir.

    -Tık. Kalem kırıldı.Gözünü bile kırpmadı. Biliyor mu kaleminin kırılmasının ne manaya geldiğini. Bilir bilir. Gene de domuz domuz bakar gözünü gözüme dikip. İyi tanırım o bakışları...
  • 223 syf.
    ·Puan vermedi
    Mehmet Niyazi’nin strateji ve taktik dehası bir Osmanlı Paşası olan Tiryaki Hasan Paşa’yı ve O’nun Kanije’yi savunurken sergilediği muhteşem kahramanlık öyküsünü anlattığı romanı; Kanije.

    Tiryaki Hasan Paşa, emrindeki bir avuç askerle, Osmanlı’nın gücünün tükenmeye başladığı bir zaman diliminde Haçlı Orduları’na karşı sergilediği muhteşem savunma başarısıyla, Haçlı Orduları’nı bozguna uğratır ve Osmanlı’nın varlığını dünyanın hafızasına yeniden sokmayı başarır.

    Kanije’yi ve Tiryaki Hasan Paşa’yı okurken, iman kuvvetinin nasıl bir güç, nasıl bir iktidar olduğunu, zalimin ordularına karşı iman kuvvetinin nasıl galip gelebildiğini, Allah’a olan inancın getireceğinden daha büyük zafer olamayacağını bir kez daha hissediyorsunuz.

    Tiryaki Hasan Paşa, emrindeki 10.000 askerden daha az sayıdaki ordusuyla, sayısı 100.000 den fazla olan Kutsal Roma Germen İmparatorluğu, Macaristan Krallığı, İspanyol İmparatorluğu, Papalık Devleti ve Malta Şövalyeleri ordularına karşı tarihin görebileceği en büyük direnişlerden birini göstermiş, direnişini zaferle taçlandırmıştır.

    Zafer sonrası düşman imparatoru Arşidük II. Ferdinand tahtını bırakıp kaçmak zorunda kalmış, Osmanlı Ordusu büyük bir savaş ganimetinin sahibi olmuştu. Yüz yedi top, ondört bin İtalyan tüfeği, kumandan otağıları, altmış bin çadır ele geçirilen ganimetlerden sadece bir kaçıydı.

    Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunması sonrası, Osmanlı ananelerinde padişah fermanı ile vezirlik rütbesi verilmesinin yeri olmamasına rağmen, bizzat Sultan III. Mehmet tarafından vezirlik verilir.

    Paşa’nın tarihçi dostu Faizi Efendi kendisini rütbesinden dolayı tebrik için geldiğinde aralarında geçen muhabbet Mehmet Niyazi’nin kaleminde şöyle can bulur:

    Yakın dostu tarihçi ve şair Faizi Efendi kimseye söylememişti; fakat zihninde Paşa için “kınına sığmayan kılıç” yakıştırmasında bulunmuştu. Paşa’yı vezaret rütbesinden dolayı tebrik etmek için Faizi Efendi Kanije Kalesi’ne geldi. Odasına girdiğinde Tiryaki Hasan Paşa’nın yüzünde zoraki bir gülümseme vardı. Paşa son derece üzgündü, kuşatmanın en tehlikeli günlerinde bile böyle bir hali yoktu, şaşırdı:

    – Hayrola Paşa Hazretleri, vezaret rütbenizi tebrik etmeye geldim; fakat sizi çok kederli buldum. Zatıâlinizi üzen bir olay mı cereyan etti?

    Tiryaki Hasan Paşa derin bir göğüs geçirdi:

    -Keşke beni üzecek şahsi bir olay cereyan etseydi.

    -Zaferinizle İstanbulda bayram ediliyor; ama siz burada üzüntüye gömülmüş vaziyettesiniz. Nedir bu haliniz?

    -Ah Faizi Efendiciğim! Kanije’de yaptığımız küçük bir hizmete karşılık bize vezirlik vermişler ve Padişah fermanı göndermişler. Halbuki Kanuni Sultan Süleyman, İbrahim Paşa’yı tam yetkili olarak mutlak vekilliğe atadığı zaman bile bu işi menşur ile yapmıştı. Rahmetli Piyale Paşa, Cerbe Deniz Savaşı’nda Hıristiyan dünyasının donanmasını yendiği, Sakız Adası’nı fethettiği halde Padişah Hazretleri vezaret rütbesini ona çok görmüştü. Ama mükâfatlandırmak da istiyordu. Mükafat olarak cennetmekân Kanuni, Piyale Paşa’yı, oğlu Sultan Selim’in kızı Gevher Hatunla evlendirdi.

    Faizi Efendi kaşlarını çattı:

    -Torununu yaşlı başlı bir paşa ile evlendirdiğine göre, devletin rütbesi ondan daha değerliymiş.

    -Elbette Faizi Efendi; bir padişah, bir halife devletin mevkilerini torunundan aziz bilmese, o devlet ne hale gelir? -Derin bir göğüs çekerek devam etti- Maalesef çürüme başlamıştır; bunun sebeplerinin bulunarak mutlaka durdurulması lazımdır.

    Sesi bulanık bir hal aldı:

    – Ah benim yüce devletim! Sen ne duruma düştün! İslam Halifesinin yazdığı ferman Kanije’yi savunmak gibi sıradan bir hizmete karşılık olmaya başladı!

    Nemli gözlerini Faizi Efendi’ye çevirdi.

    – Daha acısı ne biliyor musun?

    – Ne Paşa Hazretleri?

    -Bu ulu devletin vezirliği benim gibi kocamış bunaklara kaldı! Buna üzülmeyeyim de neye üzüleyim!…

    Tarihçi ve Şair Faizi Efendi’nin teselli etmek için söz bulamadığı Tiryaki Hasan Paşa, gözlerini bir top halinde yangına dönüşüp bataklıkta kaybolmak üzere olan güneşe dikmişti.

    Vesselam…
  • Kötü kitaba iyi demek gibi ölümcül bir günah işledikten sonra geriye dönüş yoktur.
    George Orwell
    Sayfa 13 - Sel Yayıncılık