• Eğer ukalanın tekiyseniz, beni okuma zahmetine katlanmayın.
  • Her türlü adalet Tanrı'dan gelir; adaletin kaynağı odur.
    Jean-Jacques Rousseau
    Sayfa 34 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Yeniden Plutarkhos'u okuyor, Voltaire ve Rousseau'dan alıntılar yapıyor, hizmetçilere kendisine 'yurttaş' diye seslenmelerini emrediyordu.
  • 166 syf.
    ·8/10
    Cemil.. Yazar olabilmek için tam zamanlı çalıştığı işi bırakan Cemil.. Evde mutfağı çilek reçeli kokularıyla dolduran Cemil.. Ankara'da, toplu konutlarda sıkışıp kalmış Cemil.. Editörden romanıyla ilgili dönüş beklerken alt komşunun çocuğuna, üst komşunun annesine kafayı yoran Cemil.. Yola her çıktığında ya gençliğiyle ya da yaşlılığıyla karşılaşan Cemil.. Nazlı ile hayatını, aşkını sorgulayan sonunda yine Nazlı'da aşkı bulan Cemil..

    Evet uzun uzun yazdım çünkü bu kitapta Cemil çok farklı kesitlerle çıkıyor karşımıza. Bir ölmek üzere olan babasıyla konuşmalarında, bir üniversite arkadaşlarıyla dertleşirken, bir Nazlı'yla evde otururken.. Olaylar arası bağlantılar yok. Geri dönüş ve ileri gidiş teknikleriyle Cemil'i tanıyoruz. Pek çok şeyi eleştiriyor Cemil kitap boyunca. "Bir şey hissetmek ama hissetmemeye çalışmak. Başka biri olmaya çalışmak. Her zaman keder verici." diyor Barış Bıçakçı. Nasıl da güzel anlatıyor insanın kendisine başkalaşımını, görmezden gelişini. Bir başka bölümde ise "Birlikte yaşlanmanın iyi tarafı birbirine söylediğin veya söylemediğin şeyler yüzünden ölmeyeceğini bilmek. Gençken konuşmak da susmak da ihanettir; gençken insan kolay can alacağını, canının kolay çıkacağını düşünür." derken gözler önüne seriyor tüm yaşamı. Aforizmalardan bolca bahsederken "Evrendeki en bol elementin, hidrojen ile helyumun, aynı zamanda en hafif iki element olması her şeyi açıklıyor zaten. Böyle hafif bir evrende anlam ne arasın? Anlam ağırdır, dibe çöker. Falcılar bu nedenle kahvenin telvesine bakarlar." diyerek düşündürüyor böyle güzel ifadeyi nasıl bulduğunu. "İstanbul'da gün boyu dolaşırken dünyanın hâline üzüldüm. Ankara'da insan sadece Ankara'nın haline üzülüyor." dediğinde anlıyorsunuz Ankara sevdasını. "Kırk yaşımızda, yüreğimize yirmimizde sıktığımız bir kurşunla ölüyoruz." diyerek de öldürüyor sizi bir nevi.

    Anlatımını, dilini beğendim evet ama daha çok beğendiğim bir şey var: Bu kitapta bir sürü kitap, şiir, film, müzik önerisi olması. Ada ya da Arzu, Yalnız Bir Avcıdır Yürek, Ayak İzlerinde Adımlar, Lolita, Mırıldandığım Öyküler, İçeriye Bakan Kim, Gazoz Ağacı, Bodur Minareden Öteye, Bir Tren Yolculuğu, Saatlerin Tıkırtısı, Ses ve Öfke, Sonsuz Günbatımı, Döşeğimde Ölürken bahsettiği bazı öyküler ve kitaplar.

    Kitap boyunca bölüm aralarında Cemil'in editör kadınla yaptığı içsel konuşmalar dikkat çekiciydi. Daha çok dikkatimi çeken ise "Cemil'e hayatın bir şölen olduğunu hissettiren şeylerin üstünkörü yapılmış bir listesi":
    • Virginia Woolf'un Mrs. Dalloway romanı
    • John Cheever'ın öyküsünden uyarlama: Yüzücü
    • Joshua Logan'ın Piknik filmi
    • Seymour Glass
    • Charlie Haden ve Carla Bley'den The Ballad of the Fallen
    • Patrice Leconte'un Monsieur Hire filmi
    • Ezginin Günlüğü'nün Bahçedeki Sandal albümü
    • Mehmet Günsur'un Hırça Mapası öyküsü
    • Ali Osman Coşkun'un resimleri
    • Raymond Carver'ın öyküleri
    • Nazlı'nın söylediği Yeşil Ayna türküsü
    • Melihat Gülses'ten Kapıldım Gidiyorum
    • Pars Tuğlacı'nın Okyanus Ansiklopedik Sözlüğü
    • Wynton Marsalis'in The Majesty of the Blues albümü
    • Henri Rousseau'nun resimleri
    • Led Zeppelin'den The Battle of Evermore
    • Italo Calvino'dan Marcovaldo ya da Kentte Mevsimler
    • Julio Cortazar'ın Oyunun Sonu öyküsü
    • Stevie Smith'in El Sallamıyordum, Boğuluyordum şiiri.

    Maddelerin içindeki Nazlı'nın söylediği şarkı maddesinde aşkın kokusunu aldınız sanırım. O zaman sıra Sinek Isırıklarının Müellifi kitabının kokusunu almakta. Keyifli okumalar.
  • 481.
    İki Alman. — İnsan Kant ile Schopenhauer’i Platon, Spinoza, Pascal, Rousseau ve Goethe ile karşılaştırsın ve bunu yaparken akıllarını değil, ama ruhlarını dikkate alsın: o zaman ilk sırada belirtilenlerin aleyhine olur: Düşünceleri, coşkulu bir ruh hikayesi oluşturmaz, roman oluşturacak bir şey yok onlarda, ne bir bunalım, ne facia ya da ölüm sahneleri; düşünceleri, bir ruhun aynı zamanda tasarlanmamış biyografisi değildir, tersine, Kant’ın durumunda bir kafanın, Schopenhauer’in durumunda ise bir karakterin (“değişmezin”) betimlenmesi ve yansıması ve bizzat “ayna dan”, yani yetkin bir akıldan duyulan sevinçtir. Kant, eğer düşünceleri ile ışık saçarsa, en iyimser anlamıyla dürüst ve saygıdeğer, ama önemsiz görünür: Onda genişlik ve güç yoktur; başından çok fazla olay geçmedi ve çalışma tarzı, bir şeyler denemesi için lazım olan zamanını kendinden çalıyor… makul olduğu gibi dışarıdan gelen kaba “olayları” değil, yazgıya ve sarsıntılara düşen en yalnız ve en sakin yaşamı düşünüyorum, bu yaşamın boş vakti var ve düşünce tutkusuyla yanıp kavruluyor. Schopenhauer onun bir adım önündedir: En azından doğanın belli derecede aşırı çirkinliği var nefretinde, hırsında, kibrinde, güvensizliğinde; biraz daha vahşi yapıdadır ve bu vahşilik için vakti ve boş vakti vardı. Ama onda “gelişme” yoktu: Aynı şekilde düşünce alanında da gelişme yoktu; “hikayesi” yoktu.
  • 176 syf.
    ·35 günde·Puan vermedi
    Tamamen hayal kirikligi...yason yayinlari denen bi yayinevinin aycan ozupek adli çevirmeninin berbat isi...kitabi kara cuma indiriminden aldim ama pismanim...kâğıt kalitesi berbat...bazi kelimelerin arasinda bosluklar sacma yerlerde birakilmis...ceviride donup donup okuduğum ve israrla anlamadigim yerler var ki ben mi rousseau'yu anlayamıyorum diye hala kendimi sorguluyorum...is bankasi yayinlarinin toplum sozlesmesi kitabi da okunacak listemde...umarim sadece çeviri kötüdür. Rousseau'dan sogumak istemiyorum.