• YARISI OLMAYAN ADAM -YILBAŞI ÇAVUŞ

    Yazar: Ragıp Karadayı

    NOT: Merhume Ayşe GÖNEN Hanımefendinin yaşamış olduğu hatıradan hikâyeleştirilmiştir…

    ***

    Çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği küçük ve şirin kazamızda huzur ve saadetle yaşayan, hâli vakti yerinde zengin bir aile sayılırdık. Memleketimiz; yedi düvele karşı mücadele ettiği büyük bir cihan harbi yaşamış, adeta taş taşın üstünde kalmamıştı. Görünüşte galip gelmiş, düşmanları yurdumuzdan kovmuş, esaret zincirlerini kırmış, hürriyetimize kavuşmuştuk. Kavuşmuştuk ama o zalim düşmanlara da ram olmuş, gönüllü köleleri hâline getirilmiştik.
    Harp, insanımızı fukaralaştırmıştı lakin yeniden devlet olmanın havası vardı üzerimizde; yüzümüz ak, başımız dik ve oldukça da gururluyduk.
    Umumi harpte sayısız şehid vermiştik. Bir o kadar da gazimiz aramızdaydı. Gidip de geri gelmeseyeci o acı günleri unutturmayan canlı şahidlerdi her biri. Gazi dediklerimiz öyle normal insan değil; bir çok uzvunu kaybetmiş yarım adamlardı. Kiminin ayağı, kiminin kolu, kiminin ise hem ayakları hem kolları kopmuştu. Gözünü kaybedenler, hâlâ vücudunda bir mermi veya bir kaç şarapnel parçası taşıyanlar ve daha neler neler…
    Şehit aileleri; evlatlarını vatan için, millet için, din-iman için verdiklerinden ve gaziler bu uğurda sakat kaldıklarından dolayı üzülmüyor, aksine tarifsiz bir hazla karışık şeref duyuyorlardı.
    Dul şehit eşlerinin ve yetimlerin gelirleri yoktu, fakirlerden de fakir sayılırlardı. Gazilerin ise çoğu zaten çalışamayacak durumdaydı. Ama kimseden bir şey istemeye tenezzül etmezlerdi. Bu asil insanların vakarlı duruşlarının farkındaydık. Herkes; nezakete hareket eder, onları incitmekten imtina ederdi. Yardımlar aleni değil belli etmeden usülüne münasip yapılırdı. Evimize ne alınırsa aynısı şehit ve gazi evlerine de alınır, yiyecek ve giyecekle beraber mendillere sarılmış paralar sepetin bir kenarına iliştirilir, etrafa hissettirmeden kapıları çalınır, açana; “bu sizinmiş” denip teşekkür beklenmeden bırakılır, dönülürdü.
    Kimse; “ben şunu gönderdim, şöyle yardım ettim” gibi söz söylemezdi. Yapılan yardımlar ihtiyaçlarına cevap veriyor muydu? Bilinmez ama yetmese bile; ne şehit aileleri ne de gaziler: “Benim şuyum eksik, buyum yok, çaresizim, açım, susuzum, sahipsizim, yandım, öldüm, bittim” demezlerdi. Belli ki; bu aziz vatan için şehit yakını olma sabrının sevabını veya gazi olup işe yaramaz hâle gelmenin şerefini bu fani dünyada harcamak istemiyorlardı.
    Sanırım harplerde yaralananların çirkin görünüşlerinden, sakatlıklarından dolayı üzülecekleri bir lakap takılmasın diye halkımız gazilerimize hoş isimler yakıştırmışlardı.
    “Hoca Enver, Yedidöven Ali, Görünmez Kâzım, Kale Mustafa, Yarım Dünya Musa, Korkusuz Şaban, Bayraktar Yusuf” gibi…
    Bunlardan birinin lakabı da; “Yılbaşı Çavuş”tu. Bu gazimizin vücudunun hemen hemen sağ yarısı yoktu. Sağ gözünü, sağ kulağını, sağ kolunu, sağ bacağını kaybetmişti. Kafasının sağ tarafı derin yanmış olmalı ki; kızıl ve şekilsiz yara izlerine bakılamıyordu.
    Bu yarım adamın görünüşü korkunç olmasına rağmen çok da merhametli ve müşfikti. Hâlâ “VATAN” der, başka bir şey demezdi. Fakir olmasına rağmen çocukları nerede görse mutlaka ellerine şeker, ceviz bir şey tutuşturur, sevindiridi. Çok az konuşan bu “YILBAŞI ÇAVUŞ” lakaplı gazimizi sevmeyen, saymayan yok gibiydi.
    Ailem; kazamızın okumuş-yazmış en tahsillisi sayılırdı. Babam, amcam, dayım muallim, dedem tahrirat kâtibi idi. Altı kardeştik. Dördümüz ilk ve ortaokulun çeşitli sınıflarında okuyorduk. Ağabeyim ve ablam büyük şehre, amcamın oğlu olan Rusihi ağabeyim ise yüksek tahsili için taa Paris’e gitmişti. Herkes ona imrenir, gıptayla bakardı.
    Rusuhi ağabeyim tatillerde Fransa’dan gelince adeta bayram havası eserdi evimizde. Onu baş köşeye oturtur; büyük-küçük etrafında halka olur, can kulağıyla dinlerdik.
    Anlattıkları Fransa’daki hayatıydı ama bize masal gibi gelirdi. “Ah medeniyet! Ah Fransa! Sen ne büyük, ne ulaşılmaz bir devletsin! Ey Fransa; ey Paris seninle aynı dünya üzerinde olmak bile şeref! Modanın, centilmenliğin, hürriyetin kısaca; “MEDENİYETİN MERKEZİ”i efsane devlet, modern şehir…” diyerek son noktayı koyarken biz de o hayranlığa çoktan kapılmış olurduk…
    Rusuhi ağabeyimin tahsil hayatı uzadıkça, şekli, şemalı değiştiği gibi huyu da pek değişmişti. Yer sofrasına oturmaz, çatalsız, bıçaksız yemek yemezdi. Börek, pasta, köfte, ızgara ve hatta dolma, sarma gibi yiyecekleri sol elindeki çatalla tutar, sağ elindeki bıçakla keser, küçük parçalar hâlinde nazikçe ısırırdı. Biz doğruluğuna, yanlışlığına bakmadan hayran hayran seyreder, her birimiz kimsenin görmediği yerde bıçakla yemek yemeyi dener fakat onun gibi beceremezdik. Gençlerin hayranlığına karşılık babam ve amcam; belli etmeseler de bu durumdan pek memnun değillerdi. Ona sol elle yemek yenmediğini söyleseler de o bildiğini okurdu. Büyüklerimizin; Rusuhi ağabeyimdeki değişikliklere; niçin bizim kadar hayran olmadıklarına bir mana veremez; “her hâlde yaşlılık psikolojisi” der, meseleyi anlamaya çalışırdık.
    Anlatılacak şey çok; mesela; sabahları “bonjur/günaydın” öğleden sonra da “bonsuar/tünaydın” demeyi ondan öğrenmiştik. Neredeyse “evet” ve “hayır” kelimelerini unutmuştuk, onların yerine de; oui/ vıy, non/no diyorduk. Babam ve amcam ise hâlâ eskilerde kalmış; “Selâmün aleyküm” veya “merhaba” demekte ısrar ediyorlardı.
    ***
    Mevsim kış, kasabamız bembeyaz gelinlik örtüsüne çoktan bürünmüştü. Sert soğuklar başlayalı ellisini geçmiş nice komşularımız hastalandı. Bazılarının bronşiti, bazılarının romatizması azmış, bazıları uyuzun, veremin pençesinde kıvranıyordu. Bu mevsimin hastalıkları saymakla bitmezdi ki… Soğuk ve sert rüzgârlar vınlayarak eserken, sanki bütün dertleri de beraberinde getiriyordu. Her tarafın karla kaplandığı bu mevsimde hava, karga gaklamaları, kurt ulumalarıyla beraber insan iniltileri ve hırıltıları ile dolup taşıyordu. Daha dün, mektepten gelirken çaresiz insanların perişanlığına şahid olmuştum. Bir tarafta çocuklar koşuşuyor, diğer tarafta ise ihtiyar hastalar, yatak-yorgan at arabalarına bindirilerek doktora götürülüyordu. Hastalığa yakalanmamışlar ise, yorgun ve zayıf bedenlerini ocak başlarında bir nebze olsun ısıtmakla meşgul…
    Hastaları saymazsak oldukça sade ve sessiz geçen koca mevsimi renklendirmek isteyen biri vardı; o da hiç şüphesiz amcamın oğlu Rusuhi’ydi. Birbirinden farklı Frenk menşeili düşündüklerini kafasında ölçmüş, biçmiş, toplamış, çıkarmış olmalı ki; bizleri görünce:
    – Hey kuzenler! Bilin bakayım ben ne yapacağım?
    – Ne yapacaksın abi?
    – Büyük bir dönüşüme başlangıç…
    – Neye başlangıç?
    – Mühim bir hadiseye!
    – Allah Allah! Gel de meraklanma!
    – Büyük bir değişim.
    – İyice meraklandık! Hadi söyle! Ne değişikliği?
    – Önce ailemizde değişim!
    – Allah! Allah!
    – !!!
    Merakımız hat safhadaydı anlayacağınız…
    Rusuhi ağabeyim; bu kış Fransa’da yaptığı tahsilini yarı bırakmış, apar topar geri gelmişti. Güya muvaffak olamadığı için de diploma verilmemişti. Oysa aynı Fransa Rusuhi’yi bizden almış yerine RUSİ’yi göndermişti, farkında bile değildik. Fransızlar ona “Rusi” diyorlarmış zaten. Yani iyice kendilerine benzetmişlerdi. Tam bir Fransız beyefendisi ile yaşıyorduk ve bu bize hem gurur veriyor, hem de davranışlarımıza çok tesir ediyordu. Onunla iftihar ediyorduk kısacası.
    Bir kış gecesi “lüks” adını verdiğimiz gaz yağıyla çalışan aydınlatma aracının gündüzmüş gibi ışıklandırdığı büyük odamızda toplanmıştık. Rusuhi ağabeyim; aile fertlerinin çoğunluğunu bir arada görünce; ellerini ovuşturarak babama, yani amcasına döndü:
    – Hey, oncle! Afedersiniz amca demeliydim tabii!
    – Mühim değil! Buyur yeğenim.
    – Yılbaşı geliyor.
    – Yılanbaşı mı?
    – Hay Allah iyiliğini versin amca! Ne yılan başısı? Yıl ba şı diyorum, yılbaşı.
    – Eee… her neyse!
    – Bu mevzuda ne düşünüyorsun?
    – Ne düşüneceğim yeğenim. Geliyorsa gelsin. Bize ne! Öyle bir derdim yok ki düşüncesi de olsun!
    – Öyle söyleme amcacığım! Medeni insanlar; her yeni şeyde kendilerini yeniliyorlar! Biz de; Amerikayı yeniden niçin keşfetmeye çalışalım, aynı şeyi yaparak kendimizi yenileyelim. Bakın birkaç gün sonra yeni yıla gireceğiz.
    – Girelim, ne var?
    – Aaa! Çok şey var amca çook! Yeni yılı, yeni seneyi coşkuyla karşılayalım. Karşılayalım ki o senemiz hep coşkulu devam etsin!
    – Yeni yılı karşılamakta ne demek? Sefa gelmiş, hoş gelmiş! Biz şimdiye kadar yılları da, Ramazan-i şerif hariç ayları da hiç karşılamadık. “Allah hayırlısını versin” der geçeriz.
    – Olur mu hiç amcacığım? Medeni memleketler gibi bir şeyler yapalım bu sene! Hem çocuklar için de bir değişiklik olur.
    – Nasıl, ne değişikliği?!
    – Yaşama değişikliği! Hayattan haz alma değişikliği!
    – !!!
    Konuşulanları merakla dinleyen biz çocuklar; hep bir ağızdan başladık:
    – Ne olur baba!
    – Ne olur amca?
    – Yılbaşını bizde yapalım!
    – Hadi, kırmayın bizi!
    – Hadi hadi!
    – !!!
    – Bak gördün mü amcacığım! Çocuklar da istiyor. Bırak garibanlar birazcık eğlensinler! Hem dert, keder ve tasalardan uzaklaşır, hem de monotonluktan kurtarırız.
    – !!!
    – Siz merak etmeyin; her şeyi hazırlarım!.. Ben Fransa da iken…
    – !!!
    Rusuhi abim “ben Fransadayken…Paristeyken…” diye başlayınca akan sular dururdu. Ne olduğunu, ne olacağını ve neticesini görmek, dinlemek için herkes pür dikkat kesilirdi. Yine Rusuhi ağabeyim “Fransa’da” diye başladığına göre en güzel, en hoş şeyleri söyleyecek ve yapacaktı.
    Babamın ve amcamın yılbaşına karşı oluşlarının tersine biz çocuklar çok istiyorduk. Hem de canla başla, delicesine. Bu yeni adeti pek merak ediyor ve oldukça da mühimsiyorduk. Hiçbir zaman unutamayacağımız, şimdiye kadar da yapmadığımız müthiş bir merasim olacaktı mutlaka. Rusuhi ağabey; “güzel” diyorsa, mutlaka güzeldi. Hele Fransa gibi, medeniyetin merkezinde kutlanıyorsa daha da güzel olmalıydı. Babam ve amcamın isteksizlikleri, bizim istekliliğimiz karşısında yenik düştü. Ve aile; gayesini bilmeden, hangi din mensupları ile bir olduğumuzu fark etmeden YILBAŞINI kutlamaya karar verdi.
    Evin hanımları hummalı bir çalışma içine girdiler. Baklavalar, börekler açıldı, çeşit çeşit şerbetler kaynatıldı. En güzel elbiseler sandıktan çıkartıldı. Evler baştan aşağı silinip süpürüldü iyice temizlendi. Her şey Rusuhi ağabeyimin kontrolünde ve ona sorulup yapılıyordu. Aşırı isteğimize boyun eğen babam ve amcam, fazla zararlı görmediklerinden olsa gerek ses çıkarmıyordu.
    Rusuhi ağabeyim; amcamın karısı olan yengeme, yani kendi annesine:
    – Hey Mama! Bu iş için hindi lazım!
    – O da ne evlat?
    – !!!
    Bu suale katıla katıla gülen Rusuhi ağabeyim, Fransa’dan geldikten sonra annesine “MAMA” diyordu hep. Alışmıştık, bizim de hoşumuza gidiyordu. Ne de olsa bir Fransızca kelime daha öğrenmiştik. O dediyse doğruydu. Öyle ya koskoca Fransa, Paris görmüş biri söylüyordu.
    – Ne hindisi oğlum? O dediğin olmazsa olmaz mı bu merasim?
    – Olmaz mama! Hiç hindisiz yılbaşı olur mu? Yılbaşı demek bir bakıma hindi ziyafeti demek! Çocuklar; bir kere de şöyle bir nar gibi kızartılmış hindi eti yesinler. Hep Fransadaki çocuklar mı yiyecek? Bizimkilerin ne eksikliği var?
    – Tamam da, o dediğin de ne?
    – Ne olacak; deve değil her hâlde, culuk!
    – !!!
    – Culuk mama! Niçin öyle şaşırdın ki? Culuk diyorsunuz ya… işte hindi dediğimiz o uçmasını bilmeyen aptal kuş. Bundan sonra her medeni gibi siz de culuk yerine “HİNDİ” diyeceksiniz. Fransa görmüş evladı olan ailenin farkı olmalı!
    – İyi dersin de a evladım; o hindi dediğin culuğu ben şimdi nereden bulayım?
    – Benim canım mamacığım! Sen istersen bulursun! Ortalık hindiden geçilmiyor.
    – Ama bizim yok!
    – Bizim yok ama komşuların var! Onlar seni kırmazlar…
    – !!!
    Culuğa “hindi” denildiğini de bu vesileyle öğrenmiştik. Bir şey daha öğrenmiştik hindiye Fransızların: “Turquie” dediklerini! Büyüklerimiz kızar diye bu ismi gizlemişmiş Rusuhi ağabeyim.
    Uzak, yakın komşulara haber salındı. O komşu öbürüne, bu komşu diğerine, diğeri diğerine derken bizim “culuk” dediğimiz “hindi” temin edildi. Bu arada komşular da iyice ne yapacağımızı meraklanmışlar, habire sorup duruyorlardı:
    – Yine ne iş çıkarıyor Rusuhi?
    – Onda iş çok! Bizde kaabiliyet yok! Culuk istiyor! İlla culuk…
    – Culuk yerine tavuk olmaz mı?
    – Hayır olmazmış! Rusuhi diyor ki; “Fransa’da yılbaşında hep hindi yenir” Mecbur biz de culuk, hayır pardon hindi arıyoruz.
    – Bu yılbaşı dediğiniz de ne? Ne kadar kuvvetlidir ki; dediği dedik!
    – Bilmem! Fransa’nın yılbaşısı işte. Rusuhi “yılbaşı kutlayalım” dedi, kırmadık çocuğu! Nede olsa Fransa görmüş adam. Bizden iyi bilir bu çeşitten işleri, değil mi?
    – Doğru… Bizimkiler bir şey bilmezler!
    – Bizimkiler bilmezler, bilmediklerini de bilmezler!
    – !!!
    Böylece bizim sülâlenin yılbaşı yapacağı da bütün bir kazaya yayılmış oldu. Herkesin meraklı bakışları altında hazırlıklar tamamlandı. Yılbaşı gecesi de geldi çattı.
    Büyük bir toy-düğün varmışcasına ailemizin bütün çocukları yeni kıyafetlerini giydi. Gelin gibi süslendik, püslendik. Kurdelelerimizi taktık, takıştırdık, sokağa çıktık. Mahallemizin çocukları karşımıza dizilmiş büyülenen gözlerle bizi seyrediyorlardı. Hepimizde bir hava, bir hava ki sormayın! Öyle ya koca kazada tek yılbaşını kutlayan bizdik. Bu şeref bizim sülaleye aitti. Fransa’dan gelen tek Rusuhi ağabey de bizde vardı zaten.
    Her bayram ellerimize yaktığımız kınamız eksikti, “kına yakalım mı” diye sorduğumuzda Rusuhi ağabeyim fena kızdı, müsade etmedi.
    – Kına da neymiş? Şark bayramı tertip etmiyoruz! Bunun adı garp bayramı “YILBAŞI… YIL BA ŞI…”
    – !!!
    – Oje sürün!
    – !!!
    Bu denileni hiçbirimiz anlamamış, sormamıştık da ne olduğunu. Bayram değildi ama bayram geliyormuş gibi hazırlanmıştık. Yemekler, börekler, tatlılar ancak bayramlarda yapılırdı, bu merasim için de yapıldı. Bayramlardaki gibi de yeni elbiseler giyinmiştik. Hatta hiçbir bayramda yemediğimiz Rusuhi ağabeyimin “hindi” dediği culuk da kızartılmıştı. Oje dediği neydi? Bir o eksikti.
    Hava karardı. Hâlâ çocuklar, elleri koyunlarında bizleri seyrediyordu. Kimi komşu kadınları da bir şeyler bahane ederek evimize girip çıkıyordu. Biz de ise gurur, kibir son haddindeydi. Öyle ya ilk defa yılbaşını bayram gibi karşılayan bizdik, o kadar da olacaktı.
    Babam ve amcam yatsı namazını camide kılıp geldiler. Bizler heyecan içinde lüks lambasının altında yılbaşını bekliyorduk. Rusihi ağabey karton kâğıtları çizip boyadı, bir şeyler yaptı.
    – Bu yaptığın nedir Rusuhi?
    – Tombala!
    – Ne?
    – Tom ba la…
    – Oyun mu?
    – Evet, modern ailelerin oynadığı bir eğlence!
    – Nasıl da kafaları çalışıyormuş bu Fransızların! Bunu bulup oynamak kolay olmasa gerek!
    – Kolay kolay! Abartmayın! Fransa’da buna LOTO, İstanbul’da tombala diyorlar.
    – Hım! Acayip!
    – Şu sofranın zenginliğine bak Mama… Sayemde tabii!
    – Kaç fakir doyardı bunlarla?
    – Aaa! Yapma MAMA! Bırak şimdi fakiri, fukarayı! Keyfine bak, keyfine! Yılbaşı dertleri unutmak, neşelenip coşmak, kısaca hayatı dolu dolu yaşamak demektir!
    – !!!
    Hepimiz zevkten dört köşeydik. Oyunlar oynanıyor, fıkralar anlatılıyor, kahkahalar gecenin karanlığında gök kubbeye yükseliyordu.
    – Ne iyi ettin de yılbaşını çıkardın Rusuhi?
    – Siz bir de Fransa’daki yılbaşını yaşasanız! Babam kızar diye içki almadım. Orada kadehler havada uçuşur; süslü giyinmiş, parfüm kokan bakımlı kadınlar, çılgın aşıkların çoşkulu dansları, sınırsız müzik ve dolu dolu eğlence… Her yılbaşında bütün Fransa sabaha kadar ayaktadır. Kana kana içer, dert ve tasaları unutacak kadar sarhoş olur, bu köhnemiş mavi seyyareyi tozpembe görürler!
    – !!!
    – Sizler ise ter kokuları içinde infazını bekleyen ölüm mahkûmları gibisiniz!
    – !!!
    – Ey millet! Yeter artık uyanın! Çok uyudunuz! Uyanın derin rüyalardan diyorum! Biraz olsun keyifli yaşamak, eğlenmek, gülmek sizin de hakkınız! Dünyaya bir daha mı geleceksiniz ki oyunu, eğlenceyi tehir ediyorsunuz? Ben sizin kapalı gözlerinizi aralamaya, hayatı bütün hakikatleriyle tanımanıza, her medeni insan gibi bu dünyadan zevk almanıza yardımcı olmaya çalışıyorum…
    – !!!
    – Bırakın köhne, karanlık, canlı mezar hayatını…
    – !!!
    Bir ara Rusuhi ağabeyim ayağa kalktı. Elindeki şerbet bardağını havaya kaldırdı. Başını arkaya attı. Bütün gücüyle:
    – Yuuuuhiü, yuuuhiii yaşasın Fransa… yaşasın Paris! Yaşasın yeni yıl…
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim coşkusuna iştirak ediyorduk ki; hepimizi yerimizden zıplatan bir sesle olduğumuz yerde öylece kalakaldık.
    Kapı çalınmıyor, adeta tekmelerle kırılmak isteniyordu. Kendini ilk toparlayan amcam oldu:
    – Hayırdır İnşaallah! Kimdir bu densiz, gece yarısı?
    – !!!
    – Dur hele, yavaş ol, kapıyı kıracaksın!
    – !!!
    Hepimiz olduğumuz yerde nefesimizi tutmuş olacakları bekliyorduk. Hatta ben culuktan bir parçayı ağzıma götürürken bu gürültüyü duymuş, öylece et ağzımda çiğnemeden donup kalmıştım. Rusuhi ağabeyim ise ayakta elindeki bardağı yukarı kaldırmış vaziyette duruyordu. Aşağı indirmeyi bile akıl edememişti.
    Amcam kapıyı koşarak açar açmaz:
    – Buyur, buyur çavuş! Nedir bu telaş?
    – Ne çavuşu-mavuşu!
    – Hayırdır!
    – !!!
    Amcam daha girmemişti ki; “YILBAŞI ÇAVUŞ” dediğimiz gazi; tek ayağının yerine kullandığı bastonunu yere vura vura içeri girdi. Tek gözü hırsından değirmen taşı gibi dönüyor, devleri andıran bir soluklanmayla burnundan soluyordu. Onu ilk defa bu kadar korkunç görüyordum. Sağ tarafı hemen hemen olmayan bu YARIM ADAM, kıpkırmızı et parçasıydı sanki. Ağzından köpükler saçıyordu. Babama dönerek hışımla:
    – Muallim bey, muallim bey!
    – Buyur Çavuş!
    – Senden muallim olmaz!
    – Ya ne?
    – Olsa olsa bir vatan haini olur!
    – Ne diyorsun çavuşum!? O nasıl lakırdı? Hele bir otur, soluklan! Bu hiddetinin sebebi ne?
    – Oturmak mı? Senin hanene daha uğramam ve oturmam! Oturanla da konuşmam!
    – Neden, niçin? Keşke dövseydin de bu hakaretleri yapmasaydın!
    – Az bile söyledim!
    – Bir de az söylemişmiş! Duyan da diyecek ki; muallim bey adam öldürmüş, haramilik yapmış, kadınları dağa kaldırmış! Söyle bu hakaretleri edecek kadar ne suç işledim?
    – Keşke sizi gâvurun gününü, onlar gibi oyun-eğlence içinde yaşarken görmeseydim! Keşke diğer yanımı da düşman götürseydi de bu yaptıklarınıza şahid olmasaydım!
    – Seni doldurmuşlar çavuşum!
    – Ne doldurması? Kimsenin günahını almayın! Yalan mı? Aha ortada yaptıklarınız! Daha daha… söyletmeyin beni… tövbe tövbe…
    – !!!
    Durum anlaşılmıştı. Çavuş emmi; bizim YILBAŞI kutlamamıza fena bozulmuş, acayıp kızmıştı. Bütün gözler; ayakta duran Rusuhi Ağabeyimdeydi. O ise hâlâ taşlaşmış vaziyette kendini müdafaa etmek için fırsat kolluyordu. Bir yolunu buldu:
    – Ne beis var bunda?! Biz gâvur mu olduk şimdi? Bir yıl bitiyor, bir yeni sene başlıyor. Biz eski seneye “güle güle git” yeni seneye de “hoş geldin” demek için eğleniyoruz! Bunda ne var? Hiddetinden yol bulamıyoruz ki geçelim! Milletin size gösterdiği hürmeti ayaklar altına aldınız bu hareketinizle!
    – Gâvur adetlerinin bu masum yavrulara öğretilmesine rıza gösteremem! Bunun ne mânâya geldiğini bir ben bilirim! Ben!
    – !!!
    Yılbaşı Çavuş; Rusuhi ağabeyimi taktığı yoktu. Hiddetle babama ve amcama bakıyor, adeta onları silkeliyordu.
    – Siz ikiniz de muallimlersiniz! Talebelerinize İSTİKLAL HARBİNİN topla tüfekle kazanılmadığını, iman gücü ile kazanıldığını anlatıyorsunuz değil mi?
    – Elbette öyle anlatıyoruz!
    – Ya bu hâliniz!
    – Hâlimizde de bir şey yok!
    – !!!
    – Doğrusu; hiç yılbaşı kutlamamıştık ama Rusuhi Fransa’da görmüş. Bizde de olsun istedi. Biraz değişiklik olur düşüncesiyle bu masum talebi kabul ettik.
    – Masummuş! Şu elindeki bardağı “şerefe” diye kaldıran mahdumunuz Fransa’da öğrenecek başka bir şey bulamamış mı?
    – !!!
    – Oradan ilim getirseydi, fen, makina getirseydi, ne bileyim fabrika kursaydı! Bak bunca insan hastalıklardan kırılıyor! Oralardan dertlerimize derman olacak merhem getirseydi!
    – Diplomasını bile vermemişler.
    – Gâvur bunlar! Hiç diploma verir mi sana?! Yaralarımıza ilaç olacak merhem sürer mi? Aha böyle gâvur bayramının nasıl olacağını öğretir ve geri gönderir!
    – !!!
    Rusuhi ağabeyim fena bozulmuştu, dayanamadı zorla da olsa söze karıştı tekrar:
    – Bizim yaptıklarımızla onlarınki aynı değil Çavuş Dayı! Hem Fransızlar böyle basit kutlamıyorlar ki. Onlar evlerine çam diker, ışıklandırırlar. Hediyelerini çamın dibine koyar, sonra da dağıtırlar. Bir de onların Noel Babaları var, o da ev ev dolaşır, hediye paketleriyle. Biz yalnız aile içinde eğleniyoruz.
    – Efendi! Efendi! Ağzından çıkanı kulağın duymuyor galiba! Bugün sen bu eğlenceyi başlattın; elli sene sonraki nesil çam diker evlerinin ortasına. Bugün kağıttan tombala oynattın, elli sene sonra kumarın daniskası oynanır bu evlerde. Bugün kendi aranızda eğlenirsiniz, elli sene sonra kızlarınızı, gelinlerinizi libaslarından çıkarır göbek attırırlar! Bu zehir azar azar girer. Bir daha da çıkarmazsınız!
    – Yeter be geri kafalı! Zehir, zıkkım ettin gecemizi! Ha sonra, muhterem pederim var iken sen ne karışıyorsun? Zabıta mısın, yoksa kazanın kaymakamı mı?
    – Bana bak gâvur benzetmesi! Sen iki ayağının üstünde madamlarla fıngırdaşıp gezerken ben bastonla helaya gitmeye bile zorlanıyorum! Sen briyantinli saçını ayna karşısında Fransızlar gibi tararken; beni böyle öcü gibi görenler tiksinip kaçıyorlar! Sen gâvurların bayramını onlar gibi yaşarken, onlar senin bayramında sana topla tüfekle saldırıyorlar, kadın, kız, ihtiyar, bebe demeden katlediyorlar!
    – !!!
    – Derdim bundandır komşular!
    – !!!’
    Odada bir sessizlik oldu. Babam ve amcam çok üzgün, Rusihi abim kızgın, bizler şaşkındık. Gözümüzü; yarım adam Yılbaşı Çavuş’ndan ayıramıyorduk. ilk defa tek gözüyle ağlayan birini görüyordum. Evet, Yılbaşı Çavuş ciğerleri sökülecekmiş gibi ağlıyordu. Hem de çocuklar gibi bağıra bağıra…
    – Lakayt kalamadım! Bana ne diyemedim komşular!
    – !!!
    – Niçin bana “Yılbaşı Çavuş” diyorlar biliyor musunuz? Hiç merak ettiniz mi? Sizin yerinizde olsaydım bir sorar öğrenirdim! Nerede o basiret?
    – !!!
    – Bu memlekete tam beş sene askerlik yaptım. Hem de ne askerlik, kelle koltukta! Kar, kış demedim, açlığımı kimselere hissettirmedim, kimseye de şikâyette bulunmadım! Bir gün bile keyfimi, ciğerparem bebelerimi düşünmedim. Yalnız Allah dedim, vatan dedim, millet dedim, din dedim, devlet dedim! Gece gündüz çalıştım, didindim; gâvurların esaretinden kurtulalım, ezanları susturmayalım dedim. Başka bir derdim, emelim olmadı, olamazdı da! Azgın düşmanlarla kaşa kaş, dişe diş mücadele ve muharebe ederken; şu bayramını kutladığınız, çok özendiğiniz, “medeniyetin merkezi” dediğiniz Fransızlara esir düştüm. Gördüm ki; bu gâvurlar Müslümanları en çok bayramlarda bir de Ramazan ayında katlediyorlar. Ellerinde esirdim, içim yana yana dediklerini yapıyordum, derken onların özene-bezene hazırlandıkları en mühimsedikleri bayramları yani “yılbaşıları” geldi. Beni şehrin kalesinde, Fransız işgal ordusunun iç hizmetinde kullanıyorlardı o zaman. Bir akşam, sizin şimdi yaptığınız gibi masaları donattılar, isimlerini bilemediğim içki şişelerini açtı, sıraladılar. Bana da kırmızılı beyazlı bir elbise giydirdiler. Başıma da bir kukuleta taktılar. Lisanlarından anlamıyordum, ne yapmak istediklerini de tam bilmiyordum. İşaretle ve çat pat öğrendiklerimizle akşam yapacakları eğlencede hizmet etmemi istediklerini anlamıştım. Noksansız hazırlanmışlardı zaten. Bir müddet dediklerini yaptım. Derken bana masalarındaki hizmetten başka bir şeyler yaptırmak istediklerini söylediler.
    Diğerlerine göre daha iyi Türkçe bilen bir Fransız subayı: “Hey Turko! Hey nouvel an!/ Hey YILBAŞI ÇAVUŞU! Şu sağ taraftaki kapıyı aç! İçeridekilerden birer tane getir! Dikkatli ol ha!”
    Mecburen işaret ettiği yere gidip kapıyı açtım. Bir de ne göreyim? Elbiseleri soyulmuş, yaşları ondört, onbeş gibi tahmin ettiğim Türk kızları; iki gözü iki çeşme ağlaşmıyorlar mı? Başım döndü, gözlerim karardı, içim sızladı, yandım, kavruldum! Çırılçıplak, üryan, zavallı kızcağızlar utançlarından bir birlerine sarıldı, elleri ile vücutlarını kapatmaya çalıştılar gayr-i ihtiyari. Gözlerinden yaşlar oluk gibi akıyordu. Bana bakarak yalvarıyorlardı:
    “Ne olur mösyö! Bize acı! Verme onların eline!”
    “Öldür mösyö! Öldür!”
    “Ne olursun bizi öldür de kirletme!”
    “Vay başımıza geleneler! Vay! Vay!”
    Önce; bana neden mösyö dendiğini anlamamıştım. Sonra üzerimdeki elbisenin farkına vardım. Bu giydirdikleri; Noel Babalarının kıyafeti idi. İçerdeki Müslüman Türk kızları da beni bundan dolayı Noel Babası sanmışlardı… Niçin hırçınlaştığımı anladınız mı? O zamanki ruh hâlimi düşünebiliyor musunuz? Zerre kadar da olsa hissiyatımı anlatabildim mi?
    – !!!
    – Kısacası benden; canımdan can, kanımdan kan kızlarımızı ellerimle onlara peşkeş etmemi istiyorlardı. Hırsımdan tirtir titriyordum! Olmayan aklım çoktan gitmişti! Son bir kuvvetle bütün cesaretimi toplayıp geri döndüm: “Bre melunlar, bre zalimler, leş kargaları, çakallar! Ölümü çiğnemeden bu kızlara dokunamazsınız” diye gürledim! Yırtıcı bir kaplan misali önüme gelen ilk Fransız subayının üzerine atladım. Belindeki silahını ve el bombasını alıp pimini çektim. Sonunu hatırlamıyorum. Altı subayın beşi gebermiş. Benim ise kızlara doğru olan kısmım kalmış. Subaylara dönük olan tarafım bombanın tesiriyle bu hâle gelmiş… Bayılmışım. Akan kanlar orayı göle çevirmiş. Öldü diye de bir kenara atmışlar. Kızlardan kurtulan biri, nefes aldığımı, sağ olduğumu anlayınca sırtlamış evine taşımış ve tedavi etmişler. O kızcağızın yüzünü hatırlamıyorum, çünkü hiç görmedim. Dedesi ile yiyecek ve ilaç gönderirmiş. Önceleri baygınken, sonraları ise uyurken içeri girip tedavimi yapar ve ihtiyaçlarımı başucuma yerleştirirmiş. Dahası var eksiği yok! İşte bu yüzden bana “YILBAŞI ÇAVUŞ” derler.
    – !!!
    – “Muallimin evinde yılbaşı kutlanıyor” dediklerini duyunca önce inanmadım. Gelip şu Fransız müsveddesini elinde bardakla görünce beynimden vurulmuşa döndüm! O geceyi hatırladım bütün acısıyla! Keşke; çok sevdiğim komşumu ve evlatlarını böyle görmeseydim! Böyle göreceğime öbür yanım da yok olsaydı. Keşke ölseydim de bu hâle şahid olmasaydım! Keşke keşke…
    – !!!
    Şok olmuştuk duyduklarımız karşısında!
    ***
    Ailemle kutladığım ilk ve son yılbaşım bu oldu. Aradan kırk sene geçti. Yılbaşı Çavuş’un dedikleri aynen çıktı. Dün bir basit eğlenceydi, bugün tam bir Hıristiyan yortusu haline döndü. Kesilen hindiler, devrilen çamlar ve çam altındaki hediyeler, su gibi içki tüketimi, kulakları sağır eden müzik, sabahlara kadar devam eden dans ve çılgınca eğlence… Bunlar ne mânâya geliyor, Allah aşkına söyler misiniz?
    Yılbaşı Çavuşu; Müslüman kızlarımızın gâvur erkeklerinin yılbaşı eğlencelerinde meze olarak kullanılmasına mani olmak için, vücudunun yarısını vermişti. Biz o kahraman gazilerin şimdiki evlâtları, torunları değil miyiz? Onun vücudunun yarısını vererek mücadele ettiği garp eğlencesini, şimdi bütün milli ve manevi hislerden, duygulardan uzak, nasıl da zevkle ve içten kutluyoruz!
    Heyhat neydik, ne olduk?!
    Bimem bizi affedecek misin YARISI OLMAYAN ADAM, kahraman YILBAŞI ÇAVUŞ?
    Bu zavallı evlatlarının hâli ortada! Affet ne olur!
    ***
    Bu yaşanmış hikâyenin altına “BAYRAK” şairimiz; “ARİF NİHAT ASYA’nın yukarıda okuduğumuz acı hakikatleri görüp aynı dertle kaleme aldığı şiirini koymadan geçemedim.
    Bütün bağrıyanık, vatansever kardeşlerime…
    ***
    BİZE BİR NAZAR OLDU
    Bize bir nazar oldu, Cumamız Pazar oldu,
    Ne olduysa hep bize azar, azar oldu.
    Ne şöhretten hastayız, ne de candan hastayız,
    Ne ruhça, ne vücutça, ne de kandan hastayız.
    Avrupa’ya bir değil iki pencere açtık.
    Uzun yıllardan beri cereyandan hastayız.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    Yaklaştıkça her sene öz yurdumda yılbaşı,
    Yapılır milletime Frenkçe sahte aşı!
    Buna ağlar ağacı, hem toprağı, taşı.
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
    “Sen Hıristiyan mısın?” Diye sorsan darılır!
    Yılbaşında hindi, kaz yemesine bayılır.
    Çam deviren hindi ki, nasıl mümin sayılır
    Bilmiyoruz çoğumuz ne edip yapıyoruz,
    Batı, batı diyerek eyvah hep batıyoruz!
  • Bana bak. Ne görüyorsun?

    Bir Vücut Görüyorsun. Benim vücudumu. Bunu sanki benim kitabım, benim ayakkabım, benim kalemim der gibi söylüyorum. Tıpkı bu şekilde benim vücudum diyorum. Bana ait olan, benim sahip olduğum bir şey. Fakat eğer bu vücudun benim olduğunu söylüyorsam, o zaman aynı zamanda benim bir vücut olmadığımı da söylüyor olurum. Vücut bana ait ama ben değil.

    Öyleyse ben neyim?

    Ben düşüncelerim, tecrübelerim ve duyglarımdan ibaretim. İste ben buyum. Ben bir bilincim.

    Tanrı'nın Formülü
  • 608 syf.
    ·5 günde·9/10
    Çelişkilerle doluyuz.

    Kadın beyni ya da erkek beyni olarak ayırmaksızın ortak yön çelişkilerle dolu oluşumuz. Özde ki benliğimizden o kadar çok farklı oluyoruz ki iç konuşmalarımızda başka bir ben oluyoruz. Bu kısa monologları yürürken, yemek yerken, seyahat ederken… hemen hemen her zaman yaşıyoruz. Kenan’ı hep bu halde görüyoruz. Kendiyle konuşurken. Bu iç hesaplaşma, tartma olayı o kadar akıncı bir halde anlatılıyor ki kitap akıp gidiyor.

    Türkiye’nin 60’lı yıllarının gölgesinde iki kadın bir adamın ruh halini anlatıyor. Nermin, Günsel ve Kenan. Herkesin farklı bakış açısı olsa da onları bir araya getiren yasak aşk oluyor.

    Nermin; öğretmedir. Düşüncelerini açıkça ifade eden, sevgisini belli eden, fedakar bir kadın. Bir kadın olarak Nermin’in durumunda tutuklu kaldım. Nedeni şu; eşinin istekleri, ailesinin bıraktığı izler ve fedakarlıkları arasında sıkışmış kendini adamış mükemmel kadın olduğu için. Birçok kadının eşi ve çocuğu için iş ortamından ve sosyal hayatından ayrılınca yaşadığı durumlara ayna olduğu için. Mesleğini eşi için bıraktığı için. Kimse için değişmemek gerektiğini, olduğun gibi kabul görmenin önemini aktardığı için. Sevgi adı altında kadına dayattırılan değişimler ilerde nankörlüğü getirdiği için. Erkek değiştirdiği kadını bu haliyle kabul etmemeye ve onun eski halini aramaya başlayınca kendini savunacak cümleleri erkeğe koz verdiği için. Kadınlara seslenen özgürlüğü elinden alınan kadın profiline ayna olduğu için. Nermin'in kadınların büyük çoğunluğunu temsil ettiğini düşündüğüm için ben Nermin'de tutuklu kaldım. Hep Nermin sahnesi bekledim. Kenan sevgilisi ile gezerken Nermin'in evdeki ruh haline dönüş yapılsın istedim.

    Peki neden böyle oluyor? Neden evliliklerde "Sen eskisi gibi değilsin" denilir? Kadın penceresinden aralayıp bakarsak,

    Kadınların makus kaderinde sevdiği adam için değişme talebinin sunulması vardır.

    Bu talepler nedir, nasıl davranılmalı?

    Açık bir kadınsanız eşiniz istedi diye örtünmeyin. Kapalı iseniz o istedi diye açılmayın. Bunu içinize sinen dayanaklarla yapın, birinin isteği birinin itaati mutluluğu getirmez. Kritelim bu diyorsa o şartları sağlayan insanlarla olsun. Sizi siz yapan özelliklerle sevip sonra aslında bu olmalı demesin. O olmalı dediği şey çok gerekli olsaydı sizi seçmezdi. İşinizden eşiniz istedi diye ayrılmayın. Bir kadın kendine yetebilmeli, ayakları üzerinde durabilmeli. Ömür boyu okullarda meslek uğruna amaçlarla zaman ve emek harcayıp birinin avuçlarına bu emeği sizden alacak hakkı vermeyin.

    Gerçek şu ki erkekler aşık olduğu kadını ilişkilerinde değiştirirler. Müdahale ederler. Böyle olsaydı derler, kıskanıyorum derler, seviyorum derler onları yontmaya başlar ortaya bambaşka birini getirirler. Sonra değiştirdikleri kadını dışarda aralar. Kitaptan bir alıntı ile;

    __“Hiç bırakmayacak beni. Nasıl benziyorlar. Ne hakkı var Günsel'e bu kadar benzemeye? “

    Oysa gerçek sevginin temel özelliği kişiyi olduğu gibi, neredeyse, o haliyle kabul etmesidir. O nedenle sevginin temelinde kişinin özüne koşulsuz saygı vardır.

    Dostoyevski’nin dediği gibi: İnsan, gelip geçici hevesleri olan, tutarsız bir varlıktır ve tıpkı satranç oyuncuları gibi hedefe ulaşmayı değil de hedefe giden yolları daha çok sever. Çünkü heveslerini aldıklarında hedefe giden yol uzun geldi bahanesiyle pes etmek daha kolaydır. Çünkü bu heveslerine uyan kadın geleceğini erkeğin eline bırakır. Ve hiçbir kadın geleceğini bir adamın vicdanına, aşkına, günün sonunda aklının karışmasına bırakmamalıdır. Kadın kendinden verdiği her ödünde eşiyle arasındaki heyecanı bitirir. Nermin için bunları söylemek yeterli olacaktır. Nermin nezdinde kadınlara yönelik;

    Kamu spotu değerindedir.

    Mükemmel kadın olmayın.
    İyi bir eş, anne, dişi, seksi, ev hanımı, iş kadını,
    dost, evlat, sevgili ve
    daha birçok şey olan mükemmel kadın,
    neden mutsuz olur..… .
    Çünkü bu kadınlar başkaları için yaşarlar..
    Bir ilişkide kadın, eşinin hayatını gereğinden fazla kolaylaştırdığında,
    iyi bir iş yapmış olmaz.
    Her sorunu çözebilen, sorumlulukları üstünde taşıyan,
    düzeni koruyan ve bunun için insanüstü çaba gösteren kadın,
    karşısındaki erkeğin genetiğini bozar.
    İnsan doğası almaya, tüketmeye eğilimlidir ve rahata çabuk alışır
    Mükemmel kadın,
    her konuda başarılı olduğundan,
    karşısındakine yapacak bir şey bırakmaz.
    Armut piş, ağzıma düş..
    İlişkiler, paylaşım olmadan büyümez..
    Kadın ve erkeğin gelişimi, yaşamın getirdiği sorumluluklar,
    dersler ve çaba ile doğru orantılıdır.
    Çocuğunun okul ödevlerini kendisi yapan bir anne,
    evladının öğrenmesini ve yeteneklerini geliştirmesini engellediğinin farkında değildir.
    Aynı durum ilişkilerde de geçerlidir.
    Eşinin işlerini üstlenen,
    yapması gerekenleri onun yerine yapan,
    beceremediklerini bir şekilde halleden mükemmel kadın,
    mutsuz olmaya mahkumdur.
    İşin garip tarafı,
    bu yapıdaki kadınların ilişkileri,
    genellikle hayal kırıklığı ile biter.
    En çok aldatılan, terk edilen kadınlar,
    kusursuz kadınlardır.
    Neden aldatıldıklarını anlayamazlar.
    Üstelik, eşlerinin seçtikleri kadınlar,
    kendilerinden çok daha vasıfsız olanlardır.
    “Benim neyim eksikti”
    Bu cümlenin cevabı havada kalacaktır,
    hatta şok etkisi bile yaratabilir ama eksik olan kusurdur.
    İlişkiler paylaşım üzerine kuruludur.
    Mükemmel kadın, eşinin yapacaklarını üstüne aldığında, zaferlerini de elinden almış olur. ,
    Çaba göstermek uğraşmak için ortada sebep bırakmaz.
    Heyecanı, hevesi kalmayan bir eş,
    doğal olarak gidip, kendini göstereceği,
    yaratacağı başka ortamlar arar.
    Çevrenizdeki insanları bir düşünün.
    İçlerinde, mükemmel olduğuna inandığınız ama hala neden evlenemediğini ya da mutsuz bir ilişkisi olduğunu anlayamadığınız kişiler yok m…
    Dışarıdan bakıp, dört dörtlük kadın dediklerinizle birlikte yaşadığınızı hayal edin.
    Hazır bir hayat.
    İlk başlarda çok keyifli gelse de, zaman içinde son derece sıkıcı,
    tek düze ve boş bir yaşam şeklini alır.
    İnsani egonuz zarar görür..
    Mükemmellik, kendinden vazgeçmek demektir.
    Sürekli başkaları için yaşamak,onların ihtiyaçlarını gidermek,
    onların sevdiklerini seçmek ve hazırlamak,
    hep başkalarını düşünmek, mükemmel kadını kişiliksiz kılar.
    Kendi hayatından vazgeçmek, saçının her telini süpürge etmek,
    gereksiz özveri ve fedakarlık göstermek,
    karşı taraftan alkış ve takdir almaz.
    Düzenli olarak bunlar yapıldığı için,
    görevmiş gibi algılanır ve kıymeti bilinmez.
    Kusursuz ve mükemmel olmak, sadece zarar verir.
    Eşini, çocuğunu, kendini hatta dostlarını bile zor bir psikolojik sürece sokar.
    İlişkiler paylaştıkça değer kazanır ve keyif verir.
    Mükemmel kadın mutlu olamaz.
    Başkalarının hayatını düzenlerken, kendine ait bir yaşamı unutur.
    İnsan dediğin kusurlu olur. Hataları, yanlışları ile var olur.
    Mükemmellik, insana ait değildir.
    Kusursuz veya mükemmel kadın olmayın..
    Bu sizi ancak, ruhsal köle ve yaşam hizmetçisi yapar.



    Diğer kadın; Günsel. Üniversitede tez yapıyor. Okul bitmiş iş arıyor. Siyasi olaylarla yakından ilgili gözü pek, korkusuz, heyecanlı gencecik bir kız. Tesadüfler onun yolunu Kenan’la buluşturuyor. Kenan ile arasında kontrolsüz bir ilişki başlıyor. İki karakter birbirine zıt. Çünkü fiilde Kenan’ın siyasi pek bir durumu yok. Hatta geçmişinde Günsel’i uzaklaştıracak bir durum var. Kenan, Günsel’i Nermin’le sık sık kıyaslıyor, benzerlik buluyor, aklının buğulandığı analar da çelişkiler yaşıyor. Günsel, Kenan’ın geçmişiyle bağını kuran köprü oluyor. Kenan, Günsel’in çevresiyle arasında bağlar kurmayı seviyor. Kaybettiklerini hatırlıyor. Diğer yandan Nermin’in ona sağladığı rahatlığı bulmaması Kenan’ı sorumluluk sahibi olmaya itiyor. Günsel de tatlı, sert, gizli bir maceranın karmaşık zamanlarında sığındığı limanı yapıyor, Kenan’ı. Şiir ruhlu, hırçın, gözde olmaya çalışmayan sade bir kız ve içinde bulunduğu aşk-ı devrim, vatan-ı devrim arasında yaşaya, monologlarında kendiyle çelişen, tartışan ikinci kadının hikayesi oluyor.


    Kenan. Asıl mesleği öğretmenlik. Yaşadığı siyasi bir olay sonuncunda işine son verilmiş. Eşinin destekleri ile kitapçı olmuş. Yaşadığı olağanüstü bir gece kendi halinde yaşayan Kenan’ı bambaşka bir adama çevirmiştir. Artık duyguları için yaşayan bir adamdır. Hesapsız yaşama arzusu taşıyan avare bir adam. Kilit isimdir. Kendiyle konuşmaları, yaptıkları bir dönemi ve insan ruhunu iyi yansıtır. Günsel ile hep yakın olmak istemesi ruhsal durumunu en iyi anlatan noktalar oluyor.

    “Ben seninle çay içmek istiyorum.
    Seni duymak,
    Seni görmek,
    Seni bilmek,
    Seni yanımda hissetmek istiyorum.”

    Aşkın doruklarında yaşayan Kenan’ın bu hali olağanüstü darbe öncesi bitiyor. Birçok yerde Nermin ve Günseli karşılaştırması Kenan'ın eşine benzeyen birini seçmesi pişmanlıklarının yansıması oluyor. Bir tür bocalama bazen günah çıkarma boyutuna geliyor. Değiştirdiği kadını kendinden çok uzak bir yere koyarken yine aslında ona gidiyor. Psikolojik bir eser ile karşı karşıyayız. Bu salonumuzda oturan bir karaktere o kadar yakın ki kendimizden parçalar bulduğumuz bir eser oluyor.

    Vedat Türkali insanı doğal haliyle anlatan güçlü bir kalem. Var olan tüm halleriyle anlatıyor olayları. Türk Edeb. İlk 20’de olacak bir eser. Toplumu kendi insanının ağzından anlatması, olaylara canlılık katan anlatımı zihinde sahne oluşturma gücü ile sinema havası yaratıyor. Senaryolaştırmaya çok müsait olan bu eserin filminin çekilmesi de düşünülmektedir. Umarın eser hak ettiği değeri bulur ve daha çok kişi tarafından okunur.

    Keyifli okumalar!
  • -Sunuş-
    Barnabas aslen Kıbrıslı olup yahudi bir aileden doğmuştur. Asıl adı Joseph (Yusuf) tur. Barnaba ise teselli oğlu anlamında ona sonradan verilmiş bir lâkaptır. Barnabas'ın kaleme aldığı incil, İsa'nın bir şakirdi, yani zamanının çoğunu, mesajını yaydığı üç yıllık süre içinde bizzat îsa'nın yanında geçiren bir kişi tarafından yazılmış ve bugüne kadar gelmiş, bilinen tek İncil'dir. Kabul edilmiş dört İncil'in yazarlarının aksine, o İsa ile doğrudan teması olmuş ve öğretisini doğrudan İsa'­dan almış biriydi. Barnaba İncili ve Tevhid (Allah'ın Birliği) inancının MS. 325'e kadar İskenderiye Kiliselerinde ve asırlar boyu Antakya bölgesinde etkili olduğu gözlenmektedir. Iraneus'un (MS.130-200) yazılarından, bu İncil'in İsa'nın doğumundan sonraki birinci ve ikinci yüzyıllarda elden ele dolaştığı anlaşılmaktadır. Putperest Roma dininin ve Eflâtun'un felsefesinin İsa'­nın aslî öğretileri içine girmesine karşı çıkan İraneus, Eflatuncu Valentinyanlara karşı kendi fikirlerini desteklemek için Barnabas İncili'nden alıntılar yapmıştır.

    Barnabas İncili (Evangelium nomine Barnabae /the Gospel in the name of Barnabas)(M.S 496 yılında Papa I.Glasius tarafından yayınlanan Decretum Gelasianum'da Aykırı Kitap ilan edilmiştir. Bu buyrultu bugüne ulaşan belgeler arasındadır. Aslının fotoğrafı ile latince metnine ve ingilizce tercümesine ulaşmak için buraya tıklayınız..

    Bu buyrultunun son bölümünde Barnabas İncili'nin de içinde olduğu aykırı kitap ve anlatılar ile ilgili şu ifadeler yer alır: "Bunları, sadece red etmekle yetinmeyerek, Roma Katolik Kilisesi'nden bunları tamamen soyutlayarak uzaklaştırıyoruz öyle ki; yazarları ve takipçileri dönüşü olmayan aforoz prangasıyla sonsuza dek lanetli olacaklar!"

    Şiddetli bir tehdit ile biten bu buyrultunun bütününün gösterdiği belirgin gerçeklerden biri Hristiyan dünyasında o dönemde tevhidi benimseyen ve Barnabas İncili'ni esas alanların bulunduğudur. Yine, itikadla(inanış şekli) ilgili tartışmaların etkili şekilde o dönemde de devam ettiği anlaşılmaktadır.

    İznik konsülü öncesinde de tevhidi savunan Hristiyan din adamlarının önemli tartışmalara yol açtıkları görülür. Bu süreçte afaroz edilen Arius bunların arasında en çok tanınanı olmakla birlikte pek çok tevhid savunucusu bulunduğu biliniyor. İskenderiye'de yaşayan Arius ve çok sayıda din adamı Tevhid yanlısı idi. İnanışlarının (resmen) sorulması üzerine Arius ve bazı Hristiyan din adamlarınca kaleme alınan ve 13 din adamı tarafından imzalanan bir deklarasyonda Hz. İsa'ya ilah denilmesine karşı çıkılmakta.. Hz. İsa'nın yaratılmış olduğu ve bir peygamber olduğu gerçeği ilan edilmektedir. O zamanlara kadar savunulmuş tevhid dışı tüm yaklaşımları teker teker reddeten bu deklerasyonu okumak ve İznik Konsülü'nün hemen öncesinde yaşanan yoğun tartışmalar konusunda fikir edinmek için buraya tıklayınız..

    Arius ve arkadaşlarının deklerasyonu tamamen tevhid inancına bağlılığı gösterir. Deklerasyonun girişinde şöyle denilmektedir: "Biz, değiştirilemeyen Tek Doğmamış, Tek Sonsuz, Tek Ebedi, Tek Gerçek, Tek Ölümsüz, Tek Bilge, Tek Makbul, Tek Hakim, Hüküm ve Şefkate Sahip Tek Hakim Olan Tek Bir Tanrı’ya inanırız. Tek doğmuş olanı yaratan, bu Kanunun ve Peygamberlerin ve Yeni Kutsal Kitap’ın Tanrısıdır."

    Teslis İnancı'nı Kabul Etmeyen Hristiyanlar
    Hristiyanlık tarihinde Uniteryenler ile Anti-Triniteryenlere (Allah'ın Birliğine İnanan ve Hz. İsa'yı Eski Ahid'deki Peygamberler gibi bir Peygamber Olarak Kabul Edenler ile Üçleme İnancını Kabul Etmeyenlere) topluluklar, Hristiyan mezhepleri ve önemli kişilikler olarak her zaman rastlanılmıştır. İslam öncesi tevhidi benimseyenlerden bilinen bazıları: İrlanda Eski Kelt Kilisesi (5. yüzyılın başlarından Roma Kilisesi'nin zorla hakimiyet kurduğu 661 Yılına kadar), Antakya merkezli Hristiyan Pavlikan Mezhebi(Antakya Patriği Samosatlı Paul'un 260-272 yılları arasında kurduğu ve İznik Konsülünden sonra da varlığını 11. yüzyıla kadar sürdüren bir mezhep) ve İskenderiye Kilise'sinin önemli unsurları(321 Yılında Arius'un Afaroz edilmesine kadar etkililer).

    "Kimse Meryem'e Tanrı'nın annesi demesin, çünkü Meryem sadece bir insandı" diyen İstanbul Piskoposu Nestorius ise 431 senesinde afaroz edildi.

    Roma Kilisesi teslisi tüm Hristiyan Topluluklara kabul ettirebilmek için bu unsurlarla yüzyıllarca mücadele etmiş ve bazen afarozlar, büyük kıyımlar ve katliamlar uygulamıştır..

    Vatikan'ın en güçlü olduğu coğrafya ve tarihlerde Sosyanistler (Lelio ve Fausto Socianus'un kurduğu akım) Yeni Ahid'i Katolik sınırlamalarından kurtularak okuma yoluna giderek Tevhid(Allah'ın Birliği) inancını benimsemişlerdi. 16'ıncı yüzyılda başlayan bu hareket bir asır kadar sonra 1638'de topluluk üyeleri diri diri yakılarak feci şekilde ortadan kaldırılmıştır.

    Daha önceleri (1553) Tevhidi ve İznik Konsülü öncesi kaynaklara dönülmesi gerektiğini, bu konsül ile Gerçek Hristiyanlığın bozulmaya uğradığını açıkça savunan bir entellektüel yazar olan Michael Servetus'un da akıbeti aynı olmuştu.

    Üniteryenler 18. ve 19. yüzyılda özellikle de Anglosakson dünyasında etkili oldular. Önce İngiltere'de sonra da ABD'de Üniteryen Kiliseler kuruldu. Üniteryen ve Üniversalist Kiliseleri 1961 yılında birleşti. The New Catholic Enycyclopedia, Üniteryen Kiliselerin ortak inanışlarını şöyle özetlemişti:
    «Hz.İsa Tanrı'nın biricik Oğlu ve Kurtarıcı değil, ama Yahudi peygamberleri gibi bir peygamberdir. Dolayısiyle bugünkü haliyle yani geleneksel Hıristiyanlık "Hz.İsa'nın dini" ile değiştirilmelidir.»

    Roma-Pavlus Kilisesi'nin tehdit, yasaklama ve kıyımlarına geçmişte maruz bırakılan ve tevhidi savunan Barnabas İncili gibi metinler, kişiler, topluluk ve mezhepler Hristiyan Dünyasının, başından bugüne tüm Hristiyan tarihi boyunca hep bir gerçeği olmuştur.

    İznik Konsülü 325 Yılında Yüzlerce Yazımla Birlikte Barnabas İncili'ni de Yasaklıyor
    Barnabas İncili'nin ilk yasaklanışı ise 325'te ünlü İznik Konsülü'nde gerçekleşti. Teslis Pavlus Kilisesi'nin resmî inancı olarak ilân edildi ve bu kararın sonuçlarından birini de, o zaman elde bulunan üçyüz kadar İncil'den dördünün Kilise'nin resmî İnciller'i olarak seçilmesi oluşturdu. Bunlar, Matta, Markos, Luka, Yuhannâ'nın yazdıkları İncîllerdir. Özünde Eflâtûnun ortaya attığı trinite fikri, İsa'dan sonra 1'inci ve 2'inci yüzyıllarda kaleme alınan bu İncîllerde yer aldı. İçlerinde Barnabas İncili'nin de bulunduğu diğer înciller'in bütünüyle yok edilmesi emredildi... Geçerliliği tanınmamış İnciller'den birini yanında bulunduranın öldürüleceğine dair emir çıkarıldı...

    M.S. 366'da papa olan Damasus'un (304-384), Barnabas İncili'nin okunmaması hakkında buyrultu yayınlandığı kaydedilir. Bu buyrultu M.S. 395'te ölen Sezarya piskoposu Gelasus tarafından desteklenmiştir. Bu piskopos İncil'i Apoler; fal kitaplar listesine almıştır. Apokrifa (-apocrypha-) basitçe 'halktan gizlenen' demektir. Böylece, daha bu aşamada İncile kitlelerin yaygın ulaşımı engellenmiştir...

    Pavlus Kilisesi 1700 Senedir Barnabas İncilini İmha Etmeye Çalışıyor
    Barnaba Incili'yle ilgili daha bazı buyrultular da vardır. 382'de Batı Kiliseleri Buyrultusu'yla ve 465'te papa Innocentın buyrultusuyla yasaklanmıştır... Tüm bu buyrultular Şansölye Seguier (1558-1672) Kütüphanesi'ndeki B. de Montfaucan (1655-1741) tarafından hazırlanmış Yunanca elyazmalar katalogunda anılmaktadır...

    Barnabas İncili'nin Dikkat Çekici Yolculuğu
    İmparator Zeno'nun yönetiminin dördüncü yılı olan M.S. 478'de Barnabas'ın mezar ve kalıntıları keşfedilmiş ve kendi eliyle yazılmış İncili'nin bir nüshası göğsünün üzerinde bulunmuştur. Bu olay, 1698'de Antwerp'de yayınlanan Acta Sanctorum, Boland Junii, Tome II, sayfa 422-450'de geçmektedir...
    Barnaba încili'nin, buradaki metne de kaynaklık eden, İngilizce çevirisine esas olan el yazması Papa Sextus'un (1589 -1590) elindeydi. Fra Marino adında rahip bir arkadaşı vardı. Bir gün bu rahip Papa'yı görmeye gitti. Birlikte öğle yemeği yediler ve sonra Papa uykuya daldı. Peder Marino Papa'nın özel kütüphanesindeki kitapları karıştırmaya başladı ve Bamabas İncili'nin İtalyanca bir el yazmasını ele geçirdi. Bunu cübbesinin yenine gizleyerek oradan ayrıldı ve kitapla birlikte Vatikan'dan çıktı. Sonra bu el yazma elden ele dolaşıp, nihayet Amsterdam'da, «hayatı boyunca bu parçaya büyük bir değer verdiği sık sık işitilen büyük bir isim ve yetkiye sahip bir kişi»ye ulaştı. Onun ölümünden sonra, Prusya Kralı'nın danışmanlarından John Frederick Cramer'a geçti. 1709'te Cramer bu el yazmayı ünlü 'kitap kurd'u saray prensi Eugene'e sundu. 1738'de kitap, Prens'in kütüphanesiyle birlikte Viyana'da Hofbibliothek'e geçti ve hâlâ oradadır...
    Erken kilise tarihçilerinden önemli bir zat olan John Toland, bu yazmayı incelemiş ve ölümünden sonra 1747de basılmış olan muhtelif çalışmalarında ona atıflarda bulunmuştur. İncil hakkında şöyle der: «Bu, tıpkı kutsal bir kitap görünümündedir.»
    İtalyanca elyazma Lonsdale ve Laura Ragg tarafından İngilizce'ye çevrilerek, 1907'de Oxford Üniversitesi Basımevi tarafından basılıp yayınlandı. Bu İngilizce çevirinin hemen tüm nüshaları birden ve esrarengiz bir şekilde piyasadan kayboldu.

    Bir anlatıma göre, Barnabas İncili'nin basımından habersiz olan Vatikan yayım satım gününden hemen önce haberdar olunca acilen aldığı bir kararla kitabın satışa sunulacağı her kitapçının önünde yüzlerce kişilik kuyruklar oluşturularak tüm basımların alınıp imha edilmesi şeklinde rahip ve rahibelere talimat vermiş. Sonrasında gücünü kullanarak kitabın yeni baskılarının yapılmasının önüne geçmiş.

    Ancak, bu defa bazı kütüphanelere dağıtım öncesi gönderilen basımlar gözden kaçmış. Bugün için, biri British Museum'da, diğeri Washington'da Kongre Kütüphanesi'nde bulunmak üzere, 1907 tarihli ingilizce basımın yalnızca iki nüshası biliniyor. Bu tarihten sonraki ilk baskı ise 1979'da gerçekleşti. Kongre Kütüphanesi'ndeki nüshanın mikrofilm kopyasını alan pakistanlı müslüman bir araştırmacının sayesinde, 72 sene sonra kitabin yeni bir baskısı yapılabildi..(-Jesus, A Prophet of islam, Londra, 1979, s : 39 - 42).

    Pavlus Öğretilerine Uyan Hiristiyanların Barnaba İncilini İnkar Çabaları ve Tarihi Gerçekler:
    Hristiyan literatüründe Barnaba İncili'nin adı nerede geçmişse, oraya bir muhalefet şerhi konmuş, bu İncil'in, sahte ve uydurma olduğu, dolayısıyla reddedilmesi gerektiği ileri sürülmüştür. Hattâ bu İncil'in, bir müslümanın hayal gücünün bir eseri olduğu iddia edilmiştir. Bu, iddia tarihi hiç bir dayanağı olmadan inkar amaçlı olarak ortaya atılmıştır; çünkü böyle bir kitap müslümanlar tarafından bilinmiyordu. Eğer bilinseydi pek çok eserde ondan söz edilirdi. Taberî, Mes'ûdî, Ya'kûbî, Bîrûnî, İbn Hazm, İbn Teymiyye gibi hiristiyan kaynaklarına vâkıf olan yazarlar, Hristiyanlık ve onun kutsal kitaplarından bahsederken, Barnabas İncili'ne en ufak bir işarette bile bulunmamışlardır.
    George Sale'in, 1734 yılında, Kur'an'ın İngilizce çevirisinde bundan bahsetmesinden önce müslümanlar, Barnabas İncili'nin adını bile duymamışlardı. İbnü'n-Nedîm tarafından 995 yılında ve Hacı Halife tarafından 1657'de hazırlanan, geniş birer bibliyografya eseri olan 'el-Fihrist' ve 'Keşfü'z-Zünûn' adlı kitaplarda da bu İncil'in adı geçmemektedir. Bu eserlerin yanısıra 18'inci yüzyıl öncesi süreçte müslümanlarca kaleme alınan ve bugün bilinen hiçbir metinde bu İncilin isminden ya da içeriğinden bahsedilmemiştir.

    Hz. Muhammed(S.A.V)'in Doğumundan 75 Sene Önce...
    Barnabas İncili'nin müslümanlar tarafından yazılmadığının bir delili de şudur: Hz. Peygamber'in dünyaya gelişinden 75 yıl önce (M.S. 496), Papa I.Gelasius döneminde 'yanlış ve dînî düşüncelere aykırı kitaplar' adı altında hazırlanan listede Barnabas İncili'nin adı geçtiğine ilişkin belge ve görsele yukarıda doğrudan link verilmişti. Buna ek olarak 7'inci yüzyıldan gelen ayrı bir belge de daha Barnabas İncili (The Gospel according to Barnabas) Aykırı Kitaplar arasında tanımlanmıştır. The List Of Sixty Books ya da The Sixty Canonical Books ismi verilen liste de bugüne ulaşan belgeler arasındadır. Listeyi görmek için buraya tıklayınız..

    İznik Konsülü'nden(M.S 325) Decretum Glasianum'un yayınlandığı döneme(M.S 496) kadar Barnabas İncili'ne getirilen pek çok yasaklama, o çağlarda, bu İncil'i yazacak bir müslümanın var olamayacağını açıkça gösteriyor. Çünkü o zamanlar daha Hz. Muhammed(S.A.V) (doğumu 571) bile doğmamıştı.

    Ayrıca yukarıdaki delillere ek olarak şunu vurgulamak yerinde olacaktır: Allah ve bir Peygamberi hakkında yalan söylemek demek olacak böyle bir sahtekarlık; yani bir incil uydurma eylemi; yalancılık ve sahtekarlığa karşı duruşu ve doğruluk ve dürüstluk ahlakını Hz. Peygamber ve Kuran'dan alan bir müslümandan beklenemez. Böyle bir şeyi iddia edebilenler, Bismarck, Dr. Morris, Spinoza, Goethe ve daha nice batılı entellektüeller tarafından tarih boyunca bazı değişikliklerin gerçekleştiği kabul ve ifade edilen 4 İncilin dışında ve 2000 sene önceki orjinalliğinde veya orjinal haline yakın bir metinle karşılaşmanın şoku ile bunu yapıyor olmalılardır.
    Alman Protestan Kilise Komisyonu'nun kontrolünden geçerek basımına izin verilen eski ve yeni Ahid çevirilerinin sunuş bölümü bu metinlerin orjinal hallerinden farklılaştığını şöyle kabul eder:

    «Kutsal kitap gökten inmiş değildir. Eski Ahid (-Tevrat-)'in 39 kitabıyla dört İncil yüzlerce yılda yavaş yavaş gelişmiş ve son şeklini almıştır.»

    Hakkari'de 1983 Yılında Bulunan Barnabas Nüshası
    1983′te Hakkari civarında bir mağarada, İsa Peygamberin konuşma dili olan Ârâmî dilinde ve Süryânî alfabesi ile yazılmış ceylan derisinden bir kitap bulunduğu ve bunun Barnaba İncili olduğu, yurt dışına kaçırılmak istenirken kaçakçıların yakalandığı ve kitabın bir yerde muhafaza edildiği ifade edilmektedir. Kitabı bulanların, kitabın içeriğini anlamak amacıyla, Aramice Uzmanı Filolog Hamza Hocagil'e kitabın ilk sayfasını getirdikleri, Hocagil'in tercüme ettiği sayfaya göre bu kitabın Barnabas İncili olduğu ve aşağıda bulunan incil metninin girişine benzer ifadelerin bu sayfada yer aldığı detayları verilmektedir. (bk. İlim ve Sanat, Mart-Nisan 1986, sayı: 6, s. 91-94).

    Pavlus Öğretileri ve Resmî Roma Hristiyanlığı
    Paulus=Pavlus=Pavlos=Bolis, Tarsus’lu Saul MS 10-67 yılları arasında yaşadı. Pavlus Roma Yurttaşlığı’nı kazanmış yahudi bir aileden geliyordu. Bu nedenle hem Yahudi adı Saul’u hem de Romalı Adı Pavlus’u kullanıyordu. Yahudi önderi I.Gamalyel dönemi’nde Kudüs’de hahamlık öğrenimi gördü.
    İlk dönemlerinde bağnaz bir Ferisi (-yahudi din adamı-) olarak Hristiyanlığı Yahudilik karşısında büyük bir tehdit saydığı için Kilise Üyeleri’ne yönelik kıyımlarda, yüzlerce inananın öldürülmesinde etkin roller oynadı.
    Daha sonraları, «inananların peşine düşerek Şam'a giderken yolda İsa’nın görüntüsü’yle karşılaştığını, böylece tevbe ettiğini» iddia etti. İddiasını doğru kabul eden hristiyanların arasında yaşadı. Kısa bir süreç ardından ise bir topluluğun lideri haline gelerek inananlar arasında önemli ayrışmalara neden oldu. Dini yahudi olmayanlar arasında yayması farklı yönlerinden birisidir.
    Hristiyanlığın bir Yahudi Mezhebi olmaktan çıkıp bir Roma Dini’ne dönüşmesine belirleyici katkı’da bulunan kişidir Pavlus. Tevhid(Allah'ın Birliği) konusunda, Sünnet ve domuz eti yasağı gibi dini emirlerde hassasiyet kazandırılan Musevileri Hristiyanlığın etki alanından çıkaran yaklaşımların ilk sahibidir. Dört İncilin dışında eklenen ve Yeni Ahid'in yaklaşık 1/3 ünü oluşturan mektupları günümüze ulaşmış en eski Hristiyan Metinleri’dir ki bugünkü Hristiyan İlahiyatı’nın temellerini oluşturur. Yeni Ahid’deki Resullerin İşleri Kitabı’nın yarıdan çoğu da Pavlus’un etkinlikleri’ni aktarır.

    Pavlus'un Şam'a inananların peşine düşerek giderken İsa'nın görüntüsüyle karşılaşması ilgili anlattıkları ve getirdiği farklı yaklaşımlara karşı Havarilerden Petrus'un şunu dediğini görüyoruz: “Mesele hayalle olacaktı da, Üstad(Hz. İsa) bizimle senelerce neden dolaştı? O'nun sana göründüğüne nasıl inanalım? Hem sen O'nun düşmanıydın, O'nun aksine düşündüğün halde, O sana nasıl görünür? Peki sen O'nun bir saatlik görünüşüyle her şeyi öğrendiğini, havari olduğunu söylüyorsun, o zaman onun konuşmalarını söyle, Üstad'la beraber bulunmuş havarilerle tartışma, onları sev! Eğer sen hakikate yönelmek istiyorsan, önce bizden İsa’yı öğren ve bizim yardımcımız ol!”(Peder Xavier Jacop, İncil Nedir? Tarihi Gerçekler, Ankara, 1985, s. 10) Bu tartışmalardan daha ilk zamanlar Pavlus’la havariler arasında görüş ayrılıkları olduğunu anlıyoruz.

    Ancak, Pavlus'un çevresindekileri yönlendirmesiyle Romalılar arasında Hristiyanlığın yayılmaya başlaması ve bunun üzerine idam edilmesi ise ortaya attığı yaklaşımlara topluluklar gözünde güç kazandırmıştır.

    Adım adım 3 asırda Romanın resmî dini haline gelen hristiyanlık pavlus'un takipçilerinin dini anlayışını yansıtır. Roma kilisesi=Pavlus kilisesi baba-oğul-kutsal ruh üçlemesini benimsemiş ve teslisi kabul etmeyip tevhide (Allah'ın birliği inancı) inanan ya da buna yakın diğer hristiyan mezhep ve topluluklarını ortadan kaldırmak için mücadele etmiş. Bu uğurda afaroz (dinden atma) ve ölüm cezaları uygulamış ve bunlarla korkutmuştur.

    Musevilikten Kopuş: Pavlus'un İlk Günah-Keffaret Anlayışı
    «İlk Günah Kavramı - her doğanın günahkar doğduğu iddiası -»'nı ileri süren Pavlus mektup ve etkinlikleriyle, Tevrat'ta yer alan Allah'ın emirlerinin dikkate alınmayarak uygulanmamaları sonucunu verecek biçimde keffaret inancını kurmuştur. (-Keffaret; İsa Peygamberin(A.S) çarmıha çekilerek kendini, insanların günahtan kurtulmaları için feda ettiği, böylece sadece Hz. İsa(A.S)'ya inanmanın sonsuz kurtuluş için yeterli olacağı inanışı. -Barnabas İnciline ve İslam kaynaklarına göre ise çarmıha gerilen kişi, Hz. İsa(A.S)'ya ihanet eden ve bunun cezası olarak mucize ile İsa'ya benzetilen Yahuda İskariyot'tur.-)
    Hz. İsa (A.S) hakkındaki derin fikir ayrılıklarını değerlendiren Pavlus, Tevhid'den ve Musevilikten uzaklaştıran doğrultularda bir itikad kurmuştur. Sadece «kalp temizliği ve İsa'ya inanmayı» yeterli gören, Allah'ın Eski Ahid'de koyduğu kurallar ve O'nun emirlerinden soyutlanan bir din yapılanması ortaya çıkmıştır. Adım adım teslis(Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlemesi) inancıyla da bütünleşen Böylesi bir din anlayışı ne diğer dört kanonik incil ne de Barnabas incilinde Hz. İsa tarafından dile getirilmemiştir.

    Pavlus'un ortaya koydukları ve savunduklarıyla gelişen yaklaşım kabaca şöyle özetlenebilir: Daha önceleri pek çok peygamberler gönderen Tanrı, insanların bir türlü düzelmemesi üzerine sonunda kendisi gelir... İsa karakteriyle ortaya çıkıp çağrıda bulunur ve tüm insanların günahının affı için İsa karakteri çarmıhta kendini feda eder.. Alt alta konulduğunda 'Bir Olan, Herşeye Gücü Yeten ve Sübhan -Tüm Eksiklik, Kusur, Zayıflıklardan Ari ve Uzak- Olan, Tüm Evren ve İçindekileri Yoktan Yaratan Yüce Tanrı' itikadına(inanç şekli) sahip olanların kabul edemeyeceği bir anlayış kendini göstermektedir.

    Hz. Muhammed'in(S.A.V) Allah inancını betimleyen ve Yüce Yaratıcının bin isim, sıfat ve eylemini andığı yakarışını buradan okuyabilirsiniz..

    Barnabas'ta; Hz. İsa (A.S), Tek ve Bir Olan Yüce Allah'ın israiloğullarına gönderdiği bir Peygamberi olarak kendini tanıtır. Hz İsa (A.S) döneminde, Tevrat'taki dini kuralların titizlikle uygulandığı ve doğru inanca sahip olmanın, Tevratta yer alan (-domuz eti yasağı gibi-) yasaklamalardan kaçınmanın ve sünnet olma emrinin uygulanması ve ibadetin samimiyetle ve sürekli yapılmasının Hz İsa'nın temel direktifleri arasında olduğu görülür.

    Bugünku haliyle Yeni Ahid'de (-İncilde-) yer alan şu metin konumuz itibariyle oldukça dikkat çekicidir:

    «Hz. İsa'ya tâbi(uyanlar) olanlar kendisinin yeryüzünde olduğu zaman diliminde ve göğe yükseltilmesinin sonrasında Tevrat’a bağlı Yahudi cemaati ile, Kudüs'teki Mabede gitmeye devam etmişlerdir»(-Resullerin İşleri, 3,1)

    Barnabas İncil'inde Çelişkiler Olduğuna Dair İddialar Hakkında
    Yukarıda sıralananlara gözatıldığında Barnabas İncili'nin tarihsel sürecinde müslümanların bir katkıları olmadığı açıktır. Müslümanların bu İncile ilgilerinin sebebi bir Peygamber olarak kabul ettikleri Hz. İsa'nın gerçek yaşam kesitlerine ve Allah'ın gönderdiği kitaplardan biri olduğuna inandıkları İncilin gerçek haline duydukları doğal meraklarıdır.
    Bu incilin 2000 sene önceki gerçek incilin tam olarak aynısı olduğunu da iddia edemeyiz. Çünkü, Kanonik kabul edilen diğer 4 incil gibi bu incil de Hz. İsa(A.S)'nın dili olan aramice değildir, belki birkaç kere tercüme edilmiş bir metindir; örneğin, Aramiceden, grekçeye , latinceye daha sonra italyancaya çevrilmiş olabilir. Türkçe çeviriye kaynaklık eden ingilizce metin ise halen Viyana Hofbibliothek'te bulunan italyanca nüshadan bu yüzyılın başında tercüme edilmiştir.

    Soyut ve çok yüksek dinsel kavram ve konuların tamamen farklı kültür ve şartlar altında konuşulan, semavi dinlere yabancı bir başka dilin kelimeleriyle (O zamanların grekçesi ve latincesi vs..) ifade edilmesindeki aşılmaz zorlukların yanısıra tercümeler esnasında, mütercimlerin yetkinlik derecelerinin ya da bilgisel yetersizliklerinin; kasıtsız-teknik kelime yanlışlıklarının roller oynayabileceği gözardı edilemez.
    Bu incil vasıtasıyla sezilen ve tarihsel süreciyle varılan sonuç "asıl incil'den" güçlü esintileri yansıtmasıdır.
    Çelişki olarak iddia edilenler metinde yer alan temel konu doğrultularında değildir, tam tersine, Barnabas İncili'ni diğer incillerden ayıracak en açıklayıcı kelime "baştan sona tutarlılık" olacakdır.

    "Nasıra'ya doğru gemiyle yola çıkmak"
    İlginçtir ki; en çok çelişki iddiasının vurgulandığı yer, 151'inci bölümde İsa(A.S) ve Havarileri'nin Nasıra'dan Kudüs'e yaptıkları yolculuğun çok özet anlatımıyla ilgilidir. Kudüs'ten Nasıra'ya yapılan bir yolculuk ise 20'inci bölümde daha detaylı anlatılmıştır. Çelişki iddiasını seslendirenler 151'inci bölümden, "Nasıra'dan Kudüs'e gemiyle gidildi" anlamının çıkarılmasını istemektedirler. Oysa 20'inci bölümde Kudüs'ten Nasıra'ya yapılan yolculuğun güzergahı dönüş yolu için de geçerli olmalıdır.

    Yol güzergahını anlayabileceğimiz 20'inci bölüm "İsa Galile Denizi'ne gitti ve bir gemiye binerek Nasıra'ya doğru yola çıktı. Bu sırada denizde büyük bir fırtına başladı." cümleleriyle başlar.

    Dört İncil'den Matta'da bu konu çok benzer şekilde anlatılmıştır: "İsâ kayığa bindi, denizi geçti ve kendi şehrine geldi" (Matta 9/1)

    Yolculuk esnasında önce Galile Gölü civarına uğranıldığı, yolculuğun bir kısmının Galile Gölü üzerinden gerçekleştiği anlaşılır ve herhangi bir çelişkiden sözedilemez. Yolculuk güzergahları (2000 sene önceki) mevcut yol alternatiflerine, yolların durumuna, güvenliğine veya başka amaçlara uygun olarak belirlenebilir.

    Barnabas İncili'nde güya "Nasıra Limanı'ndan", "Nasıra'ya gemiyle gidildiği"nden ve "Nasıra'dan Kudüs'e gemiyle gidildiği"nden bahsedildiğini ileri süren bir çevre, bir yapay "çelişki" algısı üretmeye çabalamaktadır. Yukarıda yer alan objektif-net-tarihi verilere karşı koymak yerine duygusallığı yansıtan bir alaycılık ve demogojik yaklaşımlara yönelinmesi dikkat çekicidir. Oysa, yolculuğun çok benzer şekilde anlatıldığı Matta İncili bu çevre tarafından görmezden gelinemez.

    Kudüs, Nasıra ve Galile Gölü arasında bugün yer alan karayolları uzunlukları şöyle: Kudüs'ten Galile Gölü'nün Kudüs'e en yakın yeri olan Dganya Bet'e 156 km (5-6 günlük yürüyüş mesafesi), Tiberias yani Galile Gölü'nün Nasıra'ya en yakın yerinden Nasıra'ya 30 km (Bir günlük yürüyüş mesafesi) Kudüs'ten doğrudan Nasıra'ya 160 km (5-6 günlük yürüyüş mesafesi). Görüldüğü gibi bugün mevcut yol alternatifleri arasında bile yol süreleri açısından büyük farklar yoktur.

    Diğer bir çelişki iddiası farklı dönemlerde Romalı valinin (Plate=pilatus=pilotus) ismi hakkında dile getiriliyor ki, bu eğer tercümelerden kaynaklanan bir hata değil ise, iki türlü açıklanabilir: İsa'nın yer yüzünde kaldığı 33 sene boyunca aynı kişinin valiliği sürdürdüğü.. Ya da iki ayrı vali ise aynı ismi taşıdıkları...

    İsa Peygamberin(A.S) 119'uncu bölümde şekerle ilgili verdiği bir örnek sözkonusu ediliyor. Barnabas İncili'ndeki metin anlatımından o dönemde şekerin çok değerli olduğu anlaşılıyor. İsa döneminde şekerin bilinmediğini savunan bazı itirazcılar, şeker kamışından şeker üretimi bilgisinin 7'inci yüzyıldan önce bölgeye ulaşmadığını iddia ediyor. Öyle bile olsa, herhalde durdukça şekerlenen bal ve pekmez gibi tatlı besinlerden de şeker yapılabileceği gözardı ediliyor. Ayrıca, Hindistan'da o dönemde şeker kamışı kristal haline getirilebiliyordu.

    7 ve 9 Sema Sayıları
    Semavat(göklerin) sayısının Barnabas İncili'nde 9 Kuran'da ise 7 olarak bildirilmesinde esasen bir çelişki yoktur. Çünkü Arapça'da 7, 70 ve 700 sayıları çokluk belirtmek için de kullanılır. Kuran-ı Kerim'de bu durumu gösteren başka ayetler de vardır: "...onlar için 70 defa bağışlanma dilesen de.." (9/80). "Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, her başağında yüz adet tohum olmak üzere, yedi başak veren bir tek tohumun durumu gibidir. Allah, dilediği kimseye kat kat artırıp verir. Ve Allah Vâsi'dir, Alîm'dir." (2/261)

    Türkçe'de de 7 sayısı çokluk belirtmek için kullanılabilmektedir: "7 düvelle savaşmak", "7 memlekete duyurmak" gibi.. Aramice'de de 9 sayısı çokluk manasında kullanılmış olabilir.

    Hz. İsa Peygamber neden "Gelecek O Mesih ben değilim" diyor?
    Mesih nitelemesini İsa'dan sonra gelecek Peygamber hakkında telaffuz edilmesi, Hz. İsa'nın Mesih olmadığından değil, metinden de anlaşılacağı üzere o dönem topluluklarının Mesih denildiğinde bunu en son gelecek Allah'ın Elçisi (S.A.V) olarak algılamalarıdır. İsa, "Sen Mesih misin?" şeklindeki sorulara yanıt verirken kendinden sonra gelecek Allah'ın Elçisi (S.A.V)'nden haber vermektedir. Barnabas İncili'nin ilk başlığında, girişi ve 6'ıncı bölümünde de İsa Peygamber için "Mesih" denmektedir.

    İsa peygamberin "Sen Mesih misin?" şeklindeki soruya verdiği cevabı bu gerçeği gösteriyor:

    «..Çünkü ben, sizin «Mesih» dediğiniz, benden önce yaratılmış ve benden sonra gelecek ve inancı (dini) son bulmasın diye gerçeğin sözlerini getirecek olan Allah'ın Elçisi'nin ayakkabılarının iplerini veya çoraplarının bağlarını çözecek değerde değilim.»(Barnabas, 42. bölüm)

    Burada soruyu soran topluluğun "Mesih" anlayışının dikkate alınarak buna uygun bir yanıt verildiği anlaşılmaktadır. Yoksa Hz. İsa'nın Mesih olmadığı değil.

    Şu da gözönünde tutulmalıdır ki, yukarıda da belirtildiği gibi bazı detaylarda asırlar boyunca yapılan çevirilerde, tercüme ya da teknik yanlışlıklar mümkün olabildiği gibi çelişki iddialarının argümanlarında da duygusal nedenlerden ya da yanlış bilgilerden kaynaklanan bazı yanlışlar olabileceği gözardı edilemez.

    Çünkü, Barnabas İncili Pavlus yaklaşımına sarsıcı bir yalanlama ve karşı çıkışı da barındırmaktadır..

    Tam da bu nedenle asırlar boyu (1700 senedir) tamamen imha edilmek istenmiştir.

    Yeni ve Eski Ahid
    Aslında tarih boyunca gerçekleşen üst üste tercümelerden doğan veya yorumların metne eklenilmesi gibi sorunları konu alan pek çok tartışma Yeni Ahid için sözkonusu olabilir. Bu tür gelişmelerin metnin doğrultu ve yapısına etki etmediğini savunmak hayli güçtür. Alman Protestan Kilise Komisyonu'nun, yukarıda yer alan, incile yazdığı sunuş yazısı da bu gerçeğin başka türlü bir ifadesi gibidir.

    Özellikle Pavlus'un mektupları ve Resullerin İşleri bölümünün de Yeni Ahid'e eklenmesi, yapılan en aykırı yorumlar, hatta görüldüğü söylenen rüyalar (Petrus'un gördüğü iddia edilen rüyası ile domuz etinin serbest bırakılması vb.) ile dinin özünün tamamen farklılaşması... Eski Ahid(Tevrat-Zebur..)'e aykırı bir dine dönüşmesi mümkün olmuştur.

    Hemen herşeyin mübah görüldüğü böylesi bir din anlayışı 4 incilde de bulunmaz: “Sanmayın ki ben Kutsal Yasayı yahut Peygamberi yıkmaya geldim; ben yıkmaya değil fakat tamam etmeye geldim. Çünkü doğrusu size derim; Gök ve yer geçip gitmeden her şey vaki oluncaya kadar Kutsal Yasa'dan en küçük bir harf veya bir nokta bile yok olmayacaktır. Bundan dolayı bu en küçük emirlerden birini kim bozar ve insanlara öylece öğretirse göklerin melekutunda kendisine en küçük denilecektir." (Matta İncili 5/17-19)

    Barnabas İncili ise, orjininden uzaklaşmış bir dinin özündeki gerçek halini; aydınlık ve açıklığı, Peygamberlerle iletilen ilahi mesajların tazeliğini okuyanlara hemen hissettiriyor.

    Barnabas İncili'nin Matta, Yuhanna, Luka ve Markos ile kıyaslamalı okunuşunda, diğer incillerdeki anlam bütünlüğünün bozulduğu ve cümle düşüklükleri oluştuğu, böylece yarım ya da aralarda kalan konu ve cümlelerin aslında nereden başladığı ve nasıl geliştiği de aydınlığa kavuşuyor.

    Bugünkü haliyle Yeni ve Eski Ahit'te de Hz. Muhammed (S.A.V)'e bazı işaretler olduğu görülmektedir. Konuyla ilgili bazı örnekler için buraya tıklayınız..

    Barnabas İncili'nde 'Muhammed (S.A.V)' İsmi
    Barnabas İncili'nin İtalyanca metninde ve İngilizce çevirisinde Son Gelen Allah'ın Elçisinin adı pek çok kez Muhammed (S.A.V) olarak ifade edilmiştir ki; İngilizce metinden yapılmış olan Türkçe çeviri de bunu yansıtır. Bu konuda ortaya atılabilecek bazı itirazlar olabilir. Bugünkü 4 İncil'de Faraklit isimlendirmesinin Yunanca Kaynağı ile ilgili inceleme bu konuda fikir verebilir. Konuyla ilgili buraya tıklayınız..

    Not: Barnabas İncili (The Gospel in the name of Barnabas) ile Barnabas Mektupları (The Epistle of Barnabas) tamamen farklıdır. Pavlus/Roma Kilisesi tarafından tarih boyunca defalarca yasaklanan The Gospel in the Name of Barnabas(Barnabas İncili)dır. Teslisi benimseyen mektupları(Epistle of Barnabas) ise kaleme alan kişi tarihsel olarak Kıbrıslı Joseph(Barnabas) olamaz. Zira, Kudüs'teki Yahudi Tapınağının Romalılarca yıkılışı (Destruction of Second Temple) bu mektuplarda(Epistle) geçmiş zaman kipiyle yer almıştır. Bu olay M.S 70'de gerçekleşmiştir. Barnabas ise M.S 61'de Kıbrıs'ta taşlanarak şehit edilmişti.


    -Sunuşun Sonu-
    Barnabas İncili
    -Tam Metni-

    Mesih Denilen, Allah'ın Dünyaya Gönderdiği Yeni Peygamber İsa'nın Gerçek Kitabı: Havarisi Barnabas'ın Anlatımına Göre
    Mesih denilen Nasıralı İsa'nın havarisi Barnabas, yeryüzünde oturan herkese barış, huzur ve teselli diler.
    Pek sevgili, yüce ve ulu Allah, büyük öğretme ve mucizeler merhametinden şu son günlerde peygamberi İsa Mesih aracılığıyla bizi ziyaret etmiştir; şeytan tarafından aldatılan pek çokları, dindarlık maskesi altında en dinsiz akideyi va'z ederek, İsa'ya Allah'ın oğlu demekte, Allah'ın sonsuza değin emrettiği sünnet olmayı red etmekte ve her türlü kirli etin yenmesine izin vermekte olduğundan, —bunlar arasında bulunan, kendinden üzüntü duymadan söz edemediğim Pavlus da aldatılmıştır— kurtulasınız, şeytan tarafından aldatılmayasınız ve Allah'ın hükmü önünde hüsrana uğramayasınız diye İsa ile yaptığım konuşma ve görüşmelerde gördüğüm ve duyduğum gerçeği yazıyorum. Bu nedenle, sana yazdığımın aksine yeni akideyi va'z edecek herkese dikkat et ki, ebedi kurtuluşa eresin.
    Yüce Allah seninle olsun, seni şeytan'dan ve her şerden korusun. Amin.

    1. Bu ilk bölümde, melek Cebrail'in Bakire Meryem'e İsa'nın doğuşunu bildirmesi yer alır.
    Bu son yıllarda, Yahudi (-İsrail oğulları-) kavmi'nin Davud soyundan Meryem adında bir bakire, Allah'ın gönderdiği melek Cebrail tarafından ziyaret edildi. Günahsız, ayıpsız, namazı kılıp oruç tutarak tam kutsal bir hayat süren bu bakire bir gün yalnızken odasına melek Cebrail girdi ve «Allah seninle olsun, ey Meryem» diye onu selamladı.
    Bakire, meleği görünce ürktü; fakat, melek şöyle diyerek onu rahatlattı; «Korkma Meryem; çünkü sen, seni kalp gerçeğiyle kanunlarına göre yürüsünler diye İsrail halkına göndereceği bir peygamberin annesi seçen Allah'ın rızasına erdin.» Meryem cevap verdi: «Şimdi ben, hiç bir erkek bilmediğimi görüp dururken, nasıl oğlan dünyaya getireceğim?» Melek cevap verdi: «Ey Meryem; insan yokken insan yaratan Allah, senden de erkek olmadan insan meydana getirmeye kadirdir. Çünkü O'nun için hiç bir şey imkan haricinde değildir.» Meryem cevap verdi: «Allah'ın her şeye kadir olduğunu biliyorum; öyleyse iradesi yerine gelecektir.» Melek cevap verdi: «Şimdi peygambere yüklü oldun; Adını îsa koyacak ve onu şaraptan, kuvvetli içkiden ve bütün temiz olmayan etlerden koruyacaksın, çünkü çocuk Allah'ın kutsal bir (-kuludur.-) Meryem, tevazuyla başını eğerek şöyle dedi: «Allah'ın hizmetçi kuluna bak, dediğin gibi olsun.» Melek gitti ve bakire Allah'ı tesbih ve ta'zim etti: «Ey kalbim, Allah'ın büyüklüğünü bil ve ey ruhum, Kurtancı'm Allah'ı çok sev; çünkü, O kız hizmetçisinin alçak gönüllülüğünü öylesine saydı ki, bütün milletlerce kutsanacağım; çünkü Kadir Olan beni yüceltti, O'nun kutsal adını tesbih ederim. Çünkü, O'nun rahmeti, nesilden nesile Kendisi'nden korkanlar için yayılır. O Kadir Olan elini güçlü kıldı ve kalbinin tasavvurunda gururu dağıttı. Güçlü olanı oturduğu yerden indirdi ve aşağıda olanı yükseltti. Aç olanı güzel şeylerle doyurdu ve zenginleri eli boş gönderdi. Çünkü, O, İbrahim ve oğluna verilmiş sözleri sonsuza değin tutar.»
  • "Recep Peker Hapı Yuttu", "Kazıklı Resmi Tazim" başlıklı yazılardan başka "Hakkınızı Helal Edin Dostlar" başlığıyla Markopaşa'nın birinci sayısında "Şakalar" köşesinde yazılanlar yeniden verilmiş. Bir başka yazı da "Nasıl Girer" başlığını taşıyor. Okuyalım. 1947 yılında yazıldığını düşünerek son cümlesini bir daha okuyalım :


    Nadir Nadi Cumhuriyet'te "Yabancı sermaye nasıl girer?" başlıklı bir başmakale yazmış. Yabancı sermayenin nasıl girdiğini, Nadir Nadi anlamamışsa anlatalım. "Evvela, Hellow Johny, My darling. Yes, Okey girer, arkadan Amerikan zırhlıları girer, bahriyelileri girer. Daha arkadan müşavir heyet, kontrol heyeti, murakabe heyeti girer. Ondan sonra, lüzum hasıl olursa, borç verileceği ne dair haberler vaitler girer. Bu, arada, bazı muharrirler deliğe girer, bazı muharrirler de Türkiye'yi Amerika'nın sınırı olarak gösterirler. Ve nihayet ucu merkezi arzda bulunan asıl kazık girer ki, her kıvranışta biraz daha girer.



    Dördüncü sayfasındaki " Küçük İlanlar"dan ikisine bir göz atalım: SATILIK- İcabı zaman dolaysıyle, üst çenemdeki azı dişimin ve sol alt çenemdeki köpek dişimin altın kaplamaları satılıktır.



    HAZlR VE ISMARLAMA - Müsbet rakkamlara ve istatistiklere dayanan hazır ve ölçü üzerine nutuklar satılır. "Basmakalıp" rumuzuna müracaat.



    Şimdi de büyük ilanlardan ikisine bakalım:

    Odun alınacak 1 - İdaremizin 1947 • 1948 yılı ihtiyacı için 1.800 ton kızılcık sopası cinsinden odun alınacaktır.

    2 - Pazarlık gözünün önünde yapılacaktır.

    3 - Taliplerin, muhtelif boy ve numarada kızılcık sopasına dair hususi ve gizli talimatı görmek

    üzere...

    Emniyet umum müdürü

    Ahmet Demir





    Ankara Üniversitesi Rektörlüğünden; Üniversitemizin muhtelif fakültelerine siyasi yazı yazmama, siyasi laf etmemek, siyasi bakmamak, siyasi işitmemek ve hiç kitap okumamak şartı ile bir ünlü profesör", doçent ve asistan alınacaktır., Taliplerden kanlarının katıksız olduğuna dair Reşat

    Şemsettin muayene kağıdı aranır

    Not : Hükumet ve hükumetin iç ve dış icraatı lehinde yazının her cins ve nevi yazı gayri siyasi

    sayılır.





    Gazetenin üçüncü sayfasındaki " Mahkeme koridorlarında" köşesinde ve " Gün Uğursuzun" başlığıyla Sabahattin Ali'nin yazdığı yazı yine yakın ilgi (!) uyandıracaktır.

    "Sakin duruyor, suçlu o değilmiş sanki:

    - Suçun ne? diye sordular.

    Göğsünü kabartıp, bir matah yapmış gibi:

    - Siyasi! dedi.

    Bu kendi halinde siyasi suçludan laf almak da zordu. Sonra nasılsa çenesi açıldı, bülbül gibi anlatıverdi:

    O "gece işi" yaparmış, yani gece hırsızı. Ara sıra üzüntülü bir hal aldığı oluyordu. Sorulardan bir hisse çıkarmış olacak ki, birden:

    - Benim teselliye ihtiyacım yok, dedi. Siyasi suçu olan, öyle bir adamdır ki, bugün kıçına tekme vurup rezil edilen, yarın salla sırt edilip, omuzlarda, sırtlarda taşınır. Bugün misallerini görüyorsunuz. Dün dut yemiş bülbül gibi susanlar, bugün luca bülbülü gibi ötmüyorlar mı? Hayat bu, efendim. Benim kadrimi

    bilmediler, siyasi suçtan dolayı beni huzura çıkarmadılar. Amma, yarın görürsünüz. Halkın sırtına binip, alkışlar arasında nutuk vereceğim. Kendinden o kadar emin konuşuyordu ki, benim de, herkes

    gibi onun sahiden siyasi suçlu olacağına inanacağım geldi. Acaba hırsızlığı, sırtta nutuk vermeyi ve siyaseti birbirine mi karışmıyordu? Biraz daha zorlanınca, alçak sesle ve bir sır söyler gibi başladı:

    - Efendim, Tophane güllerini -cebime doldurdum darıdır diye. Sultanahmet minarelerini belime soktum borudur diye, tutmasınlar mı beni delidir diye! Bereket versin Hacı Canbaza; bana bir beygir verdi dorudur diye, beygiri ahıra bağladım karıdır diye, beygir bana çifte atmasın mı geri dur diye! Zavallı adam. Hepimiz acıdık. Aklını oynatmış bu zavallı bana sonsuz bir üzüntü verdi. Bununla beraber kendisine hak verdim. Halkın sırtına binmek için bütün şartları tekmillemiş. Bununla beraber siyasi hayat bu, belli olmaz. Yarınından ümitli olduğum için, bu adamı alkışlamak, sırtımda taşımak arzusu

    içimden geldi: Sırtıma binsin, nutuklar versin, stajını yapsın. Bir balta ya sap olacağımız yok! Bari, bu gece kuşu, zırdeli siyasi suçluya bel bağlayayım. Malum ya, gün uğursuzun!





    Sabahattin Ali içeriden henüz o günlerde çıkmıştı. (Aziz Nesin ise halen içeridedir.) Bu yazı üzerine "adaleti tahkir" davası açılmış, 14 Kasım'da "tutuklanma" kararı verilmiştir. Sabahattin Ali l9 Aralık'ta tutuklanarak Sultanahmet Cezaevine konmuştur. On iki gün yattıktan sonra ilk duruşmada serbest bırakılmıştır.



    Malumpaşa · 22 Eylül 1947 · Sayı: 3

    Sabahattin Ali, bu sayıdaki başyazısında şunlara değiniyor:

    "Bu memlekette Lozan'da tam istiklal sağlayan, yabancı orduların ve yabancı sermaye köleliğinin Türkiye'den kovulma ilamını imzalayan İnönü'dür. . . . Ama şimdi, bir yardımın yanına katılan istiklal kırıcı şartları sevinçle karşılamak isteyen kimseler, borularını öttürebiliyorlar. Tekrar yabancı sermaye köleliğine girmeyi özleyenler en iyi vatansever rolündeler. Onsekiz milyona irfan nurunu götürebilmek yolunu tutan, içeride ve dışarıda, dostun düşmanın hayran olduğu hür düşünce ve çalışma yuvaları, Köy Enstitüleri, atılan tırpanlarla, ortaçağ müesseseleri haline getirilmek üzere...

    ... Halbuki İnönü bugün de devlet başkanı... Lozan kahramanının bu korkunç gidişata müdahale edeceği

    anı beklemek hakkımızdır.



    Birinci sayfada "Polis Vazife ve Salahiyetleri- Hakiki Şekli Veriyoruz" başlığıyla değiştirilmesi için uğraşılan yasa maddeleri yergi konusu yapılmış. Sekiz maddelik yazının ilk üç maddesi şöyle:

    Madde (x) - Polis aklına estiği, canının istediği zaman, istediği vatandaşı, istediği yerden kaldırıp çalyaka eder ve yaka paça zifiri, karanlık hücrede keyfi istediği kadar tutabilir. Bu müddet zarfında vatandaş, arayıp soranlara kat'iyen gösterilmez; hayatı ve mematı hakkında bir kelime söylenmez.

    Madde (x) - Bu tedbire rağmen "Benim suçum ne?" diye soranlar olursa, fotoğrafhaneye götürülür. Orada merkep sudan gelinceye kadar falaka çekilir. Şikayet edemeyecek hale getirilinceye

    kadar dövmek şarttır. Merkebin gittiği çeşmede su bulması belediyenin insafına kalmıştır.

    Madde (x) - Bürün bunlara rağmen, vatandaş hala gık diyebiliyorsa, açlıktan iflahı kesilir, tabutlarda ölmeden mezara sokulur. Daha olmazsa, 1000 mumluk ışık altında veya müteferrikada imanı gevretilir.



    Gazetenin birinci sayfasında bir de soru işaretli duyuru var: Kapanmak ve kapatılmaktan artık bıkıp usandığımızdan ötürü, bu hallerin tekerrür ve devamını önleyebilmek için, hangi soydan yazılarımızın zülfü yara dokunmadığının insaniyet namına önceden bildirilmesini rica ederiz. Malum Paşa.



    Son sayfada "Yeni Bakanlıklar" başlığıyla yazılanlar da şunlar: İşlerin daha sür'atle gerilemesi için bazı yeni bakanlıkların daha kurulmasına karar verilmiştir. Kurulması düşünülen yeni bakanlıklar şunlardır:

    Avunma, avutma ve oyalama bakanlığı - Münasip bir bakan aranmaktadır. Şimdilik, bu bakanlık yeni başbakanın uhdesinden gelecektir. Bu bakanlığa bağlı bir "gününü gün etme umum müdürlüğü" kurulacaktır. Adatma ve vaat etme bakanlığı - Bu bakanlık için doktor Sadi Irmak düşünülmektedir. "Balık kavağa çıkınca umum müdürlüğü" bu bakanlığa bağlanacaktır.

    ...Fasit daire ve tertip bakanlığı - Bu bakanlığa sakıt bakan Şükrü Sökmensüer'in tekrar getirilmesi mevzubahistir. Bakanlığa bağlı bir "muhalif başı ezme umum müdürlüğü" kurulacak, bu

    makama Ahmet Demir tayin edilecektir.



    MALUM PAŞA 22 Eylül 1947



    Köşedeki açıklamadan sonra ilk yazıyı okuyalım: Cennetten çıkma: Dayağın cennetten çıkma olduğuna inanmış olan sabık İstanbul Emniyet Müdürü, Emniyet Umum Müdürü, yürü ya kulum şimdi Amasya Valisi Ahmet Demir'in her vurduğu yerde gül bittiği söylenmektedir. Eğer bu rivayet doğru ise, Ahmet Demir bir müddet daha İstanbul'da kalmış olsaydı, İstanbul'da insan kalmayıp, kamilen insanların birer

    yabani gül ağacına döneceği ve bu şehri dilaranın [gönül alan şehrin] balta görmemiş, bakir bir gül ormanı, gülistan haline geleceğine muhakkak nazarı ile bakılmaktadır.



    Malumpaşa 29 Eylül 1947 · Sayı: 4

    Bu sayıdaki başyazısında Sabahattin Ali oldukça öfkeli görünüyor:



    BİR ALÇAK: Bir alçak, on parmağında on kara, kendisi gibi olmayanlara, yani namuslu insanlara saldırıyor. Her şeyi kendi çirkef vicdanı gibi satılık sanan hayasız, bu vatanın şu veya bu gavura peşkeş çekilebileceğini iddia ediyor. Dün bu memleketi iki şişe biraya Almanlara devretmeye hazır olan basılı kağıt bezirganı, şimdi, istiklalinin üzerine titrediğimiz aziz yurdumuza üç bardak viskiye müşteri arıyor.

    Amma, bu topraklar olsun, bu topraklarda alınlarının teriyle yaşayan asil insanlar olsun, hiçbir zaman o çirkefleri kusa, ciğeri beş para etmez kalem orospusu gibi orta malı değildir; ne Moskof'a satılır, ne Amerikalı'ya. Bu alçak, "Amerikanın Türkiye'yi "himaye"sinden bahsediyor. Müstakil bir devlet için "himaye"nin ne demek olduğunu bu millet bilir: Bir zamanlar böyle bir himayeden canını zor kurtarmıştı. Daha geçenlerde Almanlar da Çekoslovakya'yı "himaye"leri altına almışlar ve orada bir "Himaye idaresi" kurmuşlardı. Bugün de bütün müstemlekeler birer sömürücü devletin "himaye" si altındadır. Atatürk' ün idaresinde koca bir milletin oluk gibi kan dökerek istiklalini kazandırdığı bu toprakları Amerikan bankerlerinin himayesine vermekte bu ne acele böyle? Bu alçak, istediği gavurun himayesine sığınsın; varlığını, sinsi veya açık her tecavüze karşı dişiyle, tırnağı ile korumasını bilen

    bu millet, elbet dostunu düşmanından ayıracak ve bu satılık işporta malını layık olduğu çöplüğe dökecektir. Bakalım, himayelerine güvendiği misterler onu bu korkunç akıbetten kurtarabilecekler mi?



    Birinci sayfada haber olarak verilen bir başka olay "Umacı Demir Vali Oldu" başlığını taşıyor. Amasya'ya vali olarak aranan Emniyet Genel Müdürü Ahmer Demir hakkında yazılanlar özetle şöyle:

    "Vah, Amasyalılara vah!: O değerli idarecimiz Haluk Nihat Pepeyi vali iken, Emniyet Umum Müdürü, Demir Ahmet ise, Haluk Nihat'ın tersi oldu. Emniyet Umum Müdürü iken Vali yaptılar. Bir kerre adamın tersi dönmesin; herkes gider Mersin'e, Demir Ahmet gider tersine. Bana kalsa, Demir Ahmet'i Semirkent karakoluna jandarma onbaşısı yapmalı, tam ona biçilmiş kaftandır. Eski onbaşıyı

    mumla aratırdı. Elimde olsa ona başka şeyler de yapardım, ona daha ne işler yapardım ya ... Amasyalılara ne kasıtları vardı? Bilmem; kim ne etti ise, etti. Demir Ahmet'i vali etti. Maamafih Amasyalılar üzülmesin, Amasya'nın bardağı, biri olmazsa biri daha ... Görüyorsunuz ya. Saraçoğlu olmazsa Peker, Peker olmazsa Saka, Saka olmazsa bir daha İstanbul Emniyet müdürü, olmazsa Emniyet Umum Müdürü. olmazsa vali, olmazsa bir daha. Bu iş olana, oldurana kadar. Üzülmeyin Amasyalılar.



    Sıkı bir yerden aldığımız malumata nazaran;

    Demir Ahmet'i, Çelik Ahmet yapmak için su verilmiştir. " ... İstanbul'daki binlerce zavallı "Demirzede" arasında dolaşan rivayetlere göre, Demir Ahmet'in yapılan muayenesi sonunda, demir olmayıp teneke olduğu anlaşılmıştır."



    İkinci sayfada " Partiye Paralı, Yatılı, Giyimli, Kuşamlı Aza Alınacak" başlıklı yazı da düşündürücü olsa gerek:

    1 - Partimiz azalarının günden güne muhalefete geçtiği görüldüğünden, Partimize yeniden sadık azalar kaydına başlanmıştır .

    . .. Kabul şartları:

    a) Ağzı olup dili olmamak.

    b) Kırmızı oy pusulası vermemek.

    c) Bakıp görmemek, işitip duymamak.

    d) Muhalif uyruğu olmayıp. Saka buyruğu ve parti kuyruğu olmak.

    3 - Müsabaka sınavları Parti tüzüğünden yapılacaktır. (. .. )

    5 - İsteklilerin sadakat belgeleri, Parti olgunluk diplomaları, Başbakanın eteğini öperken, yahut secdeye kapanmış halde çekilmiş 6 adet vesikalık fotoğraf, muhalif olmadıklarına ve olmayacaklarına

    dair Noter'den tasdikli yüklenme (!) kağıdı, askerlikten emekliye ayrıldıklarına dair tahdidi sin ve işe yaramaz kağıdı, kafa kağıdı, Partimize aşılandığına ve aşının tuttuğuna dair aşı kağıdı, boş kağıdı ve dilekçeleri ile müracaatları ilan olunur. C.H.P."

    Son sayfadaki Mustafa Uykusuz'un karikatürü de gayet anlamlı







    Malumpaşa · 6 Ekim 1947 · Sayı: 5

    Gazetenin bu sayısında Sabahattin Ali'nin alışılmış köşesi ve yazısı görülmemektedir. Birinci sayfadaki yazılar arasında ikisi ilginçtir. " Dolandırılmışlar" başlıklı ilk yazı şöyledir: Amerika'dan şehrimizi görmek üzere gelen iki seyyah, Kapalı Çarşının alt başından girip üst başından çıkana kadar, paraların

    altından girip üstünden çıktıklarını, meteliksiz kaldıklarını, yani dolandırıldıklarını sanarak şikayette bulunmuşlar, dolandırıcıları tanıdıklarını söylemişlerdir. Yapılan tetkik sonunda, Çarşı esnaflarından normal fiyatlarla mal aldıkları kendilerine anlatılınca:

    - Demek, siz her gün dolandırılıyorsunuz! cevabını vermişlerdir.





    İkinci yazı da "Polis Resmini Görüp Ölmüş" başlığını taşıyor:

    "..Henüz hüviyeti tespit edilemeyen bir vatandaş, dün yolda giderken ansızın ödü kopmak sureti ile düşüp ölmüştür. Yapılan tahkikat sonunda, vatandaşın seyretmekte olduğu fotoğrafçı vitrininde bir polis resmi gördüğü anlaşılmıştır.



    İkinci sayfada yayımlanan "Yeni Davetler" başlıklı yazı, çeşitli davetleri anımsatıyor:

    Biri size: "Davet ediyorum" dese, hemen yüzünüz güler. Ramazansa, iftara davet aklınıza gelir. Eğer hatırlı bir adamsanız, törene davet edebilirler. Vali isenjz, kurdela kesmeye, bakan iseniz açılış merasiminde nutuk vermeye, hatırlı zenginseniz, hayır cemiyetleri balosuna davet ederler. Eğer, bizim gibi iseniz, hafta yedi, siz sekiz defa mahkemeye davet edilirsiniz. İşte davetin bu türlüsü fenadır. Mamafih, daha fenaları da vardır. Mesela Saraçoğlu kabinesinde olduğu gibi, bazen adamı askerlik şubesine yoklameya davet ederler. Şimdi de valileri istifaya davet ediyorlarmış. Hele bu valilerden Balıkesir valisi Güleç: "Recep Peker istifa ederse, göbeğim ona bağlıdır. Ben de istifa ederim" demiş. Şimdi ona: "Et de, görelim" diyorlar. Eder mi, eder. Fakat, bize kalırsa bu vali paşalar ziyafete, baloya, düğüne, merasime, davete o kadar alışmışlardır ki, istifaya kırmızı dipli bal mumu ile davet edilseler de, icabet edeceklerini sanmıyoruz. İyisi mi, onları davetten vazgeçmeli de, sevk etmeli. Davet yerine

    sevkiyat.



    Son sayfada "Küçük İlanlar"a yer verilmiş. Bu ilanlar içinde ilginç olanlar da var:

    İSTİYOR - İşlek bir mahalde evi olan bir bayan mobilyası ile birlikte devren evlenmek istiyor. Katakulli Emlak Bürosuna müracaat.

    BOŞ TESLİM - Asri mezarlıkta yaptırmış olduğum, büyük adamların mezarlarına karşı, meşhurların mezarlarına bitişik fevkalade manzaralı bir mezar taliplere ehven fiyatla verilecektir.





    Markopaşa · 10 Ekim 1947 · Sayı: 23

    Birinci sayfada ilk olarak " Markopaşa Beraat Etti" başlığı verilmiş. Bu başlıkla ilgili haberlerin yazıldığı üçüncü sayfada şunlara değinilmiş. Markopaşa'nın dört aydır konuşamamasma sebep, gazetemizin 19. sayısında çıkan "Dediğin" adlı şiirde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın hükümetin manevi şahsiyetini tahkir suçu görmesi ve bizi mahkemeye vermesiydi. Üç buçuk ay süren sorgu ve

    tahkikat sonunda yazı işleri müdürümüz tevkif edilmiş ve dava İstanbul Birinci Ağır Ceza Mahkemesine verilmişti. 6 Ekim 1947 pazartesi günü bakılan bu davanın daha ilk celsesinde Birinci Ağır Ceza Mahkemesi hükümetin manevi şahsiyetini tahkir ettiği iddia edilen bu şiirde hiçbir suç unsuru görmemiş, müdafimizin haklı ve yerinde müdafaasını dinledikten sonra beraatımıza karar vermiştir.

    Beraat etmesi üzerine yeniden çıkan Markopaşa' nın sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Mustafa Uykusuz, " Müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adresi, Malumpaşa'nın "Asmalımescit Çinili Han"

    adresidir. Basıldığı yer yine Büyük Doğu Basımevidir. Markopaşa yeniden çıkarılırken Orhan Erkip dışarıda bırakılmıştır. Malumpaşa da Orhan Erkip'e kalmıştır. Markopaşa'nın ilk sayfasının alt sütununda yer alan bir duyuru, şimdilik Malumpaşa'nın (hemen sonra da Marko paşa' nın) başına geleceklerin ön habercisi gibidir:



    .------Okuyucularımıza -----•

    Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında çıkan 1-5 sayılı Malumpaşa'nın Markopaşa'nın devamı

    olduğunu 6. sayısından itibaren Markopaşa'nın Malumpaşa ile hiçbir alakasının bulunmadığını ve yazılarından da anlaşılacağı vechi ile 6. sayısından sonra Malumpaşanın Markopaşanın tersine çe

    vrilmiş bir taklidi olduğunu gördüğümüz lüzum üzerine okuyucularımıza bildiririz.

    Markopaşa ----•



    Birinci sayfada Sabahattin Ali'nin " Milleti Aldatmasınlar" başlıklı başyazısı bulunmaktadır. Yazıda şunlara değinilmektedir:

    "Hasan Saka hükümeti, güya, hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. İlk tedbir Amerika'dan ucuzlatma mütehassısı getirtmek olacakmış. O tedbiri alacaklarını biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bize kalırsa, hükümet bu işi yapamaz. Çünkü, bugün Türk piyasasına Amerikan malları hakimdir. Dışarıdan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Bunlar için gümrük tarifesi yüzde elli nisbetinde ucuzlatılmıştır. Aynı zamanda, Türk parası, alış kabiliyeti bakımından, bugün doların elinde oyuncak.

    Yunanistan'a, İngiltere'ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Az olan şey ise, derhal kıymet kazanır, pahalılaşır. ( ... ) Bir Fransız gazetecisinin sözünü değiştirip diyebiliriz ki, Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlarmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkanına katiyen malik değildir.

    Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleri ile işe başlıyor. Doğru iş, yalnız ve yalnız yapabileceğinden bahsetmektir. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler!



    İkinci sayfadaki yergiler arasında "Yeni Bütçe" başlıklısı ilginç:

    Markopaşa'ya göre yeni bütçe: Bütçe hakkındaki fikirlerini bildirmek üzere, Ankaraya giden Markopaşa, kendi bütçe projesini Başbakana takdim etmiştir. Projenin gelir gider maddelerini veriyoruz.:

    Gider Bütçemiz







    Üçüncü sayfadaki "Haritada Yer Değiştireceğiz" yazısına da bir bakalım:

    Meraklı bir okuyucumuz soruyor:

    - Allah aşkına, söyleyin! Türkiyeden Arnerikaya heyetler gidiyor, Amerikadan Türkiyeye heyetler geliyor. Bu gidip gelişlerin sonu nereye varacak?

    - Sonu nereye mi varacak dostumuz? Türkiye Amerikaya, Amerika Türkiyeye taşınacak. Yani, haritada yer değiştirecekler, yer!



    MARKOPAŞA UYDURMACILIĞI YAYGINLAŞIYOR

    (Uydurma) Malumpaşa · 11 Ekim 1947 · Sayı: 6

    Malumpaşa'nın sorumlu müdürü Orhan Erkip, yazı stoklarını ve klişelerini Asmalımescit'teki Çinili Han'dan alarak Babıali'ye kaçırmıştır. Bedii Faik ile işbirliği yaparak Malumpaşa'yı sağcılar

    adına çıkarmaya başlamıştır. Olayla ilgili olarak Rıfat Ilgaz'a kulak verelim:



    "... Bir de bizlerin sorumlu müdürlük yapamadığımız zamanlar vardır. Bu zamanlarda sorumlu müdürler buluruz. Buna "kiralık" denir. İşte bunlardan bir tanesi Orhan Erkip'tir...

    "... Kapı bile açık kalmıştı. Birkaç haftalık yazı birikimimiz olduğu gibi götürülmüştü, karikatürlerimiz de öyle ... Sorumlu müdür tüm sorumluluğu ele alarak el koymuştu bütün stoklara...

    ... Artık bu yayın organının gerçek sahipleri eline, yani milliyetçilerin eline geçtiğini de belirterek yeni bir sayı çıkarıyorlar.

    ( ... ) Sanıyorum 15 bin kadar basıyorlar gazeteyi, 2-3 bin satıyorlar ancak. Okuyucu durumu seziyor.

    2. sayıyı bin kadar satıyorlar.

    ( ...) Halka yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar...

    ... Yazılar, yazı stokları, ellerindeki bizim yazılar. Yalnız Bab-ı ali'den kiraladığı kalem erbabı buna sağcı bir hava veriyor, başyazı yazıyorlar. ( ... ) Biz ki 40 bin gazeteyi rahat sararken bunlar halka

    yutturamıyorlar, ister istemez gazeteyi kapatıyorlar. Markopaşa bu duruma girince "artık neye çıkmıyor» sorusu kalmıyor. Evvela sorumlu müdür imtiyazı elimizden kaçırmış. İster istemez bir

    aralık, bir bekleme süresi geçti..

    . . . O gün Orhan Er kip'in sağcı yazarlarla işbirliği ederek Markopaşa'yı çıkaracağını öğrenmiş, çok üzülmüştük. Markopaşa bizim her şeyimizdi. Savaşım alanımız, savaşım aracımız, savaşım

    yöntemimizdi. Bir firmaydı Markopaşa. işimiz, görevimiz, ekmek paramızdı ayrıca. Halk bu firmayı kimde, nerede görürse görsün hemen alıştırdığımız gibi benimseyecekti. Ya da biz böyle sanıyorduk! ..



    Bu olaya ilişkin olarak Mustafa Uykusuz ile Haluk Yetiş, 1970'li yıllarda Kemal Bayram Çukurkavaklı'ya şunları söylüyorlar:

    Haluk Yetiş - ... Mustafa'yı ansızın götürüyorlardı bir keresinde. Kendisi yazı işleri müdürü olduğu için, bazı şeylere gerekli olduğundan boş kağıda imzasını alıyorduk. Kim içeri girerse onun namına dışarıdaki işleri yürütebilmek için bu boş kağıda imza atma işini ihmal etmiyordu. Mustafa'ya da aynı şekilde dört adet boş kağıda imza attırdım.

    M. Uykusuz - Dört adet boş kağıda imza attım, iyi anımsıyorum.

    Haluk Yetiş - Yanımızda, geceleri çalışan ve bize yardımcı olan Orhan Erkip adında birisi vardı. Bu adam herhalde Milli Emniyetin adamı idi. Yaşanan birçok olaydan sonra, birçoğumuz bu kuşkuda birleştik. işte bu adam ertesi günü geliyor yönetim yerine, Mustafa Uykusuz'un imzaladığı boş kağıtları alıyor. Üzerini doldurarak gazeteyi kendi adına devir alıyor. Sanki Mustafa gerçekten ona devretmiş gibi resmi işlemi de gidip yaptırıyor.

    M. Uykusuz - Ben gazeteyi ona güya 500 liraya satmışım.

    Haluk Yetiş - Ertesi günü Orhan Erkip gazeteyi bir başka yerde kendi adına çıkarıyor, ama sağ bir görüşle. Milli Emniyet onu da aramıza koymuş. O zaman "Milli Emniyet" denmiyordu, "Mah" deniyordu.



    Uydurma Malumpaşa'nın bu sayısında "İfşa Ediyoruz" başlığıyla Markopaşacılara saldırılmaktadır:



    Vatansızlar, soysuzlar, ne idiğü belirsiz sinsi sinsi; kah bizlerden gözükerek, kah sureti haktan görünerek çeşitli kılıklara bürünerek memleketi içinden yıkmaya, milli birliği sarsmaya

    çalışıyorlar. Namus, iffet, mukeddesat ve haya nedir bilmek istemeyen bu baldırı çıplaklar ellerinden geldiği kadar Bolşevik Rusya'nın propagandasını yapıyorlar. Memleketi satmaya yelteniyorlar. Fikirden, düşünceden, iz'andan zerre kadar nasibi olmayan bu zavallılar için vatan, millet, istiklal her şey, her şey paradır. Dün para için namuslarını satanlar bu gün aynı şey için memleketi

    satmaktan çekinmiyorlar. Muayyen bir fikirleri, ideolojileri, kanaatleri, içtihatları mı var? ASLA Gözleri bu tek cihete çevrilmiştir: PARA. Bunlara sosyalist, Marksist veya herhangi sol fikirlere intisap etmiş kimseler nazarı ile bakmaya bile değmez. Bunlar sadece Kızıl Rusya'nın gayelerini tahakkuk ettirmek için kiralanmış kimselerdir.

    Aziz okuyucular bundan böyle; Moskof ajanları, memleketimizi içinden yıkmak için nasıl çalışırlar, Moskova'nın kızıl emirlerini nasıl ustalıkla yerine getirmeye ceht ederler? Bütün bu suallerin cevaplarını gelecek sayımızda "Malum Paşa'nın fendi Bolşevik taslaklarını yendi" sütunlarında bulacaksınız. Bu sayıda Sabahattin Ali'nin başyazı sütununu Orhan Erkip doldurmuştur. Hedef yine Markopaşa yazarlarıdır. Saldırının içeriği, yukarıdaki yazıda da olduğu gibi bugünden bakınca ne kadar gülünç:

    "Moskova'nın Talimatı: Moskova'nın dünyanın her tarafındaki ajanlarına en son verdiği talimat şudur:

    Balkanlar ve Yakınşarktaki emellerimizi tahakkuk ettirmek için var kuvvetinizle Amerika'ya hücum ediniz. Her vasıta ve çareye başvurarak sokulabildiğiniz gazete ve dergilerde Amerikanın şark milletlerine yardım kararlarını baltalamaya çalışınız! ( ... )

    Moskova her yerdeki ajanlarına:

    - Aman, diyor. Dikkat ediniz. Her yerde, her tarafta, nüfuz edip sokulabildiğiniz gazete ve dergide bir anti-Amerikan hareketi yaratmaya çalışınız.

    Amerikan yardımından mı bahsediliyor;

    - İşte milli istiklali, milli iktisadı bombalayan bir tasavvur.

    Diye haykırınız ...

    Gazetedeki diğer yazılar Markopaşa yazarlarının kaleminden çıkmış olan ve Orhan Er kip tarafından çalınan yazılardır. Ancak, ilan ve küçük haber olarak bazı sağ içerikli yazılar yazılarak aralara

    ustaca konmuştur.



    (Uydurma) Markopaşa · 16 Ekim 1947 • Sayı: 24

    Orhan Erkip ve ekibi bu kez de Markopaşa'yı ele geçirdi. Yeni kadro, 16 Ekim 1947 günü Markopaşa'nın 24. sayısını çıkardı. Bu sayıda okuyuculara da bir duyuru konuldu: Okuyucularımıza: Paşalı, Paşasız bundan sonra çıkması muhtemel gazetelerin " Markopaşa" ile alakası yoktur. Geçen sayı "Markopaşannın sahtesini çıkaranlar hakkında takibata geçildiğini görülen lüzum üzerine bildiririz;

    Markopaşa



    Markopaşa'nın sonra ne olduğunu Rıfat Ilgaz'dan dinleyelim:

    "... Derken Markopaşa da çıkmıştı, hemen o günlerde. Önemli bir bölümü yazılarımızdan oluşan Gazetede ancak birkaç küçük fıkra vardı, bizim olmayan. Bir başyazıyla, gazetenin milliyetçilerin

    eline: geçtiği açıklanıyor, bundan sonra sola karşı cephe alındığı belirtiliyordu. Başka hiçbir değişiklik olmayacaktı, mizah gücü bakımından. İşte sorumlu müdür, gene eski sorumlu müdürdü, başlıksa, aynı başlık! Biçimse, eski biçim ... Köşelerin başlık klişeleri bile aynı klişelerdi. Bütün bu benzetişlere ek olarak Bedii Faik gibi isim yapmış bir iki fıkracıyı da aralarına aldıkları halde, yirmi beş bin baskı

    yaptığını izlediğimiz Markopaşa, ancak beş bin satabilmişti.

    İkinci sayı ise sadece bin! Doğal olarak baskıyla birlikte küt diye Gazetenin basımı da duruyordu. Demek halk öyle kolay kolay kandırılamıyordu.





    Orhan Erkip Markopaşacıların arasına nasıl girmişti? Bu sorunun yanıtını da Haluk Yetiş veriyor:

    "Orhan Erkip daha Tan gazetesi zamanında oraya gelip gidiyordu. Ve ben Nişantaşı Ortaokulunda öğrenci iken onun anası bizim öğretmenimizdi. Ben oradan tanıdığım için aklımıza hiç öyle bir şey gelmedi. Bir yandan da okulda okuyordu. Atak, girişken bir insandı. Yanımıza sık sık gelip gidiyordu. Yavaş yavaş aramıza girmişti. Yoksa Aziz Nesin'in getirmiş olması diye bir şey yok. Daha önceden oralarda idi. Densizlik yapmak istiyor daha doğrusu... Markopaşa'nın başına gelenler, daha gelmeden sezilmiş; 23. sayıda, Malumpaşa'nın 6. sayısı ile ilgili duyuru konmuştu."



    Markopaşa ile ilgili yazı ve klişelerin çalınması üzerine, taklidi Markopaşa (24. sayı) daha çıkmadan önlem alınmış olmalıydı. Çünkü, Markopaşa yazarları Markopaşa'nın 24. sayısı ile aynı tarihte bu kez de Merhumpaşa'nın 2. sayısını çıkarmışlardı. Böylece aynı gün, Markopaşa'nın taklit olduğu, Merhumpaşa ile okuyucuya duyurulmuştu:



    Markopaşa'nın Başına Gelenler: Namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize millet menfaatlerinin yeni müdafaacısı MERHUMPAŞA'yı veriyoruz: Markopaşa, Ankara caddesinde, bir avuç insan tarafından yalnız ve yalnız Türk millerinin haklarını müdafaa etmek için çıkarıldı. Çıktığı günden beri her türlü müşküllerle karşılaştı; lakin, hepsi ile erkekçesine dövüştü, müşküllerin hepsini de yendi. Bu müddet içinde Merhumpaşa, uzun bir fasıladan sonra Malumpaşa adı le çıkmak zorunda kaldı. Nihayet, geçen hafta da, aylardır sırrında şangırdatarak gezdiği ağır ve kalın basın hürriyeti zincirlerini koparıp atarak, bütün heybeti ile karşınıza çıktı. Türlü adlara bürünerek, normal istediğimiz şey, sadece ve sadece sevgili Türk milletinin haklarını müdafaa etmekti. Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü anında Markopaşanın ikinci oğlu Malumpaşada, ancak birinci sayısından beşinci sayısına

    kadar -okuyucularımız da anlamışlardır ki- halk menfaatlerinin müdafaacısı Markopaşa'nın o kuvvetli nefesi vardı. Altıncı sayısından itibaren, yine okuyucularımız anlamışlardır ki, Malumpaşa halk menfaatlerini birkaç pula satan satılıkların eline düşmüş olduğu için, ilk önce babası Markopaşa tarafından bütün millet huzurunda reddedilmiş bir piçtir.



    Bu iş nasıl oldu? Olayı okuyalım:

    Markopaşanın devamı olan Malumpaşayı Orhan Erkip'in neşriyat müdürlüğü altında ve Markopaşa'nın sermayesi ile çıkardık. Orhan Erkip gazetenin beşinci sayısına kadar bizimle beraberdi. Bu genç bir gece, saat onla onbuçuk arasında, Gazetemizin Asmalımescit civarındaki idarehanesine anahtar uydurmak sureti ile girmiş, birkaç arkadaşının yardımı ile orada Markopaşa gazetesine ait klişeleri, karikatürleri, yazıları, mühürleri, datörü, abone bandlarını, bayi etiketlerini, hesap defterlerini, fatura

    defterlerini, zarf ve kağıtları, resmi ve hususi bütün evrakı, makası, kitap açmaya mahsus bıçağı, pul defterini alıp kaçmıştır. Ertesi gün vakayı polise haber vererek, zabıt tutturduk, hadiseyi Müddeiumumiliğe de [Savcılığa] haber verdik. Bu olanların bizce zerre kadar ehemmiyeti yoktur. Çünkü, bunlar elimizden alındığı halde dahi gazetemiz çıkabilir. Yine çünkü, "Markopaşa gazetesinin sa [okunamadı] mi, yoksa Malumpaşa gazetesinin altıncı sayısında hortlayan kötü ruh mu

    kendisi için çarpıyor?" Türk milleti bu ayırmayı yapacak kadar olgundur. Bundan endişemiz yok. Orhan Erkip'in, gece idarehanemizden alıp gittiği evrak arasında, Markopaşa'nın neşriyat müdürü Mustafa Uykusuz tarafından imzalanmış bir kağıt da vardı. Bizim Arsen Lüpen bu kağıdın üstünü "Mustafa Uykusuz'un Markopaşayı kendisine devrettiği" sözleriyle doldurarak, bu ve buna benzer şekilde tanzim

    edilmiş sahte bir beyanname ile İstanbul matbuat müdürlüğüne müracaat etmiş, bu makamdan gördüğü emsalsiz kolaylıklar sayesinde Markopaşa'nın sahte imtiyazını ele geçirmeye muvaffak olmuştur.

    Türk milletine açıkça ilan ediyoruz ki, bu hareket, bu aziz milletin haklarını müdafaa eden Markopaşa'yı, Türk milletinin haklarını çiğneyen bir gazete haline sokmak isteyen çirkin ruhlular

    tarafından yapılmıştır. Ve şu yazımızdan sonra, elinize alacağınız Markopaşa, artık, maalesef, hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin o eski müdafaacısı Markopaşa değil, Türk milletini türlü ıstırap içinde davrandırmak isteyen kara vicdanlıların iğrenç fikirlerini neşreden namert Markopaşa'dır. Çünkü, o gazeteyi ilk çıkaranlar, bu aziz milletin menfaatlerini müdafaa yolunda hiçbir zaman mücadeleden geri durmamaya azmetmiş, icap ederse canlarını bu yolda harcamaya hazır alnı açık insanlardır.

    Onun içindir ki, namertlik mezarına gömdüğümüz Markopaşa yerine, elinize hürriyet, demokrasi ve halk menfaatlerinin yeni müdafaacısı Merhumpaşa'yı veriyoruz. Kuvvetimizi halktan, halkın ıstırabından, onun engin kudretinden aldıkça, satılıkların bütün şaşırtmalarına, yolumuzu kesmelerine metelik bile vermeyerek, Merhumpaşa adlı yeni halk kürsümüzde bütün kuvvetimizle haykıracağımızı Türk efkarı umumiyesine [kamuoyuna] bir kerre daha ilan etmeyi lüzumsuz addederiz.



    Markopaşa'nın Orhan Erkip yönetimindeki taklit sayısında da Malumpaşa'nın altıncı sayısında olduğu gibi görüntüde Markopaşacıların yazıları konulmuştur. Sütun aralarına yine ustaca yerleştirilmiş sağ yergiler sokulmuştur.

    Başyazıda Orhan Erkip Markopaşacılara saldırılarını sürdürmektedir:

    "... Bizdeki; Türklüğün kara ruhlu lekeleri; ibret ibret alacak yerde Moskova’daki kızıl dayılarına bir kat daha yaranmak için milletlerini ve milliyetlerini inkar etmekten kızarmıyorlar. ( ... ) Bu milli duygudan mahrum köpekleşmiş riyadan iğrenmek mi, utanmak mı? Lazım geldiği takdire bırakılır.

    Onlar Slav birliğini kökleştirmeye çalışıyorlar. Bunlar, milletlerini ve milliyetlerini inkara gidiyorlar . . .

    İbret! Tam bir karmaşa yaşanmakta, yalnızca okuyucunun değil, o sırada hapiste olan Aziz Nesin'in bile kafası karışmaktadır. Nesin, gelişmeleri bir türlü anlayamamakra, kendi yazılarının da yer aldığı

    gazete kendisine küfretmektedir (Medet, 26.06.1950. Orhan Erkip, 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa gazetesinin eski sahibi Mustafa Uykusuz ve Haluk Yetiş tarafından çıkarıldığını ileri sürmüş ve ihtiyati tedbir alınarak yayının engellenmesini istemiştir ( Tanin, 16.10.1947) :

    "... Markopaşa Gazetesi imtiyaz sahibi Orhan Erkip Asliye 4. Ticaret Mahkemesine başvurarak Markopaşa Gazetesi'nin imtiyazının 1 Ekim tarihinde kendisine satılmış bulunduğunu, buna rağmen gazetenin imtiyazını satanlar Mustafa Uykusuz ve Haluk A. Yetiş taraflarından kendisinden habersiz olarak yeniden çıkarıldığını ileri sürüp, ihtiyati tedbir kararı alınması talebinde bulunmuştur. Davacıya göre M. Uykusuz, bir basın suçundan dolayı tevkif edilip cezaevine giderken, Markopaşa'nın imtiyazını

    300 lira mukabilinde kendisine satmış ve bu husustaki muamele de Basın Yayın Mıntıka Müdürlüğü'nce tescil edilmiştir. Davalılar vekili ise, devir muamelesinin, Mustafa Uykusuz'un imzası bulunan

    boş bir kağıdın ele geçirilip doldurulması ile tertiplendiğini iddia etmişrir. (Cumhuriyet, 16.10.1947)



    Merhumpaşa · 16 Ekim 1947 · Sayı: 2

    Sahibi ve sorumlu yazı işleri müdürü Sabahattin Ali, "müessese sahibi" Haluk Yetiş'tir. Adres, Asmalımescit Çinili Han'dır. Birinci sayfada Sabahattin Ali "Aczimiz" başlıklı yazısında Markopaşa'nın başına gelenleri konu etmektedir. Kendilerine ve gazetelerine yapılan saldırı çeşitlerini ve bunlarla uğraşılarını özetledikten sonra sözü "acz" oldukları noktaya getirmektedir:

    "... Biz hiçbir zaman, düşmanlarımızın bize karşı kullandıkları silahları kullanmayacağız. Çünkü bu silahlar, bizim elimizi süremeyeceğimiz kadar kirli ve korkakçadır. Bir gazetenin kanun dairesinde çıkmasına müsaade ettikten sonra, onu kanunsuz yollardan sattırmamak, binlerce lira sarfı ile

    basılan kırk elli bin gazeteyi keyfi bir emirle ve bütün kanunlara rağmen toplatmak, idarehaneleri mühürletip açtırmamak, yahut da gece vakti, satılmış adamlara idarehane soydurup yazı, resim,

    evrak, defter çaldırmak, sonra da, hain dedikleri insanlardan çaldıkları bu yazılarla başka bir gazete çıkarıp beş on kuruş kazanmaya kalkışmak...

    Hayır, bunlar bizim yapabileceğimiz işler değil... İtiraf ediyoruz. Bu hususta hasımlarımızdan çok gerideyiz ...



    Bu sayfada 'Tavzih" başlığı v e "Merhumpaşa" imzasıyla yine aynı olaylar anlatılmaktadır: Türk matbuat tarihinde eşine rastlanmamış ve kaleme gelmez zorluklarla Markopaşa gazetesini, Merhumpaşa gazetesini ve beşinci sayıya kadar Malumpaşa gazetesini çıkarmıştık. Altıncı sayıdan itibaren çıkan Malumpaşa gazetesi ile hiçbir ilişiğimiz yoktur. Yalnız, Malumpaşanın 6. sayısi ile, ondan sonra çıkacak sayılarındaki mizahi yazıların büyük çoğunluğu bize ait olup bu yazılar bir gece Markopaşa idarehanesine giren Orhan Erkip tarafından zabıtaca tespit edilen şekilde ele geçirilmiştir. Galiba, bu türlü bir yazı hırsızlığı matbuat tarihinde ilk defa vaki olmaktadır. Yazılarımızı bu şekilde ele geçirenler hakkında mahkemeye müracaat etmiş bulunuyoruz. Bizim için ne garip bir tecelli, ve kendisine ait olmayan yazıları gazetesinden neşreden için ne büyük bir kabiliyetsizlik ve aciz misalidir ki, 6. sayıdan sonra Markopaşanın bir karikatürü olan Malumpaşa da bize hücumda bulunurken, halkı aldatmak

    için bile yazılarımıza muhtaç bulunuyor ...



    Markopaşa'nın başına gelenler ayrı bir başlık altında birinci

    ve dördüncü sayfalarda uzunca anlatılmıştır (Bir önceki bölümde verildi) .



    Gazetenin başına gelen olaylarla ilgili olarak İstanbul Basın Müdürlüğüne de bir duyuru konmuştur:



    Gazetenin diğer yazıları önceki sayılarda olduğu gibi çeşitli yergilerdir. "Yeni Neşriyat" başlığıyla verileni şöyle: 1Öğretmen ve velilere: İlkokuldaki yavrularınızı hayata hazırlamak için Hayat Bilgisi kitabı çıktı. İçinde şu mevzular vardır: Karaborsacılık - inceleme heyetinin seyahatleri - kurdele kesme

    usulleri - parmak kaldırmak - alkışlamada başarı - harama hile katmak - büyükleriniz nasıl yıldız oldu? - Koltuğa nasıl oturulur ve bir daha kalkılmaz - Amerikanın Naylon demokrasisi, vesaire.

    Bu kitap üç karaborsacı, beş tüccar siyaset adamı tarafından hazırlanmıştır.



    (Uydurma) Markopaşa · 19 Ekim 1947 · Sayı: 25

    Uydurmacılar bu sayıda "Satılmışlara Cevabımız" başlığıyla Merhumpaşa'nın ikinci sayısında yazılanlara, çirkin hitap ve ağır eleştirilerle yanıt vermeye çalışmışlar:

    ( . . . )

    Köpekler ... satılmış namussuzlar olduğunuzu bilmeyen bugün Türkiye'de tek kişi kalmamıştır. Bilmeyenlere de bunu biz ispat edeceğiz ... Kendilerinin de itiraf ettikleri gibi Malumpaşa gazetelerinin

    sahip ve neşriyat müdürü bizdik ve bizim için çok bayağı olan bu işi, bir gaye-i mahsusla [özel bir amaçla!] üzerimize aldık. Maksadımız bu sefihlerin ne olduklarını herkese ilan edip içyüzlerini

    açığa vurmaktır. Tekrar edelim ki bu alçak heriflerle mücadele etmeyi, kendi vasıtaları ile kendilerine darbe vurmayı bu memleket, üzerine titreyenler için bir vazife olduğuna inanarak bu işe teşebbüs ettik ve muvaffak olduk. Malumpaşa'nın altıncı sayısı bunun parlak bir delilidir.

    Markopaşa'ya gelince: Markopaşa'nın eski sahibi Mustafa Uykusuz bu gazetenin imtiyazını sattı. O tarihte satmak onlar için mühim bir şey değildi. Çünkü, M. Uykusuz bir gün sonra hapse giriyordu ve Markopaşa gazetesi kapatılmış, işin açıkçası biz gayemize vasıl olmak için bir kumar oynamıştık. Netice kumarda muvaffak olduk. Markopaşa beraat etmişti. İşte o zaman kafalarına dank dedi...



    Yazının ilerisinde aynı ağızla yanıtlar sürmektedir. Gazetenin birinci sayfasında "Adaletin Tecellisi" başlığıyla Ticaret Mahkemesinin "10.10.1947 tarihinde M. Uykusuz tarafından ruhsatsız olarak çıkarılan Markopaşa nüshalarının satışının men'ine ve bir daha neşretmemesi" için savcılık basın bürosuna yazı yazılmasına ilişkin kararı haber olarak verilmiştir.





    Merhumpaş:a · 29 Ekim 1947 · Sayı: 3

    "Zabıta Haberleri" köşesinde, taklitçiterin çıkardığı Markopaşa'nın 24 ve 25. sayılarında yayımlanan ve kendilerine ait olup çalınan yazı ve karikatürlerin listesi verilmiştir. Sabahattin Ali'nin başyazısı "Milletin Postunu Paylaşıyorlar" başlığını taşıyor. Gazetede, Amerikan emperyalizminin girişine nasıl karşı konulduğunu ve uyarılarda bulunulduğunu da görmek olası. Yazı bugün de geçerliliğini koruyor. Son tümce ise iki binli yıllarda gerçek oldu:



    "Bu bir rezalettir: Gazetelerde okuduk ve ürktük. Bizim bakanlardan mürekkep bir komite kuruluyormuş. Komitedeki bakanlar hayat pahalılığı ile uğraşacaklarmış. Uğraşacaklarmış amma,

    memleketimizin o ticari işlerini tetkik etmek üzere Amerikalı mütehassıslar getireceklermiş.

    Bu iş, bir kelime ile ayıptır. Kendi işimizi, hele iktisadi ve ticari işlerimizi yapmaya, demek

    ki, Bakanlarımız kafi değil de Amerika'dan adam getiriyoruz. Peki, bizim Bakanlar ne iş görecekler? Yalnız nutuk, demeç, beyanat verecek kurdele kesecekler, maaş almakla, sürü sürü heyetlere kokteyl parti vermekle mi ömürlerini tüketecekler? Her gün gazetelerde okuyoruz. Sağlık işlerimizi düzenlemek

    için Amerikalı mütehassıs geldi. Bütçeyi hala yola koymak için mister bilmem ne geldi. Madenleri aramak ve işletmek için Amerikalı heyet geldi. Peki amma, sizin vazifeniz nedir baylar? Açık konuşalım. Ayıp değil ya! Gücümüze gidiyor, kanımıza dokunuyor. Oldu olacak çekilin bari, Amerikalılar idare etsin bizi. Naylon diş fırçası gibi, sıkıştık mı Amerikalı Bakan da ithal edelim, olsun bitsin.





    "Şakalar" köşesindeki "Aristokrat Beygirler" başlıklı yazının konusu da İngiliz prensesi Elizabeth olmuş: İngiliz imparatorluk tahtının mirasçısı Prenses Elizabet, yarısı Danimarkalı, üçte biri Yunan, bacakları İngiliz, boynu İtalyan, kulakları Fransız bir prensle evleniyor!" diye bizim gazeteler

    düğün bayram ediyorlar. Bu prens mitolojideki yarısı insan, yarısı hayvan satirler gibi karma katışık bir mahluk. Prenses de Allah için yarısı balık bir deniz kızı kadar güzel. Yalnız nedense ağzı hep bir karış açık duruyor. Laf lafı açtı, nereden nereye geçtik. Prensin ağzına burnuna kadar geldik. Bu düğün dernek ve gerdeği bir Amerikan ajansı şöyle haber veriyor: İngilterenin en Aristokrat beygirleri, prenses Elizabet'in düğünü için hazırlık görüyorlar. Kral sarayının ahırlarına radyo konmuş ve Aristokrat beygirlere çalgılar çalınarak hayvanlar hazırlanmış. Aristokrat beygirler, çocukların gürültüsünden korkmamaları için, okullara götürülerek, bahçede oynayan çocukların çığlıklarına alıştırılmıştır."

    Ne canına yandığım memleketidir şu İngiltere. Beygirleri bile aristokrat. Hindli bir insan olmaktansa, İngilterede aristokrat bir beygir olmak daha yeğdir. Hoş İngilizlerden aristokratlık, kibarlık bize de bulaştı ya. Bazılarının asalet paçalarından akıyor. İngilterede aristokrat beygirler varsa, bizde de aristokrat köpekler var. Hem o kadar çoktur ki, aristokrat köpeklerin çalımından, aristokrat olmayan insanlar yollardan geçemez oldu.

    Not: Aman Yunanımsı ve Danimarkamlımtrak prense tavsiye ederiz, el maliyle gerdeğe girmesin; yoksa, bizim Amerikan kaşığı ile Türk helvası yeyip, demokrasi çıkarmamıza benzer.





    Markopaşa'nın kendine özgü mizahına örnek olarak çok sayıda yazının bulunduğu Merhumpaşa'nın bu sayısından son bir yazı daha seçelim. Bu yazının başlığı "Eski ile Yeninin Farkı". Okuyalım:

    "...Eskiden bir tane padişah vardı. Şimdi bir sürü krallar var... Şeker kralı, zeytinyağı kralı ve krallar kralı. Eskiden şehzadeler vardı. Şimdi şefzadeler var. Eskiden bir tane saray vardı. Şimdi sergi sarayı, Tekel sarayı, mekel sarayları var. Eskiden rüşvet vardı, şimdi hediye var. Eskiden iltimas vardı, şimdi tavsiye var. Eskiden Nemrud Mustafa divan harbi vardı, şimdi Halk partisi var. Eskiden Zaptiye nazırı vardı, şimdi Polis müdürü Demir Ahmet var. Eskiden sansür vardı, şimdi Matbuat kanunu ve müdürlüğü var. Eskiden sefalet vardı, şimdi süper sefalet var. Yani baylar, tellaklar değişmiş, yoksa eski hamam, eski tas.





    (Uydurma) Markopaşa · 26 Ekim 1947 · Sayı: 26 ve 2 Kasım 1947 · Sayı: 27

    Uydurmacıların çıkardığı bu sayıda ilk göze çarpan, "Sabahattin Ali" başlıklı bir yazıdır. Yazıda, Sabahattin Ali açıkça hedef gösterilmektedir:

    ( ... ) Dün ve bugün Amerikan yardımı aleyhinde bulunan, İngiliz aleyhtarlığını fütursuzca haykıran, sırtından İngiliz kumaşı, boynundan Amerikan kravatı eksik olmayan adam gene Sabahattin Ali'dir.

    Yabancı sermayeye dil uzatan, Boğazlar üstündeki Rus isteklerinde dilini yutan, kangren başı olmaya başlayan köy enstitülerinin ıslahını isteyenlere vatan haini, satılmışlar, sahtekarlar demekten korkmayan adam Sabahattin Alidir. . .



    Birinci sayfa sol köşede çerçeve içinde verilen duyuruda, Marko­paşa'nın taklitçi yapısının neler üstlendiği de ortaya çıkıyor:

    MARKO PAŞA POLİS HAFİYESİ: Türkiye'de komünist ajanları ... Sır satın alan mağazalar, bürolar. Emirler nasıl gelir. .. Komünistlerin Allah'ı kimdir ... Hapishaneler arasında komünist posta teşkilatı. Güzel karısı olmak bahtiyarlığı, Sabahattin Ali neden Ankara'da oturur ... Necip Fazılın komünistleri himaye etmesindeki hikmet ... Milleti birbirine nasıl düşürüyorlar, nasıl aldatıyorlar. ".. Gelecek sayımızdan itibaren "Paşanın fendi, Komünistleri yendi" sütunlarında okuyacaksınız.

    Sol alt köşeye "Bayilere" başlıklı bir de duyuru konmuş: Haluk Yetiş'in ve Merhumpaşa komünist dergisinin Markopaşa ve Malumpaşa ile alakası yoktur. Bazı suistimaller yapıldığı öğrenilmiş, haklarında takibata geçilmiştir. Hesapların karıştırılmamasını görülen lüzum üzerine bildiririz. Markopaşa.





    Merhumpaşa · 1 Kasım 1947 · Sayı: 4

    Sabahattin Ali başyazısında saldırılara yanıt verirken gazetenin başına nelerin geldiğini de anlatmış oluyor. Yazısının başlığı "Fikir ve Küfür". Okuyalım:

    "...Bir yıldan beri bu gazetede türlü fikirler ortaya attık. Bu fikirler yüzünden türlü hücumlara uğradık. Biz isterdik ki, bize hücum edenler, karşımıza, yani halkın önüne yine birtakım fikirlerle çıksınlar. Ne gezer! Onlar sadece sövmüşler. Gaziantep'ten İstanbul'a, İzmir'den Samsun'a ve Çarşamba'ya kadar, yurdun dört bucağında çıkan bir sürü gazete ve dergide, aleyhimizde üç yüzden fazla yazı çıkmış. Hepsini gözden geçirdik. Bir tekinde olsun bir tek fikrimiz, bir satırımız ele alınıp, çürütülmemiş.

    Sadece küfür edilmiş. Biz demişiz ki: Bu memleketin istiklali her şeyden üstündür. Milletin oluk gibi kan akıtarak kazandığı bu istiklali, siyasi oyunlara alet edip, elden kaçırmayalım. Sömürücü devletlerin

    elinde oyuncak olmayalım! .. Cevap vermişler: Hain, satılmış, bolşevik ajanı! .. Biz demişiz ki: Yabancı sermayeye imtiyazlar vermeyelim, memleketin mali ve askeri işlerine yabancılar burunlarını sokmasınlar. Hem soyuluruz, hem de bir dünya patırtısı çıkarsa, arada biz eziliriz.

    Cevap vermişler: Demokrasi düşmanı, Moskova ağzı konuşan, kızıl!..

    Biz demişiz ki: Halkın selametini temin ile vazifelendirilmiş olanların siyaset oyunlarına katılmaya, halka zulmetmeye, onu dövmeye ve halkın sırtına binmeye, onu tabutluklara kapamaya hakları yoktur. Bunun önüne geçilsin. Cevap vermişler: Bozguncu, devlet düşmanı, anarşist.

    Biz demişiz ki: Yıllardan beri arkası gelmeyen dalavereler, arsa oyunları, memleket dışına para kaçırma rezaletleri, esrarı çözülmeyen cinayetler (Ne ilginçtir ki kendisi de böyle bir cinayete kurban gidecektir.), millet malı soygunculukları alıp yürümüştür. Öte yanda, millet kara sapanın arkasında donsuz didiniyor. Bu gidişatın sonu hayra çıkmaz. Cevap vermişler: Müfsit, tezvirci, komünist! ... Biz bir fikir ortaya atmışız, onlar bize cevap yerine, küfür savurmuşlar... Bu türlü bir mücadelenin zevkli olmadığı meydanda ... Lakin, yüreğimizi ferahlatan cihet şu ki, halk, o iyiyi kötüden, doğruyu eğriden ayırmakta hiç şaşmayan varlık, hep bizim tarafımızı tutuyor.

    Var olsun ...



    Birinci sayfada "Zabıta Haberleri" köşesinde taklitçilerin son sayılardaki aşırdıkları yazıların listesi verilmiş.



    MERHUMPAŞA'DAN ALİBABA'YA. ..

    26.05.1947 tarihli Merhumpaşa'da yayımlanan "Mahkeme Koridorlarında" başlıklı yazıdan dolayı "adaleti tahkir" suçlamasıyla yeni bir kovuşturma açılmış ve 14 Kasım'da Sabahattin Ali hakkında

    tutuklama kararı verilmişti. Sabahattin Ali bir süre gizlendi, gizli gizli Alibaba için çalıştı. Ankara'daki eşine yazdığı 3 Kasım 1947 tarihli mektubunda Sabahattin Ali şunları yazıyordu:

    "Çok sevgili Aliye, bugün Pazartesi . Henüz mahkemelerden bir haber yok. Gazetenin para işleri ile uğraşıyorum. Vaziyeti düzeltebilirsem on beş güne kadar Ali Baba"yı çıkaracağım. Şimdilik Mehmet Aliler'deyim ..."



    Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 10 Kasım 1947 tarihli mektubunda, Merhumpaşa'nın çıkamama nedeni azıcık sezilir gibi:

    "... bu hafta Merhum Paşa çıkmadı, çıkmayacak. .. iki haftaya kadar Ali Baba'yı çıkaracağım. Çünkü paşalar karışınca satış düştü, ziyan etmeye başladık. Çok sıkıntılı vaziyetteyim . Yarın sana 100 lira göndereceğim. İdare et. Zaten sen, ben söylemeden de idare edersin ya, çünkü benim idareli, sevgili karıcığımsın. Bu fena günlerde yalnız seni ve Filiz'i düşünerek kuvvet buluyorum.

    ... ben bazen Mehmet Ali Aybar'larda, bazen Mehmet Ali Cimcozlar'da kalıyorum .."



    Markopaşa, Malumpaşa, Merhumpaşa, uydurma paşalar olan Lalapaşa, Bizimpaşa, Cerrahpaşa...Çoğunun köşe adları, manşetleri aynıdır. Sahip ve yazı işleri yöneticileri sık sık değiştiği için zaten kim odukları bile belli değildir. Sabahattin Ali'nin anlatımına göre okur, Paşaları karıştırmaktadır artık. Okuyucudaki şaşkınlık Markopaşacılarda paniğe dönüşmektedir. Gerçek Markopaşacıların çıkardıkları gazeteleri en yalın biçimde okuyucuya sunmak artık alabildiğine zorlaşmıştır. "Paşa'ları bırakıp "Baba"lara geçmek daha uygun bulunmuş olmalıdır. Üstelik başına da "Ali" getirilir de "Alibaba" denirse bu adın, Markopaşa'ların babası "Sabahattin Ali" olduğu daha kolay anlaşılacaktır. Alibaba'ya geçişin önemli nedenlerinden biri de budur.



    Sabahattin Ali eşine 10 Kasım 1947 tarihli mektubu yazdığı günlerde bir yandan da Alibaba için kolları sıvamıştı. Rıfat Ilgaz'la çalışıyorlardı. Ilgaz'dan dinleyelim:

    ... "Yeni bir hamle lazım, ALİBABA isimli bir mizah gazetesi çıkaracağız," dedi. Bu isim çok hoşuna gidiyordu. Uzun uzun izah etti. Kırkharamilere karşı Alibaba" Mim Uykusuz'a resimler, yazılar

    ısmarlandı. Masamın üstüne oturarak " Hadi" dedi, "Seninle bir manzume yazalım. Kırk haramilere karşı olsun!" iki kıtasını ben yazdım, bir kıtasını da o çırpıştırdı. 'Tamam" dedi, "Çok güzel. Bu manzumenin adını birinci sahifeye manşet vereceğiz. Bir iki defa okudu çok beğenmişti..."



    Mustafa Uykusuz karikatürleri hazırlıyordu. Ancak bu her zamanki gibi kolay olmuyordu. Nedenini Uykusuz'dan öğrendim:

    (. .. ) M. Uykusuz - Hapishaneye girmem gerekiyordu. Davaya girip çıktım, tüm gazeteler aleyhime yazdılar. Asmalı Mescit'te "Malum Paşa" ve "Ali Baba Kırk haramilere Karşı" dergilerinin çıktığı dönem. Polis geliyor, o zamanın parasıyla bir buçuk, iki buçuk lira veriyorum, elindeki belgeye "bulunamamıştır" yazıyor ve böylece içeriye girmem gecikiyor. Dergide "Ali Baba ve Kırkharamiler" adında bir kompozisyonum vardı. Bir cumartesi günü onu çiziyorum. (. .. ) polis geldi gene. Efendi, gençten bir çocuktu. Kapıyı vurdu, açtım. "Ağabey ben geldim" dedi. "İyi ya, hoş geldin" dedim. Cebime davrandım, para çıkaracaktım, bileğimden yapıştı: "Artık yok ağabey, seni götüreceğim" dedi.

    "Peki gidelim" dedim. Tepebaşı Karakolu da yakındı, Tünel'in hemen yanında. Oraya gittik. Babacan, Zeki adında bir komiser çıktı karşıma. Oturttu beni, uzun uzadıya konuştuk. Çay getirtti, içtim. Bir ara kendisine dedim ki, "Bak Zeki bey, bana iki saat izin vereceksiniz. Bir karikatürüm var, yapıp mutlaka dergiye yetiştirmem gerekiyor. İki saat çalışabilirsem bu işi yapmış olacağım. İsterseniz yanımda polis de yollayabilirsiniz." Komiser Zeki bey ciddi ciddi dinledi: "Sen bugün git arslanım, o karikatürünü mutlaka bitir. İyice bir kafayı da çek. Nasıl olsa günlerden Cumartesi. Ayrıca hapishaneden ne zaman

    çıkacağın da pek belli olmaz. Onun için kafayı iyi doldur ki, içeride bulamazsın uzun süre. Pazartesi günü de bana gel. Yanına polis falan takmaya gerek görmüyorum. Hadi arslanım bir an evvel git" dedi.

    Karakoldan doğru iş yerine gittim. Karikatürü yaptım, verdim. Pazartesi günü de karakola uğradım, Zeki beye teslim oldum. Adliye'ye, oradan da Sultanahmet Cezaevine .. "



    Daha Alibaba çıkmadan bir üzücü olay da Sabahattin Ali için gerçekleşmişti. Hem bu olayı hem de düşünülen önlemleri, Sabahattin Ali'nin eşine yazdığı 14.11.1947 tarihli mektuptan öğreniyoruz:

    Şu malum "Adaleti tahkir" davasında sorgu hakimi nihayet evrakı Ağır Ceza Mahkemesine vermiş ve tevkifime karar çıkmış. Bu davada ilk celsede beraat edeceğime emin olmakla beraber, o zamana kadar haksız yere yatırılmak istemediğim için hemen bugün İzmir civarına seyahate çıkıyorum. Mahkeme gününde ve saatinde İstanbul'da hazır bulunacağım. Çünkü adaletin tecellisinden eminim.

    ( . . .) Nerelerde seyahat ettiğimin anlaşılmaması için size gittiğim yerlerden mektup yazmayacağım, fakat merak etmeyin, acı patlıcanı kırağı çalmaz. ( ... ) Gelecek günler herhalde güzel olacaktır. Üzülmeyin...





    Alibaba · 25 Kasım 1947 · Sayı: 1

    Alibaba'nın ilk sayısı Markopaşa'nın ilk sayısından tam 1 yıl sonra, 25 Kasım 1947'de çıkıyordu. Bir yıl içinde Markopaşa, Malum paşa, Merhumpaşa ve Alibaba ... Alibaba'nın ilk sayısında "sahibi ve yazı işlerini fiilen idare eden" olarak Nedim Ofluoğlu, "müessese sahibi" ise Haluk Yetiş görünüyordu. Adresi yine "Asmalımescit Şeyhbender Sokak No:1/1 Çinili Han No:11" idi.



    Sabahattin Ali hapisten çıktıktan sonra kafasında bir roman tasarlıyordu. Bu yapıt Ankara'nın yaman bir eleştirisi olacaktı. Adı da Ankara ... Gel gelelim ne bu romanı yazabiliyor ne de bir iş tutabiliyordu. Tedirgin ve aylak dolaşıyordu. Öyleyken, polis peşinden ayrılmıyor, sağcı basında karalama ve saldırmalar eksik olmuyordu. Bütün bunlar namuslu kalmanın, yurdunu ve halkını sevmenin, özgürlük ve kardeşliği savunmanın karşılığıydı. Bu sayıdaki "Ne Zor Şeymiş" başlıklı başyazısında Sabahattin Ali bu acı gerçeğe parmak basmıştı:



    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer. Bir gün Almanların pabucunu yalayan, ertesi günü İngilizlere takla atan, daha ertesi günü de Arnerikaya kavuk sallayan soysuzlar gibi olmak istemedik. Yalnız ve yalnız bir tek milletin önünde secdeye vardık. O da kendi cefakar milletimizdir. Meğer ne büyük günah işlemişiz! Kanunlu, kanunsuz baskılar altında ezile ezile pestile döndük. Bu günün itibarlı kişileri gibi, kese doldurmadık, makam peşinde koşmadık. İç ve dış bankalara para yatırmak, han, apartman

    sahibi olmak, sağdan soldan vurmak ve milleti kasıp kavurmak emellerine kapılmadık. Bütün kavgamızda kendimiz için hiçbir şey istemedik. Yalnız ve yalnız, bu yurdun bütün yükünü

    omuzlarında taşıyan milyonlarca insanın derdine derman olacak yolları araştırmak istedik. Bu ne affedilmez bir suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar:

    "Görüyor musun şu haini! İlle namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor. .."

    Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi?

    Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.





    Gazetenin ilk sayısında, Sabahattin Ali ile Rıfat Ilgaz'ın birlikte yazdıkları yergisel anlatım manşetten verilmişti:



    Yukarıdaki yazının hemen yanında da Markopaşa'nın tipik mizahına örnek bir yazı yayımlanmıştı:





    Gazete çıkmış, Aziz Nesin cezaevinde ilk sayıyı almış eleştiriyordu. Önce işe manzumeden başlamıştı: "Nedir o manzume yahu!. Karagöz'e benzettin gazeteyi" diyordu. Sabahattin Ali aldırmadı, "Aziz ne

    anlarmış şiirden ... " dedi geçti. Gazetenin çıkış sevincini yaşayamayan yalnız Aziz Nesin değildi; Mim Uykusuz da cezaevindeydi. Zorluklara bağlı ilginçlikler de vardı. Örneğin, Alibaba'nın çıkışı ile ilgili olarak okuyucuya ancak ikinci sayıda seslenilebilmişti. "Gazeteler-Gazeteciler" köşesindeki yazıda şöyle denilmişti:

    "Babafingo: El etek öpücülerin kaleminde meddahlaşan Türk mizahını "Markopaşa" kurtardığı zaman, bu işi alkış tutmak, rakı masasında efendilerinin önünde göbek atmak kadar kolay zannedenler, paçayı sıvayıp, sözüm ona Markopaşayı taklide kalkmışlardı. Birçok defa yazdığımız-hani şu Türkiye'de mevcut olmayan baskı ve antidemokratik kanunlar yüzünden, Markopaşanın adını Merhumpaşa, daha sonra Malumpaşa olarak değiştirmek zorunda kalmıştık ( ... )

    Bir sürü "Paşa" adlı gazete piyasayı doldurdu ... İşte şimdi, hakiki Markopaşa, Merhumpaşa, Malumpaşada tanıdığınız aynı kalemler "Alibaba" gazetesini çıkarıyorlar. Bu gazete kırk haramilere karşı çıkıyor. Şüphesiz, paşaları taklit edenler, Alibabayı da taklide yelteneceklerdir. Fakat, yine adını

    çalmaktan başka bir iş yapamayacakları muhakkaktır.

    Yine piyasayı Ballıbaba, Hasanbaba, Cambazbaba, Şambaba gibi sahte mizah gazeteleri dolduracaktır. Hatta mizah diye "babafingo"yu bile çıkarmaları kabildir. Biz müsamahakar insanlarız. Paşayı elimizden alanların, bu sefer Babayı da almalarına göz yumarız.





    Alibaba'nın sayfalarındaki köşeler öncekilerde olduğu gibi korunmuş. İç sayfalara "Alibaba' nın Yarenlikleri" ve "Haydi Hayırlısı" adlı köşeler eklenmiş. Son sayfadaki "Markopaşa Dert Dinliyor" köşesi duruyor. Ancak adı Alibaba'ya uyarlanmış ve çizgiler değişmiş. Sabahattin Ali İstanbul'a dönmüş ama teslim olmamıştı. Nedenini, eşine yazdığı 08.12.1947 tarihli mektubundan öğreniyoruz:



    "Ben tekrar İstanbul'dayım. Hiç olmazsa bir hafta kadar hapis yatmadan bu işi temizleyemeyeceğiz. Çünkü beni tevkif etmeden mahkeme gününü tespit etmiyorlar. Herkes beraat edeceğimi muhakkak sayıyor. Fakat ben dışarıdaki işlerimi halletmeden içeri giremezdim. Eğer ilk tevkif çıktığı günü yakalansa idim, ne Alibaba çıkardı, ne de Sırça Köşk. Eh, şimdi gazete biraz yoluna girdi. Hikaye kitabı da çıktı . .. Bir iki ufak işim daha var, onları da yoluna koyarsam, bir hafta sonra Müddeiummiliğe [savcılığa] müracaat etmek niyetindeyim...



    Alibaba • 2 Aralık 1947 · Sayı: 2

    HUKUKU MERKEP BEYANNAMESİ

    Manşetten verilen haberle ilgili olarak yazılanlar şöyle: Aşağıdaki Beyanname Jan Jak Marsuvan tarafından kaleme alınmıştır:

    1 . Bütün eşekler eşek olarak doğar, eşek olarak ölürler; hür olarak doğar, esir olarak ölürler.

    2. Bütün eşekler görünüşte eşit, hakikatte çeşit çeşittirler.

    3. Eşeklerin ahırları her türlü taarruzdan masun ise de, sahipleri semere kızıp eşeği dövebilirler.

    4. Bütün eşekler anırma hürriyetine sahiptirler. Ancak başkalarına çifte atmamak şartı ile.

    5. Ömrü billah eşekler, hoşaftan anlamayacaklardır. Suyunu içip, tanelerini, efendilerine bırakacaklardır.

    6. Sıpa olarak doğan eşekler, tekamül ederek eşek olurlar. Marsuvan eşekleri deve kervanlarına ve uyuz eşeklere kılavuzluk ederler.

    7. Eşeklerden her türlü asalet unvan ve imtiyazları alınmıştır. Sırtına palan vursan eşşek, yine eşşektir.

    8. Şeddesiz eşekler, şeddeli eşeklere itaate mecburdurlar.



    Birinci sayfadaki "Haftalık Türk-Amerikan Gidiş Geliş Programı"nda yazılanları da okuyalım:

    " Pazartesi - Amerikan zırhlıları, bahriyelileri gelecek, Türk inceleme heyetleri gidecek.

    Salı - Dört Amerikan senatörü gelecek, iki milletvekili gidecek.

    Çarşamba - Amerika'dan Naylon kopça gelecek, milyonlarımız gidecek.

    Perşembe - Amerikadan borç vaatleri gelecek, ziyafetler, paralar ve pullar gidecek.

    Cuma - Uçak filoları gelecek, kaçak filoları gidecek....

    Cumartesi - Kontrol heyeti gelecek, kontrolsuz heyetler gidecek.

    Pazar - Müşavir ve müşahit heyetler gelecek. Gidecek bir şey kalmadığından, ne kalmışsa o gidecek.

    Amerika'dan geleceklere ve Türkiye'den gideceklere haftanın yedi günü kafi gelmediğinden, haftanın sekiz güne çıkarılması düşünülmektedir.





    Amerikan heyetleri konusunda bir yazı daha göze çarpıyor. "Amerika'dan Heyetler" başlıklı yazı, mizah açısından olduğu kadar günümüzde gelinen durum açısından da önem taşıyor:

    Dün şehrimize, Hasan Efendi adında bir vatandaşın evini idare etmek üzere bir Amerikan heyeti, Hüseyin efendinin karısını idare etmek üzere üç Amerikan heyeti, Ali efendinin tavuklarını

    idare etmek üzere bir İngiliz heyeti ve Mehmet efendinin kendisini idare etmek üzere de 38 Amerikan heyeti gelmiştir.



    Bu sayıdan seçeceğimiz son yazı da benzeri içerik taşıyor ve "Yurdumuzun Kalkınması" başlıklı:

    Ankara, 30 (Zavallı muhabirimiz göz kırparak bildiriyor) -

    "Türkiye'nin iktisadi kalkınması için, hükümetimiz Milletler arası Kalkınma Bankasından 600 milyon dolar isteyecek. Fakat, banka altıyüz lira dahi vermeyecek, aşağı kapıya havale edecektir. Amerika'daki

    Aşağıkapı Bankasından 600 milyon dolar istenecek, o dahi bize metelik vermeyeceğinden dahili istikrara başvurulacaktır.

    Maliye Bakanına muhabirimz.:

    - Nasıl isteyebilirsiniz ki? diye sormuş. Sayın Kişmir Nazmi de:

    - İsteyenin bir gözü kara, vermeyenin iki yüzü kara! cevabını vermiştir.

    Bunun üzerine muhabirimiz.:

    - Tencere dibin kara, seninki benden kara! diyerek Sayın Bakanın huzurundan dört nala kaçmıştır.



    Alibaba · 9 Aralık 1947 · Sayı: 3

    Gazetenin birinci sayfasında Sabahattin Ali'nin başyazısından başka "Türkiye'de İlk Faşist Nasıl Doğdu?", "Gelecek Zaman Olur ki Hayali Beş Para Ermez" ve "Aforizmalar" başlıklı haber-yorumlar

    yer almış. Birinci sayfa sol altına çerçeve içinde bir açık dilekçe verilmiş. Dilekçe sahibi Aziz Nesin . . .



    "İstanbul Cumh
  • Meselâ, “ruh nedir”, bilmiyorsun. “Madde nedir”, maddeyi de bilmiyorsun!
    Nitekim madde, kuvantum teorisiyle gittikçe elden kayan bir şey olmaya başladı, değil mi?
    Yâni sen bir yerden başlıyorsun, “hakikat maddede yatıyor” diyorsun.
    Şu basbayağı gördüğün reel maddeden başlayarak, bunun inceliğine doğru gidiyorsun. Bunun inceliğine doğru gittiğin zaman, bir sürü şey giriyor işin içine; şuur seviyesinin her değişiminde gerçeklik seviyesinin değişmesi, “hürriyetler alanı” diyorsun.
    “Hürriyetler alanı” dediğine göre; meselâ bu, bu taraftan gördüğü için hakikati böyle ifâde ediyor. Öbürü, o taraftan gördüğü için öyle ifade ediyor.
    Tutuyorsun, “saklı düzen” gibi fizikî olmayan kavramlar kullanmak zorunda kalıyorsun. Şimdi, “saklı düzen” dediğin, fiziğe göre taşkın fikir; o fikri doğrulayıcı olarak fiziği yürütmek için kullanıyorsun… Meseleleri anlatabiliyor muyum bilmiyorum…
    (SALİH MİRZABEYOĞLU, 29 Kasım 2014 ADALET MUTLAK'a Konferansı)