• Tarihsel süreç ilk olarak sosyalizme sonrasında da son aşama olan komünizme geçişle son bulur.Sosyalizmde "‘üretim araçlarının mülkiyeti ilga edilir ve koletif mülkiyete geçilir. Arzulanan kazanç kolektif faydaya sunulur. Komünizm ise insanların toplumsal bir öz olarak yaratıcı potansiyellerini geliştirdikleri, toplumsal ilişkilerini özgürlük temelinde biçimlendirdiklerî ve özgür ve eşit bir toplumu mümkün kılan otomatikleştirilmiş üretim temeline dayanır.

    Malum olduğu üzere, tarihsel süreç bu yönde gelişmemiştir. Bu süreç içerisinde bir yandan, az ya da çok sosyal devletçi bir kapitalizm oluşurken, diğer yandan, Marx’ın ima ettiğinin tersine, iktisadî bakımdan planlı ekonomik örgütlenmeye dayalı yapısıyla, hem kapitalist sistem ile rekabet edemeyen, hem de siyasî açıdan özgürlük ve eşitliği garantileyemeyen vahşi bir yönetim sistemi ortaya çıkmıştır.

    Marksist kuram başlangıcından itibaren hem büyük teveccüh gördü, hem de şiddetli eleştirilere uğradı. Marksizmin bir “devlet kuramı” olarak dogmatik hale getirilmesi, insan haklarını ihlal eden rejimlerin ortaya çıkmasına sebebiyet verdi. Bir çok eleştirmen işin bu yönüne vurgu yapmış ve tüm kuramsal inşaya karşı bir saldırı başlatmıştır.
  • Marx’a göre eşyanın özünde sermaye ve emék (Bu da bir iktidar ilişkisidir) arasındaki ilişki saklıdır. Bu “eşya fetişizmi" ; tüketicileri, malların kullanım değerleriyle orantılı belli bir fiyata sahip oldukları düşüncesine “iterken, esas olarak pazarda bir mübadele aracı ve bir fayda amacıyla, aynı zamanda bir sınıfın (işçi sınıfının) diğer bir sınıfın (kapitalist sınıfın) hakimiyetinde bulunduğu şartlarda üretilmiş oldukları gerçeğini görmelerini engeller.

    Sözgelimi ben bir muz satın aldığım zaman, bunun için belirli bir ücret öderim ve bunun sonucunda bir haz alırım. Fakat muz örneğinde göremediğim husus,üretim ve dağıtım şartlarıdır. Yani tarım işçilerinin maddi olarak ve sağlık bakımından sömürülmesi, ekolojik ve sağlık açısından zararlı olan kimyevi gübrelerin kullanılması, gıda şirketlerinin rolleri ve bundan en fazla kimin faydâ sağladığı gibi hususlardır.
  • Fransız Devrimi'nin idealleri (özgürlük, eşitlik, adalet) özgür vatandaşları ve Adam Smith'in arz ve talebi “düzenleyici” merci olarak kabul ettiği ekonomik sistem içerisinde, ekonomik faaliyetlerini serbest bir şekilde yürüten burjuva sınıfını ortaya çıkardı. Her ekonomik bireyin kendi çıkarını güttüğü serbest ekonomik faaliyetin, “otomatik” olarak adil bir toplum meydana getireceği düşünülmekteydi.

    Marx bu burjuva yorumunu daima eleştirel bir perspektiften okuyarak ekonomik bireyin “özgürlüğünün” sunî bir durum olduğunu ve gerçekte, bu özgürlüğe sadece küçük bir azınlığın sahip olduğunu vurguluyordu. 19. yüzyılın toplumsal gerçekliği eşitlik, özgürlük ve adalet kavramları ile değil, fakirlik,sömürü ve hukuksuzluk kavramları ile temsil ediliyordu. Marx bu “hürriyetsizliğin” ve toplum üyelerine uygulanan baskının sebeplerini üretim araçlarının mülkiyeti ile açıklamaktaydı.

    Üretim araçlarına sahip olanlar (kapitalistler) üretimi gerçekleştirmek için iş piyasasında satılan iş gücüne ihtiyaç duyarlar. Nüfusun büyük bölümü (üretim araçlarına sahip olmayanlar) hayatta kalabilmek için emeklerini piyasada satmak durumunda kalırlar ve kapitalistler de bu emeği belli bir fiyata satın alır. Böylelikle kapitalist, iş gücünü kullanma hakkı elde eder.
  • .. Belçikalı Adolphe Quetelet (1796-1874) istatistik ve olasılık hesaplarını sosyal bilimler içerisine sokan kişidir. Görünürde düzensiz görünen toplumsal yaşamın içerisindeki düzeni matematik aracılığıyla göstermek istemişti. Quetelet, suç ve edebi yeteneğin gelişmesi gibi istatistiksel düzenlilikler yoluyla açıklanabilecek bütün konuları araştırmış ve suçun 20-25 yaşları arasında en fazla olduğu, daha sonraki yaşlarda ise giderek azaldığı; edebi yeteneğin ise 30 yaşına kadar geliştiği ve 50 yaşından sonra azalmaya başladığı gibi sonuçlara varmıştır.

    Bu araştırmaları ışığında Quetelet ampirik toplumsal araştırmanın öncülerinden kabul edilir. O, istatistikî yöntemleri toplumsal gerçekliği nitelemede kullanan ilk kişidir ve araştırma konularını sadece yaş ve cinsiyet gibi basit değişkenlere indirgememiş, aynı zamanda zihinsel yetenekler ve ahlaki özellikler gibi konuları istatistikî olarak araştırmayı denemiştir.

    Bununla birlikte Quetelet, bu konuların aslında göstergeler yardımıyla ölçülebileceğini biliyordu. Yani Quetelet aynı zamanda göstergeleri sosyolojinin kuramsal kavramları için kullanan ilk kişidir. Kanunlara aykırı hareket etmeyi bir suç çeşidi olarak ele almış ve bunun da belli yaşlarda daha yoğun olarak ortaya çıktığını göstermiştir.

    Aynı şekilde edebî yeteneği de, Fransız edebiyatçılarının en ünlü eserlerini yazmış oldukları yaşlar üzerinden ölçmüştür. Quetelet, nüfusun belli kesimleri arasında ölüm oranlarını karşılaştırmış ve doktorların daha genç yaşta öldüklerini, ilahiyatçıların ise daha uzun ömürlü olduklarını tespit etmiştir. Bu tespitini de, ilahiyatçıların hiçbir şekilde aşırılıklara kaçmayan bir yaşam tarzı sürmelerine bağlamıştır. Yine insanların büyüme, Vücut büyüklüğü ve ağırlıkları ile ilgili istatistikleri ortaya koymuş ve bu tarz istatistiklerin, yöntemlerin geliştirilmesine yardımcı olabileceğine kanaat getirmiştir.

    Bu düşünce günümüzde pek çok anket araştırması için de geçerlidir.
  • Durkheim üç farklı intihar türü olduğunu ifade eder: Bencil intihar, diğerkâmcı intihar ve anomik intihar.

    Bencil intiharın sebebi bireyin topluma yeterince entegre olamamasıdır. Bencil intiharda bulunan kişi kendine acı çektirir. Kendini çevreleyen, fakat aynı zamanda onu dışlayan toplumu kötü olarak algılar. “Kendimi öldürürsem, kendim için en iyi olanı yapmış olurum” cümlesi bencil intiharda bulunan kişiler için tipik bir ifadedir. Aşın ailevi sorumluluklar dolayısıyla kendini öldüren yahut işlediği bir suçun hesabını nasıl vereceğini bilemeyen birinin intiharı, bu intihar türü için örnek teşkil eder.

    Diğerkâmcı intihar, kişinin kendini tam olarak toplumun değerleriyle özdeşleştirmesi, aşırı ve ölçüsüz entegrasyon sonucunda ortaya çıkar. Gemisiyle birlikte batmayı tercih eden kaptanın, başkasının şerefini lekelediğini düşünen ve bu nedenle kendini öldüren askerin, kocası öldüğü için onunla birlikte gömülen Hintli bir kadının intiharı bu türe verilebilecek örneklerdir.

    Üçüncü bir form olarak anomik intihar, kişinin beklentilerinin toplumsal olanla uyuşmadığı ve kişinin nereye adapte olacağını bilemediği durumlarda ortaya çıkar. Anomik intihar değerler sisteminin çözüldüğü ve kişinin kendini adapte edeceği normlar bulamadığı zaman söz konusu olur. Bencil intiharda bulunan kişi, toplumun ondan ne talep ettiğini bilir: Suçlu olan kişi çaldığı parayı geri ödemek zorunda olduğunu bilir, geri ödemeyi yapabilir ama bunu yapmayı tercih etmez. Aynı şekilde aşın ailevi sorumlulukları olan bir eş, ailevi sorumlulukları üzerine alması gerektiğini bilir. Anomik davranan kişiler ise toplumun kendilerinden taleplerini, toplum içerisindeki yerlerini bilmezler ve oryantasyon problemleri yaşarlar. Gençlerin intiharı genellikte bu intihar türü altında sınıflandırılır.
  • Fransız Devrimi hiçbir şekilde özgürlük, eşitlik ve kardeşlik parolalarını hayata geçirememişti. Tam tersine, korku ve otoritenin hükmettiği bir dönemi başlatmıştı. Buna çok benzer bir durumu Hobbes, bu dönemden iki yüzyıl öncesinin Londra’sında gözlemlemişti. Hobbes gibi Comte da gençlik dönemine denk gelen, ihtilal sonrasının karmaşasından oldukça etkilendi. İhtilal sonrasında yaşanan şiddet sadece soylulara yönelmemişti; ayrıca, ihtilalciler de birbirleriyle savaş halindeydiler.
  • Modern sosyoloji anlayışı ve toplum öğretisi seküler bir temel üzerinde gelişmiştir. İnsan hayatını açıklayan modellerin artık Tanrı’ya dayandırılmaması ve insanlığın gelişimiyle ilgili sorulara teolojik cevaplarm beklenmemesi ile birlikte sosyolojik düşünce başarıyla gelişmeye başlayabilmiştir.

    Bu manada modern bir bilim olarak sosyolojinin gelişimi, doğa bilimlerinin insan ve doğa üzerine yapmış oldukları rasyonel, objektif ve seküler inceleme ve araştırmalarla bağlantılıdır.

    Burada temsil edilen görüş, bu yeni düşünme biçiminin insanın düşünme potansiyelinin “ulaşılabilecek son nokta” olduğu değildir. Yeryüzünde gözlemlenebilir ve ölçülebilir olana yoğunlaşmak, bir bütün olarak toplumsal gerçekliği ancak eski düşünme biçimi kadar kapsayabilir. Hiçbir bilimsel düşünce her şeyi eksiksiz bir biçimde içeremez.

    Bununla birlikte doğa bilimlerinin yöntemleriyle insanların bir arada yaşamalarıyla ilgili nispeten daha kapsamlı bilgiye -fakat hâlâ çok yetersiz ve tasnif edici bakış açılarından mahrum olan bir bilgierişebileceğimiz bir yol bulunmuştur. Antik dönem yazarlarına oranla daha çok bilgiye sahip olduğumuz bir gerçektir, ama henüz bir bilge olup olmadığımız bir muammadır.