• Son 3 yıldır edebiyatla ilgileniyorum. Bu süre zarfında birçok kitap okudum ve çoğu güzel kitaplardı. Ama günümüz edebiyat sayfa ve grupları çok basit indirgenmiş durumda. Aynı edebiyatı yazsın yılda 3 defa en az tekrarlanıyor binlerce sayfa ve gruplarda. Hep aynı yazarı aynı kitabında bir cümle topluluğu üzerine yoğunlaşıyor. Mesela Sabahattin Ali okuyan kesim genelde Kürk Mantolu Madonna veya içimizdeki şeytan romanın ezberlediğimiz ankedotları okuyoruz, Aynısı Zweig'te de, Franz Kafka Milena'ya Mektuplar değişilmez Gardırop meselesi gibi ya da Khaled Hüseyin uçurtma avcısı ve Bin muhteşem kitabında alıntılar gibi. Edebiyat bu ülkede maalesef kopyala yapıştırırda ötesine çok ender geçiliyor. İnsanlar kitapları okurken kitaplara kendilerini pek verebildiği sanmıyorum. Mesela bir edebiyatçı ait sözü başka edebiyatçı adıyla etiketleyip piyasaya süsleniyor. Böylece edebiyat okur dünyası çoğu aklında öyle kalıyor. Bu toplumsal olarak edebiyat yetersizliği ve popüler kültürü saçma sapan yazarlarını milyonlarca kitabı satmasına nedeni oluyor. Geçen yıllarda başlayan şarkıcı ve magazin konu olmuş insanları kitaplarını binlerce hatta milyonlarca satılmasını açıklıyor. Onun için bu konuda kendimizi geliştirip okuyacaklarımız kitapları hakkında bilgi toplamamız lazım. Kitap açıklamalarında gördüğüm sadece kitabı özeti ve birkaç anekdot var. Çok az kimse kitabını eleştirisi veya hissettikleri dile getiriyor. İyi bir okur iyi bir eleştirmen olması gerekir.
  • 592 syf.
    "İnsanlık ne kadar büyük bir yalnızlığı, yabancılaşmayı, sevgisizliği ve yıkımı yaşıyor olursa olsun, dünyanın herhangi bir yerinde şiir yazan birisi varsa ve onu okuyan bir başkası varsa, barıştan, aşktan, özgürlükten ve güzellikten umudu kesmeye yer yoktur."
    Şükrü Erbaş

    İncelemeye bu alıntı ile başlamak istedim çünkü romanın yapısına çok çok uygun bir alıntı. Mungan'ın 15 yıl emek verdiği, demlene demlene ortaya çıkardığı, kendi edebiyat hayatının bir özeti gibi belki de bu kitap.

    Binbir Gece Masalları tadında bir kitap. Zaten tanıtım bülteninde de "Batı'nın modern çağ fantazi romanlarıyla Doğu'nun Binbir Gece Masalları'nın özgün bir bileşimi.
    Tabiata, emeğe ve şiire bir övgü." diyerek atıfta bulunuluyor.
    Okurken bir masalın içinde yolculuk yapıyorsunuz. Bu roman aslında şiire yolculuk romanı. Karakterler, şehirler, dağlar, ovalar, hayvanlar, çiçekler, bitkiler gelip geçiyor yanınızdan. Okurken sizin için önemli olan yolda olmak, o hissi kitabın sonuna kadar kaybetmiyorsunuz.

    Çok katmanlı bir yapıya sahip bir kitap. Biraz fantastik, biraz polisiye, biraz felsefik, bolca edebi bir roman var karşımızda. Her okurun farklı anlamlar çıkaracağı ve kendince eklemeler yapacağı bir roman. Ütopik bir roman da demek istemiyorum açıkcası. Okurken karakterlerin, bölgelerin isimlerini gördükçe nedense Hindistan, İran vb. ülkeler geldi aklıma. Yazar kendince adına Anakara dediği bir dünya kuruyor. Bu dünyanın içerisinde ana karakter şudur diyebileceğimiz biri yok aslında. Bütün karakterler ana karakter. Hepsinin dünyasını yavaş yavaş bize gösteriyor. Ve hepsinin dünyası da ayrı güzel.

    Anakara'nın bilge şairi Bendag, en büyük şairlerinden Moottah ve en iyi polisi Gamenn. Temelde bu üçünün hikayesi yer alıyor. Ve bunların etrafında şekillenen şehirler, kişiler, olaylar...

    Bendag 50 yıllık bir kayboluştan sonra (tabii bu kayboluş belki de kendini bulmaya yöneliktir) okuyup öğrenirsiniz artık :) doğduğu kente geliyor ancak kimliğini kimseye açıklamak istemiyor. Tek bir amacı var; 50 yıl önce katılamadığı (o gün şehri terketmişti) on üç dolunaylı yıl şenliklerine katılmak ve huzur içinde ölümü beklemek.
    Bendag'ın hikayesi böyle başlıyor.

    Diğer yandan Moottah'ın hikayesi karşılıyor bizi. Onun da amacı aynı şenliklere katılmak. Uzun yıllar inzivaya çekilmiş bir şair. Bu yolculukta yanında iki tane genç var Zeey ve Tagan. Amacı bütün bilgi birikimini bu yol sürecinde bu iki gence aktarmak.

    Ve Gamenn...
    Anakara'da yıllardır çözülemeyen şair cinayetlerinin peşinde olan polis. Gamenn'in hikayesine ayrıca dikkat etmekte fayda var.

    Bunlar dışında Ümma ve Lelalu Anakara'nın önemli kadın şairleri.
    Agabu var bambaşka bir karakter. Rüya terbiyecileri, taşıyıcı çocuklar da romana fantastik hava katan diğer karakterler.

    İçerikten çok fazla bahsetmek istemiyorum. Başta da dediğim gibi kitabın kapağını açtığınızda Anakara'da yolculuğunuz başlıyor ve bu yolculuğu sonuna kadar büyük bir keyifle sürdüreceksiniz. Zaman zaman hüzün, zaman zsman hayal kırıklığı yaşayacaksınız belki ama sonunda şiir varsa umut da vardır diyeceksiniz.
    Okuyacak olanlara şimdiden keyifli yolculuklar diliyorum. Şiir gibi bir yolculuk olsun. Hayatınızın şiiri eksik olmasın.
    İncelememe burada son verirken nev'i şahsına münhasır bir kişilik olan Ayşe*'ye de teşekkür etmek isterim. Mungan'ı zaten seviyorum ama onun ısrarları olmasa bu kitabı en azından şu anda okumazdım. Sırada Yüksek Topuklar var
  • 240 syf.
    ·Puan vermedi
    Evet, bu yılın benim için ilk kitabı: "Tanrı olmak zor iş" idi. İncelemeyi bu sefer bir çok yönden ele almaya çalışıp her okurun bu incelemeden yararlanması sağlamak istiyorum. O halde başlıyorum.

    Strugatskiy kardeşler hakkında kısa bilgiler:

    -Strugatskiy kardeşlerin adları sırasıyla Boris Strugatskiy ve Arkadiy Strugatskiy. Boris Strugatski yanlış hatırlamıyorsam babasını bir trafik kazasında (tren de olabilir) kaybederken kendisini bu kazadan sağ bulmuş. Boris Strugatskiy Astrofizik(gökfiziği) Arkadi ise Japon edebiyatı üzerine eğitim görmüş birisi. Dolayısıyla ikisinin bu eserindeki kelimeleri hayli bir yaratıcı. Kıyamete bir milyar yıl, Uzayda piknik, Pazartesi cumartesiden başlar gibi eserleri 20+ dilin üzerine çevrilmiş ve çok satılmış.

    Hikaye anlatım teknikleri:
    Strugatskiy kardeşlerin anlatım tekniğine internetten baktığım zaman özel teknikleri olduğunu gördüm. Öncelikle Noon adında hayali bir evren yarattıklarını söylemeliyim. Bu evrende insanlar 22.yüzyılda ve Anarşist meritokrasi(Bilen kişinin yönetimde olması diye çevrilebilir belki) ile yönetilmektedir.
    Her neyse, Strugatskiy kardeşlerin hikayeleri biraz durgun çünkü anlatım tekniklerinde ana karakterler pasif hatta ana karakterlerden çok öbür karakterlerin etrafında dönüyor hikaye. Özellikle bu romanda yaşananlar bize Don rumata adıyla Arkanar krallığına gönderilen Don Rumata sahte adıyla gönderilen dünyalı casus Anton'un değil öbür insanların bu sistemi kırmasının daha önemli olduğunu söylemeye çalışarak ve bizi romana çekerek anlatıyor.

    Romanın kısaca özeti:

    Roman, işte bu Noon evreni baz alınarak yapılmış. Dünyamız Noon evreninin ayrıcalıklarından yararlanırken dünyamıza benzer bir gezegende ise bir insanın okuma yazma bilmesi onu dar ağcına götürür. Aslında bir tarihçi olan Anton oraya ajan olarak Don Rumata olarak bir asilzadeymiş gibi davanır. Arkanar krallığı adı verilen, totaliter ve faşizmin üst noktalara geldiği insanlarca yönetilen bu krallıkta casusluğa başlamadan önce Estor Krallığında yaşayarak sanki Dünyalı değilmiş imajı vermeye çalışır. Arkanar krallığının başında Kral(adı asla söylenmiyor) ve kralın ölmesini çok isteyen kralın yardımcısı Don Reba vardır. Anton ve arkadaşlarına(onların da çoğu tarihçi, edebiyatçı, bilim insanı vs...) halka eziyet etmemesi, kimseyi öldürmemesi gibi şeyler tembih edilir. Nasa'nın bu emrini dinleyen tarihçiler, roman boyunca adeta bilginleri aktif hale getirmeye, sistemi insanlara sorgulatmaya çalışırlar. Ki sanırım sadece çalışırlar, çünkü roman boyunca sistem daha çok güçlenir insanlar aynen seyirci kalma etkisi yani sürü psikolojisinin kurbanıdırlar. Herkes bana dokunmayan yılan bin yaşasın tavrına bürünür. Ve roman kapanışta V for Vandetta'da(İzlemeyen izlesin, öneririm) olduğu gibi bize zihniyetlerin değişiminin yönetimin değişiminden önemi olduğunu gösterirken benim gibi insanlar ise ne oluyor ya bu sonda diye afallayarak sonu anlamaya çalışır. -Harbi anlamadım lütfen biri aydınlatsın.

    Çevirmen ve çeviri:
    Çevirmen Hazal aylin, ben çevirinin kalitesinden pek anlamam ama Hazal hanım Rus dili ve edebiyatı eğitimi görmüş ve romanı aslından çevirmiş. Çeviri okuduğum kadarıyla, eğreti durmuyor ve dili akıcı. Ama bazı kelimeler için ayrıca çeviri notları yapılsaymış daha güzel olabilirmiş gibi geliyor.

    Eleştiriler:
    Roman harika dostlar ama işleyiş biraz yavaş ve çok az sayfada anlatılacak şeyi öyle bir süslemişler ki insan bazı yerlerin yazılmak için yazıldığını düşünüyor. Öyle ki Romanın dörtte birinde bir karakter el sallıyor,bazen bize göz kırpıyor sonra da adamı öldürüyorlar ve siz o zaman o sayfalarda bu adama niye o kadar yer verdiniz madem bu adamın bir önemi yoktu Eey,Strugatski kardeşler diyesiniz geliyor.
    Ama fikir de ütopya da çok güzel. İnsan evrene girdikçe çıkası gelmiyor. Her bir karakter bize bak bu harika bir karakter bu az sonra dünyayı kurtaracak denmeden realist bir tavırla sergileniyor. Ayrıca 1984 romanı tarzı romanlar kadar da alegorik değil ve herkesin anlayabileceği, herkese önerebileceğiniz bir roman diye düşünüyorum.

    Kısaca Romanı ben genel olarak beğendim İttihaki zaten son yıllarda çok iyi işlere imza atıyor. Bol olay sevene öneremem ama sizi yeni yeni düşüncelere gark ettiren bir yapıt. Hepinize iyi geceler dilerim.
  • 163 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali‘nin en önemli romanıdır. Bu yazıda Kürk Mantolu Madonna’nın özeti, roman türü, konusu, Kürk Mantolu Madonna romanın hakkında bilgiler, eser ile devrin ve yazarın hayatı arasındaki alakalar, romandaki şahıslar, romanın bakış açısı ve tekniği vb sıralanmıştır.

     

    Kürk Mantolu Madonna, Sabahattin Ali  tarafından  1943 yılında yayımlanmıştır. Eser  ilk olarak Hakikat gazetesinde 18 Aralık 1940-8 Şubat 1941 tarihleri arasında ve  " Büyük HİKÂYE" başlığı altında 48 bölüm olarak tefrika edilmiştir.[1]

     

    Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna’yı 1940 yılında Yedek subay olarak  ikinci kez askerliğe alındığı  Eskişehir Büyükdere’ de[2] görev yaparken  çadırda yazmış ve günü gününe gazeteye yetiştirmeye çalışmıştır.  Bilindiği kadarıyla bu romanını yazarken attan  düşmüş, sağ bileği çatlayınca, kolunu tenekede ısıtılan suya koyarak [3] yazmaya devam etmiştir.
  • 112 syf.
    ·Puan vermedi
    Yabancı, ” L'étranger “ Albert Camus'nün 1942 yılında yayınlanmış olan ve edebiyat alanında en önemli eseridir. Eser, oldukça basit kurgusuna ve çok sıradan bir olay örgüsüne rağmen Albert Camus’un ve Varoluşçuluk düşüncelerinin özetini vermesinden olsa gerek birçok eleştirmen tarafından oldukça beğenilmiş ve Le Monde’nin seçtiği “Yüzyılın yüz kitabı “ arasında gösterilmiştir.

    Eser, Albert Camus"nün ( 1913-1960) en tanınmış, en çok yabancı dile çevrilmiş, en çok incelenmiş ve hala en çok satan kitaplar arasında yer alır. "Yabancı", aynı zamanda yazarın en gizemli eseri kabul edilmiştir. Romanın kahramanı olan "Meursault", "adı" olmayan bir "Yabancı"dır; Meursault" algıladığı şeyleri tanımlayamayan, ama gerçeği bulmaya boş bir bilinçtir. “ Onun kayıtsızlığı ve edilgenliği, işte bu boş bilincin ürünüdür.”

    "Mutluluk, bir yerde ve her yerde hiçbir şey beklemeden dünyayı, insanları sevmektir," düşüncesinin özü olan bir kahramandır.
    Albert Camus'un Hayatı

    1913 yılında Cezayir Mondovi- Dreaan-doğumlu olan, Albert Camus işçi, cahil ve fakir bir baba ile ailenin çocuğuydu. , Annesi de okuma-yazma bilmeyen İspanyol asıllı cahil bir kadındı. I. Dünya Savaşında babasını kaybedince annesi tarafından büyütüldü. Albert Camus Cezayir'de iken 1934 yılında evlenmiş ama İki yıl sonra boşanmıştı. 17 yaşındayken verme yakalandı ve üniversiteyi de bırakmak zorunda kalmıştı. Cezayir radyosu tiyatro bölümünde işe girdi. Camus bir süre sonra. Komünist Parti üyesi oldu, ama 1937'de oradan da atılmıştı. İlk gençlik yıllarında yakalandığı tüberküloz hiç peşini bırakmamış olsa da 1938 yılında ilk eseri olan Tersi ve Yüzü adlı eseri yayımlandı. Ama ilk büyük başarıyı I ‘Efranger “ Yabancı “ adlı eseri kazandı. 1940 yılında Paris'e geldi. Gençlik yıllarında başladığı gazeteciliği hep sürdürdü. 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldı. 1960 yılında bir otomobil kazasında yaşamını yitirdi.

    Eserin konusu, Cezayir’de, tesadüfen bir Arap’ı öldüren Fransız, Mersault, kendisini ölüme götüren olayları kayıtsız şekilde izlemektedir. Her şey, kendiliğinden olup bitmekte, Meursault, topluma, kendine, adım adım yaklaşan ölüme, hayata, dünyaya ve eylemlerine yabancılaşmış ve kayıtsız kalmıştır.

    Romanının teması; hayata, eylemlere, duygulara, çevreye, beklentilere ve insanın kendisine yabancılaşması, ölüm, umursamazlık, kabullenmişlik, yalnızlık, önyargıları sorgulayıştır.
    Roman kahramanının yabancılaşması romanda, roman kahramanının ağzından şu şekilde ifade bulmaktadır. ‘herkes bilir ki, hayat yaşamak zahmetine değmeyen bir şeydir, aslında 30 ya da 70 yaşında ölmenin önemli olmadığını bilmez değildim, çünkü her iki halde de gayet tabii olarak başka erkekler ve kadınlar yine yaşayacaklar ve bu binlerce yıl devam edecektir (...) İnsan mademki ölecektir, bunun nasıl ve nez aman olacağının önemi yoktur’ sözleri, çağdaş nihilizmin "saçma" kavramı altında irdelenmesidir.[3]

    Eserin mesajı ise: dünya boş ve manasız bir yerdir. İnsan, hayat, toplum saçmadır. Yazara göre yaşamın tekdüzeliği altında, makineleşmiş bir dünyada makineleşmiş insanlar vardır. [4]
    Bu durum ve kahramanın ölümü kayıtsız bir şekilde bekliyor olması varoluşçuluğun özüdür. Roman okunurken, yazarın hissettikleri okuyucuya kahramanın ve papazın ağzından yansımaktadır. “Mersault’ın yaşama sıkıntısına paralel bir sıkıntı okuyucuda da uyanır. Bütün kişilerin yaşamları ve eylemleri Camus’nün savunduğu düşünceyle birleşince okuyucuya boş ve anlamsız gelir.”[5]


    ANLATICI TİPİ

    Roman ben merkezli bir anlatıcının yani kahramanın ağzından, öznel bir anlatım ile aktarılmaktadır. Eserdeki her şey Mersault’ın gözlemlerinden aktarılmıştır. Mersault davranışlarıyla, konuşmasıyla varoluşçuluğun tezi olan absürd/saçma’yı destekler. Meursault’ı ziyarete gelen papaz ise Meursault’u yargılayan yansıtıcı bilinç görevindedir. Papaz, hem Mersault’u okura yansıtan bir bilinç hem de Meursault’un doğru yolu bulmasını öğütleyen düşüncelerin yansıtan bir fikir aynasıdır.

    KİŞİLER ZAMAN VE MEKÂN UNSURLARI
    Mersault’ın sevgilisi Marie; neşeli, bir kadındır ve Mersault’ın hareketlerine ve umursamazlığına karşı gayet sabırlı davranmaktadır. Mersault’ın komşusu Raymond; çapkın, sinsi ve belalı birisidir. Mersault’ın hayatının değişmesine yol açan bir kişi olarak karşımıza çıkmıştır.
    Romanda herhangi bir zaman kavramı belirtilmemiştir. Ama sıcak olduğunun vurgulanması yaz aylarında geçtiğini düşündürebilir. Örneğin, Meursault’ın annesinin cenazesine giderken otobüste “Hava çok sıcak.” Demesi zamanı anlamamızı sağlar. Zaman kavramını Camus’nün katmayışının nedeni, Mersault’ın yaşadığı yabancılaşmayı, zamandan kopmayı kuyucuya yansıtmak istemesi olabilir.
    Yabancı Roman’ındaki mekânlar Cezayir, sahil, hapishane ve duruşma salonudur. En önemli mekan mahkemedir.


    ESERİN ÖZETİ

    Mersault Cezayir’ de yaşamakta olan Devlet dairesinde küçük bir memurdur. Annesi ise huzur evindedir. Marie adında sevmediğini sandığı bir sevgilisi vardır.

    Mersault’un annesi ölmüş, Annesinin ölümüyle işinden izin alarak Marengo’ya cenazeye gitmiştir. Mersault hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmektedir. Onun ölümünü duyduğunda, ölümün kendisi değil, ertesi gün yas elbisesini giydiğinde, patronunun başsağlığı dilememesi ve annesinin ölümünü ispatlamış olacağıdır. Mersault, Sevgiyi ve ayrılığı sadece alışkanlıklara bağlamakta bencilliklerine de anlamlı gerekçeler bulmaktadır. Ölüm/cenaze merasimi esnasında ölümle yüzleşmesi gerekirken ölümden başka her türlü detayı düşünmüştür. Annesinin ölümüne tepkisiz kalmış, hatta bu güzel günü kırlarda geçiremediği için hayıflanmıştır. Cenazeden sonra evine döner ve hafta sonunu Marie ile geçirir.
    Mersault Raymond Sintes’le arkadaş olmuş ve kendisini aldatan kız arkadaşına ders vermesine yardım etmiştir. Raymond’la sevgilisin kavga etmiş, Mersault, arkadaşının haklılığı yönünde şahitlik yapmıştır.

    Bir gün, Mersault komşusu Raymont ve sevgilisiyle sahile giderken belalı insanlarla karşılaşmış ve onlardan birini öldürmüştür. Cinayet sonunda Mersault mahkemeye çıkar. Böylece kahramanın iç diyalogları ve iç hesaplaşmaları anlamsız düşünceleri ortaya çıkmaya başlar.

    “Hayatın her alanında bir ötekileştirme, aslında kendini yüceltme/üstün kılma fikri ile mevcuttur. Tamamen tepkisizdir, edilgendir, hayatı uzaktan seyreder. “[6]

    Mersault tutuklanır ve avukat ile savcı ile yaptığı konuşmalarda olaylar cinayetten daha çok annesinin ölümüne gösterdiği tepkiye/tepkisizliğe dayanır. Bu olay mahkemede de karşısına çıkar ve ahlaki çöküşün kanıtı olarak, bu çöküntünün topluma yayılmaması için giyotinle öldürülmesine karar verilmiştir. on günlerinde hapishane papazı tarafından ziyaret edilen Mersault Tanrı’yı reddeder ve yaptığı her şeyde haklı olduğunu iddia eder.
    Meursault; gözlemci, umursamaz, olanları kabullenmiş, hayatı derinlemesine düşünmeyen, aşırı uçta bir kimsedir. Ölüme yaklaştıkça kendine karşı farkındalığı artmakta ama bunu da umursamamaktadır.
    Meursault yargıç ve savcıların mütalaalarından sonra ölümü kabul etmiş ve kayıtsızca ölümü beklemektedir. .
  • 416 syf.
    ·3 günde·8/10
    Bir toplumda yaşamak, parçası olabilmek hatta toplumla aynı yöne gidebilmek, toplumun geleceğinde rol almak, yön vermek ve bunları sosyolojik açıdan sağlıklı toplum ve bireyler yetiştirmek için yapmak, her şeyin normal görünmesini sağlamak, ve normalmiş gibi davranmak... Buna kısaca günlük hayat diyebiliriz.


    Tabi birde; aynı toplumda yaşamak, aynı yolu yürürken biraz farklı gözlükler kullanmak var. Bunlar öyle gözlükler ki camlarının renginden dolayısıyla görüşü, çerçevesinin şa’şa’ası görünüşü çok farklı. Bunların “kralı çıplak göstermek” gibi meziyetleri olsa da kimseye bir zararı yok! Aksine; toplumun yürüdüğü yolda ihtiyaç duyduğu ekmeğe, suya ve her türlü yaşam desteğine ek besin olarak sunulan ruhsal bir besini sağlıyor. Evet, evet… Mizahı bu!


    Mizah Atinalılar tarafından insanın gerçekten toplum olmaya başladığı, sosyolojik açıdan büyük gelişmeler gösterdiği orta çağda geleneksel bir sanat ve ifade biçimi olarak geliştirilmiştir. Zaman içinde Avrupa’nın içine sızmış, insanlar bu işi meslek haline getirmişler. Amaç; kralı hem çıplak göstermek hem de aynı kralı eğlendirmekmiş.


    Dünyadaki gelişimini yüzyıllar içinde sürdürdükten sonra topraklarımızda da kendine yer, vücut bulabilmiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başarmış.


    Edebiyatımızın tarihçesine dönüp baktığımızda mizahın ilk örnekleri olarak masallar, fıkralar ve tiyatro oyunları görebiliyoruz.
    Ama Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte edebiyatımız ve mizah biraz yön değiştirir ve daha eleştirel, daha keskin bir hal alarak kapsamı genişletir.
    Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Bedii Faik, Haldun Taner, Muzaffer İzgü, Çetin Altan gibi yazarlar da, günümüz mizahının bulunduğu noktaya gelmesinde önemi büyük birer rol üstlenmişler, “güldürmek ve düşündürmek”i kendilerine rota belirlemiş ve bu doğrultuda yol almışlardır.
    Aziz Nesin kendisiyle yapılan bir söyleşide “Ben ailemi yazarak geçindiriyorum. Dört bin hikaye yazdıysam, ailem iki çocuk bir hanım olduğundandır. Daha kalabalık olsaydık belki dokuz bin hikaye yazmam gerekirdi.” dediğinde, düşünmemizi mi yoksa gülmemizi mi istemişti?
    Düşünelim mi? Gülelikm mi?... Ne dersiniz?


    Şu nokrada , Tatlı Betüş’e geçmeden önce sizinle Friedrich Nietzsche’nin "Kim namus ve ahlâk şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o' dur." sözünü paylaşmak istiyorum. Eminim ki; henüz okumadıysanız mutlaka okumanızı önereceğim Aziz Nesin’in dört defa revize edilmiş, başrölünü Türkan Şoray’ın üstlendiği dizi uyarlaması bulunan bu romanında Nietzsch’nin bu büyük lafına yer bulacaksınız.


    Tatlı Betüş Aziz Nesin’in ilk baskısı 1958 yılında “Bayan Döviz” adı ile basılan 1960 yılında ise “Bir Mirasçı Aranıyor” haline çevrilip yeniden basılan, nihayetinde son Halini alarak 1974 de “Tatlı Betüş“ adı ile yayımlanan romanıdır.

    “ Romanın üçüncü biçimi de beni memnun etmemişti. Barış Gazetesi benden roman isteyince, ben on beş yıllık romanımı yeni baştan ele aldım. Dördüncü kez değiştirip, düzeltip yeniden yazdım. Bu kez ise adini bildiğiniz gibi "Tatlı Betüş" koydum.”

    Bu hikaye bir hayli abartılmış olsa da, yaşananların tamamının tek kişinin başından geçebilme olasılığı çok düşük olsa da pek çok kişinin yapmış olduğu pek çok gerçek rezalete ayna tutmuş. Roman özellikle Dönemin yüksek sosyete ve zenginler aleminde dönen dolapları, ahlaksızlıkları, akıl almaz rezaletleri ortaya koymak amacıyla yazılmış, tek bir karakter üzerinden pek çok rezaleti örneklendirerek toplumsal çürümeyi gözler önüne sermiştir.

    Tatlı Betüş, ülkemizdeki burjuva kültürünü en şiddetli şekilde, yozlaşmak, kirlenmek, ahlaksız hale gelmiş olmakla suçlayan en acımasız şekilde yerden yere vuran romanların başında gelmektedir.

    Romanın konusuna ve özetine de biraz değinmek isterim;

    On beş yaşında bir doktora evlatlık adı altında ama metres olarak verilen Güllü’nün genelevlerden İstanbul ve Ankara sosyetesine girip çıkması onlarca zengin koca değiştirip, hem erkekleri, hem kadınları hem de sosyeteyi allak bullak etmesi ve onların yaşamlarını ahlaksızlıklarını rezaletlerini faş etmesi üzerine dayanmaktadır.

    Erkekleri parmağında oynatarak sosyetenin en gözde kadını olmayı başaran Betüş'ün hikayesidir.

    Hikaye kırk beş yıl önce bir memur ailesine evlatlık olarak verilen Güllü’nün büyük bir mirasa konduğu için arandığını belirten bir gazete ilanı ile başlar ve Güllü’nün Yeğeni Mahmut Yarlı, bu miras haberinden sonra Güllü’yü bulmak için yaptığı araştırma ve gerçekleştirdiği görüşme ve mektuplaşmalar ile devam eder.

    Karakterin adları roman boyunca evlendiği kocaya, yer aldığı ortama, yapılan işe göre değişmiş:
    “Bayan Döviz” olarak Tanınmakta, sık sık gemi ile Avrupa’ya gitmekte ve bir gemi dolusu kaçak eşya ile dönen bir kaçakçıdır.
    “Tatlı Betüş”, Ferhat Paşazade’nin torunu Mecdi ile evlenir. Mecdi dedesinden kalma mirası bitirmeye azmetmiş bir mirasyedidir…
    Kimi zaman kadınları Klarkçı Muammer’in elinden kurtaran bir namus abidesi, kimi zaman evlendiği sayısı meçhul kocalarından birinin şiddetine, kıskançlığına hedef bir mağdur, zengin kadın avcılarına hedef olduğu zamanlar da yok değil… Sadist bir kişilikten, şiddet görmekten zevk almaya, prenseslikten geneleve, zenginlikten fakirliğe… v.s.

    Son mu?...


    Gülerken düşünmeyi de unutmayın, keyifle.

    https://edebiyatvesanatakademisi.com/...eti-aziz-nesin/66474
    http://www.sabitfikir.com/...mp;amp;referer=81590
  • Aklımı kemiren düşünceler bir romanın hayali kahramanı gibi,
    Düşündürücü ve bir o kadar da sürükleyici.
    Kan damarlarımdan hayatımın özeti geçiyor,
    Ürkütücü bir o kadar da etkileyici.

    Şehzade