• Kötü geceleri kötü şiirlerle tedavi edemezsiniz, beklemeniz gerekir, kapının kulpunu seyretmeniz, gazeteyi bir kez daha okumanız.
    Tek sen değilsin kötü bir gece geçiren, kötü gecelerle dolu bir dünya bu.
  • - Bilimle İmparatorluğun Evliliği
    GÜNEŞ DÜNYA'DAN NE KADAR UZAKTADIR? Bu soru modern dönemin başlangıcında, özellikle Kopernik dünyanın değil de güneşin evrenin merkezinde olduğunu iddia ettikten sonra pek çok gökbilimciyi meraklandırmıştır. Çok sayıda gökbilimci ve matematikçi bu mesafeyi hesaplamaya çalıştı, ancak kullandıkları yöntemler çok farklı sonuçlar ortaya çıkardı. Nihayet 18. yüzyılın ortalarında bu ölçümü yapabilmek için güvenilir bir yöntem ortaya atıldı. Her birkaç yılda bir Venüs gezegeni güneşle dünyanın arasından geçer, bu geçişin süresi dünyanın farklı yerlerinden bakıldığında gözlemcinin açısındaki çok ufak farklar sebebiyle farklı görünmektedir, dolayısıyla eğer aynı geçiş için farklı kıtalardan çok sayıda farklı gözlem yapılırsa, basit trigonometriyle dünyanın güneşe uzaklığını tam olarak ölçmek mümkün olabilecektir.
    Gökbilimciler bir sonraki Venüs geçişinin 1761'le 1769 arasında olacağını hesapladılar. Avrupa'dan dünyanın dört bir yanına kaşif grupları gönderilerek mümkün olduğunca fazla sayıda uzak noktadan bu geçişin görüntülenmesine çalışıldı. 1761'de gözlemciler, bu geçişi Sibirya, Kuzey Amerika, Madagaskar ve Güney Afrika'dan izledi. 1769 geçişi yaklaştığında, Avrupa bilim topluluğu çok üstün bir çaba gösterdi ve bilim insanları kuzey Kanada hatta California'ya (o zamanlar yabani bir araziydi) kadar gönderildi. Londra'da bulunan The Royal Society of London for the Improvement of Natural Knowledge (Doğal Bilginin Geliştirilmesi için Kraliyet Topluluğu) bunu yeterli görmedi, en doğru sonuçları elde etmek için bir gökbilimciyi ta güneybatı Pasifik Okyanusu'na göndermek gerekiyordu.
    Topluluk bu sorunu çözmek için ünlü bir gökbilimci Charles Green'i Tahiti'ye göndermeye ve bunun için de hiçbir çaba veya masraftan kaçınmamaya karar verdi. Ancak topluluk bu kadar pahalı bir seyahati finanse ediyorken, bunu tek bir astronomik gözlem için kullanmak anlamsızdı. Bu yüzden Green'in yanına, başlarında iki botanikçi Joseph Banks ve Daniel Solander olmak üzere farklı alanlardan sekiz bilim insanı daha katıldı. Ekipte ayrıca bilim insanlarının karşılaşacağı yeni arazilerin, bitkilerin, hayvanların ve insanların resimlerini çizecek bir sanatçılar grubu da vardı. Bankaların ve Kraliyet Topluluğu'nun edinebildiği en iyi aletlerle donanmış bu grup, deneyimli bir denizci ve başarılı bir coğrafyacı ve etnograf olan Kaptan James Cook'a emanet edildi.
    İngiltere'den 1768'de ayrılan ekip, 1769'da Tahiti'de Venüs'ün geçişini gözledi, pek çok Pasifik adasında incelemeler yaparak, Avustralya ve Yeni Zelanda'ya uğradı ve 1771'de İngiltere'ye döndü. Beraberinde inanılmayacak miktarda astronomik, coğrafi, meteorolojik, botanik, zoolojik ve antropolojik veri getirdi. Gezinin bulguları pek çok alana önemli katkılar yaptı, Avrupalıların hayal gücünü Güney Pasifik'ten hikayelerle ateşledi ve gelecek nesillerdeki doğa bilimcilere ve gökbilimcilere ilham verdi.
    Cook'un seferinden yarar sağlayan alanlardan biri de tıptı. O zamanlar uzaklara yapılan seferlerde, tayfanın yarısından çoğunun seyahatte öleceği bilinirdi. Buradaki azılı düşman kızgın yerliler, düşman gemileri veya vatan özlemi değil, iskorbüt adı verilen gizemli bir hastalıktı. Bu hastalığa yakalananlar uyuşuklaşıyor, depresif hâle geliyordu, dişetleri ve vücutlarındaki diğer yumuşak dokular kanıyordu. Hastalık ilerledikçe dişleri düşüyor, açık yaralar oluşuyor, ateşleri yükseliyor, ciltleri sararıyor ve kollarının ve bacaklarının kontrolünü kaybediyorlardı. 16. ve 18. yüzyıllar arasında iskorbütün yaklaşık iki milyon denizcinin yaşamına mâl olduğu düşünülmektedir. Kimse bu hastalığa neyin yol açtığını bilmiyordu ve hangi yöntem denenirse denensin, denizciler kitleler halinde ölmeye devam ediyordu. Kırılma noktası, 1747'de James Lind adında bir İngiliz doktorun bu hastalıktan muzdarip denizciler üzerinde kontrollü bir deney yapmasıyla gerçekleşti. Lind denizcileri iki gruba ayırarak her gruba farklı tedavi uyguladı. Test gruplarından biri, iskorbüte karşı halk tarafından yaygın olarak kullanılan bir tedavi olan narenciye tüketiyordu, ilk gruptaki bu hastalar kısa süre içinde iyileştiler.
    Lind narenciye meyvelerinin denizcilerin vücutlarının asıl ihtiyacı olan şey olduğunu bilmiyordu, ama biz bugün bunun C vitamini olduğunu biliyoruz. O zamanlar gemilerdeki standart beslenme, bu çok önemli besinleri kesinlikle içermiyordu. Uzun mesafeli seyahatlerde denizciler genellikle tahıl ve kurutulmuş et yiyerek besleniyor ve neredeyse hiç meyve ve sebze tüketmiyorlardı.
    Kraliyet Donanması Lind'in deneylerine ikna olmamıştı ama James Cook doktorun haklı olabileceğini düşünüyordu. Gemisini bolca lahana turşusuyla doldurdu ve denizcilerine gemi ne zaman karaya yanaşırsa taze meyve ve sebze yemeleri emrini verdi, bunun sonucunda da tek bir denizcisi bile iskorbüte kurban gitmedi. Bunu izleyen yıllarda dünyadaki tüm donanma kaptanları Cook'un beslenme yöntemini örnek alarak sayısız denizcinin ve yolcunun hayatını kurtardılar.
    Öte yandan, bu seferin kötü bir sonucu da oldu. Cook sadece deneyimli bir denizci ve coğrafyacı değil, aynı zamanda deniz subayıydı. Kraliyet Topluluğu yolculuğun masraflarının önemli bir kısmını karşılamıştı ama gemiyi Kraliyet Donanması tahsis etmişti. Gemide aynı zamanda 85 iyi silahlanmış denizci ve asker bulunuyordu ve gemi ayrıca toplar, tüfekler, barut ve diğer silahlarla donanmıştı. Elde edilen bilginin büyük bölümü (özellikle de astronomik, coğrafi, meteorolojik ve antropolojik veri) çok açık şekilde siyasi ve askeri açıdan önem taşıyordu. İskorbüte kesin çare bulunması İngiltere'nin dünya denizlerinin kontrolünü eline geçirmesine ve dünyanın öbür ucuna ordular yollayabilmesine ciddi katkı yaptı. Cook başta Avustralya olmak üzere "keşfettiği" pek çok adaya ve toprağa İngiltere adına el koydu. Cook'un seferi İngilizlerin güneybatı Pasifik Okyanusu'nun işgalinin, Avustralya, Tazmanya ve Yeni Zelanda'nın fethinin, milyonlarca Avrupalının yeni kolonilere yerleşmesinin ve yerli kültürünün ve nüfusunun yok edilmesinin temelini attı.
    Avustralya ve Yeni Zelanda'nın en bereketli toprakları, bu seferi takip eden yüz yılda Avrupalı yerleşimciler tarafından ele geçirildi. Yerli nüfusu yüzde 90'a varan oranlarda azaldı ve hayatta kalanlar katı bir ırk ayrımcılığı altında yaşamaya zorlandı. Cook'un seferi, Avustralya'nın Aborjinleri ve Yeni Zelanda'nın Maorileri için kurtulmayı asla başaramayacakları yeni bir felaketin başlangıcıydı.
    Tazmanya'nın yerlileriniyse daha da kötü bir felaket bekliyordu. Muazzam bir yalıtılmışlık içinde 10 bin yıl boyunca hayatta kalan bu insanlar, Cook'un adaya varışından sonraki yüz yıl içinde son adam, kadın ve çocuğa varana dek tamamen yok edildiler. Avrupalı yerleşimciler yerlileri önce adanın zengin bölgelerinden uzaklaştırdılar, sonra da kalan yabani arazileri bile ele geçirip yerlileri sistematik olarak avlayarak öldürdüler. Hayatta kalan çok az sayıda insan da dini bir toplama kampına doluşturuldu, burada iyi niyetli ama açık görüşlü olmayan misyonerler, onları modern dünyanın anlayışı doğrultusunda eğitmeye çalıştı. Tazmanyalılar okumaya ve yazmaya, Hıristiyanlığı öğrenmeye, elbise dikmek ve çiftçilik gibi pek çok "üretken beceri" edinmeye zorlandılar; ama hepsine direndiler. Daha de melankolik bir hâle bürünerek çocuk sahibi olmayı bıraktılar, hayata ilgileri tükendi, nihayet bilim ve ilerlemeye dayalı modern dünyadan tek kaçış yolunu seçtiler: ölüm.
    Ne yazık ki, bilim ve ilerleme onları öldükten sonra bile rahat bırakmadı. Son Tazmanyalıların cesetlerine antropologlar ve sanat galericileri tarafından bilim adına el konuldu. Cesetler parçalanarak tartıldı, ölçüldü ve bilimsel makalelere konu oldu. Daha sonra, kafatasları ve iskeletler farklı müzelerde ve antropolojik koleksiyonlarda sergilendi. Tazmanya Müzesi son Tazmanya yerlisi olan Trugani'nin iskeletinin gömülmesine ancak 1976'da, Trugani öldükten yüz yıl sonra izin verdi. The English Royal College of Surgeons (İngiliz Kraliyet Cerrahi Koleji) ise saç ve deri örneklerini 2002'ye kadar elinde tutmaya devam etti.
    Cook'un seferi, askerler tarafından korunan bir bilimsel gezi miydi yoksa araya karışmış birkaç bilim insanının da bulunduğu askeri bir sefer mi? Bu tıpkı bardağın yarısının boş mu dolu mu olduğunu sormak gibidir. Aslında ikisidir de. Bilimsel Devrim ve modern emperyalizm birbirinden ayrılamaz şeylerdi. Kaptan James Cook ve botanikçi Joseph Banks gibi insanlar bilimi imparatorluktan ayıramazdı, tıpkı bahtsız Trugani gibi.
  • 344 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Petrole sahip olanların gücü de elinde bulundurduğunu, petrol için Ortadoğu ve Arap ülkelerinde akıtılan kanın haddi hesabı olmadığını, sınırları içerisinde petrol hazinesine sahip olan devletlerin gözü kararmış güçler tarafından nasıl paramparça edildiğini ve o ülkelerin ihtilaller, darbeler ve mücadeleler sebebiyle nasıl birer enkaz haline geldiğini görüyoruz. Özellikle kitabın son kısmında, İran’daki İngiltere, Rusya ve Amerika arasındaki mücadeleler karşımıza çıkıyor. Royal – Dutch Shell ve Standart Oil adlı iki dev petrol tröstlerinin, petrole sahip olabilmek için hiçbir barbarlıktan kaçınmadığını okudukça, petrolün nasıl bir öneme sahip olduğunu da anlıyorsunuz…